Demokratik açılım için söylenen, söylenecek ve söylenemeyecek o kadar çok konu ve yaklaşım var ki, bunları makul bir zeminde değerlendirmek ayrı bir muhakeme ve müzakere ister. Risale ikliminin perspektifinde bakmak ortak akılla ve hissiyattan uzak, hamasetten azade bir idrak ve ihtisasla mümkün.
Öncelikle akıl sağlığı yerinde olup, ruh iklimi uygun olanların çözümü beraberlikte ve farklılığı kabullenmekte arayanların buluşacağı doğru bir zemindeyiz.
Bu zemin; duymak istemediklerimizi duyacağımız bir zaman olarak değerlendirebiliriz. Kendimizi merkeze koyup başkasını “tukaka” ettiğimiz dayatmacı alışkanlıklarımızdan kurtulma zamanı.
İşte tepkilerimiz ve öfkemiz, ezberimizin bozulmasına yönelikse bu hayra alamettir.
Tekli düşüncelerden, imtiyazlı tasarruflardan, başkası adına ve rağmına ferman buyurmaktan kurtarıyorsa bu müzakereler, yine sevindirici bir gelişmedir.
Elbette iki taraf var bu vadide biri merkezci, diğeri yerinde yönetime talip iki bakış ve görüş, biri dediğim dedik, diğeri ise ortak akla ve ahlaka inanan, biri kaynakları elinde tutan ve güç peşinde maddi ve manevi faydaya dönüştüren, diğeri ise amme hakkını tabana, herkese ve katılıma açmak isteyen, biri doğrularında ısrarcı ve çatışmacı, diğeri ihtiyaçları ve temel doğruları beraberce düşünen, biri dünün alışkanlığında kilitlenmiş, diğeri ise yarının ufkuna açılmak isteyen, biri statükocu ve bölünmüşlüğünü başkasının bölmesi olarak gören, diğeri iş bölümünün takım ruhu ile birleştirici cesaretini taşıyan, biri negatif, tepkisel, başkasını kötüleyen, çamurda yürüyen, diğeri batağı kurutmak isteyen, yol döşeyen ve eski köprünün ayaklarını tamir ederken yenileyen, biri “Tenkıs-ı gayr ile faziletini izhar” modunda ve düşman üretiyor, diğeri aksiyon ve ortak aklın üretimi…
Uzayıp gider bu kategoriler…
Bazen de doğrularımızdan tereddüt ettirecek kadar yanlış düşüncelerin doğru yöntemleri ile doğru düşüncelerin yanlış yöntemleri birbirini bir doğru ve bir yanlış ile eliyorlar.
Doğruların ve yanlışların karmaşık hal almasının, çözümün doğru zeminlerde ilerleyememesinin bu yüzyıldaki en büyük sebebi, doğru amacın/davanın yanlış araçları/vasıfları ile takdim/tehir farkının birbirine karışmasıdır.
Sosyal problemlerde ve beraberliği insani ve İslami zemine oturtmada karşımıza çıkan bir başka can alıcı durum ise; Ehliyet/uzmanlık/liyakat esaslı yeni bilgi ve yetkinliklere taze ve genç dimağlarla ulaşılabileceği hakikatidir. Bunların ihtiyaç ve heyecanları doğrultusunda öndekilerin ve yönetenlerin onlara yol açma, sol şeridi açık tutma ve arkadan gelenlere ayırıp tecrübelerini aktararak icra ve sorumluluğu devretme, yenileşmeyi cesaretlendirme sorumlulukları var.
Kaht-ı ricalin 200 yıllık serencamı bu. İstibdat ve muhalefetin negatif sonuçlarının nedeni bu.
Selef halefi geçmek zorunda. Eğer bu yol tıkanıyorsa, bilimin, aklın, geleceğin, gençliğin ve çocukların önü kapatılıyor.
Bunun tezahürleri şahsi, sosyal, siyasi, ekonomik, psikolojik ya da bir başka gerekçenin ideolojik kalıbında ve kapatılmış gündem ve geçmişin babında bizi gergin ve çatışmacı idarecilerin/reislerin/sorumluların gadabına maruz bırakıyor.
Tarihi arka planı 1908’den beri boy vermiş ülkemizin meselelerine buradan bakarsak, zalimle mazlumun çatışma alanlarını bireyden aileye, takımlardan/gruplardan topluma ve ülkeden/ülkelere uzanarak ruhu ve manayı değiştirmeden insan hakkı anlamında yeni bir anlayış, bakış ve dil geliştirmek, bunun zihni temellerini sağlam bir niyetin zeminine inşa etmek zorundayız.
Hiçbir kudsiyet hak gaspına müsaade etmez. Bunun tevili ve “yaptım oldu” cehaleti, artık hikmet üretecek durumda değil.
Öyleyse kalbimizi muhabbetle, aklımızı bilimle, düşüncelerimizi pozitifle, davranışlarımızı emek ve hakkaniyetle buluşturmak zorundayız.
Yeni bin yılın dirilişine tanıklık etmek, bunu risale ile anlamak ve idrak etmek, en büyük lütuftur bizim için. Lütuf lezzetini yaşamak ve hissetmek ise âli ruhlara ve saf niyetlere takdim edilen bir mükâfattır.
Gelin buradan bakalım açılımlara/demokratikleşmeye, aslında insanileşmeye demek daha doğru.
Artık P serisinden uzak, doğru ve samimi gayreti az, ilmi ve çözümü olmayanların dünü tekrar ederek varacakları bir durak yok. Sadece DURak olurlar. Biz öznesinde durdurmaktan öteye geçemezler.
Bırakınız geçmişi, varsın “muasırlarım beni dinlemesinler” itirazının tecdit/yenilik aksiyonu bizi Bediüzzaman’ın asırlara teslim emaneti ile yüzleştirmektedir.
İşte buyurun “P”lere geçelim. Planla pilavı karıştıran 60’lı yılların devletçi ve Kemalist elitlerine mirasçı olmayı kafasından geçiren yeni zevat olmayacağına göre;
Paşa, Peder, Padişah, Parti, Parazit, Paravan, Propaganda yerine Perspektif, Projeksiyon, Proje, Plan, Program, Performans ve Prosedür dönemi geçerli.
Tedavülden kalkmış hiçbir metot ve yaklaşım, asli çözümü ve çareyi asli ruha taşıyamaz.
Buyurun kalite pazarına. İnsaniyete layık büyük hedef ve icralara.
Kalbin merkezinde en büyük davaya ve rızaya hizmet aşkı ve şevkiyle muhabbet mecrasında akalım.
Bu süreç sabır ister
Demokratik açılıma doğru ilerlerken, müzakere zeminine girmeden münakaşa ve restleşmeler sürse de, taraflar en sert ve uç fikirlerini ifade etse de, imkansızı isteme ve bazen de çatışma kültürü ve çözümsüzlük fikri ile işi kopma noktasına taşıma psikolojisini sonuna kadar kullansa da, sağduyu ile handikaplar birikmeden çözülme sürecine girer.
İstenmeyen bu hal, çatışmacı/dayatmacı ve bölücü belli mihrakların radikal gıdası ve fitne odağı olsa da, makul çoğunluk, akl-ı selim ve kamuoyunun ölçülü sesi/sessizliği ve Türkiye’nin milli vicdanı, sabır ve soğukkanlılıkla bunu aşacak ve birliğin kimyası güçlenecektir.
Ayrışma arayan ve bir arada tutan unsurları yok sayan bütün tarafların azınlıkları mağlubiyete düştükçe, tezleri kabul görmedikçe ve telkinleri ülke çoğunluğunda yankı bulmadıkça hırçınlaşacak, bundan dolayı çözüm sürecini tıkamaya çalışacak, belki de gerilimin bütün sinir uçlarını tahrip edercesine yıkım ve inkıta hedefine doğru kitleleri sarsmaya çalışacaktır.
İşte bütün bu kritik süreçler, yüzyıla varan istibdat, anarşi ve inançsızlık üzerine kurulu yapıların ve tohumların meyvesidir. Sabahtan akşama ateşin sönmesi mümkün olmadığı gibi, etkisini kırmak da ciddi bir irade ve süreklilik ister. Böylesi bir inkişaf ve huzur iklimine geçişin her anı provokasyonlarla, sabotajlarla ve kontrolü farklı mahfillerde olan farklı mihraklarca tahrik edilse de, toplumun milli vicdanı bunu aşacak dua ve ısrara sahiptir.
Çünkü acımız, sızımız, kaybımız ve ızdırabımız çok büyük. Enerjimizi tükettiğimiz koridordan ve açmazlardan cidden çıkmak ve ferahlamak istiyoruz milletçe. Buna yakın bir noktadayız. Çünkü fitnenin iç yüzü, zamanın tescilinde başarısızlıkla sonuçlanmış yöntemleriyle fikir kaynakları da kurumuş olduğundan sistemle birlikte iflas noktasına gelmiştir.
Terör örgütü PKK’nın Kürtleri Marksist yapma projesi nasıl iflas ettiyse, Türkleri Kemalist ideolojinin cenderesine alan CHP rejimi de çökmüştür. Irkçı MHP fikriyatı da tavsamıştır. "Kürtlerin CHP"si DTP ile Türklerin seküler/laik katı CHP’si, milletten asla vize almamıştır.
Ergenekon’un uzantıları derinleştikçe, terörden nemalanan ve arka plan zıtların buluştuğu karanlık noktalar alaca görüntüde fark edilip ip uçları bulundukça, demokratik açılımı engelleme ve direniş artacaktır belli çevrelerde.
Anadolu destanının yazıldığı milli mücadele zaferi, daha sonra iç mücadelelerle enerji kaybına uğramış, hayatı, kardeşliği ve birliği felç eden bir yapılanmaya yerini bırakmıştır. Bunda en büyük vebal yeni düzenin cumhuriyet adı altında yaptığı baskı, yasak ve dinle çatışmaya dayalı görüş ve uygulamaların sahibi cari rejimdir.
Bugün gelinen noktada, cidden sabır ve sükunetle konuşmaya, birbirini dinlemeye, anlamaya ve ortak milli iradeyi inşaya mecburuz ve mahkumuz.
Her kesimin ve tarafın kendince söyleyebileceği doğruları ve acıları olduğu muhakkak. Ancak unutulmamalı ki, jakoben yapı bütün tarafları aynı süreçte ezmiş, etkisizleştirmiş ve çatıştırmıştır. Birbirini hasım ilan eden taraflar, ana yapıdaki tıkanıklığı giderecek ve demokratik olmayan sistemin kapalı noktalarını ve damarlarını açacak şekilde enerjilerini sarf edecekleri yerde, yine birbirleriyle didişirlerse yanlış bir sürece rampalanırlar. İşi çıkmaza götürürler.
Bu hataya düşmemenin yolu, makul, herkesi kapsayan ve milli vicdanı cesaretlendiren açılım ve düzenlemelerden geçer.
Dinin belirleyici rolü ve toplumdaki etkisi göz önüne alınarak, kardeşlik duygusu ile birlik teması işlenerek, özgürlükleri öne çıkararak, vehim ve korkulara güvenlik süsü veren engelleyici psikolojilerden arınarak yola devam edilmelidir.Alınması gereken bir hayli mesafe var.
Şimdi en yakın mesafede, demokrasi zemininde temel hak ve özgürlükler bağlamında çare üretme ve enerjimizi güçlendirme zamanıdır. Yarına bakan, geleceği inşa eden, kucaklayan, kanatmadan, yarayı kaşımadan, ilgisiz kalıp kabuk bağlamasına da bırakmadan, etrafı toplamanın, kardeşliği pekiştirmenin ve şefkatle tefekkürü aktifleştirmenin en çok gerektiği mühim bir kavşaktayız.
İnşallah, müspet olanlar kazanacak, şevkimiz artacak ve menfilikler kırılma yaşayarak gerileyecektir. Buna inanıyor ve kuvvetle olmasına dua ediyoruz. Her hal ve tavrımızla fiilen de böyle olduğunu göstermek zorundayız
Hepimiz mesulüz. Aynı gemideyiz. Bu gemi asla su almamalı, tersine suyun üstünde kalmayı başarmalı. Yanlış limandan ayrılıp, güvenli denizine açılmalı ki, varacağı sahilin yeni sonuçlarını huzurla tatsın.
Bu yolculukta, yasakçı limanlardan ayrılmanın telaşı ile varacağımız limanın güvenli demokrasi olacağı arasında geçen tereddütler ve endişeler yolculuğumuzu engellerse, işte yol ortasında ve sahipsizlik denizinde ümitlerimiz alabora olabilir. Buna fırsat vermeden, hakkın ve hürriyetin adaletle işlediği her adımın ve açılımın destek görüp yaygınlaştığı bir zemine sabitlenmeliyiz.
İnsani değerlerin önü açılmalı
Söze, nihai fikir ve niyetimizi ifade ederek girelim: Rotamızı öncelikle insanileşme yönüne çevirip, temel hak ve hürriyetler bağlamında demokrasinin inşa edileceği zemini tahkim etmeliyiz, güçlendirmeliyiz. Bu anlamda temel prensipleri ortaya koymakta fayda var.
Perspektiflerimizi belirlerken, önümüzü aydınlatacak projeksiyonumuzun görüş alanı kıymet kazanır. Perspektifler, uzağı yakın edercesine, karanlığı aydınlatırcasına, riskleri bertaraf edercesine, engelleri yararcasına, insaniyeti ararcasına zihnimizi, kalbimizi ve vicdanımızı saracak niyet, irade ve temsil hakkını vermelidir. Nuranileştirdiği kapsam ve ufuk esas alınmalıdır.
Önümüzü zor görüp gelecekten dem vurmak, bu günü konuşurken dünde yaşamak ve geleceği hayal edememek, istikbali etüt ederken olumlu adımların hasmı olumsuz örneklere takılıp çözümden mahrum kalmak ve moralimizi bozmak, projeksiyon tuttuğumuz alanın çapı ve ortaya koyduğumuz perspektiflerin sağlıklı olup olmadığıyla yakından ilgilidir.
Geçen yüzyıla ve bu yüzyıla projeksiyon tutmuş, perspektifleri önümüze koymuş, bunların proje başlıkları ile çerçevelerini vermiş Risale-i Nur’la, bu günün aktif meselelerine çare arayabiliriz. Öncelikli şart, okuduğumuzu farklı atıflarla tekmil etmek için müzakere ederek, farklı ihtisas alanlarının beraberce yeni manaları keşfetmesine açık davranmaktır. Bulduğumuz çözümleri, ilmi istişare süzgecinden geçirerek plan ve program diline çevirip insanımıza/insanlığa sunabiliriz.
Vesayete muhtaç, şahsi otoriteleri ihtisas yerine imtiyaza dayalı, delil yerine kanaate endeksli, istikbal yerine maziye kilitli ve ortaklık idrakinin kainat ölçekli kuşatması yerine mahalli bakış ve tepkili akış ağırlıklı yaklaşımlar, arzu edilen inkişaf ve tesiri oluşturmak açısında Adetullah sırrına muvafık düşmeyebilir.
Artık kısır ve tekil nefsimizin ve fehmimizin algı fukaralığından çıkmanın zamanıdır. Külli aklın yeryüzü sofrasında ortak akıl ile ilmi istişareler yapıp çözümlerimizi Adetullaha uygun hale getirip topluma sunma aciliyeti vardır.
Kanaatlerimize, izahlarımıza, şerhlerimize, “Risale-i Nur budur” deme lüksümüz ve hakkımız yok. “Ben Risale-i Nur’dan böyle anlıyorum” deme lütfu bile bir nimettir. Kollektif akıl, ihtisasın derinliklerinde saklı hür zeminde alabildiğine “fikr-i hürriyet, fikr-i icat ve teşebbüs-ü şahsi” atmosferinde yetişmiş hikmet ve irfan ikliminde hayat bulur. Nemalanır, inkişaf eder ve yayılır.
Başkasının fikrini butlan ile tahkir etmek, fikirleri şahsiyet zeminine çekmek, anlamak yerine tepkiyle ve anlamadan üstüne atlamak/çakılmak, günümüzün bilgi düzeyini temsil etmiyor artık. Özellikle sosyal olayların değişken, çok girift, bilinmeyeni fazla, zorunlu ve çözümcü kriterleri ayrı ayrı olan meselelerde, bigane kalmak ya da hemen kılıç sallamak yerine prensiplerimizi ortaya koyma ve yeni bir inkişafa kapı açma ilmi cesareti daha çok kıymet ifade etmektedir.
Ezberimizi bozacak, risaleyi daha derinlerde araştırma ve “gavvas” gibi hakikat denizinin dibine dalgıçlık yapma ameliyemizin yeni sonuçları bizi/bizleri şaşırtmamalı.
“Hayret, şaşkınlık, teyakkuz, terakki” veren müspet zihni şoklara açık olmalıyız. Çünkü ihtisas ehli akademik kuşağın Risaleyi öğrenme, müzakere etme ve ilimle mezc edecek sosyal içermeleri kapsayan plan ve programlar yapma zamanı ancak gelebildi. Her yeni, dünün alternatifi olmadığı gibi, geçmişin noksanı değildir. Ya da günümüzün başarısı da değildir.
Tam tersine birbirini ikmal eden, maziyi müstakbele bağlayan, zamanın yeteneğinin bir tecellisi olan hallerdir, hakikatlerdir. Herkes, her hadise ve her olgu kendi zamanının çocuğudur. Çocuk babasız olamayacağına göre, çocuğun hakkını da baba kullanamaz. Benim çocukluğumun belkide tek oyuncağı, dalından koparılmış bir çubuk iken, bu günün oyuncağı ise çocuğumun yeteneğine göredir. Ben şimdinin orta kuşağı, o ise zamanının çocuğu olarak baba-oğuluz.
İlmin pederi İslamiyet, aklımızın mukayyetliği ise ilmi istişaredir. Kalbimizin aynası ise manay-ı harfidir. Zihni ve iradi açılımlarımız ışığında perspektiflerimizi değerlendirmeliyiz. Perspektiflerimizi bu zaviyeden kalıcı, köklü, esaslı ve uzun vadeli tutmalıyız. Kişi, olay ve mekanların baskıladığı, ön yargı ve sorgu psikolojisinden kurtulamadığımız hal ve gidişatın eseri nevzuhur tepki, tescil ve taklit ile perspektif oluşturmak mümkün değildir. Hiç birimiz Risalenin noteri değiliz. Hak ve hakikat inhisar altına alınamayacağına göre, mütekellim Risale ise, kabiliyet sayısınca fehme gelen manalar değişebilir. Bunun orta yolu, ortaklık kolu ancak ilmi istişarelerin ihtisas temelli hür ve bağımsız zeminlerde bulunabilir. Makul çoğunluk, akl-ı selim ve kalbi kerim insanlar böylesi bir sistemin eseri olabilir.
“Mütekellim” hukukunu, bir kişinin/ şahısların görüşlerini ifade sadedinde düşünürsek, “Mütekellim, fehme gelen her manadan dolayı muaheze olunmaz” hakikati, düşünme ve ifade hukuku teminatı verecek şekilde beyan hakkını cesaretlendirmektedir. “Ben sizi böyle anladım” diyerek tahkir ve tenzil, itham ve itiraz ile düşünmek “Ben sizi böyle anlamak istiyorum” tarafgirliğine daha çok yakışan bir durumdur ki, tasvibi mümkün değildir.
İnsaf dürbünüyle ve hakikati bulma niyetiyle, müspet tenkidin hakikati rendeçleyen yeni ufkuna açık olmalıyız. Aksi halde, “Hakikati inciten papağan” sıkıntısı olur.
Devir, farklı görüşümüzü medenice söyleme zamanıdır. Müdavele-i efkar, müsademe-i efkar, hakikat arayışının inkişaf ettireceği yeni fikirlere, anlamalara ve tekamüle niyetlenmekle mümkün olur.
Devir, “tenkıs-ı gayr” hastalığına müsaade etmemektedir. Başkasının kusuru üzerine bina edilen “fazileti izhar” metodu İslami ve insani değildir. “Tenkıs-ı gayr ile faziletini izhar” haksızlıktır. Vicdani ve müspet bir tarz değildir. Reaksiyoner bir durumdur. Hep suçlu aramak ve onu da başkasında, ötekinde ve hasmında düşünüp, ona göre kurgulanmak komplocu teorisyenlerin, emperyalist kültürel hükümranlığın ve dezenformasyonun kuşattığı paranoya bir haldir, kendini rahatlatma ve etrafını koruma refleksidir.
“İntikam-ı şahsi, arzuya fikir sureti giydirir” gerçeğinin bir tercümesidir. Duymak istediği ile yaşayan ve etrafını böyle ören, duyması gerekeni duyamaz. Böylece hakikat kulağı sağırlaşır. Kendini tekrara, zihnini nadasa bırakır.
Aksiyon hal, mesleğinin muhabbetini ortaya koymaktır. Kendi güzelliklerimizi yaşamaktır. Bunların yansımaları en iyi anlatma, tebliğ ve delildir. Aksi halde “Muhabbet fedailiği”, ”Şefkat kahramanlığı”, ”ittihat ve imtizac-ı efkar” zarureti hayata yansımamış olur. Tenkit hastalığı, kıskançlık damarı, “illa benden bilinsin” mikrobu ve rekabet psikolojisi, gelişen ve değişen dünyanın Risaleyle örtüşen doğrularını, sırf başkasının eliyle ve diliyle geliyor diye bizi gerebilir, tutuk hale çevirebilir.
Cümlelerimizin, ifadelerimizin “ama, ancak, fakat, olmaz, lakin…” gibi bölünmüş belirsizlikleri zihnimizi dağınık tutabilir.
İşte kendini fazlasıyla açan bu girişten hareketle perspektiflerimizi belirlemeliyiz. Perspektifler, temel değerlerin abidevi unsurlarını barından zeminde yeşermelidir. Perspektiflerimizi, Risale-i Nur ışığında, idrakimizin el verdiği ölçüde bir öneri ve mülahazaya açık teklif olarak paylaşırsak, yol haritamızı da netleştirme imkanı buluruz.
İnsani perspektifler
Demokratikleşme sürecinin ana açılımları için öncelikle insani perspektifler ortaya koymak gerekir. Buna göre demokrasi standartlarının oluşturulması ve uygulama için gerekli altyapının sağlanması mümkün olabilir. Öncelikle perspektiflerimizi belirlemeye çalışalım:
1-Tevhid düşüncesidir.
İnsanın asli sorumluluğu iman ve duadır. Bediüzzaman bu hakikati “İnsan bu dünyaya taallüm ve tekemmül etmek için gönderilmiştir.Vazife-i asliyesi ise iman ve duadır” ifadeleriyle beyan eder.
Bu dünyaya gönderilişimizin/gelişimizin gerçeğini bilirsek, yolculuğumuzun senaryosuna uygun hareket edersek, kainatla kucaklaşan, kardeşlik ve muhabbet ekseninde ilerleyen bir seyyah oluruz. Etrafı temaşa eder, sevgi diliyle diyalog kurar, varlıkları okur, dokur ve dokunuruz.
Kalbimizin yaratıcıya ayna olduğu ve onunla nurlandığı, sistemini ona göre kurduğu bir yapıda, ilim ve tekamül/gelişme ekseninde ilerleriz.
Bunu niçin yapıyoruz?
İki temel görevimiz için: İman ve dua. Hayatımızın zembereği olan bu iki kavram iki manayla tecelli eder: Tevhid ve kulluk.
Yaratılış gerçeğinin ilham kanalları ve öğrenme idraki, ibadet iştiyakı, mükemmele doğru izan ve irfan aşkı, beraberinde şuurlu bir imanı, yani tahkiki imanı ve kendine anlam yüklemeyen, benlik ve şahsiyet tuzağına düşmeyen aciz ve fakir bir kul olma adaletini temin eder.
2-Muhabbet odaklı hayattır.
“Muhabbet bu kainatın sebeb-i vücududur” hakikatine uygun başkasına bakmak, onu değerlendirmek ve gerekli hassasiyeti göstermek. Muhabbet/sevgi, kainatın mayası, sevgililer sevgilisi Peygamber Efendimizin (asm) temsil makamında olduğu en yüce haslet ve hususiyet olduğuna göre peygamberi metodun inkişaf edici bu muhteşem şuuruna uzanmak ve onunla kalbimizi besleyip, aklımızı aydınlatmak zorundayız.
“Muhabbetten Muhammed oldu hasıl” hakikati ile hayatı, varlıkları ve kainatı Allah adına sevmek, Allah adına yanlış sıfat ve uygulamalara sınırlı kızmak ve şefkatle muhabbeti taçlandırmak esastır.
Bediüzzaman’ın “Biz muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur” hayat felsefesi yol haritamızın ölçüsünü vermektedir.
3-İslam kardeşliğidir.
“Müminler kardeştir” ayetinin hükmüne uygun bir birimize bakmak, anlamak, algılamak. Bunu hayatımızın en önemli bakış kalitesine oturtmak ve etrafımızı buna göre tanzim etmek.
İhtilafı/bölücülüğü kıracak olan bu ayet ışığında kardeşlik çerçevesinde birbirine saygı duymak, şefkat etmek, hukukunu korumak, zarardan uzak emniyet, adalet ve medeniyet kapılarını açmakla huzur mümkündür. Kardeşliğimizin esası iman merkezli olursa, mümince düşünmenin idraki ile problemlerimizi çözebiliriz.
4-Hür düşünmek ve hürriyetini yaşamaktır.
“Hürriyet, imanın bir hassasıdır.” İman ne kadar aklen, fikren, kalben ve amelen tezahür eder ve ruhunu taşırsa, temsil değerini o kadar anlamlı ve etkili ortaya koyar.
Allah’a iman/iman-ı billah, Allah’a muhabbeti/muhabbetullah’ı netice verir. İman-muhabbet ikilisi öylesine kuvvetli bir hayat iksiri ve yaratılış mayası olur ki, bu iki temel kavramın yol arkadaşı ve sonrasındaki üçlüsü ise Allah’ı bilmek/marifetullah olur.
Her bilgiyi, öğrenmeyi, anlamayı, ezeli ve ebedi hikmetle yoğurup, her alana göre aklın ve ilmin zirvesini Allah'ın güzel isimleri/Esma-i Hüsna ile tamamlamaktır. Tekamül basamağının bu tırmanışı hakikatle hem hal eder ve beşeri hallerden arındırır.
İman-muhabbet-marifet yolunda istikametle gidildiğinde, tevhid şuuru, muhabbet mayası ve marifet hamuru ortaklaşa Allah adına bütün kainata ve kendi küçük kainatı olan insan sarayına yeni bir kimya ve cihaz verir: Ruh.
Hakiki ruhun lezzetini verir. Ruhun lezzeti/lezzet-i ruhaniye, insan olarak bütün sistemimizi, Adetullah’ın bilimle tanımlanmış bütün kainat kuralları ile eşleştirir/bütünleştirir/birleştirir.
Kainatı/evreni iman-muhabbet-marifet ile algılayan, onun derinliğinde tefekkür ile sistemleştiren bir fikir inşası, kainatın ruhundaki lezzetle/mutlulukla küçük kainatımızdan yansıyan hakikat aynaları birbirine tekabül eder. Mukabil/karşılık gelir.
Arada oluşan nur halesi, iman yörüngesinde, muhabbet denizini marifet ikliminde ruhun varmak istediği huzur-u daimi/sonsuz mutluluk zirvesine götürür.
Ne kadar çok iman edersek, o kadar özgür oluruz. Hürriyetler, imanın bir özelliği olduğuna göre; iman-muhabbet-marifet-lezzet dörtlüsünün hayat bulması hürriyetle mümkündür.
Bedeviliği geçen, köleliği kıran, esirliği parçalayan, ücretli olmayı istemeyen insan sermayesi/mayası, mülkiyet/özellikli ve öncelikli haklar ile tercihini kendisi yapmak istiyor.
Cüz’i irade ona bu sorumluluğu vermiş. Kaderin hükmü,cüz’i iradeyi doğru kullanmayı ve aklın hikmetle barışık kararlarını ve sonuçlarını bizzat bireye yüklemiş. Mesuliyetler ve mükellefiyetler her şahsa ayrı ayrı hesap ve kitap günü getirmiş.
Bireyin hürriyet talebi, imanla değer kazanıyor. İmanın olduğu yerde ise hürriyet bizatihi bir hak ve öncelik veriyor. Bir başkasının tayin ve takdir hakkı, bireyin kendi hukukunu korumaya engel olmamalı.
Hürriyet, düşünen insanın hayvani düzeyden kurtulma halidir. Aklın insani fonksiyonudur. Rabbine bağlanmanın/inanmanın temel kriteridir.
“Ekmeksiz yaşarım hürriyetsiz yaşayamam” inancı ve iddiası, Bediüzzman’ın hayat tercihi ve hakikat hamuru olmuştur. “Bir fikir uğruna hayatı hakir gören” ruh, iman ve özgürlük bağlamında bir yaşama iklimi ve zeminidir.
Meşru hürriyetler, ”Ne kendisine ne de başkasına zarar vermemek” olarak tanımlanır.
5-İlimle marifet kapılarını açmaktır.
“Mahiyet ve istidat itibariyle her şey ilme bağlıdır.”
“İlim ilim bilmektir,
ilim kendin bilmektir,
sen kendini bilmezsin,
bu nice okumaktır.”
Kainatın, varlıkların ve hakikatin mahiyeti/içyüzü, yeteneği ve potansiyeli ilim ile ortaya çıkar, keşfedilir. İlim, hakikatin keşif kollarıdır. Varlıkları, ilimle okuruz, anlarız ve değerlendiririz. Muhakeme ve müzakere yolu, aklın ilim ile verdiği hükümleri, aklın hakimiyetini ve kalbin teslimiyetini marifet ışığı ile rasyonel bilginin desteğinde müşahede ve muhakeme etmektir.
Müşahede ve muhakeme, müzakere kalitemizi, tefekkür potansiyelimizi ve hayatın anlamına uygun en iyi yaşama hakkını ve huzurunu bize verir.
Çağımız ilim ve ihtisas/uzmanlık çağıdır. Hem de mikro düzeyde,iç disiplinlerin alt basamaklarında daha derin, ayrıştırıcı ve uyarıcı bütün özelliklerine kılcal damarlar gibi inip, farklılığı görüp, sonra entegre/bütünlük sisteminin parçası olan özgün özelliğini doğru konumlandırma çağıdır.
Bu yüzyılın akıl almaz veya akla yeni kabul edilen değerler yükleyen ilim sistematiği, bilgi ağı, bilişim gücü ve araştırma hızı ile değişen ve dönüşen bilgi rafinerisi, vicdan ile hassasiyeti yüksek, akıl ile muhakemesi kuvvetli bir insan paydası oluşturur.
Bu paydada ortak akıl zemini, hassasiyet ve muhakeme içinde müzakere ve istişare iklimini sağlar.
Yüzyılımızın doğru hafızası müzakere ve istişareye dayalı ortak aklın eseri olacak ve bunu teşvik edecek hürriyet suyu ile hayat bulur.
Diğer perspektiflerimize bir sonraki yazımızda devam edelim.
6-Tefekkür ve Şefkat merkezli hayattır.
Bunun anlaşılır ifadesi, fikri derinlik ve beklentisiz sevgidir. Risale-i Nur’un dört temel esasından ikisi Tefekkür ve şefkattir. Birinci ve ikinciler acz ve fakr’dır. Buna göre nefsinde acizliğini ve fakirliğini rabbine karşı idrak etmiş bir insan tefekkür ve şefkatle hayatını idame etmelidir.
Tefekkür, beraberinde tahkiki bir imanın eseri olan düşünce sistemini getirir. Hayatı, yaratılış amacına uygun hikmetle okumak, idrak etmek, derinliğine vakıf olmak ve muhakeme ile müzakerenin varmak, fikir kalitesini temin eder.
Tefekkür temelinde şefkat, çözüm bekleyen her problemin anahtarıdır. Karşılıksız sevmeyi başaran, bunun şuurunda tefekkürünü aklın dengesi için devreye sokan bir bakış ve yaklaşım, kalbinin sevgi kaynaklarını şefkat mertebesine çıkardığı vakit, olayların kimyası değişir.
En içinden çıkılmaz haller, sıkıntılar ve çatışmalar ile problemler, şefkatli bir yaklaşım ve çözüm odaklı bir niyetle makul düzeyde müzakere ve mütalaa kapılarını açar, beraberce ortak düşünme sabrını bize lütfeder.
Böyle bir sürecin dinamosu tefekkürle şefkattir.
7- Şükür ve şevk zembereğini doldurup boşaltmaktır.
Şükür, teşekkür/memnuniyet hissi verir. Hayatı kolaylaştırır ve daha çok çalıştırır. Rızkın peşinde koşturan, insanı rızkına/emeğine aşık ettiren şükür makinesidir. İnsan, şükür makinesini 7/24 değil 7/24/365 çalıştırmalıdır. Çalışmalarının neticesine razı olma, gayretinin hasılatını kabullenme ve kanaatle zenginlik sırrını yakalama, ayrı bir lezzet ve mutluluk nişanesidir. Şükür, mutluluk tacını giymeye aday insanların güçlü silahıdır. Onunla bedbinliği, şikayeti, memnuniyetsizliği ve tembelliği yok eder.
Şükür makinesi bu denli aktif olursa, elbette “şevk bineği” olan moral atına daha rahat biner ve erken yol alırız. Şükür sayesinde enerjimiz şevk aracına binip daha hızlı ve seri yol alabilir.
Şevk, yüksek moralitedir. Hayat dinamiğinin moral kalitesi, tebessümle bakmak ve sevinçle yaşamaktır.
Bu hal, musibetin yüzüne gülmeyi de şamildir/kapsar. Böylece küçülen problemler, çözüme yakınlaşır, büyüyen ulvi hislerimiz ise keyifle düşünmeyi ve problemleri çözmeyi sağlar. Kendi içinde kolaylaştırıcı bir mekanizma kurma heyecanı veren şevk motoru, bir sıçrama ve girişim cesareti veren kararlılık taşır.
8- İletişim ve istişare ile yaşamaktır.
Bediüzzaman, iletişim çağını çok önceden keşfeder. Bilişimin neredeyse olmadığı bir dönemde seslenir ve “Müfritane irtibat”ı tavsiye eder. Yani sürekli iletişim ve diyalog hali ister.
Günümüzde birbirini anlamak ve anlaşmak, ancak açık iletişim ve sürdürülebilir diyalogla mümkündür. Aksi halde suyu boşaltılan bir bardağın boş kalamayacağı ve hava ile anında dolan hacmin her türlü mikrobik davete, hatta sinek konmasına ve düşmesine kadar açık oluğunu biliyoruz.
Yüzyılımızda internet, mobil telefon ve televizyon ile başlayan iletişim ve algı tahakkümü karşısında, bu ifrat/aşırı hali doğru bir zeminde tutmanın yolu maksat birliği yaptığımız insanlarla iletişimi sürdürmektir.
Maksat birliği, ortak değerlere sahip olduğumuz kişi, kurum ve konuya göre değişebilir. Bu yüzden sürekli iletişim/müfritane irtibat artı fiziki ve mekan bazlı olamayacağına göre medya iletişim teknolojileri bu anlamda yeterli hız ve sürdürülebilirliği sağlamaktadır.
Bunu pozitif yapılanmada kullanmak, diğer tabirle müspet alanda icra etmek ve ortak aklın emrine vermek “Harikalar asrındayız” tespitinin bir delili olmaktadır.
Müfritane irtibatı/sürekli iletişimi kaliteli kılan istişare kültürüdür. Bir hayat modeli olarak istişareyi esas almak, ona göre ortak akıl sermayesine üye olmak, oradan beslenmekle müfritane irtibat amacına hizmet eder. Bunun da verimliliği ve ihlası, ihtisaslı istişare sürecidir. İhtisasın olmadığı yerde, ilim yerine cehalet ikame edilir. Cehaletin en büyük silahı ise tahakkümdür. Gerçek kapasitenin yetmediği bir müzakere ortamında, ilim cehaletle takas edilir ve dayatma ile kapasitesizlik hükmeder. Kendince boşluğunu doldurulur. Bu “doldurma” işi, hile ve aldatmanın kol gezdiği bir siyasallaşma ve güç merkezli olmaya doğru yol alır ki, bunun neticesinde hakkın yerini kuvvet alır. Bilimin yerini baskı, aklın yerini husumet, fikrin yerini his alır.
Sonrada üretilen/tüketilen putu korumak için her yol mübah olur. İşte iletişim ve ihtisas bir araya gelmezse, iletişimin sürdürülebilirliği, ihtisaslı istişare/uzman görüşü ile hür bir ortamda yürümezse, müfritane irtibat, müfritane fitne ve zehir olur. Yaygınlaştıkça kokar ve mahalleyi rahatsız eder.
Böylece ihtisasa/uzmanlığa/ehliyete yapılan darbe ile imtiyaz hükmeder.
İhtisasın yerini imtiyazın aldığı bir gidişat, kıyamet alametlerindendir. İşin ehline verilmediği bariz bir haldir.
9-Muhakeme ve müzakere zeminidir.
Merak ve hakikati bilme ihtiyacı, araştırma ruhunu kamçıladıkça, bilgisizlik karanlığı akıl feneri ile aydınlanır. Açılan yolda öğrenme ve kıyas imkanı doğar. Muhakeme, akıl terazisinin tartma ve ölçme işlemidir. Buna göre hüküm verme sürecidir. Muhakemenin fıtratla ters düşmesi durumunda hakkaniyetli davranması, vicdanın iç kontrol sistemi ile emniyete alınmıştır. Yaratılışımızın gizli güvenlik kodu olan ve yeterlilik kriterlerinde bizi yönlendiren vicdan, aklın muhakeme gücünü ve basiretin ufkunu açar.
İşte muhakemenin bu geniş penceresinden müzakereye oturmak ve “müdavele-i efkar” içinde fikirleri birbirine boşaltmak ve ortak düşünce havuzu oluşturmak mümkündür.
Müzakerenin altyapısında muhakeme ve onun beslendiği hürriyet, iletişim kalitesi ve ihtisas otoritesi olmazsa, müzakere değil münakaşa ve münazara başlar.
Bu yüzden hürriyetçi müzakere ile ortak aklın ve sağduyunun ruhunu koruyabiliriz.
10-Emniyetin tesisi, teavünün teshili için gayret etmektir.
Dinimizin emri olan, “Korkutmayın, müjdeleyin, zorlaştırmayın kolaylaştırın” hükmünden hareketle, kolaylaştırıcı olmak, insani yaşamanın temel bir göstergesidir. Güven koridorlarında kolaylaştırıcı özellikte bir yaklaşım, hayatı kolaylaştırır, tanışma ve yardımlaşmayı kuvvetlendirir.
Aklın ve kalbin emin olduğu güven inşası, hak ve hukuk içinde her kesin kendini güvende hissetmesiyle mümkündür. Eşit, haklının güçlü olduğu, diğer bir ifadeyle gücün hakkın emrinde olduğu bir dünyada, güven parametreleri yükselir.
Emniyet, “hayat yarımlaşmadır.” temel felsefesinin devamında sağladığı kolaylaştırıcı bir yardımlaşma aracıdır.
11- Adalet ve insaf ölçüsünde hakkaniyetle hareket etmektir.
Kur’an’ın esas konularından biri de adalettir. Adalet terazisi, insaf ve hakperestlikle tartarsa, vicdani yansıma, hakkına razı olup, haksızlığa girmemeyi sağlar.
Adalet, politik olmamalı, tarafgirlikle ve imtiyazla lekelenmemeli. Bir toplumun adalet ölçüsü, öncelikle “ref-i imtiyaz”/eşit haklar ve eşit muamele görmektir.
Yargı sistemi, fikir, kanaat veya yakınlık/uzaklık ile paralel bir tercih ve karar mekanizması olmamalıdır.
İdeolojik aygıtlar, adaleti zedeler, haksızlığa ve zulme yol açar. Bireyin hakkı ve hukuku, adalet-i mahza’ya göre toplum/ülke/cemaat için feda edilemez.
12- Kabullenme ve değer verme kültürünü inşa etmektir.
Yukarıdaki cümlenin hayat pratiği ise, bir başkasının/toplumun kültürel varlıklarını ve inanç sistemini inkar etmemek birlikte farklılık içinde beraberliğin korunmasını sağlamaktır.
Kabullenmek, zoraki bir “evet” veya kerhen beraberlik değildir. Öteki gördüğümüz insanın farklılığını ve sistemini anlamak ve saygı duymaktır. Bu, bir lütuf ve takdir değil, bir hakkın teslimi ve hukukun korunmasıdır. Farklılığı kabul, hatta desteklemek üzerine kurulu bir düzende, başkasının değer yargılarına saygı vardır. Bunu bir hayat modeli ve kültür olarak tercih etmek ve yaşatmak ise insani değerdir.
13-Tecdit ve teşebbüs ruhunu kavramak, yaşamak ve yaşatmaktır.
Bediüzzaman, medeniyetin ve modern çağın mutluluk sarayında yaşamamızın şartlarında ikisini, “Fikr-i icat ve teşebbüs-ü şahsi” olarak ifade eder. Orijinal düşünme, yeni bir ihtiyacı fark etme ve buna bir çözüm bulmak, bir fikir icadıdır. İcat fikri, alışılmış davranış ve geleneğin, yeni ihtiyaçlara cevap verememesinden kaynaklanan şartlarda sağlıklı fikir imalatı/imal-i fikir kapılarını açar. Hadisçe yüzyılda bir gelen mücedditlerin temel görevi ise, tecdittir.
Bir düşünceyi yeniden inşa ve yenileme süreci, tecdit hareketinin bir parçasıdır. Asli ruha sadakat içinde, esası koruyarak yeni ihtiyaçlar için yeni çözümler üretmek, bir tecdit ve inovasyondur.
Tecdit hareketinin hür zeminde ve ihtiyaçtan kaynaklanan bir idrakle ortaya koyduğu fikirler, teşebbüs ruhu ile hayat bulur. Yoksa ruh üflenmemiş bir beden gibidir.
Beklenen ve istenen yeni sonuçlar için, yeni metod ve yaklaşımları geliştirmek, ihtiyaca cevap vermek, tecdit hareketini ayakta tutacak olan teşebbüs ve gayretle mümkündür.
14-Sistem ve sanat ittifakını sağlayacak fikir inkişafıdır.
İsterseniz “Sistem ve sanat” ikilisi için, “Kainat sistemi ve onu anlama/ yaşama estetiği” diyelim.
Sistemden kastımız, Adetullah’ın sırlarıdır, vakıalarıdır ve ilimle hayatımıza sinen ve inen hayatın doğrularıdır, hakikat ölçekleridir.
Kainat sistemindeki organizmayı, anatomiyi, ahengi, organları, atomları ve farklılaşıp bütünleşen çarkın ortak irade eseri mantığını ve amacını ne kadar doğru anlayıp yol haritamız yaparsak, senaryolaştırmak o kadar kolaylaşır.
Hayatımızın niyet, hayal ve düşünce senaryosunu, sistemleşen metinler üzerinden inşa edersek, kaderin ilahi senaryosuna cüz’i irademizle dahil oluruz. Mübaşeret ve kesb ile gerçeğimiz, hakikat aynasında tecelli eder.
Ve seyrettiğimiz o ayna/ekran, bizim kainat sinemasındaki izdüşümümüz olur. Bir geçit töreninin, bir sahne oyununun ve bir kostüm denemesinin özel çekimi gibi levh-i mahfuzdan aleme, müşahede/şehadet alemine inmiş olur.
İşte kainat sistemini bir sanat hassasiyetinde ve estetik ruhaniyatta irfanla pekiştirmenin ve hazm-ı nefs etmenin inkişaf cehdi.
Kainat sisteminde bir davanın, evrensel açılımı ve evrensel dokuları da kainat sisteminin fıtri ve fıtratla aynileşen kurallarıyla, ilmiyle, gayret ve ittifakıyla bir nezahet ve nezaket mülayemetiyle sanatlaşarak takdim edilmeli.
Sanatı marifetle, estetiği manay-ı harfiyle, hayatı idrakle dokuyup takdim sempatisi ile ilim ve amel atölyesinde ambalaj haline getirdiğimizde, aklın ve kalbin taleplerini karşılama imkanımız çoğalır.
Kainat kadar sistem, sistem kadar sanat, sanat kadar hassasiyet ve hususiyetle mücehhez bir iklimin meyveleri, muhabbet sofrasında akıl midesine doğru ilerlerken, gıdanın maddi ve manevi hazzı hidayet kapılarını açmalı ve beşeriyet bu nimeti layıkıyla yaşamalı.
İşte kainat sistemi ve sanat estetiği, ifade etmekte ve anlayıp anlatmakta zorlandığım bir inkişaf inceliği ve inşirah derinliğinin deruni ve enfusi dairedeki siret yapılanmasına yeni ve yenilenen kapılar açmalı her defasında.
15- İstiğna içinde izzetle ikramda bulunmak ve mahviyetle yaşamaktır.
İstiğna ile sadece vermeyi, fedakarlığı ve kendimizi çekmeyi bilmek, izzetle bunu bile ucba, sevabına güvenen bir kibir ve enaniyete dönüştürmeden tebessümle kalbe, sofralarla mideye ve sohbet kalitesiyle de akla ikramda bulunmaktır. İşte bunları yaparken muhatabımıza karşı bir beklentiye girmemek, manen dahi olsa baskı yapmamak esastır. Sadece istiğnayla kalben, bedenen ve aklen hizmetkar olmak için; verirken istememeyi ve beklememeyi idrak etmek ve rıza dairesinde yeni ruhlara yükselmeleri için bir merdiven basamağı olmaktan geçer.
İstiğnası davasının izzeti olan, izzeti tevazu ve ikram olan, ikramı ve tevazusu mahviyetle hafa turabında meziyetini mezara gömmek olan sıfır merkez bir ortak alanın insibağ zemininde huzur olur.
***
Müslüman bir toplumu, insani perspektifleri İslami zemine oturan bir sistem ancak tatmin eder. Din ve vicdan hürriyetinin tesis edilmesiyle,insan haklarına dayalı farklılık teminat altına alınabilir. Bu durum, aynı zamanda bir huzur ve güven disiplinidir.
Bu bağlamda, Türkiye, toplumun taleplerini karşılayacak demokratik standartlarını yükseltmek zorundadır. Bu yırtık elbise, bu bedeni ayıplı göstermektedir.
Sivilizasyon/medeniyet inşasında sivil toplum şuurunu hayatla müşterek hale getirmek gerekir. Medeniyet, İslam toplumları için Medine ile başlayan şehir ve toplum kavramlarının münevver/nurlu/aydınlık hal aldığı hayat düzenidir.
İslam medeniyeti adalet üzerinedir. Haklı olan güçlüdür. Sivil toplumda; Devlet, kamu, kurumlar, teşkilatlar, yönetimler, cemaatler gücü belli bir erkin elinde tutan ve dayatan yapılar değildir. Hukukun hayat bulduğu, birey hakkının hiçbir gerekçeye feda edilemeyeceği gerçek adalet/adalet-i mahza prensibini uygulayacak olan kolaylaştırıcılardır. Kurumsal olarak, belirleyici irade değillerdir. İradeyi uygulamakla görevlidirler. Devlet, milletin hakimi değil, hadimi/hizmetkarı olarak düşünülmelidir.
Sivil toplumun inşası, ferdin hukukunu bilmesi, sahip çıkması ve hukuk gaspına müsaade etmeyecek inisiyatif ve tepkiler geliştirmesiyle mümkündür. Birey, ortak hakların aktif üyesi olmakla, sivil toplum canlandırılabilir.
Sivil toplum, kamunun otoriter ve baskıya meyilli gücü ile ticaretin kar amaçlı kazanma hırsı ve ilkesizliğe müsait eğilimi karşısında, güç ve kar dışında kalan hayatın tamamını kapsar. Sivil hayat, özel ve genel ihtiyaçlarımızı, tercihlerimizi, beraberliklerimizi ve teşebbüslerimizi hukuk zemininde ve hürriyet içinde yapabilme cesareti veren, teşvik eden ve kolaylaştıran bir hayat tarzıdır.
Kimsenin kimseye hükmetmediği, hürriyet sisteminin istismara kapalı ve inkişafa açık olduğu bir yapının tesis edilmesi, insanın fikir kapasitesini ve düşünme iradesini müzakere ve müşavere ortamına daha çok hazırlayacaktır. Bu süreçler sivil toplumun inşası, gönüllülük esaslı faaliyetlerin şeffaf ve demokratik bir şekilde ahlaki ve insani fedakarlıklara uygun olması ile mümkündür.
Devlet aygıtı, burada belirleyici değil, sadece ihtiyaçları ve talepleri göz önüne alarak düzenleyicidir, destekleyicidir ve kolaylaştırıcıdır. Bireyi önemsemeyen, tabanın taleplerini göz ardı eden yönetimler ve sistemler, kutsal değerler üzerinden bile hakim olmaya çalışsa, İslam’ın uygun göreceği tarzlar değildir. İslam, bizzat selamet dinidir. Sükunet veren adalet ve huzuru ifade eder.
***
Demokratik standartların oluşması için, gerekli alt yapı ve ana düzenlemelerle ilgili önerilere gelince;
Türkiye, bir an önce darbelerin hüküm sürdüğü düzenlemelerden kurtulmalıdır. Bunun için;
1- Acilen askeri vesayetin eseri 1982 Anayasası değiştirilerek, sivil bir anayasa hazırlanmalıdır. Kamuoyunu tatmin edecek, insanı merkeze koyan sivil, ideoloji tarifi olmayan ve dayatmayan bir devlet tarifi yapılmalıdır.
Özellikle, demokratik, çoğulcu, farklılıkları bir arada tutan ve düşünce özgürlüğünü en geniş anlamda yaşatacak bir anayasa olmalıdır.
2- Bireyin temel hak ve hürriyetlerini güvence altına alan, koruyan, bunu ifade etme ve örgütleme hakkı sağlayan tanımlılık ve netlikte olmalıdır.
Bu anlamda, sivil toplum alanını genişletmek, kurumsal yapılanmalarına ve amaçlarına uygun faaliyetlerine destek vermek, anayasal bir güvence ile sağlanmalıdır.
3- Aidiyetlerin imtiyaz ve istisna kabul etmesine (Ref’i imtiyaz) müsaade etmeyen eşitlikçi bir anayasa olmalıdır. Irk, din, dil, bölge v.s. farkının hak ihlaline ve gaspına vesile edilmemesi ve gerekçe olmaması esas alınmalıdır.
Eşit vatandaşlık felsefesini yasalarla birlikte davranış ve kültür düzeyinde günlük hayatın parçası yapacak kanuni düzenlemelere ağırlık verilmelidir.
***
Demokratik açılıma doğru (8) Sivil Toplum Bakanlığı
Sivil toplum inşasında, toplumun ruhu, bizim coğrafya için dindir. Buna göre sivil yapılanma, aynı zamanda bir medeniyet dirilişi olup, vakıf medeniyetinin temelidir.
Demokratikleşmenin sivil toplumla alakalı açılım maddelerimize devam edersek;
4- Sağlıklı bir din eğitimi verilmeli, uygulanabilir projelerle güçlendirilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır.
Çoğunluğu Müslüman bir toplumun, günümüz ihtiyaçlarına uygun hizmetleri verecek cemaat ve gruplar özendirilmeli ve desteklenmelidir. Cemaatlerin ve gönüllü grupların, özel kurumlarda din eğitimi vermeleri, eğitimi ve öğretimi özendiren organizasyonlar kurmaları teşvik edilmelidir. Bütçeden bu hizmetlere fon ayrılmalıdır.
5- Toplum değerleri;
a) Gelenekler açısından;
Bu güne kadar ki tecrübeler ve yaşayan kültür yönünden değerlendirilmesi ve analizi yapılmalıdır.
b) Din açısından;
Korunması gereken toplum değerleri, ihtiyaca cevap verecek şekilde yenilenmelidir.
c) Modernleşme açısından;
Endüstri toplumu, hayatın ve çevrenin değişim ve dönüşümü ile vardığı sonuçlar dikkate alınarak çözümler ortaya konulmalıdır.
d) Bilişim açısından;
Bilgi teknolojilerinin, sanallığın ve etkilerinin olumlu ve verimli tutulması için,aile değerleri canlı tutulmalıdır. Zararlı etkilerden birey ve aile korunmalıdır.
e) Projeksiyonlarımızı tutacağımız alanlar ve öncelikler açısından;
Başarı kriterleri belirlenmeli, güven köprüleri inşa edilmeli ve buna göre toplumun inşası için birey ve aileye öncelik verilmelidir.
6- Katılımcı demokrasi, müzakere kültürü, farklılıkları kabullenme ve destekleme, bunların meşru ve izne tabi olmayan ortam ve oluşumları konusunda somut proje önerileri sivil toplum çevrelerinden ve STK’lardan alınmalı ve hayata geçirilmelidir. Bu konuda bir Sivil Toplum Bakanlığı kurulmalıdır.
7- Kamu yönetiminin vatandaş algısı ve insana bakışındaki zafiyetlerin nazara verilmesi için, vatandaş memnuniyetini ölçen araştırmalar ve iyileştirme çalışmaları sık sık şeffaf bir şekilde yapılmalıdır.
8- Temel eğitim ihtiyacı, okul öncesi yapılanma ile birlikte ciddi bir şekilde çoklu zeka metodu ile verilmelidir. Orta öğretim ve yüksek öğretim ihtiyacı doğru karşılanacak şekilde kapasite arttırılmalıdır.
Alınan eğitimlerin, bireyin kariyer planlamasına ve profesyonel düzeyde iş ve fırsat gelişimine etki etmesi yönünde eğitimler, rehberlik ve danışmanlık desteğini sağlayacak daha dinamik sistemler kurulmalı ve yaygınlaştırılmalıdır. Bunu dünya standartları düzeyine çıkaracak araç ve yöntemler kullanılmalıdır.
9- İstihdam alanları, statü ve sosyal güvenlik ihtiyacı, en acil bir problem olarak görülmelidir. Sosyal politikalar geliştirmeyen ve toplumu bu yönde tatmin etmeyen ülkeler, demokrasi yönünde topal kalacakları göz ardı edilmemelidir.
Ülkemizde birinci problemin işsizlik olduğu herkesçe bilinmektedir. Üretimle paralel istihdamı çözmek, nitelikli işgücü ihtiyacını zamanında karşılamak, buna uygun pozisyon ve statüleri, iş tanımlarını belirlemek, sosyal güvenlik şemsiyesine herkesi dahil etmek, en hayati ve olmazsa olmaz bir vakıa ve gündemdir.
Kalkınan bir ülkenin ekonomi ayağı istikrar ve sosyal güvenlik içinde üretimle birlikte demokrasisini güçlendirebilir ve toplumunu bilinçlendirebilir.
10- Hür düşünme ve bunu örgütleme hakkı ile muhalefet olma iradesinin kabulü, insani gelişmenin, pozitif rekabetin, bilim ve teknolojinin icat ve keşifleri için temel zorunluluktur.
Özgür düşüncenin olabildiğince müzakere imkanı verdiği, iktidar kadar muhalefetinde bir gereklilik olduğu, adalet terazisinin tarafların kendini doğru ve rahat ifade etmesiyle dengelenebileceği unutulmamalıdır.
Bu demokratik iklim sağlandığı takdirde, akademik üretim, bilim üstünlüğü, liyakat avantajı ve kendini yenileyen, problemlerini ortak akılla çözen bir toplum inşası mümkün olacaktır.
Tabanda ve yerelde, katılımcı, bütün paydaşların yer aldığı temsil ve yönetim ortaklığının et etkili olduğu süreçler bütünlüğü ile demokrasinin temellendirilmesi ile toplum dinamiklerinin organizmalar gibi verimli olması sağlanabilir.
Bu çerçeveler uygun felsefe ve düzenlemeler oluşturmak, bunları hayata mal etmek ve uzun zaman isteyen sabırlı bir altyapı desteği vermekle, sivil inşa ve hür fikir zemini kuvvet bulur.
11- Kürt, Alevi, azınlıklar, Ermeni, dindarların meseleleri, Türklerin sıkıntıları, AB açılımları, İslam Birliği aidiyeti, Osmanlılık fikriyatı ve felsefesi gibi bütünün parçalarını, beraberce birbirine entegre edecek bir üslup ve makro bakışla tefsir, tevil ve tashih edilmesi zarureti Risale-i Nur projeksiyonu ve şuuru ile akademik bir hamurla, proje ve uygulama düzeyinde ilgililere ve çözüm ortaklarına sunulmalıdır.
Yukarıdaki paragrafta görüldüğü gibi birden fazla, tarihin derinliklerinden gelen, son yüzyılımızın hafakanlar basan karmaşık ve iç içe gündemleri mevcuttur.
Bütün bu meseleleri; yalın, rafine edilmiş, dünün tortu ve husumetlerinden arınmış, bu günün idraki ve ihtiyacı ile değerlendirilip sağduyuya sahip akillerin geleceği okuyacak doğru açılımlarıyla makul çözümler üreterek ortak hedefler ve idealler yakalanabilir.
Ülke kaynaklarının enerjiye dönüşmesi ve bu enerjinin doğru kullanılıp, birlik ve kardeşlik ruhunun güçlendirilmesi, haklı/haksız kavgasından ziyade ortak süreci beraber yönetmekle sağlanabilir.
Her mağdur ve mazlum; mutlaka bir mağrur ve mütekebbir yapıya itirazını, çatışmaya dönüştürmeden, demokrasi içerisinde, hürriyetlerin önünü açarak ve müzakereden korkmadan toplumu rahatlatacak süreçlere sonuna kadar bağlı kalarak, yüksek bir sabır ve metanetle, provokasyon ve tahrik edici marjinal tutum ve taraflara sükunetle mukabele ederek, gerilen ve gerdirilen gündemleri soğukkanlılıkla aşabilirse, kazanan demokrasi olacaktır.
12- Modern devlet tanımının gereği olarak uluslararası demokratik standartların teşkili açısından, devletin üç temel fonksiyonu;
a) Demokrasi
b) Savunma,
c) Ekonomi,
Şartların şartı olarak göz önünde tutulmalıdır. Birbirinin aleyhine işleyen bir sistem olmamalıdır. Özellikle Türkiye şartlarında, ideolojik devlet kabızlığı ve jakoben yapıdan kaynaklanan halka rağmen yanlışta ısrar etme, otoriteyi koruma adına birliği bozan, çatışmayı arttıran ve bütün bu olup biten “trajedi”lere güvenlik veya savunma gerekçesiyle, demokrasinin aleyhine işleyen bir devlet yapısı, inanılmaz derecede rahatsız etmektedir.
Güvenlik problemi olan bir ülkede, demokrasinin güvenliğini bozarak, darbe yaparak ve koruma kollama hevesleri ile bu güne kadar ortaya konan tabloya baktığımızda, hiçte sağlıklı bir sonuçtan ve toplum huzurun sağlandığından bahsedilemez.
Rejimin, ekmekle hürriyeti, güvenlikle demokrasiyi, birlikle farklılığı sürekli takas ederek kendi toplumunu tahrip etmesi, artık kabul edemez kronik bir problem olarak kritik bir aşamaya gelmiştir.
Aktif çözüm, acil eylem planları ile sivil toplumu baz alan bir kamu yapılanmasını hızlandırarak demokrasi yörüngesinde ilerlemekten geçer.
***
Demokratik açılıma doğru (9) Katılımcı siyaset ve STK için şeffaflık demokrasisi
Demokratikleşmenin ana yapısı için üzerinde çalışmaya değer bulduğumuz diğer maddelerimize gelince;
13- Siyaset erkinin katılımcı, rekabetçi, taban siyasetine dayalı bir siyasi partiler yarışına çekilmesi ve mutlak halk iradesinin mecliste taçlandırılmasıdır.
Siyaset demokratikleşmedikçe, demokratikleşme siyasetinde kadük kalmaktadır. Çok partili demokrasimizin, askeri vesayetle birlikte siyasetin şeffaf ve toplumun temsiline ve eğilimine uygun aday belirleme yöntem ve yollarına açık olmamasından kaynaklanan sıkıntıları vardır.
Siyasi partiler yasası acilen değişmeli, seçim barajı düşürülmeli ve aday belirleme yöntemleri daha katılımcı olmalıdır.
14- Açık medya, açık toplum, şeffaf ticaret, demokratik grup/cemaat/ STK’lar için gerekli sivil düzenlemeler yapılmalıdır. Medyanın darbe çığırtkanlığı yapmaması, meşru zeminlere ve milli iradeye saygılı olmasını sağlayacak ve hak ihlallerine yol açan yanlı ve yanlış haberleri sorgulanabilmelidir.
Sivil toplum kuruluşlarının periyotlara bağlı yönetim kurullarının değişmesi, amaçları ve görevleri içinde kalmaları, meclise saygı duymaları, milli iradeyi hazmetmeleri için devlet kaynaklarından ve rejim bağlantılı yönlendirilmelerden uzak tutulmalıdırlar.
Düşünce gruplarının ticaret ve siyaset dışı aktivitelerini rahat yapabilmeleri için kamu kurumlarının bütün altyapı ve tesislerini kullanacak şekilde özendirilmeleri sağlanmalıdır.
Devlet; kültür, eğitim, sanat ve irfan merkezli sosyal ve yardımlaşma ağırlıklı bu tür faaliyetlerde taraf olmadan ve çekince koymadan sosyal devletin bir hizmeti ve faydası olarak görmelidir.
15- Meslek odaları ve sendikaları, hızlı değişebilir ve yenilenebilir yönetim kurulları ve sistemleri ile dinamik ve değişken olmaları sağlanmalıdır. STK’lar,“Sendika ağaları” kanaatini pekiştiren, ayrılanın yerine sultasını devam ettiren “derin yapı”ların sürdüğü düzenler değişmelidir. Buna ciddi çözümler bulunmalıdır.
Batı standartlarında sendikacılık icra edilirken, İLO sözleşmelerine uygun uygulamalar esas alınmalıdır.
Savunuculuk boyutu ihmal edilmeden emek ve ücret dengesi sağlanmalıdır.
16- Üniversitelerin öğretim dışında ar-ge tabanlı, toplumla paylaşılır ve en aykırı sözü/fikri/tezi ortaya koyacak cesarette ilim adamlarına kuvvet vermesi veya ilim adamlarının bu yolu kendilerine açması sağlanmalıdır. Özgür üniversite,bilim özerkliği ve özgür beyin üretimini temin etmelidir.
Demokratik zeminin en farklı tartışma,araştırma ve söylemleri üniversitelerde geliştirilmelidir.
Kanaat önderleri için kürsüler açılmalı,enstitüler kurulmalıdır.
17- Güneydoğunun Marksist temelli bir örgütten ve Kemalist menşeli bir rejimden kurtulma istidadı ve Kürtlerin dindar, kapalı, eğitimsiz ve işsiz olmalarının sürüklediği, ırkçı/Türkçü rejimin tahrik ve haksızlıklarıyla oluşan terör ve onun türevlerinin, asla çözümün parçası olamayacağı bilinerek ona göre insanileşme ve Anadolu kardeşliği temelinde demokratikleşme sağlanmalıdır.
Demokratikleşmenin olabilmesi için insanileşme sürecinde istihdam,köye dönüş,yaşam standartlarının ciddi anlamda iyileştirilmesi aciliyet kazanmıştır.
18- Kürt-Türk kardeşliğinin, kendini, kültürünü, dilini ve örfünü yaşamaya ve farklılığın koruyucu bir beraberlik güvencesi olduğuna,halkı inandıracak mesajlarla ve şefkatli devlet yaklaşımları ile desteklenmesi şarttır.
Bu anlamda sivil kuruluşlar,cemaatler ve toplumu etkileyen şahsiyetler iş birliği yapmalı,halkın moral gücünü ve milletin birliğini arttıracak söylemlere ağırlık vermelidirler. Özel programlar ve projeler hayata geçirilmelidir.
19- Bediüzzman’ın Medresetü'z-Zehra projesi, günümüz şartlarında uygulanabilir projeler serisi ile ortaya konulması (mesela e-learning /uzaktan eğitim, yerel çalışma/eğitim atölyeleri, halkla şefkat ve sevgi seminerleri, STK güçlendirmeleri, Marifet eğitimleri, Din hakikatinin bilimle kol kola örneklerinin gösterilmesi, pratik sonuçlar v.s.) öncelikle Risale-i Nur mensuplarının her katmana taşıması gereken bir sorumluluk olarak görülmelidir.
Bu meyanda bilim adamlarının öncülük edeceği müzakere zeminleri ve platformlar oluşturulmalıdır.
20- Ailede çocuğu merkeze koyarak anne-baba iletişimini gündeme alacak eğitim projeleri yapılmalıdır. Aile içi demokratikleşme ile paylaşım kültürü kazanma,katılımı arttırma, sıkıntıyı değil ferahlamayı ve çözümü konuşarak zihni rahatlama sağlayacak mutlu mekanlar kılmayı sonuç verecek hedefler ortaya konulmalıdır. Şefkat elçiliği misyonu,ailede oluşacak sevgi iklimine bağlı olarak şefkat kahramanları anneler/kadınlar üzerinden yürütülebilir.
Risale Haber
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






