Giriş
Aile toplumun en küçük bir parçasıdır. Daha doğrusu toplumun örgütlenmiş en küçük birimidir. Baba, ana, büyük kardeşler, küçük kardeşler, kızlar, erkekler, gelinler ve yaşlılardan oluşur. Aile yapısı toplumdan topluma değişmektedir. Bu değişimde en başta inançların, dinlerin daha sonra yönetim sistemleri ve kültürlerin büyük etkisi vardır. Son olarak teknoloji, iletişim ve ekonomik gelişmeler tüm dünyada geleneksel aile yapısını ciddi şekilde değiştirmiştir. Ailelerin organizasyon şemasını, ailede rol paylaşımı ve buradaki kişilerin birbirlerine karşı duruşlarını düzenleyen amiller de aynı şekilde toplumdan topluma değişmektedir. Zamanın değişmesi ile roller ve duruşlar değişmekte ve aile yapılanması yeniden oluşmaktadır.
Müslüman topluluklarda aile, şekillenmesini genel olarak İslam dininden almaktadır. Zaman ve mekânların farklılaşması nispetinde, mahalli örf ve adetlerin, kültürlerin, yönetim sistemleri ve ekonomik gelişmişliğin tesiri ile farklı aile tipleri ortaya çıkmıştır. Müslümanlarda ailenin temelini başta Kur’an-ı Kerim ve Peygamber sünneti şekillendirmekle beraber, bu aileler yaşadıkları coğrafyanın adet ve göreneklerini İslamiyet’le barıştırmış, bu adetlerin çoğunun zararlı ve dine aykırı yönlerini değiştirerek Müslümanlaştırmışlardır.
Ancak bu ailelerde bir kısım âdet ve geleneklerin ve İslam dinine ters bazı hareketlerin dindenmiş gibi uygulandığı da görülmektedir. (Evlilik ve düğünlerde uygulanan bir kısım katı kurallar, kadınlara karşı bazı davranış tarzları, başlık parası berdel evlilikleri ve kızlara miras payının verilmemesi, aile içi ilişkiler, aşiret yapılanması, kan davaları, gibi) Böylesi pek çok davranışın (töre diyelim) kaynağını mahalli geleneklerden veya o coğrafyadaki yönetim sistemlerinin yansımasından aldığı, İslam kaynaklı olmadığı bilinmektedir. Bununla beraber insanlar hoş gördükleri bazı davranış şekillerini kurnazlıkla ve bilerek dine mal etmekte; böylece bu davranışlarını meşrulaştırmaktadırlar. Aslında pek çok Müslüman ailesi İslam dışı âdet ve töreleri uygularken bunların İslam’a aykırı olduğunu biliyor. Fakat bu hareketlerini meşrulaştırmak için dinin arkasına sığınmakta, adeta dini yanlış âdet ve töresine alet yapmaktadır.
Bediüzzaman, “Biz cahiliz, anlamayız.” diyen köylülere Münazarat’ta; “Çendan cahilsiniz, fakat âkılsınız. Hanginizle zebib (üzüm) paylaşsam, zekâvetiyle bana hile yapabilir. Demek cehliniz özür değil.” demektedir. Mesela çocuğuna veya eşine şiddet uygulayan bir baba veya koca, bu hareketini meşrulaştırmak için, dinin baba ve kocaya itaati tavsiye ettiğini öne sürerken; baba veya kocaya itaatin dindeki sınır ve çerçevesi sorulduğunda da cahil olduğunu öne sürebilmektedir. Aynı davranış biçimi başka olaylarda da karşımıza çıkmaktadır. Başlık parası, adam öldürme, mirastan mahrum bırakma, akıl almaz bazı düğün âdet ve törenlerinde insanlar dini bir gizleme ve meşrulaştırma aracı olarak kullanabilmektedirler.
Rızaları olmadan evlendirilmek istenen ve bundan dolayı da anne-babaya karşı çıkan çocuklara, hemen analık ve babalık hakkı dayatılmaktadır. Çocuğunu adam öldürmeye bile gönderirken; “Söylediklerimi yapmazsan hakkımı helal etmem!” diyerek yine dini argümanları kullanabilmektedirler.
Anne-babaya itaati şiddetle teşvik eden dini emir ve söylemler, zamanla bir kısım ana ve babaların ailede mutlak otoritesine dönüşmüş, diğer aile fertlerinin kişilik hakları çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Ailede gelinlere yapılan baskılar, kız çocukların mirastan mahrum bırakılması, kan davalarında kullanılan çocuklar, kişiliği göz ardı edilen diğer aile fertleri İslam dininin mağdurları değildir.
Müslüman ailenin yapısı incelenirken, asırların biriktirdiği pek çok yerel âdet ve gelenek ile Müslüman toplumları kuşatan otoriter yönetim sistemlerinin etkisini gözden uzak tutmamalıyız.
Bireyler, Devletin, Aşiretin, Cemaat veya Aile Reisinin Mülkü mü, Emaneti mi?
Birey ile örgütlü bir varlığı karşılaştırdığımızda karşımıza genellikle üç hükmi şahsiyet çıkmaktadır. Bunlar devlet, cemaat (müessese) ve ailedir. Bu üç kurumun sosyal yapılanmaları bünyelerindeki insanlara ve varlıklara olan bakış açıları ve kültürleri birbirlerine yansımakta, iz düşümleri birbirlerini gölgelemektedir. Konu içinde bu üç kuruma sık sık gönderme yapılmasının nedeni budur.
Gerek aile büyüklerinin çocuklara ve diğer aile fertlerine bakışı, gerekse devletin vatandaşına bakışında temel belirleyici unsur, bunlara “mülk” veya “vedia” olarak bakılıp bakılmamasında yatıyor. İslam hukukunda “mülk” ve “vedia” yani emanet kavramlarının sahiplerine verdiği yetki ve sorumluluklar çok farklıdır. İslam hukukçularına göre mülk: “Bir engel olmadıkça sahibine hukuken tasarruf imkânı veren münhasır bir yetkidir.”[1] Mülkün tanımında devlet yöneticilerine sıfat olan “melik” ya da bunun çoğulu olan “mülük” kavramları saltanat malikine unvan olmuştur. Çünkü yine İslam hukukçularına göre mülkün tanımından, “bir şeye tahakküm gücü”[2] çıkmaktadır. Bu paradigmaya göre sultan yani melik ve mülükler (krallar), saltanatları altında bulunan toprağın, eşyanın ve bütün insanların malikleridirler. “Malik mülkünde istediği gibi tasarruf edebilir.” Mülkü üzerinde “münhasır” yani başkası ile paylaşmayacağı yetkisi vardır.
Böyle bir anlayışın devlet yönetiminde pratiğe dönüşmesi insanların temel haklarının tamamının göz ardı edilmesidir. Nemrut’un; “Ben sizin rabbinizim.” demesinin temelinde de bu düşünce vardır. Firavunların ve onları takip eden tüm diktatör yöneticilerin yönetme felsefeleri, yönetimleri altındakileri “temellük” anlayışından doğan sahiplik yani malikiyet kavramının kendilerine verdiği yetkidir. Temellük zihniyetindeki kişi; “Saltanatım altındakiler benim ise, benim malım ve mülküm iseler, ben onlarda her türlü tasarrufu yapabilirim. Onlara ne kadar istersem o kadar hak veririm.” sonucu çıkar. Nitekim günümüzdeki hürriyet karşıtları ve dikta yönetimleri, insanların hak ve hürriyet taleplerini kendi ceplerinden çıkmış hak veya kendi mülklerinden bir eksiliş olarak algıladıkları için bu talepleri dirençle karşılamaktadırlar.
Türkiye’de cumhuriyeti ve cumhuriyet sınırları içinde yaşayanları kendi mal ve mülkleri olarak gören elit bir zihniyet pek çok makamı kendi mülkleri olarak gördüklerinden kendilerinin dışında birilerinin buralara gelmesini (halkın iradesiyle de olsa) kendi mülklerine bir tecavüz ve kendilerinden alınmış bir hak olarak gördüklerinden şiddetle karşı çıkmakta ve kendilerini haklı görebilmektedirler. Mülkleri elden çıkmış gibi feryat etmektedirler. “Bu cumhuriyetin sahipleri bizleriz.” derken, “Hepinizin sahibi biziz, siz bizim mülkümüzsünüz.” demek istiyorlar aslında.
Devlet-Cemaat-Aşiret (Aile)
Sivil toplum kuruluşları veya örgütlerinde ve cemaatlerde de bu durum rahatlıkla görülebilir. “Arsama gecekondu yaptırmam.” Diyerek partisini kendi mülkü gibi gören bir parti başkanı, ölünceye kadar bir dernek, vakıf veya oda başkanlığı yapanlar, ömür boyu bir müessesenin müdürlüğünü veya yöneticiliğini bırakmak istemeyenler, aslında başında bulundukları devlet, müessese veya cemaati kendi mülkleri gibi gördükleri içindir. Bir cemaati kendi mülkü olarak görüp, buradaki en küçük aykırı bir harekete tahammül etmeyen cemaat lideri, temellük zihniyeti gereği, o cemaat veya grubun parlayan gençlerini kendine rakip olarak görüp, yıllarca işgal ettiği makamlar elinden gidecek korkusuyla budama faaliyetlerine geçme nedenleri bu temellük anlayışıdır.
Devlet, dernek, vakıf, cemaat yönetici veya başkanları, bu kurumları kendi mülkleri olarak gördükleri için orada hiçbir aykırı düşünceye tahammül edemezler. Farklı düşünenleri anında kendi mülklerinden uzaklaştırmaya kalkarlar. Ya da güçleri yeterse zaten mülkleri oldukları için onlara her türlü tasarrufta bulunma (işkence, öldürme, sürgün, hürriyetini elinden alma gibi) hakkını kendilerinde buluyorlar. Bu tasarrufların en masum şekli ise kendileri ile mülkü paylaşma konusunda tehlikeli gördükleri kişileri kendilerinden uzaklaştırmaktır. Çünkü mülk paylaşmaya gelmez. Münhasır bir yetki verir sahibine.
Bu düşüncenin aileye yansıması da benzer şekilde olmaktadır. Fakat geleneklerin kuşattığı, dünyevileşmiş Müslüman aileler, bu işi biraz kurnazlıkla dini argümanları alet ve perde yaparak uygulamaktadırlar. Ailede gücü elinde bulunduran baba, kaynana veya gelin ya da evin büyük erkeği kimse ailenin diğer fertlerini kendi mülkleri olarak gördükleri için onlara düşünce ve kişilik hakkı tanımamakta, kendileri ne kadar isterse o kadar hak vermektedirler. Bunlar aile fertleri üzerinde mülkün sahibine verdiği yetkiyi kullanarak özellikle ailede güçsüz olanların üzerinde her türlü haklı haksız tasarrufu yapmakta kendilerini haklı görebilmektedirler.
Ailenin kızları (bu görüş açısı ile) aile reisinin mülkü oldukları için, onları rızaları dışında istediği yaşta ve istediği kişi ile başlık parası karşılığında, kendisine yeni eş almak için yaşlı birisine berdel yapma, şan ve şeref için bir ağa veya makam sahibi birisi ile evlendirme muamelelerine tabi tutulabilmektedirler. Çünkü o babadır. Ve dinimiz babalara itaati emretmiştir. Aslında dinin babalara olan itaatinin kutsiyetinin böylesine dünyevi şeylere alet edilemeyecek kadar yüksek bir insani ve vicdani haslet olduğunu biliyorlar. Çünkü, “Dünyayı bilerek dine tercih edenlerin. “ asrında yaşıyorlar.
Yine bu temellük anlayışına göre, çocuklar küçük yaşta ağır işlerde çalıştırılmakta[3], gerektiğinde ağır bir şekilde darp edilmekte ve hatta cinayet için tetikçi olarak kullanılabilmektedirler. Çünkü bu anlayıştaki insanlar için çocuklar, anne veya babanın mülkleridirler. Onları isterlerse çalıştırırlar, isterlerse döverler, isterlerse cinayette tetikçi olarak kullanırlar. Bu hareketlerini meşrulaştırmak için de rahatlıkla Allah’ın emirlerini ve peygamberimizin tavsiyelerini kurnazlıkla bu düşüncelerine alet edilebilmektedirler.
İslamiyet, aslında gerek devlet başkanlarının saltanatı altında bulunan eşya, hayvan ve insanları, gerekse aile büyüklerinin velayetinde bulanan çocukları ve diğer aile fertlerini (eşler kadınlar, yaşlılar) onların mülkü olarak değil, onlara verilmiş birer “vedia” (emanet) olarak bakmaktadır. Çocuklar babanın ve annenin mülkü değil, vediasıdırlar. Bireyler de devlet başkanının mülkü değil emanetidirler. Dolayısıyla gerek yöneticiler, gerekse aile reisleri bu anlamda emanetçidirler. Yani emindirler. (Emin olmalıdırlar.) Emaneti muhafaza etmek zorundadırlar.
Yukarıda İslam hukukuna göre mülkün sahibine verdiği yetki ve sorumluluklarının sosyal hayata yansımalarına kısaca baktık. Şimdi de “vedia” kavramının İslam hukukundaki yeri ve sahibine verdiği yetki sorumlulukları görelim.
Vedia kavramı;[4]
“…emanet akitlerinin başı kabul edilir. Çünkü bu akit doğrudan mevzuu ve maksadı ancak muhafaza etmek üzere emin olarak birine güvenmek olan yegane akittir.”[5]
Said Nursi’nin şu görüşleri bu bakış açısı ile değerlendirilirse daha iyi anlaşılır: “Çocuklar, muvakkaten ebeveyninin nezaretine verilmiş. (Allah)Peder ve valideyi ona hizmetkâr etmiş. Ebeveyninin o hizmetlerine mukabil muaccel bir ücret olarak lezzetli bir şefkat vermiş.”[6]
Buna göre bireyler devletin, çocuklar anne-babanın mülkü değil, emanetidirler. Anne babanın görevi kendilerine vedia bırakılan çocuğuna şefkatle davranmak, çocukları kendilerine emanet edenin yani emanet sahibinin rızası dairesinde onlara nezaret etmek yani en güzel şekilde korumaktır. Eğitim ortamı hazırlayarak, doğru verdiği kararlarda destekleyici tavır içinde emanete nezaret etmektir.
Aile reisinin görevi evdeki diğer bireyleri ve çocukları hür iradeleri olan, gerçek kişilik sahibi birer şahsiyet olarak görmekle ve ona göre davranmakla beraber, iradelerini ellerinden almadan, baskı ve dayatma uygulamadan hadisin tabiri ile onlara “çobanlık” yani koruyuculuk ve nezaret yapmaktır. Kendisine din eğitimi verilmeyen ve imanını kurtarmak için zemin hazırlanmayan çocuk; “Neden benim imanımı kurtarmadınız.” diye ebeveyninden davacı olacağına göre, elbette ebeveynler yapması gereken görevlerini yapmadıkları zaman sorumlu olacaklardır.
Baba Gibi Devlet, Devlet Gibi Baba
Devlete baba denmesi ya da babaya devlet gibi bakılması, eğer babaya mutlak itaat anlamında kullanılıyorsa, otoriter devlet ve otoriter aile tipi ortaya çıkar. Çünkü otoriter ve baskıcı devlet sistemleri, vatandaşlarını devletin malı ve hizmetkârı olarak görür ve bireyi değil, devleti ve devlet menfaatlerini merkeze alır. Ailede de baba, eğer aile fertlerine birer “birey”, temel kişilik ve insan haklarına sahip, “cüz-i ihitiyari” sahibi birer “ kişi” olarak bakmaz, tüm aile fertlerini kendinin özel mülkiyeti gibi görürse, o zaman otoriter ve baskıcı devlet anlayışında olduğu gibi, raiyetini, devlet babanın malı gibi göreceğinden, kendinde her türlü dayatma, baskı, dayak, korkutma ve sindirme hakkı görecektir. Ve kendisi (baskıcı devlet veya baskıcı aile reisi) ne kadar isterse onlara o kadar hak ve özgürlük verecektir
Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Otoriter devletin vatandaşına reva gördüğü muameleyi, otoriter aile büyükleri de ailenin diğer bireylerine aynı şekilde gösterirler. Öyle ise, yaşanabilir ve meşru hürriyetin hakim olduğu, insan haklarının uygulandığı, ferdin devlet için değil, devletin ferdin hizmetinde olduğu anlayışı ile, düşünce ve inançlarını serbestçe söyleme ve yaşama hakkına sahip olma özgürlüğü, devletin minyatürü olan aileye de benzer şekilde yansımaktadır denilebilir.
Ancak demokrat bir aile ortamı oluşturacağım derken, bir kısım aileler, liberallerin; “Bırakınız yapsınlar. Bırakınız geçsinler.” düşüncelerine paralel olarak, çocuklarına güya; “Özgürlük sağlayacağız. Baskıcı bir baba ve anne profili çizmeyeceğiz.” diye onları her davranışlarında tamamen serbest bırakarak, adeta; “Ne yapsalar meşrudur.” gözlüğü ile bakmaktadırlar. Adeta kendilerinin işleme fırsatını bulamadıkları tüm günahlara çocuklarını gönüllü olarak itmekte, bunu “demokrat anne ve baba” görüntüsü içinde kabullenmektedirler. Böylece kendilerine vedia olarak bırakılan emaneti koruma görevini ihmal etmektedirler. Vedia’nın gereği ise, emaneti korumak, muhafaza etmektir.
Ailede Düşünce ve İnanç Farklılığı
Bu çerçeveden bakınca; “Ailedeki bireylerin düşünce, tavır ve hatta inançlarının farklı olması durumunda birbirlerine karşı görev ve duruşları nasıl olmalıdır?” sorusu akla gelmektedir. Bunun için ilk önce Kur’an-ı Kerimde kıssaları anlatılan peygamberlerin hayatlarına, daha sonra peygamberimizin hayatına yeniden göz atmakta fayda vardır.
Bu bağlamda Hazreti Nuh ile oğlu Kenan ve eşi arasındaki ilişkiler, Hazreti Lut ve karısı arasındaki durum, Hazreti İbrahim ve putperest babası, yine Hz İbrahim ile İsmail’in ilişkisi, Hz. Lokman ve oğlu arasındaki diyaloglar bizim için aile içi ilişkilerde rehber olacak örneklerle doludur. Nihayet Peygamberimiz ve amcası Ebu Talib’in durumu ve iman teklifi karşısında babasına danışmak için mühlet isteyen Hz. Ali’nin, daha sonra bu konuda kimseye danışmaya gerek duymadığına dair, hayatlarından örnekler; önümüze çok zengin bir ilişki ve davranış modellerini sermektedir.
1-Hazreti Nuh. O bir peygamberdir. Ama karsı ve oğlu kendisine inanmamaktadırlar. Buna rağmen kendisine inanmadığı için biraz sonra dalgalar içinde kaybolacak oğluna; “Evladım gel sen de bizimle bin de kafirlerle olma!..”[7] diyerek çok yumuşak ve şefkatle seslenir. Ancak oğlu bu isteğine ret cevabı vermiştir. Hz. Nuh dalgalar içinde boğulan oğlu için; “Ey Rabbim oğlum benim ailemdendir……” diyerek kurtulması isteğinde bulununca gelen cevap enteresandır. “Ey Nuh o senin ailenden değildir. Çünkü o kötü amel sahibidir…”[8] Öyle ise ebeveynin ya da çocukların Allah katında birbirlerine şefaatçi olmaları nesebi yakınlıkla değil, iman birliği iledir. Nitekim ahirette çocuklar, anne-babalarından; “’Neden beni imanla terbiye ettirmediniz?’ diyerek şefaatçı olmak yerine, şekvâcı olur.” cümlesi bir gerçeğe dikkat çekiyor.
2- Hz Lut’un karısı da kendisine ihanet ederek düşmanlarıyla bir olmuştur. İşte önümüzde iki peygamber ailesi... Eşleri ve çocukları kendilerine inanmamış ve düşmanlarına yardım etmişlerdir. İman edip etmemenin kişinin hür iradesinin eseri olduğuna dair Sa’d Taftazani’nin şu değerlendirmesini risalelerden okuyoruz. İman: (Kulun irade-i cüz’iyyesinin sarfından sonra onun kalbine Cenab-ı Allah tarafından ilka edilen bir nur….” [9] Olduğuna göre zorla ve kendisi istemedikçe bir kişiyi inandırmak mümkün değildir.
3-Hazret-i İbrahim ve babası: Hazret-i İbrahim’in babası kendisine iman etmemiş ve bu şekilde ölmüştür.[10] Ayetlerdeki Hz. İbrahim’in babasını imana davet eden diyalogları dikkat çekicidir. Hz. İbrahim kafir olan babasına karşı, “babaya karşı hukukun ve saygının” gereğini yerine getirerek, gerekli hürmet ve saygıyı göstererek onun babalık sıfatını rencide etmeden; “Ey babacığım.” tabiri ile hitap etmiştir. Ancak inançlarından da taviz vermeden çok nazik ve yumuşak bir şekilde O’nu imana davet etmektedir[11].
4-Hz İbrahim ve Oğlu İsmail. Bir baba ve onun isteklerinin Allah’tan olduğuna inanan bir evlat. Kurban olmasına rıza gösterecek kadar bir iman ve güven... Yine Hazreti Hacer ve oğlu İsmail. Anneliğin en güzel örneğini çocuğu için sergileyen şefkatin mücessem timsali fedakar bir anne.
Cenab-ı Allah İslam’ın beş temel şartından olan “Hac”cın rükünlerinden birisi olan (Safa ile Merve tepeleri arasında (Say) koşmayı bu olayı simgelemek için bizlere, daha doğrusu tüm annelere armağan etmiştir. Anneler günü kutlamalarında Hac’daki “Sa’y” vecibesinin aslında annelere bir armağan olduğu vurgulaması şimdiye kadar çok zayıf yapılmıştır. Bu olay anneler için tarihin en eski simgesel kutlamasıdır.[12]
5-Hazret-i Lokman’ın oğluna Ku’ran diliyle nasihatleri. Hz Lokman ile oğlu arasındaki diyaloglar; ailede rol paylaşımının ipuçlarını da vermektedir. “Eğer onlar (anne-baba) seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme. Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık. Bana yönelen olgun insanların yolunu tut..”[13] Bu ayetlerden ailede farklı görüşlerin olabileceğini buna rağmen evlatlık, analık ve babalık vazifelerinin devam ettiği anlaşılmaktadır. Birbirlerine iyilikle muamelenin ailede temel şart olduğunu görmekteyiz. İnançlar farklı bile olsa, makul ve maruf bir tarzda anne-babaya ve diğerlerine davranmak öğütlenmiştir.
Hazreti Ali’nin imana davet karşısında önce “babama danışayım” derken, daha sonra “Allah beni yaratırken Ebu Talib’e sormadı ki, ben de O’na ibadet etmek için gidip ona danışayım”[14] demesi, babaya, babalık vazifesine karşı son derece saygı ve hürmetle beraber kişilik hakkını, Allah’ın kendisine verdiği aklı kullanırken ve nihayet iman edip etmeme gibi ebedi hayatını ilgilendiren bir konuda babası dahil kimseye danışmak ve boyun eğmek mecburiyetinde olmadığını anlatması, ailede “birey” odaklılığın yollarını da göstermektedir. Burada itaat ile saygı ve hürmetli iyi muameleyi karıştırmamak gerektiği ortaya çıkıyor.
6-Ve nihayet dünyada en güzel ve mutlu aile örneğini önümüze seren Hz. Peygamberin babası yerindeki amcası Ebu Talib’in kendisine iman etmemesi üzerine gösterdiği tavır. Artık demokratik düzen ve düşüncelerin en temel prensibi olan insanların iradelerini ellerinden almama ve ona saygı gösterme. İnanma hakları ve kişiliklerinin ne derece saygı gördüğünü buradan çok rahat anlayabiliriz. İmana davet ederken kişiyi son derece serbest bırakarak ve iradesine saygı göstererek “akla kapı açıp, ihtiyarını elinden almamaya” özen gösterip, inanıp inanmama noktasında cebr ve zorlamaya gidilmemiştir.[15]
7-Peygamberlerin tamamı aile fertlerine son derece halim, nazik ve merhametli davranmışladır. Kendilerine inanmamış bile olsalar; babalarına hürmet, çocuklarına de fıtri olan şefkati göstermişlerdir. Ancak insanın hür iradesinin bir sonucu olan inanmak veya inanmamak konusunu “baba”, “oğul”, “anne”, “eş” sıfatları ile karıştırmamışlardır. Nitekim kâfir olan oğluna; “Ehlimdir.” diyerek iman edenlerle beraber kurtulması için dua eden Nuh peygamber Allah tarafından; “O senin ehlin değildir.” şeklinde ikaz edilmiştir.
Dolayısıyla anne babalar ve diğer aile fertleri elbette birbirlerini güzel yola, sırat-ı müstakime ulaşmak için destekleyecekler ve o ortamı hazırlamak için bütün gayretlerini kişinin iradesine ipotek koymadan sarf edeceklerdir. Yapılması gereken her şeyi yaptıktan sonra son noktada “kimse kimsenin günahını yüklenmeyecektir”.
Sonuç
Günümüz modern iletişim ve teknoloji çağında Müslüman aileler; değişik coğrafyaların, kültürlerin, yerel örf ve adetlerin etkisi altında varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Bu ailelerdeki tüm davranışların kaynağı İslam dini değildir. Aile büyükleri (ailede muktedir olanlar) bilerek veya bilmeyerek, ama genellikle “dünyayı ahirete bilerek tercih eden” bir konumdadırlar, hatta İslam dininin kesin olarak yasakladığı pek çok davranışı din kisvesi altında sunmaya çalışmaktadırlar. Müslüman ailelerden sudur eden olumsuz davranışların ve yerel geleneklerin şekillendirdiği sosyal olayların kaynağının din olmadığı açıktır.
Yönetimi veya velayeti altındakilere, birer emanet olarak bakıp, onlara bu nazarla nezaret etmek görevi asıl iken, temellük dediğimiz sahiplenme sonucu ortaya baskıcı yönetim ve baskıcı geleneksel aile tipleri ortaya çıkmaktadır.
Ceberut devletin gölgesi aileye yansıdığında ceberut aile büyükleri ortaya çıkar. Vatandaşına kişi olarak hak ve değer vermeyen devletin yansıması olan ailede de güçsüzlere hak ve değer verilmez. Kan davaları, töre cinayetleri, ailedeki güçsüz kişilerin (sadece kadınlar değil) darp edilmesi, başlık parası alınması, yaşlılara bakılmaması, zorla evlendirme, okutmama, çocukların zorla çalıştırılması vs. gibi vahşi pek çok âdetin kaynağı hâkim devlet zihniyetinin ve yerel geleneklerin cemiyete ve aileye yansımasıdır. Kaynağı din değildir.
Kaynaklar:
[1] -EZ-ZERKA, Mustafa Ahmet, “Çağdaş Yaklaşımla İslam Hukuku, (Mütercim ARMAĞAN, Servet) ,Timaş Yay. İstanbul, 1993, c.1, s.188
[2] -A.g.e., s.188
[3] - Bkz. Prof. Canan, İbrahim, Büluğ öncesi çocuğun tek görmesi gereken şeyin sevgi ve eğitim olması gerektiğini, ayrıca bu dönemde çocukların okul öncesi eğitimine büyük önem vermek gerektiğini kaydeder. İslamiyetin de bu okul öncesi eğitimin önemi gereği, çocuğun bu yaşlarda kazanacağı geliri anne babasına haram kılmış olduğunu belirtir. Yeni Şafak 07.08.2005
[4] -EZ-ZERKA, Mustafa Ahmet, “Çağdaş Yaklaşımla İslam Hukuku”, (Mütercim ARMAĞAN, Servet), Timaş Yay. İstanbul, 1993, c.1, s.330, 398 (“Mal sahibi, mudi’, malın kendisine emanet bırakıldığı ve onu muhafazayı vaat eden kimse ise vedi, koruma için verilen mal ise, vedia ismini alır. Vedia mal, vedi’in elinde emanet, vedi’ ise emindir. Bkz. A.g.e., s.330)
[5] -EZ-ZERKA, A.g.e., s.399
[6]- Mektubat, 17. Mektup, s.383
[7]- Suat Yıldırım, “Kur’n-ı Kerim Meali”, Hud:11
[8] - Bünyamin Ateş, “Peygamberler Tarihi”, s.103, Yeni Asya Neşriyat, 2002, İst., A.g.e., Hud, 45, 46
[9] - Said Nursi, İşarat’ül-İ’caz, s.43, YAN. İst.
[10]- B. Ateş, A.g.e., s.130
[11] -Meryem suresi, 46
[12] -B. Ateş, A.g.e., 154, Bkz. İslam İlmihalleri Haccın vacip ve rükünleri maddesi.
[13] -Lokman Suresi,15
[14] -Salih SURUÇ,Peygamberimizin Hayatı, YAN., s.189,İst.2003
[15] -Salih Suruç, A.g.e., s.320
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Yorumlar
1) Bunların kaynağı din değildir." ifadesi doğrudur… Ama bunların asıl kaynağı, "dini öğretiyi hakkıyla bilmemek, dini cehalet" değil midir?
2) Ceberut aile büyüklerinin ortaya çıkması ile "ceberut devlet" kavramı ve uygulamaları arasında ilişki var mıdır?
3) Bu iddialar gerçek midir?
Aksine ben bu iddiaların, hakim devlet zihniyeti gibi bir kavramla ilişkilendirilm esini hem yersiz, hem de haksız bir "sonuç yorumu" olarak görüyorum.
- Öyle ise, neden aynı hakim devlet zihniyetinin yansımaları, Aydın ilinde, Sinop ilinde, Artvin ilinde ortaya çıkmıyor, çıkmadı da Mardin'de ortaya çıktı, yaşandı??? Cevap | Alıntı | Alıntı
Varsa bu ilişki ile irtibatlı olan ceberut aile büyüklerinin; "Kan davaları, töre cinayetleri, ailedeki güçsüz kişilerin (sadece kadınlar değil) darp edilmesi, başlık parası alınması, yaşlılara bakılmaması, zorla evlendirme, okutmama, çocukların zorla çalıştırılması vs. gibi vahşi pek çok âdetin kaynağı hâkim devlet zihniyetinin ve yerel geleneklerin cemiyete ve aileye yansımasıdır." şeklinde özetlenen vahşiliklerle özellikle hakim devlet zihniyeti arasında ne tür bir ilişki vardır? Cevap | Alıntı | Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.