Kusursuz güzellikler gösteren bu muhteşem kâinat sarayı, işleyişindeki hikmet ve kemâl özellikleri ile gizli bir yaratıcının varlığına işaret etmektedir.
İçinde yaşadığımız evren, sistemli bir dönüşüm, sanatlı bir güzellik ve fayda odaklı bir değişim içindedir.
Said Nursi’ye göre mükemmel bir saray, bir fiile işaret eder. Fiil ise failsiz olamaz. Öyle ise bu kâinat sarayı da işleyişindeki mükemmellik ve sanatlarındaki incelik itibarı ile gizli bir sanatkârın varlığını göstermektedir.
Varlık alemini kudreti ile ayakta tutan ve tasarrufu ile işleten o gizli sanatkârın birbirinden farklı çok isimleri ve ünvanları mevcuttur. O zat, bu isimler ve sıfatlar ile varlıkları ayakta tutar ve hayat verir.
Peki o gizli zat kimdir?
Hiç şüphesiz o gizli zat, bütün semavi fermanların ortak ifadesi ile ‘Allah’tır.
Rahman, Rahim, Celal ve Cemal gibi binlerce isimlere sahip olan Allah, bu isimler ve onlara ait sıfatlar ile bu âlemde tecelli eder.
Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın bu isim ve sıfatları çok zikredilir.
Mesela lafza-i celal (Allah) bütün sıfatları içeren ve Kur’an’da en çok zikredilen isimdir. Bu isim, Kur’an’da iki bin sekiz yüz altı defa zikredilir.
Peki Allah’tan sonra en çok zikredilen isim hangisidir?
Çok enteresandır: Rab!
Bu isim Kur’an’da tam sekiz yüz kırk altı defa geçer.
Bunları, iki yüz yirmi rakamı ile Rahim, yüz elli dokuz rakamı ile Rahman ismi takip eder (1)
Acaba, Rubûbiyet vurgusu Kur’an’da neden bu kadar ön plâna çıkar?
Bu soruya Rububiyet kavramının manası ile cevap vermek mümkün.
Rubûbiyet, çok yönlü ve çok geniş bir kavramdır.
Rubûbiyetin, zerrelerden yıldızlara kadar uzanan sonsuz bir etki alanı mevcuttur.
Bu etkinin ucu eğitime kadar uzanarak beşeriyet âlemini de içine alır.
Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın hem âlemlere (2) hem de insanlara (3) Rab olduğu anlatılır.
Said Nursi, Risale-i Nur’da Rab ismini, Kur’an-ı Kerim’in bu ölçüleri ışığında genişçe izah eder.
İçinde yaşadığımız evrenin iç içe geçmiş sayısız alemlerden (4) müteşekkil olduğunu anlatan Nursi, sadece yeryüzü ile ilgili 12 âlem kategorisi yaparak (5) Rubûbiyetin bu âlemlerdeki tecellilerini nazarlara verir.
33. Söz adlı risalesinin Altıncı Pencere’sini “Rubûbiyet” kavramına ayıran Said Nursi, burada ilim ve terbiye (eğitim) ile ilgili şu dikkat çekici ifadelere yer verir:
“Hem nasıl bütün kalplere, insan ise her nevi ulûm ve hakikatları bildiren, hayvan ise her nevi hacetlerinin tedarikini öğreten bütün ilhamat-ı gaybiye, bir Rabb-ı Rahimin vücudunu ihsas eder ve Rububuyeti’ne işaret eder.
Öyle de; gözlere kâinat bostanındaki manevi çiçekleri toplayan şuaât-ı ayniye gibi zahiri, batıni bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere her biri birer anahtar olmaları, yine o Sani-i Hakim, o Fâtır-ı Alîm, o Halık-ı Rahim, O Rezzak-ı Kerîm’in vücub-ı vücudunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemal-i Rubûbubiyetini güneş gibi gösterir.”
Rububiyetin hayat sahiplerine bakan öğretici boyutu, insan ve hayvan ayırımı yapmadan bütün “kalplere” yöneliktir. Fakat yönelinen kalbin insana veya hayvana ait olması, tecellinin farklılaşmasına sebep oluyor.
Bu tecelli insana yönelirse “ulûm ve hakikat” olarak tezahür eder, hayvana taallûk ederse “ihtiyaçlarını tedarik için öğrenme” şekline dönüşür.
Dolayısıyla insanın “kâinat bostanındaki manevi, tefekkürî ve melekûtî çiçekleri” toplayabilmesi, ilim ile mümkündür.
Öte yandan insana ait sayısız zahiri/batınî duyguların, evrendeki sayısız “paralel âlemlerin” şifrelerini çözebilmesi de yine Rubûbiyetin o duygulara “ulûm ve hakikat” olarak tecelli etmesiyle mümkündür.
Sonuç olarak, büyük insan olan “âlem” ve küçük âlem olan “insan” sayfaları müteradif (birlikte) bir okunmaya tabi tutulursa, Bediüzzaman Hazretlerinin 33. Söz adlı eserine kaynaklık eden Fussilet Suresi 53. ayet (6) kısmen anlaşılmış olur.
Said Nursi, 23. Söz adlı risalesinde ise Rubûbiyet kavramının tecellilerini biraz daha derinleştirir ve insan eğitimine bakan yönlerini açıklığa kavuşturur.
Hayvan ve insanın bu dünyaya farklı kabiliyetlerle gönderildiğini ifade eden Nursi, hayvanın, ihtiyaçlarını karşılamak için başka bir âlemde tekemmül (olgunlaşma) edilerek gönderildiğini söyler.
Said Nursi, hayvanın iki saat, iki gün veya iki ay gibi kısa bir zamanda hayatın bütün şartlarını ve kâinatla olan münasebetlerini öğrendiğini ifade ederek bu hakikati “içgüdü” yerine “ilham” kavramı ile izah eder.
İnsanın mahiyet olarak hayvandan farklı olduğunu ve “her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil” bir şekilde dünyaya gönderildiğini dile getiren Nursi, insanların yirmi sene gibi uzun bir zaman diliminde ancak zarar ve menfaatlerini fark edebildiğini ve hayat şartlarını öğrenebildiğini, nazara verir.
Nursi, hayvan ve insanın bu anlamdaki farklı yaratılışlarını “ilim-ibadet” gerçeğine bağlayarak şöyle der: “Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi taallümle tekemmüldür (ilim ile yükselmek ve kemale ermek), dua ile ubudiyettir.”(7)
Fransa Strasbourg İnsani Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi Olıvıer Reboul, Bediüzzaman’dan yıllar sonra yazdığı Eğitim Felsefesi adlı kitabında Bediüzzaman ile paralel şu dikkat çekici ifadeleri kullanır:
“Doğuştan mı insan olunur, yoksa eğitim yolu ile mi insan haline gelinir?
İnsan bilimleri göstermiştir ki, bu günün yeni doğmuş bebeğinin, prehistorik çağların yeni doğmuş bebeğinden hiçbir farkı yoktur. İnsanlığın elde etmek için binlerce yıl koyduğu her şey “kültüreldir”, doğuştan değil, bir başka deyişle miras yoluyla değil eğitim yoluyla aktarılır. Kısacası, insanı insan yapan her şeylere; dil, düşünce, duygular, teknikler, bilimler, sanatlar ve ahlaka sahiptir, çünkü bunları öğrenmiştir.
İnsan organizması, hayvanlardan farklı olarak dünyaya gelir. Özellikle sinirsel bağlantıları tamamlanmamıştır. Dolayısıyla, küçük hayvanın tersine, her şeyi öğrenmek zorundadır ve öğrendiği sürece diğerlerine, yetişkinlere bağımlıdır. İnsanın bu tamamlanmamışlığı aynı zamanda onun büyüklüğüdür. Hayvan doğuştan ne ise, o iken veya olgunlaşma yoluyla o hale gelirken, insan türünün çocuğu Fichte’nin dediği gibi olması gereken şey haline gelmek zorundadır. Fakat bu elverişsiz durum sonuçta çifte bir avantaj sağlar. Dewey’in dediği gibi: öncelikle çocuğun zayıflığı, yıllar boyunca onu koruma, bakma, eğitme zorunluluğu, kuşkusuz toplumun en önemli faktörlerinden birini oluşturur. Sonuçta toplum olmadan çocukluk olmayacak, dolayısıyla insanlar olmayacaktır! İkinci olarak, tamamlanmamış olduğu için çocuk, hayvandan sonsuz derecede daha ileriye gidecektir, doğasının (tekemmülünün i.k) bitmemişliği aynı zamanda onun yoğrulabilirliğini getirir.”(8)
Her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil bir şekilde bu dünyaya gönderilen insan, eğer “taallümle tekemmül” ettirilmezse yani ilim ve eğitimle olması gereken noktaya getirilmezse varlığını devam ettiremez.
Bu durumun örneklerine tarihte rastlanmıştır.
Hindistan’da 1920 yılında bir kurt yuvasında bulunan ve “vahşi çocuklar” olarak adlandırılan iki kız çocuğunun durumu buna en çarpıcı örnektir.
Amala (yaklaşık iki yaşında) ve Kamala (sekiz yaşında) diye adlandırılan bu iki kız çocuğundan küçüğü, bulunduğundan birkaç ay sonra ölmüştü. Kamala ise 1929 yılına kadar yaşamıştı. Bu çocuklar ilk bulunduklarında ayakta duramıyorlardı ve dirsekleri ve dizleri üzerinde emekliyorlardı. Konuşmayı bilmeyen bu çocuklar, kurtlar gibi uluyorlar, çiğ et üzerine atlıyorlar, canlı tavukları boğazlıyorlardı.(9)
Çocukların hayat tarzlarını okuyalım:
“Kamala diye isimlendirilen ve 1929 yılına kadar yaşayan kız çocuğunun beşer cemiyetinde geçen hikâyesi dikkatle kayıtlara alınmıştı. Kamala bizim beşeri davranışla bir arada gördüğümüz vasıflardan hiçbirini beraberinde getirmiş değildi. Ancak dört ayak üzerinde yürüyebiliyordu. Kurtvari hırıltılardan başka hiçbir lisana sahip değildi ve insanlardan herhangi diğer bir ehlileşmiş hayvanın çekinmesi kadar çekiniyordu. Ancak en itinalı ve muhtemelen sempatik bir talim neticesi iptidai sosyal âdetler kendisine öğretildi. Ölümünden önce, iptidai surette konuşmayı, insanlara ait yeme ve giyinme âdetlerini ve diğer âdetleri yavaş yavaş öğrenmişti. Bu kurt çocuğun ”beşeri benlik hissi” ilk bulunduğu zaman son derece noksan olup tedricen meydana çıktı. Fakat top yekûn ferdiyetin ortaya çıkışı, çocuğun insan cemiyetine aza oluşuna tabi bulunuyordu. (10)
İnsan cemiyetine katılmamış ve eğitim almamış bütün vahşi çocuklarda koku alma duyusunun aşırı geliştiği bu çocukların ellerini kullanmayı, kahkaha atmayı ve gülümsemeyi bilmedikleri; kabartma bir imajı bir nesneden ayıramadıkları ayrıca, aynada kendilerini tanıyamadıkları ilmen ispat edilmiştir.
Vahşi çocuklar kurt yuvasında bulundukları zaman aşırı derecede geri zekâlı oldukları iddia edilmişti. Fakat yıllar sonra Lucien Malson (1964) onların davranışlarının hiç de geri zekâlıların davranışları olmadığını ispat etti. Sonuçta onlar, insan tarafından eğitilmediği için “insani hiçbir yan taşımayan” davranış özellikleri sergilemişlerdi.(11)
Günümüzde de bu anlamda eğitilmemiş ve bizden farklı tarzda yaşayan insan gruplarına rastlamak mümkün. Mesela Uzakdoğu’da (özellikle Endonezya’nın bazı bölgelerinde) ilim, medeniyet ve teknolojiden uzak olan bazı kabilelerin hayvanlara yakın bir hayat tarzı sürdürdükleri bilinmektedir.
Demek ki, insanın kemalini bulması ve varlığını tamamlayabilmesi ancak terbiye ile mümkündür.
Bu terbiye ise bütün kâinatı idare eden Rab isminin paralel kanunlarının toplum ve fert hayatında doğru bir şekilde tatbik edilmesi ile mümkündür.
DİPNOT
1-Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, 29. Mektup, Dördüncü Kısım
2- Fatiha Suresi: 2
3- Nas Suresi:1
4- Risale-i Nur’un farklı yerlerinde 18, 28 ve 70 bin âlemden bahsedilir.
5- 33. Söz 6. Pencere’de yer alan bu kategoriler şöyledir: Gök, zemin, berr, bahr, cevv-i sema, sahralar, dağlar, nebatat, hayvanat, kalpler, ruhlar, nefisler
6- Onlara gerek içinde yaşadıkları âlemin her tarafında (afak&âlem), gerekse kendi nefislerinde (enfüs&insan) ayetlerimizi göstereceğiz-tâ ki Kur’an’ın hak olduğu onlara iyice açıklanmış olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?
7- Sözler, 23. Söz 4. Nokta
8- Olıvıer Reboul, Eğitim Felsefesi, s. 24-25, Çev. Işın Gürbüz, İletişim Yayınları 1991 İstanbul
9- Age, s.25
10- R.M. Macıver, Charles H. Page Cemiyet, Çeviren Prof. Dr. Amiran Kurktan s.73, 100 Temel Eser, MEB, 1969
11-Olıvıer Reboul Age, s.25







Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.