
Konya'da "Küresel Kriz ve Bediüzzaman Said Nursi'nin İktisat Görüşü" konulu konferansta yapılan konuşma metnidir.
A- KÜRESEL KRİZ
Küreselleşme, dünyanın son yirmi yılda ekonomik, politik, teknolojik ve entelektüel alanlarda, yaşadığı dönüşümün adıdır.
Küreselleşme hareketi, bütün bu etkenlerin eş anlı olarak sürüklediği bir eğilim, bir rüzgârdır. Bu rüzgâr, eski ekonomik, teknolojik ve siyasal yapılanmalardan yeni ekonomik, teknolojik ve siyasal yapılanmalara doğru esiyor.
Küreselleşme akımı hem akışkan hem de yapışkandır. Yapısı gereği lokal kalamaz. Dolayısıyla bu rüzgârın önünde hiç kimse kendini koruyamaz.
Küreselleşmenin ekonomik boyutu ise; emek, mal, sermaye ve bilginin toplum içi ve toplumlararası akışkanlığıdır. Bu akışkanlık, önceki dönem¬lere nisbeten çok hızlı ve çok etkileyicidir.
80 yıl öncesine giderek benzer bir dünya ekonomik bunalımına bakalım:
Sene 1929 ve dünyada 40 milyon insanı işinden edip aç perişan sokaklara atan meşhur “Büyük Dünya Ekonomik Bunalımı” insanlığı büyük ızdıraba boğmuştu.
New York Wall Stret denilen banka ve borsa merkezinde başlayan bu kriz, önce Amerika’nın sonra da bütün kapitalist dünyanın ekonomisini mahvetmişti.
ABD’deki kriz Avrupa’ya oradan da bütün dünyaya sıçramıştı. Kriz, Almanya, İngiltere, Fransa ve özellikle de Amerika ekonomisini çökertmişti. Bu durum İngiltere ve Fransa’da milyonlarca insanın işsiz kalması sonucunu doğurmuştu. Mesela; sadece Almanya’da 5 milyon kişi işsiz kalmıştı.
İnsanlığın biriktirdiği yüklü miktardaki paralar, korkunç enflasyondan dolayı “pul” olmuştu. Binlerce esnaf iflas etmişti.
1929 bunalımında borsa’daki fiyat endeksleri büyük bir düşüş yaşadı ve bu durum Amerika tasarruf sahipleri ve spekülatörlerinin 40 milyar dolar kaybını netice verdi.
Bugün dünya, 50 milyon insanın işsiz kalabileceği kaygısını yaşıyor ve şu gün itibarı ile ekonomik krizin maliyeti II. Dünya Savaşını 4'e katladı.
Dünyada krizin olumsuz etkilerini görmek için rakamlara bakmak yeterli. Ülkelerin açıkladığı kurtarma paketlerinin toplamı 13 trilyon 394 milyar dolara ulaştı. Dolayısıyla bu rakam, 3,6 trilyon doların kül olduğu, İkinci Dünya Savaşı'ndaki kaybın yaklaşık 4 katı demektir.
Birkaç gün önce G20 zirvesinde 1.1 trilyonluk bir ek kurtarma paketi daha çıktı ki, bu yaklaşık 15 milyar dolarlık korkunç bir para miktarına tekabül eder.
Toplam 5 trilyon dolarlık destek paketi açıklanmasına rağmen Amerikan ekonomisi son üç ayda yüzde 3,8 küçüldü ve son 25 yılın rekorunu kırdı.
Mesela ABD'nin sembol şirketlerinden General (Cenırıl) Motors'un iflas edebileceğini açıklaması yakın zamanda bütün dünyayı sarstı. ABD’de Aralık 2007'den bu yana 3.6 milyon kişi işini kaybetti. Bu şirketin batması ile bu sayı 260 bin daha artacak.
ABD’nin bu şirketleri trilyonlarca dolarlık dev şirketlerdir ve bunların milyar dolarlarla toparlanması mümkün değildir. Onun için ABD ekonomistleri diyor ki “Bırakın şirketler, bankalar batsın. Bunlar batmazsa devlet batacak, Amerika batacak.”
Çöküş, sistemin kudretini elinde bulunduranların çöküşü... Bütün gayret, bu kudreti başka noktalara doğru kaydırmamak. Bunu bilen ABD ve Avrupa, krizi dünyaya ihraç ve krizin maliyetini dünyaya fatura etmeye çalışıyorlar.
The Economist dergisi geçen haftalarda “dibe vuracak 17 ülke” diye bir liste hazırladı. Batacak ülkeleri şöyle sıralamış: Güney Afrika, Macaristan, Polonya, Güney Kore, Meksika, Pakistan, Brezilya, Türkiye, Rusya, Arjantin, Venezüella, Endonezya, Tayland, Hindistan, Tayvan ve Malezya…”
Küresel krizi tartışırken bir birçok şeye birden dikkat etmek gerekir: Bu kriz sadece ekonomik bir kriz değil. Aynı zamanda kapitalizme ait sistemik, yani ideolojik ve siyasi bir kriz. Bunun sonuçları sadece ekonomik olmayacak, peşisıra çok ciddi siyasi ve sosyal krizler zinciri gelecektir.
B-KÜRESEL KRİZ VE TÜRKİYE
Türkiye ekonomisi, 1980'li yıllardan itibaren küresel sürece entegre olmaya başladı. Turgut Özal ile beraber Türkiye büyük bir transformasyon sürecine girdi. Bu, dünyadaki küreselleşme rüzgârının bize yansıması idi. Bu transformasyon kültürel ve dini anlamda bir dünyevileşmeyi, yani sekülarizmi beraberinde getirdi.
AB ile ilişkiler, 1996'dan itibaren, güm¬rük birliği düzeyinde yükselir. Birkaç yıldan beridir de üyelik müzakereleri devam ediyor. Tam üyelik olmasa bile Türkiye AB ilişkileri ticari, sınai ve kültürel anlamda çok yüksek boyuttadır. Artık Türkiye ekonomisi, çok büyük öl¬çüde dışa açıktır. Açılmanın gereği olarak birçok ekonomik reform yapıldı.
Türkiye küresel sürece girdiği günden beri 1991, 1994 ve 1999'da krizler yaşadı. Yerinde ve zamanında gerekli önlemler alınmadığı için ülke Kasım 2000 ve Şubat 2001’de de ülke yine krizle karşı karşıya geldi. Şimdi bir başka kriz ile karşı karşıyayız. Aşar mıyız? Aşarız inşallah.
Kriz ile küreselleşmenin bağını kurarsak; küreselleşme, ekonomik krizin ortaya çıkışında sadece bir etkendir. Bunun yanında siyasi işleyiş, faiz, bütçe politikaları, kamu idaresi, tasarruf vb. birçok farklı etkenleri var. Geniş küresel ağın içindeki ekonomik darbenin boyutu ağırlaştıkça sıkışmanın boyutu artar.
C-ZÜBEYİR AĞABEY, ÜSTAD, FİAT ARTIŞLARI
Dünyadaki ürkütücü rakamlara baktığımızda para ve sermayenin aç ve canavar insanların elinde nasıl serseri mayın gibi yolunu şaşırdığını rahatlıkla görüyoruz.
İlgili kaynaklar, küresel kriz ile birlikte 800 trilyon dolarlık korkunç bir sermayenin başıboş kaldığından bahsediyor.
İşsiz kalan, aç ve perişan hale gelen masum insanlara yazık değil mi?
Zübeyir Ağabey diyor ki; “Ben gazeteleri Üstadımıza okurken bazen bazı mallarda bir iki kuruşluk fiyat artışları yapılır ve bunlar haber olarak gazetelere yansırdı. Ben bu haberleri Üstada okuyamazdım. Şefkati çok geniş olduğu için dayanamazdı. Hiddete gelirdi ve üzerindeki etkisi uzun süre devam ederdi.
Bundaki şefkate, merhamete, acıma duygusuna baktığınızda böyle bir duygunun yokluğunun insanlığı büyük bir felaketin eşiğine getirdiğini rahatlıkla görürüz.
Öyle değil mi? Hırslarının esiri olmuş ve canavarlaşmış aç insanların faturasını masumlar ve hayatlarının baharını yaşayan çocuklar çekmiyor mu?
D-KÜRESEL EKONOMİK KRİZ VE SAİD NURSİ
Küresel ekonomik kriz ile 50 yıl önce ahirete intikal etmiş olan Said Nursi arasında nasıl bir alaka var?
Evet var!
İnsanlar ekonomik olayları konuşurken mesela ADAM SMİTH’den bahsederler. Smith 220 yıl önce ölmüş İskoç asıllı bir ekonomisttir.
Bediüzzaman’ın İhlas Risalesi’nde toplu iğne üretimi ile ilgili bir örnek var. Bu örnek taksimü’l-amal (işbölümü) ve teşrik-i mesai (işbirliği) hakikatlerini anlatmak için verilir. Yani ekonomi dili ile ifade edersek işbölümünün prodüktiviteyi (üretimi) nasıl arttırdığına dair somut örnek…
Bu örnek Adam Smith’e ait örnektir. Onun Milletlerin Serveti adlı kitabına bakınız. Bu ifadeleri ve örneği aynen görürsünüz. “Üç iğneye bedel, üç yüz iğne” ifadesi sayı olarak bile orada geçer. Smith aynı zamanda Klasik İktisad Okulunun kurucusudur.
Veya bakıyorsunuz ilim adamları Karl Marx’dan, Keynes’den, Ricardo’dan bahsediyor.
Mesela Ricardo takriben 200 yıl önce dünyadan göçmüş bir İngiliz iktisatçıdır. Keynes de Modern İktisadın kurucusudur. Ve az önce bahsettiğim 1929 büyük dünya ekonomik bunalımının aşılması büyük çapta Keynes’in ürettiği teorilerle mümkün oldu. Keynes’in ölümü Bediüzzaman’den 14 yıl öncedir.
Tabi hiç şüphesiz Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bir ekonomist değildir ve ekonomi teorileri de üretmemiştir. Fakat ürettiği projeler insanlığın çıkışı için perspektifler verir.
Ekonomik olaylar sadece rakamlara sıkışmış matematiksel ve istatistiki modeller değildir. Ekonomi her şeyden önce insani ve sosyal bir hadisedir. Bunun psikolojik, ahlaki, dini ve kültürel birçok temeli var. Siyasiler ve ekonomistler, ekonomik olaylar karşısında sürekli olarak “bu olay psikolojiktir aldanmayın.” der.
Her şeyden önce ekonominin merkezinde insan vardır. Bazı İnsanların doymak bilmez hırsları insanlığı birçok felakete sürükledi.
İnsan denen muhteşem varlığın duygularını dizginleyip dengeye oturttuğunuz zaman meseleyi temelinde halledersiniz. İşte Said Nursi bunu çok iyi yapmıştır
Biraz önce çizdiğim olumsuz tabloların kaynağı bugünkü insanlıktır. Said Nursinin bugünkü insanlığı çekmek istediği tablolardan bazı örnekler verelim.
Bunun için takvim yapraklarını geriye doğru çevirerek Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’den önceye gidersek… Bir kişiden bahsedeceğim. Bediüzzaman’ın risalelerinde aşina olduğumuz ve Şeyh Sa’d-ı Şiraziden tarih felsefecisi ve İslam düşünürü İbn-i Haldun’a kadar birçok İslam büyüğünün eserlerinde bahsi geçen bu kişi; Sehaveti ile meşhur Hatem-i Taği’dir. Yani Tay kabilesinin cömert Hatemi.
Hatem’in mertebesini anlamak için önce üç kavrama açıklık getireceğiz: Sehavet, cud ve isar. Bu üç kavramın bugün dünyamızda hiç yeri yok. Dünyadaki bütün olumsuz tablolar bu hakikatlerin ferdi, ailevi, toplumsal ve siyasi hayatımızda olmamasıdır.
Bu kavramlardan üçü de cömertlikle alakalıdır. Bu kavramların yokluğu insanlığı bu felaketlere sürüklemedi mi?
Büyük Mevlana der ki; “Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol!”
Sehâvet, malından bir kısmı ile yapılan cömertliktir,
Cûd, karşılık beklemeden yapılan cömertliktir.
İsar ise, kendisi muhtaç olduğu halde kardeşine vermektir. Bir şeyi zarar ve sıkıntıya katlanarak kendisi yerine başkasının istifadesine sunmaktır.
Hz. Ebubekir’in cihad için çoğu zaman yaptığı ve özellikle Tebük seferi öncesinde malının tamamını vermesi Cûd’dur.
İsar sahabe-i kiramın hasletidir.
Şüphesiz Cud ve isar, sehavetten biraz daha ileri bir mertebedir. Aradaki derece farkının anlaşılması için en alt mertebede olanından bahsedersek: Sehavet.
Bunun en canlı misali hiç şüphesiz yukarıda bahsi geçen Hatem-i Taği’dir: Rivayet olunur ki, Sevgili Peygamberimiz sidre-i müntehaya yükseldiğinde cennet ve cehennem kendisine gösterildi. Cehennemde olduğu halde ateşin yakmadığı, buram buram terleyen bir kimseyi gördü:
-Bu kimdir ve niçin bu haldedir? Diye sual ettiklerinde kendisine cevaben denildi ki;
-Bu sehaveti ile meşhur Hatem-i Tai’dir. Cömertliği sebebi ile cehennemlik olmasına rağmen azabı hafifletilmiştir.
Cömertliği ile bu derece dillere destan olan Hatem-i Tai’ye derler ki:
-Kendinden daha cömert birini gördün mü?
-Evet gördüm.
-Kimmiş o?
-Yetim bir gence misafir olmuştum. Bana bir koyun kesip ikram etti. Koyunun bir yeri çok hoşuma gitti. Yemin ederek “Burası çok lezzetlişmiş.” dedim. Genç dışarı çıktı. On koyunu varmış. Birisini daha önce kesmişti.. Dokuzunu da şimdi kesmiş. Benim sevdiğim kısımları pişirip, önüme getirdi. Ben onların farkında değildim. Giderken kapının önündeki kanları görünce sitemle sordum:
-On koyunun onu da kesilir mi?
-Subhanallah! Bunda şaşılacak ne var? Bir şey sizin hoşunuza gitmiş. Bunu yapmak da benim gücüm dahilinde. Bunu sizden esirgemem hiç uygun olur mu?
Bunu dinleyen arkadaşları tekrar sorarlar:
-Yetim gencin ikramına karşılık siz de ona bir şey verdiniz mi?
Hatem-i Tai der ki:
-Verdim ama pek mühim sayılmaz.
-Ne verdiniz?
-Üç yüz deve ile 500 koyun.
-O halde sen ondan daha cömertsin!
-Hayır! O genç benden daha cömerttir. Zira o malının tamamını verdi. Ben ise malımın çok azını verdim. Bir fakirin, yarım ekmeğinin tamamını misafire vermesi mi mühimdir, yoksa bir zenginin sürüsünden bir deveyi misafirine ikram etmesi mi?”
E-RÜYADA BİR HİTABE:
Bu manayı bize ders veren ve Bediüzzaman’ın 1335 senesi Eylül’ünde âlem-i manada yaşadığı (tarihi vesika hükmündeki) bir olay çok çarpıcıdır. Bu olay normal bir rüya hadisesi değil, manen yakaza olan rüya-yı sadıkadır.
Mana âleminde biri Bediüzzaman’a sorar:
-Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir? Dedim:
-Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: Salât, savm, zekât. Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı. Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu (beşte biri) olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neşet eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi. Yine biri dedi:
-Bir âmir, hatayla felâkete atmışsa?
Aynı metnin içinde Bediüzzaman’ın konu ile bağlantılı medeniyet yorumu var. O yoruma bakalım:
F-MEDENİYETİN BEŞ MENFİ ESASI
Bugünkü krizin temel nedenlerinden birisi de hiç şüphesiz Batı’dan çıkan ve ilahi vahyin çok uzağında olan mimsiz Batı medeniyetidir.
Bediüzzaman Hazretleri: “Neden şeriat şu medeniyeti reddeder?” sorusuna şu cevabı verir: "Çünkü, beş menfi esas üzerine teessüs etmiştir.
1-Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise, şe’ni tecavüzdür.
2-Hedef-i kastı menfaattır. O ise, şe’ni tezahumdur (zahmet vermektir).
3-Hayatta düsturu, cidaldir. O ise, şe’ni tenazudur (sürtüşmedir).
4-Kitleler mabeynindeki rabıtası (arasındaki bağı), âharı (başkasını) yutmakla beslenen unsuriyet (ırkçılkı) ve menfî milliyettir. O ise, şe’ni böyle müthiş tesadümdür (çatışmadır).
5-Cazibedar hizmeti, hevâ ve hevesi teşcî (kamçılayan) ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir (istekleri kolaylaştırmaktır). O heva ise, şe’ni insaniyeti derece-i melekiyeden, dereke-i kelbiyete (aşağılık köpekliğe) indirmektir. İnsanın mesh-i mânevîsine sebep olmaktır.
Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.
"İşte, onun için bu medeniyet-i hazıra, beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekavete atmış; onunu mümevveh (sahte) saadete çıkarmış; diğer onu da, beyne beyne (yarı yarıya) bırakmış. Saadet odur ki, külle, ya eksere saadet ola. Bu ise, ekall-i kalilindir (çok az bir azınlığın) ki, nev-i beşere rahmet olan Kur’ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.
"Hem serbest hevânın tahakkümüyle, havâic-i gayr-ı zaruriye (zaruri olmayan ihtiyaçlar) havâic-i zaruriye hükmüne geçmişlerdir. Bedavette (köy hayatında) bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa’y (çalışma), masrafa kâfi gelmediğinden, hileye, harama sevk etmekle, ahlâkın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev’e verdiği servet, haşmete bedel, ferdi, şahsı fakir ahlâksız etmiştir. Kurun-ı ûlânın mecmu (ilk çağın bütün) vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu!
Bizim muradımız, medeniyetin mehasini (güzellikleri) ve beşere menfaati bulunan iyiliklerdir. Yoksa, medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki, ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip taklit edip, malımızı harap ettiler. Medeniyetin günahları, iyiliklerine galebe edip, seyyiatı hasenatına racih (kötülükleri iyiliklerine üstün) gelmekle, beşer iki Harb-i Umumi ile iki dehşetli tokat yeyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber (altüst) edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşaallah, istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle, medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-ı umumîyi de temin edecek.”
G-AVRUPA KAFİR ZALİMLERİ VEYA ASYA MÜNAFIKLARI…
Bediüzzaman 1920’li yıllarda kaleme aldığı ve daha sonra Mesnevi-i Nuriye adlı eserine dahil ettiği bazı notlarında Avrupa Emperyalizmi ve sömürüsünün yırtıcı hayvan hastalığı gibi İslam dünyasını tahrip ettiğini söyler. Bediüzzaman Hazretleri bu durum karşısındaki çıkış yollarını şöyle dile getirir:
“Ey divane baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler; ve ikaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar?
“Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs şiddetlenmiş; onun için fakr-ı hale düşüyorlar. Çünkü mü’minde hırs sebeb-i hasârettir (zarar sebebidir) ve sefalettir.
“Âyâ, zanneder misin, bu milletin fakr-ı hali dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş’et ediyor? Bu zanda hata ediyorsun.
“Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hint’teki Mecusî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler?
“Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor? Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasp ediyor.
“Ehl-i İslâm dünyaya ve hırsa sevk etmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat ve âsâyişler bununla temin edilmez.”
H-SONUÇ
Belki Alem-i İslam:
1-Mesailerinin tanzimine
2-Mâbeynlerindeki (aralarındaki) emniyetin tesisine
3-Teavün düsturunun teshiline (yardımlaşma prensibinin kolaylaştırılmasına) muhtaçtır.
Bunlar ise dinin kudsi emirlerine bağlılık ve takvâ ve salâbet-i diniye (dine sıkı bağlılık) ile sağlanır.






