Şu An Buradasınız: Anasayfa EKREM AKMAN Sosyal Hayatta Ait Olma ve Birey Olma Dengesi Nasıl Sağlanır? (Yanlış Töre Uygulamalarına Uzaktan Bir Bakış!!)

Risale Akademi

Sosyal Hayatta Ait Olma ve Birey Olma Dengesi Nasıl Sağlanır? (Yanlış Töre Uygulamalarına Uzaktan Bir Bakış!!)

e-Posta Yazdır PDF

resim1-Giriş


Kişinin kendisi olma ve kendisine ait değerleri ile mensup olduğu aile, aşiret, cemaat ve toplumun değerleri arasında nasıl bir denge sağlanacak? Ait olduğu toplumun değerleri ile kendi değer yargıları ve görüşleri çatışınca kişi, aile ve aşiretinden ve toplumundan kopmadan nasıl kendisi gibi kalacak? Ya da mensup olduğu düşünce ekolü ve cemaatin içinde aykırı fikirleri olan, muhalefet etmek isteyen bir kişi, bu ekol ve gruptan ayrılmadan, aidiyet duygusu zedelenmeden, ama kendi fikirlerini, özgün düşüncelerini, değişik bakış açısı ürünlerini nasıl muhafaza edecektir?


Çeşitli toplum örgütleri ve gruplar içinde her birimizin birer statüsü vardır.”(1) Bu çerçevede birey-grup ya da birey-toplum ilişkisi nasıl olmalıdır? Birey kendisi olarak kalıp ailenin,  aşiretin, cemaat ve devletin varlığı ve bu örgütlerin “âli menfaatleri ve bekası”  söz konusu olduğunda, kendi doğruları ile ait olduğu toplumsal örgütün yanlışları arasında nasıl bir denge kuracaktır? Adı geçen toplumsal grupların yanlışlarına,  hata, zulüm ve günahlarına o topluma ait birisi olarak nasıl tavır koymalıdır?

Bu sorulara her zaman ve zeminde olumlu cevap verilmediği için toplumsal hayatta kişi hakları ve bireye değer verilip verilmemesi, düşüncelerini özgür bir ortamda ve çekinmeden herhangi bir ayıplanma ve yaptırımla karşılaşmadan açıklayabilmesi başlı başına bir sorun olmaya devam etmektedir. İnsan içinde yaşadığı aile, aşiret, cemaat vs. toplum örgütlerinin değerleri ile kendi kişisel karar ve hükümleri arasında bazen sıkışır. Çelişkiler yaşar. Kendi özel kişiliği, hür iradesi ve ihtiyarı ile kabul ettiği doğrular ile ait olduğu toplumsal grubun doğruları arasında denge kuramadığı zaman, terazinin kefesi bir tarafa kaymakta, işte burada ifrat ve tefrit durumları ortaya çıkabilmektedir.(2)

Böylece kişi bazen aidiyet duygusu ile aile, aşiret, cemaat ya da devletinin değerlerine teslim olmakta, bu çevrelerin yanlış bile olsa örf-adet, inanç ve değerlerine boyun eğmektedir. Bu durumda kendi inançlarını, irade ve ihtiyarını görmezden gelerek her zaman kullanılmaya hazır ruhsuz ve duygusuz bir “âlet”  haline gelmekte (3) ya da, kişi hiçbir ortak akıl değerini kabul etmemekte, ait olduğu toplumsal grubun ortak aklına ya da usulüne uygun yapılmış meşveret kararlarına aldırmadan sadece kendi düşüncesini baz kabul eden, içinde yaşadığı kendi grubu, ailesi, aşiret ve toplumu ile bağlarını kopararak tek başına toplumdan izole edilmiş şekilde yaşayan bir insan tipi ortaya çıkmaktadır. (Bu konuya aşağıda değineceğiz.)


2-Aşiretinin (Yanlış) Töresine Karşı Peygamber ve Sahabelerin Duruşu


Burada şu soruyu sorabiliriz artık. Mensup olunan topluluk yanlış bir karar veya düşünceye veya yola saparsa kişi burada ne yapmalıdır? Bu soruların cevabını ararken Risalelerdeki tespitlerden önce sahabe asrında yaşanmış pek çok örnek bizim için yol gösterici olacaktır.


1-Peygamberimiz (as) en başta kendi aşiret ve toplumunun yanlışlarına karşı tavır almış, aylarca mağarada düşüncelere dalarak, onların müptela oldukları kötülük (puta tapma, içki, kumar, hırsızlık vs.)’lerden hep uzak durarak tavrını belirlemiştir.


2-Peygamberlikten sonra da en büyük mücadelesi kendi aşireti ve içinde yaşadığı toplum arasında olmuştur.


3-İlk Müslümanların büyük ekseriyeti kendi iradelerini tevhidden yana koyarken, karşılarına ilk çıkanlar anne babaları olmuştur. Bu konuda sayısız örnek vardır.


4-Nihayet tüm sahabeler ve peygamberler kendi aşiret ve şehirlerini terk etmek zorunda kalmışlardır.


3-“Cüz’-i İrade İnsaniyetin Aslıdır.”


Risale-i Nurda ve Said Nursi’nin hayatında bu soruların cevapları çok net bir şekilde görülmektedir.(4) İnsanların Allah tarafından verilen aklı kullanmaları yönünde Kur’an-ı Kerimdeki tahşidat hep vurgulanmıştır. “Neden akıllanmıyorsunuz?”,“Neden akıl etmiyorsunuz?”,“Neden düşünmüyorlar?”,“Neden aklınızı kullanmıyorsunuz? ”(5) gibi ayetler nazara verilerek iman edilecek hakikatlere insanların akıllarını kullanarak kendi hür iradeleri ile iman yönünde bir tercihte bulunmaları istenmiştir.


Toplumsal olaylar karşısında insanın “insaniyetin aslı olan cüz’-i irade” ile donatıldığı ve bunu kullanmasının insaniyet icabı olduğu belirtilmiştir. Nitekim “...Meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Siz dahi hâkim oldunuz… İnsanı hayvanlıktan kurtarır. Siz de insan olunuz.   ... herkesi padişah hükmüne getiriyor. Siz de hürriyet-perverlikle padişah olmaya gayret ediniz. Esas-ı insaniyet olan cüz’-i ithıyarı temin eder. Siz de câmid olmaya razı olmayınız.” Bu görüşü net bir şekilde ortaya koymaktadır.


Cansız olmayan, iradesini kullanarak insan olan böylece hâkim ve padişah hükmüne geçen (karar verebildiği için), haklarına sahip çıkan, aklını başkasının cebine koymayan, soran, sorgulayan, hesap soran insanların oluşturduğu toplumların meşrutiyete geçebileceği ve böylesi bireylerden oluşan toplumların sağlıklı olacağı vurgulanmıştır. (6)


O dönemde Bediüzzaman’a sorulan bir soru, fertlerinin sosyal konumlarını, psikolojik durumlarını açığa çıkarmaktadır: “Bir büyük adama ve bir veliye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz. ”(7)


Burada insanlar severek katlandıkları ve razı göründükleri gönüllü esaretten rahatsız olmaktadırlar. Alışılmış, çevreden edinilmiş, örf-âdet haline gelmiş bu çemberin dışına çıkamamanın sıkıntısı, bir zaman sonra başta rıza ile kabullendikleri bu durumun toplumsal baskı ile desteklenmesi sonucu oluşan rahatsızlık çok kibar ve medeni bir üslupla eleştirilmektedir. Aslında soruyu soranların ilk eleştirileri kendilerinedir. Özetle; “Biz de hür olmak, büyüklerle eşit olmak istiyoruz. Ama bu mümkün değil. Ancak bu imkânsızlık kendileri memnun olmadıkları bu durumdan şikâyetçi görünmedikleri için meydana gelmektedir.


Fazilet sahibi kişiler ve âlimlere hürmeti teşvik eden dinin bu güzel tavsiyesi görülüyor ki, zamanla “fazilet” ve  “ilim” gibi sıfatlar yerine bu sıfatları taşıyan kişilerin şahsına yönelmiş ya da bireyler bu sıfatlara olan saygı ve hürmeti haklı olarak şahıslara verince, başka alanlarda bu sıfatları taşıyan kişiler sanki bir üst sınıf oluşturarak eşitsizlik kabullenilir hale gelmiştir.


4-Kişi Hakları ve Tahakküm


Âlimlerin ve şeyhlerin faziletlerinin esiri olmakla cemaat liderleri, diğer sivil toplum kuruluşlar ile toplumsal örgütlerdeki karizmatik liderlerin karizmasının esiri olmak arasında bir fark var mıdır? “Aklınızı başkasının cebine koymayın.(8) Camid yani taş gibi aklını kullanmayan varlıklar olmayın. İnsan olun.” diyen Said Nursi tekebbür ve tahakküm edenler karşısında tek kelime ile “ Siz de büyük tanımayınız.” demektedir. Tahakküm ve şahsi hakların ihlali söz konusu olduğunda; “ tekebbür ve tahakküm “ karşısında şeyh ve âlim de olsalar; “Siz de büyük tanımayınız.” diyerek hürriyetin herkese karşı iddia edilebileceğini açıklamıştır.


Said Nursi kişi hakkı ve hürriyetini herkese karşı savunurken, bunu insaniyetin bir gereği ve “asl-ı insanlık” olan hür iradenin ve aklın hiç kimse tarafından iptal edilemeyeceği noktasından hareketle bildirmektedir. Çünkü insan cüz-i ihtiyarisi ile hür olarak yaptıklarından sorumlu bir varlıktır. “İrade-i cüz’iye-i insaniye ve cüz-i ihtiyarisi çendan zayıftır, bir emr-i itibaridir. Fakat Cenab-ı Hak ve Hâkim-i Mutlak o zayıf cüz’-i iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı adi yapmıştır.”(9)


İnsana verilen irade ve hürriyetin önemi o kadar vurgulanmıştır ki, Allah kendi iradesine insanın iradesini şart yapmıştır. Tercih gerektiren alanlarda Yaratıcı bile insanın irade ve hürriyetini elinden almıyor ve ıskat etmiyorsa, başka hiç kimse veya kurumun da insanın irade ve hürriyetine ambargo koyması düşünülemez ve müsaade edilemez.


5-Cemaatin Gücü ve Sinerjisi Göz Ardı Edilemez.


Ancak kişi hak ve hürriyetini savunurken ve; “Ekmeksiz yaşarım hürriyetsiz yaşayamam.” derken, her zaman cemaat ve cemaat ruhunun ittifak ve ittihadını, birlik ve tevhid-i kulübü tavsiye eden Said Nursi’nin; “Zaman cemaat zamanıdır.” sözü Risale-i Nurda vurgusu, imani meselelerle beraber yapılan en güçlü fikirlerindedir. Böylece toplumsallık, kurumsallaşma ve aidiyetin gücüne işaret edilmiştir.


Risale-i Nurda cemaat ve cemaatin gücüne ve bu gücün oluşturduğu sinerjiye çokça vurgu yapılmıştır: “Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı manevîye göre olur. Maddî ve ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı.”(10) Şeklindeki prensip risalelerin tamamında sıklıkla geçmektedir. “Evet, bahtiyar odur ki, kevser-i Kur'ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev'indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir.”(11)


Bu cümle, cemaatleşme, kurumsallaşma ve birlik ruhunu, ittihat ve ittifakı anlatan enteresan bir örnektir. Burada kişiden cemaatin büyük havuzunu kazanmak için şahsiyet ve enaniyetini o havuzda eritip, cemaatin sinerjik gücünü ifade eden büyük su kütlesi ile birleşmesi tavsiye ediliyor. Ancak  “yirmi gözle bakmak” “on akılla düşünmek” “yirmi kulakla işitmek” gibi tabirler bu birliktelik, yani havuz oluşturulurken bireylerin ihmal edilmediği, aksine 10 kişilik bir grubun nasıl bir cemaat gücü -buna sinerji de denmektedir- elde edildiği çarpıcı bir şekilde anlatılmaktadır.


Burada havuzu oluşturan hiçbir ferdin aklı, görüşü, düşüncesi ve duygusu göz ardı edilmemektedir. Aksine hakikatin 10 ayrı cepheden düşünülmesi, 20 ayrı noktadan değişik bakış açıları ile ortaya konması istenmektedir. 10 kişinin aklı, gözü, kulağı ortak olmakta, böylece tek tek şahısların gücünün çok üzerinde bir topluluk gücü ve kuvveti meydana gelmektedir.(12)


Nitekim tek kişi yönetiminin mahzurları anlatılırken “300 a’ra-yı mütekabile ve efkârı mütehalife/ayrı ve karşılıklı düşünceler” cümlesinde 300 kişi, 300 ayrı noktadan ve 300 akılla bakacağından ortaya “çelik gibi bir irade”nin çıkacağı ifade edilmektedir. Hâlbuki tek kişi yönetimi ve tek kişinin görüşü her tarafa meyl edebilen zayıf bir kıl hükmündedir. Burada 300 kişinin iradesinin yansımasını, ortak aklın imdadına göndererek o iradeyi kopmaz çelik bir halat haline getirecektir.(13)


Risale-i Nur’da cemaatin, birlik ruhunun ve kurumsallaşmanın nasıl çok büyük bir güç ortaya çıkardığına dair başka bir örnek de şudur: “Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şahadet ediyor. Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakikî, samimî bir ittifakta her bir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.”’(14)


İşte burada tekrarlanan, hakiki ve samimi ittifak olması şartıyla ittifaktaki sair kardeşlerin gözü ve aklı da devreye girmekte böylece ortak düşünce ortaya çıkmaktadır.


Bu ortak havuza sahip olunurken şahsiyetinin -farklılığını yok etmesine gitmeden- diğer gruptaki şahıslarla ortak düşüncede birleşmesini önermektedir. Burada asıl olan birlik, ittifak ve tevhittir. Bunu sağlarken insanın yaratılıştan gelen ferdiyeti elbette unutulmamalıdır. Hakikate yirmi gözle farklı cephelerden bakmak gerçeğin daha çok anlaşılmasına yardım eder.


Eğer bir kurum veya cemaat uzun ömürlü olmak istiyorsa, bu karizmatik veya lider bir kişi bile olsa, geçici ve fani şahıslara bina edilmemeli, kurumun varlığı o kişinin varlığına endekslenmemelidir. “Baki hakikatler fani şahsiyetlerin üzerine bina edilmemelidir.”(15) Aksi takdirde şahıslar bakileştirilerek yeni kabiliyetlerin önü tıkanır, dava adı geçen kişiler ile özdeşleştirilir, diktatörlük ve şahıs hâkimiyetinin önü açılır.


“Bu zaman cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı manevi hükmeder. Ve dayanabilir. Ferdi şahısların dehası ne kadar harika da olsalar cemaatin şahsı manevisinden gelen dehasına karşı mağlup düşebiliriler.”(16) Şahs-ı maneviyi ve cemaatin tek tek fertlerinin muhtelif görüş ve ayrı ayrı akıllarının toplandığı ortak akıl havuzunu kazanmak için; bencillik enaniyet, nazar-ı dikkati sadece kendine celb etmek, enaniyeti okşamak, nefs-i emmaresine bir makam vermek”, “riyakârlık” ve “hodfuruşluk” gibi hastalıklardan kurtularak, aidiyet duygusu ile buz hükmündeki enaniyetini o havuzda eritmek gerekir.


6-Sonuç


Özetle; bireyin aklını başkasının cebine koymadan, kendi görüş ve düşüncesini iyi niyetle ve hür iradesi ile ortaya koyduktan sonra, ortak aklı kabullenip, ona destek vermesi, cemaatleşmenin, toplumsallaşmanın en sağlıklı yoludur. Böylece birey olmakla ait olmak arasındaki çelişki giderilerek dengeye oturtulmuş olur. Aksi takdirde mensup olduğu topluluk içinde silik,  şahsiyetsiz, dolgu malzemesi konumunda, fikri sorulmayan, her söyleneni yapan,  iradesi elinden alınmış, baskıcı bir ortamın meyvesi olan bir kişilik olacaktır.* Aidiyet duygusu, katılım ile güçlenecek, toplum ve cemaatine sahiplenme de bireyin kendi katılımına, katkısına ve payına göre daha da artacaktır.

Dipnotlar:
1-Örgüt: ”Belirlenen bir amacı gerçekleştirmek için birden çok kişinin koordineli bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları yapı ”

2-Töre cinayetleri ve benzeri olaylara baktığımızda aslında pek çok insanın istemeden bu fiili işlediği ortaya çıkmaktadır. Bu cinayetlerde insanlar genellikle istemedikleri bir cinayetin faili olabilmekte, bunu da ailelerinin veya kendi aşiretlerinin kıramadıkları baskısı ve aidiyet bağının yanlış kullanılması sonucu yapmaktadırlar. Ait olduğu ailenin yanlış kararlarına katılmadığı, aynı düşünce ve görüşleri paylaşmadığı halde kendi özgün fikirlerinin bir değeri olmadığı için, aidiyet içinde şahsiyetini yok sayıp ait olduğu toplumsal grup karşısında adeta ruhsuz, camid ve kişiliksiz kalabilmekte, sonra da robot duygusuzluğu ile cinayet işleyebilmektedir.

(Burada töre cinayetlerindeki mantık ile ırkçı milliyetçilik duygusu ile devlet ve ulus adına işlenen cinayetlerdeki mantık aynıdır. Birisi dar çerçevedeki aile veya aşireti için gözü kapalı cinayet işlerken, diğeri aynı gözü kapalılıkla devlet ve milleti için insanları öldürebilmektedir. Kutsanan değerler adına cinayet işleme anlayışı birey- toplum karşılaştırmasında toplumu bireye önceleyen anlayışın ürünüdür. “Toplum için fert feda edilebilir” cümlesi bunu özetlemektedir.)

3-Nitekim Bediüzzaman Meşrutiyeti insanlara telkin etmek için Şanlıurfa’nın yakınlarından geçerken bir köyde bir çiftçi ile arasında geçen sohbet çok enteresandır: “Ben Suruç’a gittim. Köylünün birisinden bir şey sordum. O dedi ki; ‘Ben bilmem ağam bilir.’ Ben de O’na dedim ki; “Senin aklın ağanın cebindedir. Öyle ise ağanın cebindeki aklınla konuşacağım.” Bkz. Abdulkadir Badıllı, Mufassal tarihçe-i Hayat, C.I.s.274.Timaş yay. 1990.

4-Toplumun zaman içinde köhnemiş ve kendilerine adeta kutsiyet atfedilmiş uygulama ve anlayışlarına Said Nursi ezberleri bozarak karşı çıkmış ve bunu evvela nefsinde tatbik etmiştir. Kurumsallaşmış ezber ve yanlışları sorgulamış ve ortadan kalkmaları için mücadele vermiştir. İşte bu uygulamalardan bazıları;

1.Osmanlı ve Kürdistan’daki yerleşik medrese sistemine “medreseler ıslah olmalıdır vesselam” diyerek eleştiri yöneltmiş ve dini bir kurum olduğundan kendilerine kutsiyet verilerek dokunulmaz hale gelen yerleşik medrese sistemi yerine “medresetü’z-zehra” sistemini program ve detayları ile beraber ortaya koymuştur. (Bkz. Münazarat, s. 126, Medresetü’z-zehra programı)

2.Âlimlerin giydiği kisveyi giymeyerek bambaşka bir imaj, tavır, dil ve üslupla ortaya çıkarak kendisine “Bid’atü’z-zaman “ denmesine neden olmuştur.

3.Şarkta medrese öğrencilerinin ev ev dolaşarak “tayin” adı verilen yemeklerini toplamaları uygulamasına karşı çıkmış ve kendi öğrencilerinin geçimlerini kendisi sağlamıştır.

4.Âlimlerin ilmi vasıta-i cer (geçim kaynağı) etmeleri ile itham edilmeleri ve bazı âlimlerin bu görüşe hak kazandıran tutumlarına karşılık kimseden hediye ve yardım almamayı hayatının müstemir bir düsturu yapmış ve dünyalığını bir sepete koyacak kadar küçültmüş ve elinde taşımıştır.

5-Bu anlamda  “Müceddit” sıfatının bir gereği olarak sürekli yenilik ve değişimin öncüsü olmuştur. İşlevini göremez hale gelen kurum ve yapılanmaların ve sistemlerin asıl ve öz yerine konamayacağını en güzel bir şekilde ortaya koymuştur..Araçları amaç yerine kullanmamıştır. 17 –Bakara Suresi: 44, 76, 171, 242, Al-i İmran, 65 vd.

6- “S - En evvel rüesâmız ıslah olmalı. C - Evet, reisleriniz malınızı ceplerine indirip hapsettikleri gibi, akıllarınızı da sizden almışlar veya dimağınızda hapsetmişler. Öyleyse, şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım: Eyyühe'r-ruûs ve'r-ruesâ!.... Elinizdeki malımızla ve yanınızdaki aklımızla bize hizmet ediniz. Çünkü, şu mesâkini istihdam ile ücretinizi almışsınız.  Münazarat, s.104

7- Bu soruya verilen cevap:  “C - Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni tevazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.”

8-Max Weber tarafından “Salt şiddet içermeyen bir egemenlik (domination) türü”olarak tanımlanan karizmada, kitleler, iradelerini bir misyonla yüklendiğine inandıkları şef veya lidere devretmeye meylederler; liderleriyle özdeşleşmeye ve yeni davranış tarzları benimsemeye giderler., Karizmatik liderlerin kitle üzerindeki etkileri, yasal bir güce, bir statü veya mevkiye, ekonomik kaynaklan elinde tutmaya değil, onlara atfedilen kişisel melekelere ve özelliklere dayanmaktadır.”

9- Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, 26. Söz, s.206

10- “Bâki bir hakikat, fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikate zulümdür. Her cihetle kemalde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye mâruz ve müptelâ şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardır.Salisen: …Ferdî şahısların dehası, ne kadar harika da olsalar, cemaatin şahs-ı mânevîsinden gelen dehasına karşı mağlûp düşebilir.. Emirdağ lah.I. mektup no 40” Cümlesi, cemaat ve kurumlarda belirli kişilerin şahıs hegemonyası kurarak, diktatörlüğe giden yolun kapanması amacına yönelik söylenmiştir.

11- Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar,s.169

12-Sinerji: Eşzamanlı-uyumlu hareketten çıkan güç Sinerji (synergia veya synergy) olgusu, iki veya daha fazla etkenin, aynı bir sonucun ortaya çıkmasına katkıda bulunacak şekilde birleşik etkide bulunmasıdır. Sinerjiyi karakterize eden özellik, ortak sonuçta rol oynayan etkenlerin etkisinin, her birinin tek tek etkilerinin toplamından daha büyük ya da güçlü olmasıdır.
Sinerji başka tanımı: Bir bütün parçalarının toplamlarından daha büyüktür.... Sinerji, bir araya gelen enerji kaynaklarının toplam enerjilerinin, tek tek sahip oldukları enerjinin toplamından daha çok olmasıdır

13- Nursi, Bediüzzaman Said, Münazarat, s.40

14- Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s.165

15- Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lah. s.22.

16-A.g.e., s.102

*-Töre cinayetlerinde de bu tür şahsiyetler ya da çocuklar kullanılmaktadırlar.

 

 

Yorumlar  

 
# mustafa DEMİRBAG 2009-07-09 13:48 S.Aleyküm
yorumlar anlayabileceğim günlük yazı diliyle yazılınca sonuna kadar okuma hevesim kesilmemekte olup Ancak risale-i Nuru okuduğumda dil olarak ağır gelmekte Teşekkür ediyorum.Selam ve dua ile
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# said dağdaş 2009-07-14 07:04 Emek verilen bir makale…
Buna rağmen;
- başlıkta (Yanlış Töre Uygulamalarına Uzaktan Bir Bakış!!) ifadesine gerek olmadığını ve yersiz olduğunu düşünüyorum.
- "Burada töre cinayetlerindek i mantık ile ırkçı milliyetçilik duygusu ile devlet ve ulus adına işlenen cinayetlerdeki mantık aynıdır…" yargısı bana göre çok keskin bir yargıdır. Biri diğerinden bağımsız ve farklıdır. Bu nedenle kurulan ilişki anlamsızdır.
"… Kutsanan değerler adına cinayet işleme anlayışı" ile "birey- toplum karşılaştırması nda toplumu bireye önceleyen anlayış" arasında kurulan ilişki de anlamsız durmaktadır.
Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 114 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

Çok Okunanlar

free hit counter