Şu An Buradasınız: Anasayfa EKREM AKMAN Risale-i Nurda İnsan ve İnsanın Tekamülü Kapsamında Yeni Gelişim ve İletişim Tekniklerine Bakış

Risale Akademi

Risale-i Nurda İnsan ve İnsanın Tekamülü Kapsamında Yeni Gelişim ve İletişim Tekniklerine Bakış

e-Posta Yazdır PDF

İnsanın tekamülü,  gelişmesi ve eğitimi ya da insanın kişisel gelişimi gibi değişik adlar ve kavramlarla temelde insanların ve insanlardan oluşan toplumların mutlu olmaları hedeflenmektedir.   Son yıllarda özellikle önce batıda daha sonra İslam alemi dahil hemen tüm dünyada kitle iletişim aramalarının ulaştığı hız suratında yayılan insanın mutluluk arayışları ve bu alanda insanı yeniden tanıma çalışmaları insanların en çok rağbet ettikleri konudur.   Son gelişmeler sanki batıda insanın göz ardı edilen ruh, kalp ve sair manevi duygularının ihtiyaçlarının eksikliği ile aslında dinlerin öğretileri olan manevi duyguların tatmin edilerek insanların gelişmesine çalışılmaktadır.   Şimdiye kadar insana sadece maddi vücuda mide ve cinsel ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak yaklaşan bu insanlar insanın manevi tarafının yani,  akıl kalp,  ruh,  nefis gibi duygularının aç bırakıldığını anlamışlardır.   Ve bu duyguları ancak dinlerin öğretileri olan inancın dolduracağı gerçeği de aslında bilinmektedir.   Dini referans göstermeden dinlerin özellikle ahlaki değerlerini yeni bir sistemle piyasa sürmektedirler. 


Çalışmada insanlara yönelik bu tür kişisel veya insani gelişim tekniklerine nasıl bakmamızı ve bu teknikleri sunarken çıkış noktamızı Risale-Nur gözlüğü ile inceleyeceğiz.   Yapılan çalışmaların merkezinde insan ve insana verilen eğitim ve hizmet yer aldığına göre birinci aşamada Risale-i Nur’da “insan”  nedir? İnsanın mahiyeti nasıldır? Sorularına cevap aramamız gerekecektir.   Nasıl bir insan ve toplum modeli ortaya koyduktan sonra Risale-i Nur’da insanın tekamülüne yönelik  insanın önce kendine sonra aleme bakış açısı ve her türlü iletişimde kullanılan “Empati” pratikleri örnek verilecektir. 


Günümüzde insanın gelişim ve mutluluğu adına piyasaya sunulan pek çok öğreti aslında semavi dinlerden çalınan ve başka kılıf ve kavram ambalajlarla zevk,  lezzet,  eğlence bataklığındaki strese ve bunalıma sürüklenen insanların tutunacağı  dal olarak uzatılmıştır. 

 


Arzu edilen toplumları oluşturacak “insan modelini” çağın getirdiği bilgi ve  teknik donanımlarla teçhiz etmek ve bunu yaparken elbette dışarıdan alınan bilgi birikimlerini kendi inanç süzgecimizden geçirerek,  ta asrın başında deniz feneri gibi ışıklı “Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki,  onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber,  her kavmin mâye-i bekası olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler.  ” Divan-ı harbi Örfi.  s.  80) cümlesinin projeksiyonu altında özümseyerek süzgeçlemeli ve bu teknikleri kullanırken,   kendi insanımızın kemale ermesi için “araç ve alet” mesabesinde kullanmalıyız. 
 Özellikle bilginin adeta ışık hızıyla çoğaldığı günümüzde insan beyni ve fizyolojisi üzerinde yapılan çalışmalar,  insanlarla ilişkilerde iletişim teknikleri,  beden dili,  karşıdaki insanı anlama,  aktif dinleme ve  göz hareketlerinden davranışları çözme  gibi geliştirilen tekniklerle,  hem insani hem de imani değerlerimizi aktarırken fizyolojik duruştan tutun da kullandığımız kelimelerin ve cümlelerin sıralanışına kadara( sandviç modeli) pek çok sistemleştirilmiş tekniğe göz yummak,  pek çok konuda olduğu gibi çağı ıskalamamamıza neden olabilir.  


“En güzel şekilde tebliğ” derken bunun yolu ve yordamını başaksından mı öğreneceğiz gibi üstten bakan küçük boylu insanların pozisyonuna düşmemek için günümüzün “ alet” mesabesindeki teknikleri kendi inanç kültür ve değerler süzgecimizden elbette geçirerek almak durumundayız.  


 Batının  bu teknik ”aletleri” (iletişim teknikleri” etkileme ve sunum becerileri elbette Müslümanlar onunla inançlarını anlatsınlar diyerek geliştirmemişler.    Sinema ,  roman tiyatro,  radyo,  TV,  Internet,  vb.   her türlü iletişim aracı (maalesef son asırda İslam aleminin değil batının geliştirdiği araçlar olduğunu unutmadan) materyalist felsefe gözlüğünü takanlar kendi dünya görüşlerinin arenası yaparken yaklaşık bir yarım asır gecikmeyle İslam aleminin de roman,  tiyatro,  sinema,  ve TV’ye  el atarak bunu araç anlamında kendi değerlerine kap olarak kullanmaları herhalde yeni iletişim teknolojilerini artık ne şekilde almamız için bize bir ip ucu vermelidir.   Nitekim günümüzde tüm kitle iletişim araçları hem müminler hem de inanamayanlara ve herkes tarafından kendi inanç değerleri istikametinde kullanılmaktadırlar.   Bu araçları birer kab olarak düşünürsek önemli olan kimlerin o kabın içini eyle doldurduğudur. Ambalaja tabii ki dikkat edilecektir. 


Satış teknikleri bir araçtır.   Elbette herkes bu araca kendi dünya görüşünü,  hayat felsefesini yükleyecektir. Bu konuda çarpıcı bir örnek vermek gerekirse,  bilim adamları gözün ilgi duyduğu açlık hissettiği nesnelere baktığında büyüdüğünü keşfetmişler.   Aç bir insanın yemeğe bakarken göz bebeklerinin  büyüdüğü tespit edilmiştir.   Bu keşfi kimin bulduğundan ziyade kimlerin bu farkındalığı nerede ve ne şekilde kullanacağı önemlidir.   Materyalist felsefeden beslenenler elbette bunu lezzet,  zevk,  haz ve eğlence unsurlarının aracı ya da daha fazla  nasıl para kazanılacağı veya mallarını bununla daha çok nasıl satacakları üzerinde kafa yormaları bizi şaşırtmamalı.   Nitekim büyük marketlerde piyasa sürülen yeni bir ürünün müşterilerin ilgisini ne kadar çektiğini ölçmek raflara sürülen ürünün arkasına gizli bir kamera konarak bakanların göz bebeklerinin ne derece büyüdüğü tespit edilerek,  ambalaj,  renk ve dizaynlarını ona göre ayarlamaktadırlar.   Bir başka sektör piyasa sürdüğü müstehcen objelere ilgiyi ölçmek için mallarının ambalajlarına değişik kadın fotoğraflarını bu teknikten yaralanarak insanların ilgisini ölçmeye ve onlara ürünlerini satmaya çabalamaktadırlar.   Önemli olan kimin hangi bilgi ve tekniği ne şekilde nerede ve nasıl kullandığıdır.   Göz bebeği ile ilgili bu tekniği bir başkası müspet alanda (ör.   Kitap kapağını ,  ya da  bir hatibin giydiği elbisenin insanları ne kadar etkilediğini ölçmek için kullanamaz  mı?)


 Araçların amaçların önüne geçmemesi şartıyla elbetteki bu araçları kendi dünya görüşümüz ve vizyonumuz çerçevesinde süzgeçleyerek,  özümseyip  kullanmamız gerekir.   Osmanlı medreselerinde son dönemlerinde” alet ilmi” tabir edilen gramer,  dil bilgisi(sarf-nahv),  mantık vs.   gibi ilim dalları maalesef temel amaç olmuş,  o aletlerin merdiveniyle çıkılıp anlaşılması gereken asli ilimler ise ihmal edilmiştir.   Günümüzde de böyle hatalara düşmeden iletişimde,  başarıya ulaşmada,  tebliğde ve sosyal ilişkilerimizi geliştirmede elbette esas kaynağımız vahiy ve ondan kaynaklanan eserler olacaktır.  


“Göz ruhun aynasıdır” anlayışı ile göz hareketlerinin incelendiği sistematik bilgileri kullanmak,  ayrıca ”Göze bakıp kalbe hitap” her halde bu tür tekniklere ne kadar ihtiyaç olduğunu açıklamaktadır. 

1-Risale-i Nur’da İnsan Tanımı

Risale-Nur’da insana dair pek çok yerde tanımlama ve tasvirler yapılmıştır.   İnsanın  sahip olduğu alet,  cihaz ve duygular ile bu duygu ve teçhizatın nasıl kullanılacağı ve nasıl tatmin edilmelerine dair çok zengin  birikim vardır.  Özellikle 30.  Söz’deki “ene” Risalesi örnek  insan modelinin ruh,  nefis,  çevre ve yaratıcı ilişkisini Kur’ani bir bakışla ortaya koymaktadır.   İnsanın mahiyeti ve kısaca insana takılan duygu ve cihazların vazifeleri anlatılırken esasen insanın ahirete müteveccih olduğu ve bu kadar geniş istidat,  duygu ve kabiliyetin  ahirete doğru yönünü çevirmekte olduğu bildirilmektedir.  


“Çünki insanın yaptığı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir,  onlara güvenemez.  Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir.   Çünki kendisinin eser-i san'atı değildir.   O vücudu yolda bulmuş,  lakita olarak temellük de etmiş değildir.   Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için yere atılmış da insan almış değildir.   Ancak o vücud hâvi olduğu garib san'at,  acib nakışların şehadetiyle,  bir Sâni'-i Hakîm'in dest-i kudretinden çıkmış kıymettar bir hane olup,  insan o hanede emaneten oturur.   O vücudda yapılan binlerce tasarrufattan ancak bir tane insana aittir. 


 Ve keza esbab içerisinde en eşref,  en kuvvetli bir ihtiyar sahibi insan iken,  ef'al-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef'alin ekl,  şürb gibi en âdi bir fiilin husulünde,  yüz cüz'ünden ancak bir cüz'ü insana aittir. 


 Ve keza insanın elindeki ihtiyar pek dardır.   Havassının en genişi hayal olduğu halde,  o hayal akıl ve aklın semerelerini ihata edemez.   Bunları,  bu kadar büyük iken,  nasıl daire-i ihtiyarına idhal edip,  onlarla iftihar ediyorsun?“ (Mesnev-Nuriye, syf.  66)
İşte burada materyalist ve kapitalist dünya görüşünün model olarak sunduğu “Süpermen” yani “üstün adam” ile Risale-i Nur’da “acube-i sanat ve mucize-i kudret” olarak tavsif edilen vahyin  işaret ettiği insanı tanımak  kolaylaşacaktır.   Çünkü eğer bizler kendi insan modelimizi yeni bilgilerin ve çağın getirdiği problem ve imkanların ışığında yeniden tanımlayamazsak,  insana vereceğimiz eğitim ve bu bağlamda adı ne olursa olsun (kişisel gelişim veya başka bir ad olsun fark etmez) içi boş kalacak ve bir yerleri eksik kalacaktır. 


Batının,  Allah’ın mahiyetine derç ettiği binlerce istidat ve kabiliyeti bizzat insanın kendinden bilerek ve insanın zatındaki acz,  zaaf,  fakr ve ruhani ihtiyaç açısından fakrını göz ardı ederek süper adam ya da süper insan veya üstün insan ile Risale-i Nur’da anlatılan insan modeli arasındaki fark bilinmeden insana yönelik çalışmalarda gerçek bir vizyon sahibi olunamaz. 


 Risale-i Nur’da insanın mahiyeti şöyle özetlenmektedir.   “Evet,  ey insan! Sen,  nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarıyla sağîr bir cüz,  hakir bir cüz'î,  fakir bir mahlûk,  zayıf bir hayvansın ki,  bütün dehşetli mevcudat-ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun.   Fakat muhabbet-i İlâhiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip,  insaniyet cihetinde,  abdiyetin içinde bir sultansın; ve cüz'iyetin içinde bir küllîsin; küçüklüğün içinde bir âlemsin; ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâzırsın ki,  diyebilirsin: "Benim Rabb-i Rahîmim dünyayı bana bir hane yaptı.   Ay ve güneşi o haneme bir lâmba; ve baharı,  bir deste gül; ve yazı,  bir sofra-i nimet; ve hayvanı bana hizmetkâr yaptı.   Ve nebâtâtı o hanemin ziynetli levazımatı yapmıştır.  " Sözler / Yirmi Üçüncü Söz - s.  141)
İşte kemalini “Sırat-ı Müstakim”de bulan insanın hayvani kefesi mi yoksa  ubudiyet ve insaniyet kefesi mi ağır gelmelidir sorusunun cevabı  “nasıl bir insan modeli” arayışının cevabı olacaktır.   Firavuniyet asrı olarak nitelendirilen ve insanı  hayvani tarafıyla ele alan materyalist felsefenin,   insanlığı lezzet,  sefahat ve zevk bataklığına sürükledikten sonra bataklıktan çıkma yolu olarak yine semavi dinlerin ihtiyaçlarını tatmin ettiği insan bedenindeki maddi aletler dışındaki gerçek insanı oluşturan manevi alanın farkına vararak dinin  ahlaki boyutunu dini referans göstermeden,   bataklığa sürüklediği insanlara kendi  maddeci ve dünyevi değerleri ile mezc ederek ve bunları yine “menfaat” odaklı bir çerçevede tüketiciyi etkilemeye yönelik bir ekonomik faaliyet olarak  insanlara sunması dikkat çekmektedir.  

2-İnsana Nasıl Bakmalıyız? ( mana-yı harfi mana-yı ismi)

Risale-i Nur’un Kur’ani bakış açısını sistemleştirdiği en önemli bir konu evrene nasıl ve hangi niyet ve nazarla baktığımıza dairdir.   30.   sözde “”insana takılan “ene” ile ilgili açıklamada,  “ene’yi nasıl anlayacağımıza ve ona hangi nazarla bakacağımıza dair iki anahtar kavram sunmaktadır. 1- Mana-yı harfi 2- Mana-yi ismi


Bu kavramlarla aleme bakış,  insanın tasavvurunu bir anda gafletten,  hatta şirk ve küfürden imana çevirebilen birer gözlük takmaktadırlar.   “Mana-yı harfi” ve “mana-yı ismi” ile insana takılan alet ve cihazlara ve duygulara ve ene’ye bakmamızı tavsiye etmektedir.   Bunun için öncelikle “harf” ve  “ismin” ne anlama geldiği ve aletsel olarak neyi ifade ettiklerine dair bilgi verildikten sonra böyle bir bakış açısının bizlere neler kazandırdığını anlatmaktadır.  Burada harf başkasının manasına hizmet eden bir alettir.  Kendi başına bir anlamı yoktur.   Başkasına delalet eder ve onu anlatmaya yarar.   Kelime veya cümle içinde harf kendisini değil başkasını anlatır.   İsim ise bizzat kendine bakar ve kendine hizmet eder,  kendini anlatır. 


“Evet,  Kur'ân-ı Hakîm,  …her biri birer harf-i mânidar olan mevcudata "mânâ-yı harfî" nazarıyla,  yani onlara Sâni hesabına bakar.   "Ne kadar güzel yapılmış; ne kadar güzel bir surette Sâniinin cemâline delâlet ediyor" der.   Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor.  Amma,  ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise, …Şu kitab-ı kebirin hurufatına "mânâ-yı harfî" ile,  yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken,  öyle etmeyip "mânâ-yı ismî" ile,  yani mevcudata mevcudat hesabına bakar,  öyle bahseder.   "Ne güzel yapılmış"a bedel "Ne güzeldir" der,  çirkinleştirir.   Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müştekî eder. ” On İkinci Söz - s.  50
Aslında gerek insanı tanımlarken,  gerekse insana takılan alet ve cihazatın; ruh,  nefis,  akıl,  sır,  kalp,  hayal ve sair duyguların konumunu,  görev ve ihtiyaçlarını tespit ederken,  kısaca onlara olan bakış açısı,  niyet ve  nazar farkını anlatıyoruz.   Batı felsefesi  insana bakarken onu bizzat kendine malik ve ona mana-yı ismi ile  baktıkları ve o niyet ve nazarla yaklaştıkları için,  insan hayatını tüm evrenin ve bütün yaratıkların ve her şeyin merkezi olarak görmekte ve sadece görünen dünya hayatını merkeze aldıkları için farklı bir insan modeli ortaya çıkmaktadır.   Dünya yaşamı ile sınırlı bir  varlık. 


 Nitekim Said Nursî,  "kırk sene ömrümde,  otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelam öğrendim" der.   Kelimeler: “Mânâ-yı harfî,  mânâ-yı ismî,  niyet,  nazardır.   Şöyle ki: Cenab-ı Hakkın masivasına mânâ-yı harfîyle ve O’nun hesabına bakmak lâzımdır.   Mânâ-yı ismîyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.  .  .  " Hem,  "nazar ile niyet,  mahiyet-i eşyayı tağyir eder.  .  .  ”,  öğrenilen "dört kelam"ın ise şunlardır: Birincisi "Ben kendime malik değilim.   mâlikim kâinatın mâlikidir;" ikincisi "Ölüm haktır;" üçüncüsü "Rabbim birdir" ve dördüncüsü de "ene"dir.    Bu ene,  Cenab-ı Hakkın sıfâtını,  şuûnatını bilmek için bir santral ve bir vahid-i kıyasîdir (M.  N.  ,  46-47)


Öyle ise insan’a ve insan  vücudunda emanet olarak bırakılan ruh,  akıl,  kalp,  sır,   nefis ve eneye mana-yı harfi ile baktığımızda,  insanın asıl vazifesinin acz,  fakr ve kusurunu ubudiyet suretinde Allah’a karşı ilan etmek ve kainata manayı harfi ile  bakan genel bir müşahadeci ve hayretle alemi seyr ve  temaşa eden  bir mütefekkir  olarak bakacağız.   (bkz Sözler,  Sayfa 294)( Önemli not: Şahsi hayatta yaratıcıya karşı gösterilmesi gereken insanın fıtratındaki acz,  fakr ve zaaf  gibi duyguları sosyal hayatta  ve diğer insanlara karşı takınmamak,  miskinlik ve tembellik olarak davranış şekline dönüştürmemek gerekir.  Aksi takdirde Müslüman kişinin sosyal hayattaki izdüşümü maalesef tembel,  fakir,  aciz ve miskin bir insan tipi ve onlardan oluşmuş bir toplum olarak görülecektir ve üzülerek belirtelim ki,  öyle görülüyor.   “Aczini ve fakrını Allah’a karşı göstereceksin halklara karşı göstermek ve yapmak değil.”)


Çünkü insanın elindeki hayat,  vücut,  nefis ve malı ona emanet olarak verilmiştir.   Bunlara mana-yı ismiyle bakıp sahiplense ve bunları bizzat ben yaptım,  ben yarattım,  kendi gücüm ve kudretimle elde ettim dese,  işte o zaman “kainatın nazırlığı” derecesinden,  gayet aciz,   zaif,  fakir,   her şeye muhtaç ve her şeyden korkar zelil bir “üstün insan(!)” ortaya çıkar. 

3-Nasıl Bir “İNSAN” Modeli?
 
İnsanın  eğitimi,  terbiyesi ve gelişmesi için neler yapılması gerektiğine dair tartışmalara girildiğinde en sağlıklı yol,  “nasıl bir insan” veya “insan modeli” sorusuna verilecek cevapta önümüze çıkacak seçenekler bizi çok temel ayırımlara götürecektir.   Her medeniyetin ve dinin ve uygarlığın temel özelliklerini belleklerde çizdiği ve uzaktan bakıldığında genel bir çerçeve içinde görülebilen bir “insan modeli haritası” görülebilir.  


Geçmişten günümüze insanlığın düşünce tarihine bakıldığında tüm tartışmaların ana konusunun  insanların kendilerini ve çevreyi,  yani dünyayı algılama farklılıkları olduğu görülecektir. Nitekim günümüzde de durum değişmemiş,  her medeniyet ya da uygarlık kendi değerleri çerçevesinde evreni ve insanı tanımlamakta ve bu çerçevede bir hayat felsefesi ve vizyonu oluşturmakta,  insanlara da elbette kendi dünya görüşü istikametinde bir yol çizmekte ve o modele uygun insan ve toplum yapılanmasına gidilmektedir.   Antik Yunan ve Roma felsefesinden beslenen bu günkü Batı medeniyetinin  hayata ve insana dair tasavvur ve düşünceleri elbette kendi perspektiflerini yansıtacaktır. Önemli olan bizim insan modelimizin nasıl olduğu,  insanı ve alemi bizim nasıl tasavvur ettiğimizdir. 


Temel kaynağı Kur’an-ı Kerim olan Risale-i Nur külliyatında  ortaya konan insan modeli veya insanın tanımı ve tarifi bize kaynağını vahyin dışındaki batı felsefesinden alan insan tanımı ile karşı karşıya getirmektedir.   Risale-i Nurdaki Mümin insanın özellikleri ile insanın mahiyeti ve insan duygularının zenginliği ve bu duygulara Risale-i Nur’da  çok malzeme ve derin analizler bulunmaktadır. 
İnsanın çift kutup arasında (“hayvanî nefis” ve “nebatî cismaniyet”,  ”abdiyet içindeki sultan”  “küçüklük içinde bir alem”) hayvan ile melek ortasında yer alan nebati ve hayvani yönü ile insani değerlerden uzaklaştığı meleki cihetiyle mü’mine yakışır bir şekilde kemale eren  “kamil insan” ve “insan-ı kamil” olan modele oturduğu bir varlık.Bu durum sözlerde şöyle anlatılır.  ”Şu kâinat sarayında bir nevi hademe olan insanlar hem melâikeye benzer,  hem hayvânâta benzer.   Melâikeye,  ubudiyet-i külliyede,  nezaretin şümulünde,  marifetin ihatasında,  Rububiyetin dellâllığında meleklere benzer.   Belki insan daha câmidir.   Fakat insanın şerîre ve iştahalı bir nefsi bulunduğundan,  melâikenin hilâfına olarak,  pek mühim terakkiyat ve tedenniyâta mazhardır.   Hem insan,  amelinde nefsi için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için,  hayvana benzer.    Öyleyse insanın iki maaşı var: Biri cüz'îdir,  hayvanîdir,  muacceldir.   İkincisi melekîdir,  küllîdir,  müecceldir…”(sözler.  24.  söz.  4.  Dal.  s.  573)
Buna göre insan;


1-Şu kainat sarayında bir nevi görevli varlıklardır.  2-İnsan bir ciheti ile hayvanlara,  bir ciheti ile meleklere benzemektedir.  3-Ubudiyeti külliyede,  nezaretin şümülünde (tüm kainatı kapsayan bir hayretli seyirci ve kainat sergilerindeki esma-i hüsnanın cilveleri olan sayısız güzelliğin mütehayyir bir nazırı...) Marifet-i ilahiye ve rububiyetin dellalığında meleklere benzer 4-İnsan meleklerden bu yönleri daha camidir.   5-İnsan şerre kabiliyetli ve lezzetlere iştihalı bir nefsi olduğundan hayvanlara benzemektedir.  6- İnsan meleklerin aksine pek çok terakki ve tedenniye mazhardır. 


“İnsan,  ahsen-i takvîmde yaratıldığı ve ona gayet câmi’ bir istidad verildiği için,  esfel-i sâfilînden tâ âlâ-yı illiyyîne,  ferşten tâ Arşa,  zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamâta,  merâtibe,  derecâta,  derekâta girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış,  nihayetsiz sukut ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu’cize-i Kudret ve netice-i hilkat ve acûbe-i san’at olarak şu dünyaya gönderilmiştir…” Sözler,  Sayfa 289”


Herhalde bu cümlelerden daha veciz bir şekilde insanı tanımlamak mümkün değildir.   Elbette bu tanımlama Kur’ani bir tanımlamadır ve kaynağını Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinden almaktadır.  (Tin Süresi.   4-6.  )

4-Risale-i Nur’da İnsanın Dünya’ya Gönderiliş Gayesi  ve Tekamülü


1: Kâinatta görünen saltanat-ı Rubûbiyeti,  “itaatkârâne tasdik” etmek


2-Kemâlâtına ve mehâsinine “hayretkârâne nezâret” etmek, 


3-İlahi isimlerinin tecellileri ve nakışları olan kainattaki bedi sanatları ve güzellikleri birbirlerine anlatarak adeta bunlara dellalık ve ilancılık yapmak,  bunları yaparken kendisi de bu nakışların yaratıcısına takdir,  istihsan ve hayretle tefekkür etmektir.  (bkz.  2.  Şua.  s.  852)


İşaratü'l-İ'caz, ’da     (sırat-ı müstakim) ayetinin  tefsiri yapılırken  her gün namazda bizi ulaştırması için dua ettiğimiz;  gazaba uğramayan ve dalalet ehli olmayan,  müstakim,  her türlü ifrat ve tefrit halinden uzak insanlığın gerçek hakiki insan veya insanı kamil olmaya bizi yönelten dokuz  durumdan bahsedilmektedir.   Kamil insan olmanın ve gelişmenin en temel ilkeleri olarak kabul edilen  bu yollar içinden insanı kemale erdiren ve sıratı müstakim denilen yol,   Şecaat,  iffet ve hikmettir.   Bu üç duygu (kuvve)’nun ifrat ve tefrit olmak üzere ikişer mertebesi daha vardır.   Ruhun bedende yaşayabilmesi için yaratılışça bu üç duygu konulmuştur.   Ancak imtihan dünyasında yaşayan,  sürekli tagayyür, inkılap ve felaketlere maruz insan bedenine konulan bu duygulara yaratılışça bir sınır konulmadığı için bu duyguların pek çok mertebeleri bulunmaktadır. 
Her duygunun ifrat,  tefrit (ifrat yani aşırılığın zıddı) ve vasat mertebeleri vardır. 


Tefrit                                  Sırat-ı müstakim                           İfrat
Şehevi duygular           Humud                                    İffet                                         Fücur
Gazabi (korku, saldırı)   Cebanet                                Şecaat                                    tehevvür
Akli Duygular              Gabavet                                  Hikmet                                 Cerbeze 


 İnsana takılan “ene” ye mana-yi ismi ile bakmanın neticesi olarak kendi kendine delalet ettiği yani kendi hesabına çalıştığı ve vücudunun asli ve zati yani bizzat kendiliğinden olduğunu zanneden felsefe,  enaniyeti kamçılayıp “kuvei- akliye” dalında ahireti inkar eden dehriler,  materyalist maddeciler ve tabiatı rab edinen tabiata tapan tabiatçılar meyvelerini vermiş,  yine o ağacın “kuve-i gadabiye” dalında küçük nemrutlar,  firavunlar,  şeddadlar diktatörler meyvelerini yetiştirmiştir.   Ve “kuve-i şeheviye” dalında tanrıları,   putları ve güzellik tanrıçalarını meyve vermiştir.   Günümüzde özelikle bu alanda meşhur olmuş kişilere “ilah” ya da “yıldız “ denmesi şaşırtıcı olmamalıdır.   Bu ilahlar kendilerine abid (hayran,  kul) olan hayranlarına ibadet eder tarzda bir zillete düşmektedirler.    Bunlar şöhret yolunda kendilerine riyakarlık yapanları ”alkışlamış,  sanem-misalleri kendi âbidlerine âbide yapmıştır.”


Bu kuvvelerin vasat mertebelerinde adil idareciler,  namus cömertlik timsali insanlar yetişmiştir.  

5-12.  Söz’deki Kıyaslamalar

Burada Kur’an’ın hikmeti ile felsefenin (materyalist ve  vahyin dışındaki batı felsefesinin) bireyin hayatına verdiği terbiye ve ahlak özetle şöyle kıyaslanmaktadır.   Aslında bu kıyasta Kur’an’ın hikmetinin yani Kur’ani bakış açısının ve İslam medeniyetinin çerçevelediği insan modeli ile dinsiz  ve materyalist maddeci batı medeniyetinin temellendiği insan modellerinin genel hatları çizilmiştir.   Buna göre;


Kuran medeniyetinin istediği ve yetiştirdiği insan tipi ve modeli ise, 
Kamil insan                                               Materyalist insan
Abd’dir                         Firavundur ( köleleştiren diktatör rablık iddiasında bulunma sembolü)
İzzetli bir abd’dir                                       İnatçı ve dik başlı bir firavundur. 
Mütevazi bir abd’dir                                  Cabbar,  zorba ve gururludur
Rabbine karaşı fakir ve zaif bir abd’dir  Menfaatperest ve sadece kendini düşünür.     (bkz.  sözlr 12.  söz.  2.  esas)

Kuran ve Batı Medeniyetinin Sosyal Hayata Sundukları Modeller
Batı felsefesi(materyalist)


1-Sosyal hayatta dayanak noktası olarak kuvveti  kabul eder,   kuvvetli olan haklıdır.  


2-Sosyal hayatta hedefi  menfaattir.  


3-Hayatın en belirgin düstur ve ilkesi cidaldir.   Mücadele düsturunun gereği çarpışmaktır.   Aslında harfi bakışla hayata bakıldığında hayatın kendisinin bizzat insanın kendisi tarafından bir mücadele sonucu kazanıldığı sonucu çıkar.   Zaten hayat bir mücadele ve çarpışmadır fikri buradan çıkmaktadır.   Nitekim “Ey Avrupa! …senin nazarında hayatın düsturu,  "Her zîhayat kendi nefsine maliktir ve kendi zatı için çalışır,  lezzeti için say'eder; bir hakk-ı hayatı vardır.   Hayatının gayesi kendisine aittir" dersin.   Ve "Netice-i himmeti:,  hıfz-ı beka ve temin-i hayata münhasırdır.   Ve kuvvetine güvenmelidir.   Zira,  medâr-ı hayat olan,  düstur-u cidaldir.   Belki hayat cidaldir" diye hükmediyorsun.   Daha bunlar gibi çok esasat-ı bâtıla ile beşeri evvelki yola sevk ettin.   Acaba,  medar-ı hayat olan düstur-u teavün ezharun mine'ş-şems (güneşten daha zahir) olduğu halde,  nasıl kör oldun,  görmüyorsun? Mesnevî-i Nuriye - Nur'un İlk Kapısı - s.  1392

4-Cemaatler topluluklar ve toplumlar arası rabıta ve  bağ olarak ırkçılık ve menfi milliyetçiliği esas alır.


5-Sosyal hayatın neticesi,  nefsani duyguları tatmin ederken insanlığın ihtiyaçlarını artırarak (üretim patlaması ve tüketim çağı buna işarettir.)önüne konulan ve her türlü reklam ve diğer pazarlama unsurları gerçek ihtiyaçmış gibi sürülen binlerce nesneye alım gücü yetmeyen insanların saadet ve mutluluğu kaybolmuştur.  

Kur’an’ın sosyal hayata sunduğu düsturlar ise;
1- Kuvvete bedel hak
2- Menfaate bedel fazilet ve  rızay-i ilahi
3- Hayat bir mücadeledir yerine yardımlaşma düsturu
4- Toplumların ve cemaatleri birbirine bağlayan rabıta ve bağ olarak ırkçılık ve milliyetçilik yerine din, sınıf ve vatan kavramlarını
5- Sosyal hayatın gayesi,  nefsani tecavüz ve saldırılara set çekerek ruhun yücelmesi,  ulvi hisleri tatmin ederek insanı insanlığın kemalatına çıkararak insan eder.   “İman insanı insan eder.  ” Beşerin sadece nefsani duygularının tatmin edilmesi insanın akıl,  kalp,  sır ruh,  hayal ve diğer duyguların ihmal edilmesi bu insanlardan oluşan toplumu türlü hastalıklarla karşı karşıya getirmiştir.   Çünkü insanın ruhani duyguları bu sistemde düşünülmemektedir “Hakkın şe'ni ittifaktır.   Faziletin şe'ni tesanüddür.   Düstur-u teavünün şe'ni,  birbirinin imdadına yetişmektir.   Dinin şe'ni uhuvvettir,  incizaptır.   Nefsi gemlemekle bağlamak,  ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni,  saadet-i dâreyndir.  ” .  (bkz.  sözler.  12.  söz.  3.  Esas)   

6-Risale-i Nurda Empati Pratikleri

Bu çerçevedeki İnsana ve insan modeline  Risale-i Nur’da duyguların terbiye edilmesi,  iletişimin en temel öğesi empati ve insan ilişkileri üzerinde bazı ilginç örnekler verilecektir. 


Risale-i Nur  günümüz iletişim tekniklerine ve çağın insanına hitap eden bir anlayışla kaleme alınmış eserlerdir.   Günümüzde “kişisel gelişim” ve başka adlar altında çokça revaç bulan pek çok perspektif kendi orijinal kavram ve bakış açısı ile risalelerde serpiştirilmiştir.   Bu bağlamda insanın tekamülü ,  nefsin arındırılması,  toplum içinde düşmanlık ve kin duygularının bertaraf edilmesi,  insanın mahiyeti,  duyguları,  insandaki zaaf ve kuvvet durumları ,  insana takılan akıl,  kalp,  sır,  ruh ve hayal gibi duyguların kullanım ve hangi nazarla onlara bakmayı  özellikle,  30.   Söz Ene risalesi,  23.   söz,  11,  ve 12 sözler,  iktisat,  uhuvvet ve ihlas risalelerin bulmak mümkündür; bunlar insanın tekamülü için çağın insanının önüne konmuş Kur’an yorumlarıdır.  
 Bu gün empati dediğimiz insanları ve olayları  anlama ve onlarla iletişim kurmaya dair risalelerde pek çok örnek vardır.   Ancak bu pratikler risalelerde sistemleştirilmemiş,  yeri gelince muktezayı hale uygun olarak kullanılmıştır. Şimdi risalelerde bazı empati pratikleri:

1-Peygamber efendimizin Arabistan yarımadasında o günkü şartlarda ve o kavimde yaptığı inkılabın gerçek mahiyetini anlamak için aşağıdaki sözlerde adeta tarihsel bir empati yapılmıştır


“….  Aziz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra,  zamanın hayal ve hülyalarından,  muhitin evham ve hurafelerinden tecerrüd et,  çıplak ol,  bu asrın sahilinden dal,  Ceziretü’l-Arab yarımadasına çık.   O yarımadanın mahsulatından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir,  fikirlerini başına tak,  pek geniş olan o sahraya bak.   Göreceksin ki:……işaratü’l-İ’caz, s.  168


2-Peygamber kıssalarını anlatırken o kıssalardan nasıl hisse alınacağını empati yaptırarak ve kendisi de yaparak,  kendimizi o peygamberlerin yerine koyarak yaşadıklarını hayalen yaşayarak hayatlarının anlatılmasından nasıl ders çıkarılacağını anlatmıştır. 
“….Hazret-i Yunus Aleyhisselâma iktidaen,  umum esbabdan yüzümüzü çevirip,  doğrudan doğruya,  Müsebbibü’l-Esbab olan Rabbimize iltica edip  demeliyiz ve aynelyakin anlamalıyız ki….  (Lem’alar.  1.  Lem’a)


Hazret-i Eyyub Aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili,  bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır.   İç dışa,  dış içe bir çevrilsek, …. ”(Lem’alar, 2.  Lem’a)


3-Eskişehir hapishanesinin penceresinde otururken bahçede oynayan öğrencilerin 50 yıl sonraki vaziyetlerini bizzat yaşayarak sesli olarak ağlamaya başlaması,  geleceğe dönük fitoroloji de denilen empati yaparak o insanların yarım asır sonraki hallerini görmüş hissetmiş ve ağlamıştır. 


4-Ramazan- şerifteki orucun nasıl hayata yansıtılacağını anlatırken orucun açlığı derk etmeğe ve cemiyette aç insanların içinde bulundukları durumu empatik yaklaşımla açıklamaktadır.   “Halbuki,  zenginler fukaranın acınacak acı hallerini ve açlıklarını,  oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler.   Eğer oruç olmazsa,  nefisperest çok zenginler bulunabilir ki,  açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez.   Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise,  şükr-ü hakikînin bir esasıdır.  ”(Mektubat.  29.  mektup, 7.  mesele)


5-Rabıta-i mevt yapılırken nakşilerin ölümü yaşamaları ile Said Nursi’nin teklif ettiği empatik yaklaşım. “Belki,  âkıbeti düşünmek suretinde müstakbeli zaman-ı hazıra getirmek değil,  belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale fikren gitmek,  nazaran bakmaktır.   Evet,  hiç hayale,  faraza lüzum kalmadan,  bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir.   Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi,  bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder, ”Lem’alar.  21.  Lem’a)


7-Olaylara Farklı  Bir Açıdan Bakmak Yeniden Çerçeveleme Örnekleri


Risale-i Nurda 25. Lem’a olan Hastalar Risalesi ile 26.  Lem’a olan İhtiyarlar Risaleleri tamamen olaylara farklı bir pencereden İman ışığı ile bakarak karanlıklı,  ümitsiz,  acı,   yalnızlık,  korku ve veren karanlık hayat halleri ve tabloları birden değişmekte,  olumsuz hal ve tablolar yerlerini saadet ve huzur veren yeni durumlara bırakmaktadır. 


 Son dönemlerde kişisel gelişim ve mutluluk üzerine yazılan kitaplar ağırlıklı olarak insanların bakış açışlarının ve olayları algılama biçimlerini değiştirmek üzere onların yüzünü stresten negatif düşünceden pozitif duruma ve yüksek morale güven duygusun tazelenmesine çalışmaktadır. Bu çalışmaları kendi kavram ve dünyası görüşleri çerçevesinde somutlaştırarak hayattan daha fazla lezzet,  zevk,  haz ve mutluluk almaya yöneltmektedirler.  


 Risale-i Nur ise,  bu kavramların dışında tamamen imani bir perspektifle insanların yüzünü ilahi rahmete,  tevhide,  ahiret inancına çevirmektedir. Zaafın yaratıcıya karşı kullanıldığında nasıl büyük bir kuvvete dönüştüğüne dikkat çekerek insanları sadece dünyada değil ahirete yönelik ebedi saadete hazırlamaktadır.  


 Dikkatimizi çeken batılı düşünürlerin araştırmaları sonucu bunu kavramlaştırmış ve sistemleştirmişlerdir. Önemli olan bu çerçevelerin içine bizim hangi fotoğrafı koyduğumuz ya da çerçeve değiştirirken istenmeyen resmin yerine neyi yerleştirdiğimizdir.  


Risale-i Nur’da Hastalar Risalesi  ve İhtiyar Risalesinde onlarca örnekten sadece ikişer misalle konuyu açıklayalım. 


1.  Barla’da sürgün ve esaret hayatı yaşarken Çam Dağı’nda yüksek bir tepede,  yüksek bir ağacın üzerinde,  gurbette,  yalnız ve kimsesiz bir ihtiyar insan.   Gecede dağların ve ormanın ıssızlığı,  sessizlik,  yalnızlık,  sadece rüzgarın ve ağaçların hışırtı ve hemhemeleri.  İşte böyle bir durumun insan ruhuna verebileceği sıkıntı,  yalnızlık hissi,  acıklı durumu hayal edebiliriz. Umutsuz bakış açısı ile gece siyah bir kabir, olduğu gibi ihtiyarlık da ömrün gecesi ve hayatın kışı olarak görünür. Gurbet,  sürgün,  gece,  ihtiyarlık,  karanlık,  yalnızlık bütün bu karanlık levhaları ayrılık acısını ruha verirken “Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir rica,  bir nur aradım.   Birden,  iman-ı billâh imdada yetişti.   Öyle bir ünsiyet verdi ki,  bulunduğum muzaaf vahşet bin defa tezâuf etseydi,  yine o teselli kâfi gelirdi…Evet,  ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir Hâlıkımız var; bizim için gurbet olamaz.   Madem O var; bizim için herşey var.   Madem O var; melâikeleri de var.   Öyleyse bu dünya boş değil; hâli dağlar,  boş sahrâlar Cenâb-ı Hakkın ibâdıyla doludur.   Zîşuur ibâdından başka,  Onun nuruyla,  Onun hesabıyla taşı da,  ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne geçer,  lisan-ı halle bizimle konuşabilirler ve eğlendirirler. ”


2-Osmanlı Devletinin I.  Dünya Savaşında yenilip yıkıldıktan sonra,    savaş ateşinin sönmüş külleri arasında Ankara’ya giden Said Nursi orada yeni bir oluşumla karşılaşır.   Üzüntülü ve bitkin bir şekilde Anakara kalesine çıkar. Kendisi ihtiyarlığa adım atmaktadır. “Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara'nın benden çok ziyade ihtiyarlanmış,  yıpranmış,  eskimiş kalesinin başına çıktım. O kale,  tahaccür etmiş hâdisât-ı tarihiye suretinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim ihtiyarlığım,  kalenin ihtiyarlığı,  beşerin ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı Devletinin ihtiyarlığı ve Hilâfet Saltanatının vefatı ve dünyanın ihtiyarlığı,  bana gayet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde,  o yüksek kalede geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı ve baktım.   Birbiri içinde beni ihata eden dört beş ihtiyarlık karanlıkları içinde,  Ankara'da en kara bir hâlet-i ruhiye hissettiğimden bir nur,  bir teselli,  bir rica aradım. ”


Geçmişi düşünür büyük bir mezaristan olarak görünür,  teselli yerine vahşet görünür,  geleceği düşünür kendisinin ve  gelecek neslin karanlıklı bir mezarını görür.Ünsiyet yerine dehşet alır.


Bu şekilde ihtiyarlığını,  hazır gün sanki ölmek üzere olan cisminin cenazesini taşıyan bir tabut gibi görür bedenini.   Bu şekilde geleceğini düşünür teselli bulamaz,  sonra dünyaya bakar dünyanın esassız,  fani,  ve hiçlik derelerinde yuvarlandığını bu levhada görür.” Derdime merhem ararken,  zehir ilâve etti.  ” der. 


…Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me'yusiyet içinde çırpındığım hengâmda,  birden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın semâsında parlayan iman nurları imdada yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir edip ışıklandırdı ki,  gördüğüm o vahşetler ve karanlıklar yüz derece tezauf etseydi,  yine o nur onlara karşı kâfi ve vâfi idi. Bütün o dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi.   Şöyle ki:…”


3- Acılardan kıvranarak şikayet eden hastaya hastalığa farklı bir yaklaşımla bakıldığında aslında hastalığın sıhhatın derecesi anlayarak ondan huzurlu bir zevk ve ders almaya fırsat olduğunu hastalığın gitmesiyle sıkıntıların gidişinin ruhta lezzet bırakabileceğini ve hastalığa bu şekilde bakıldığında şikayet yerine şüküre sebep olduğunu belirtir.”…Dikkat et,  sana "Oh,  elhamdülillâh,  şükür" dediren,  senin başından geçmiş elemler,  musibetlerin düşünmesi,  bir mânevî lezzeti deşiyor ki,  senin kalbin şükreder. Çünkü elemin zevâli lezzettir. O elemler,  o musibetler, zevâliyle ruhta bir lezzet irsiyet bırakmış ki,  düşünmekle deşilse, ruhtan bir lezzet akıyor,  şükürler takattur ediyor. Lem’alar. 25. Lem’a)


4- Müsibet sıkıntı ve acılara karşı sabır gücünün nasıl kullanılacağını yeni bir pencerede farklı bir bakış açısı ile  bu dertlere karşı moral ve ve dayanma gücümüzü kullanmamızı sağlamaktadır...Bugünden,  belki bu saatten sonraki zamanda hastalık yok; elbette yoktan elem yok. Elem olmazsa teessür olamaz. Sen yanlış bir surette tevehhüm ettiğin için sabırsızlık geliyor.  Çünkü,  bugünden evvel bütün hastalık zamanının maddîsi gitmekle elemi de beraber gitmiş,  kendindeki sevabı ve zevâlindeki lezzet kalmış. Sana kâr ve sürur vermek lâzım gelirken,  onları düşünüp müteellim olmak ve sabırsızlık etmek divaneliktir. Gelecek günler daha gelmemişler. Onları şimdiden düşünüp, yok bir günde,  yok olan bir hastalıktan,  yok olan bir elemden tevehhüm ile düşünüp müteellim olmak, sabırsızlık göstermekle,  üç mertebe yok yoğa vücut rengi vermek divanelik değil de nedir?(Lem’alar.  25.  Lem’a)


5-Risale-i Nur zihin ve tefekkür dünyamızı zenginleştirmektedir. Sadece bir cümlenin gramer yapısının yer değiştirmesi ile aleme bakışta nasıl müthiş büyük değişiklik olduğu; mana-yi harfi ve mana-yi ismi kavramlarının, olaylara nefse,  ruha,  eneye ve kainata bakışta adeta imani tefekkürün tılsımlı bir anahtarı gibi insanın yüzünü gafletten imana ve tevhidi düşünceye çevirdiği görülmektedir.  


Yapılacak şey çok basittir.Sadece uyanık bir niyet ve nazarla olaylara mana-yi harfi ile bakmak. Bunun somut örneği de  “Ne güzeldir”  deme. Nazarını ve niyetini değiştirerek yeni bir çerçevede “Ne güzel yapılmıştır  “de. 


6- Herkesin Sineklerden tiksindiği  ve Onları mikropların kaynağı ve taşıyıcısı olarak adeta kitle imha silahları olan ilaçlarla yok ettiği bir sırada,  sineklere farklı bir perspektiften bakıp, “kainatta gerçek anlamda abesiyet yoktur” diyerek sineklerden rahatsızlık duyulmaması ve onların telef edilmemelerini,  onların mikropların kaynağı değil,  mikropların temizleyicileri olduklarını ortaya koyarak insanlardaki sinek rahatsızlığı ve korkusunu gidermiş bu nevin yaratılıştaki görevlerini değişik ve farklı bir çerçeveden,  iman penceresinden açıklamıştır.

 

Yorumlar  

 
# eşref mert 2009-09-16 13:10 saygılar selamlar ekrem baba kalemine saglık allah kolaylık versin sen basımın tacısın severim seni hocaların hocası senden hayat ve insanlık dersi almış birisi olarak bol selamlar … Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Şeyhmus SEÇGÜL 2009-10-31 06:21 Ekrem hocam Allah razı olsun çok güzel bir yazı yazmışsın. uslup ve edebiyatın harika!… selamlar Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Şeyhmus SEÇGÜL 2009-10-31 06:23 harikasın ekrem hoca… Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# yakup çetiner 2010-01-19 13:49 Ekrem hoca'nız iyi yazmış, ona diyecek bişey yok fakat bu kymetli hocanızın siverekteki degerli ve kıymetli telebelerini unutuyorsunuz…!!!
(Ekrem hoca'm yazınız süper, takip ediyor, merakla okuyorum. selamlarım)
Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 113 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

Çok Okunanlar

free hit counter