Şu An Buradasınız: Anasayfa Etkinlikler Bediüzzaman ve Tarih

Risale Akademi

Bediüzzaman ve Tarih

e-Posta Yazdır PDF

Prof. Dr. Himmet UÇ'un 2. Risale-i Nur ve Sanat Çalıştayına sunduğu tebliğidir.





Bediüzzaman tarihi, maziye giden ve oradaki olaylardan hareketle insan düşüncesine yeni imkânlar veren bir büyük yardımcı olarak kabul eder. Ama o çıplak anlamda bütün tarihi kabul etmez, tarih için bir ölçü getirir. Bu mantığın ölçüleriyle tartılmış olan sahih, gerçekçi tarihtir. “Mantığım mizanı ile tartılmış olan tevarih-i  sahihaya kanaat ederiz”(Muhakemat s 22)
        
Bediüzzaman büyük bir düşünür, yorumcu, tahlilci, ülfet edilmiş hakikatlar üzerindeki zamanın olumsuz etkilerini temizleyen, zihni teşrihat yapan bir büyük müelliftir, yazardır, daha birçok şeydir.

Böyle büyük bir yenilikçinin/müceddidin yorum düzeni içinde bilimler yer aldığı gibi tarihin de yer alması zorunludur, gereklidir, ihmali imkânı olmayan bir durumdur. O tarihin olaylarının şahitliğinde meselelere bakar, onun ışığında olaylara bakar ve bir bahse tahşidat yaptığında, konuyu önemsediğinde tarih gerekliyse muhakkak onun tamamlayıcı ve ikna edici yönünü kullanır. Farklı tarihi dönemlerden bahseder eserlerinde. Bunlardan biri peygamberler tarihi, diğeri peygamberimizin hayatı ve mücadeleleri ve hadislerinin tarihi, onun ashabıyla olan münasebetler tarihidir. Bediüzzaman Peygamberlerin hayatlarında eğer ihtilaflı yorumlar varsa onlarda tashih edici davranır, tarih felsefesi yapar ve konuya yeni bir bakış getirir. Bunu yapmak kolay bir iş değildir. Mesela Kerbela olayında yaptığı yorumlar ile öyle bakış açısı getirir ki tarihin nedenlerini tabiri caiz ise sollar.
 
Bediüzzaman tarihteki başarıları dayanışma ve uhuvvet ve ihlas sırrına bağlar.
 
Dinle millet ve ilerleme arasında üçlü bir bağlantı vardır. İslam milletleri dinlerine ne kadar bağlı olmuşlarsa o kadar ilerlemişlerdir. Hem milletin kimyası bozulmamış, hem de ilerlemiştir. Bu yüzden “Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası, ihya-yı dinle olur bu milletin ihyası. İslam bunu anladı. Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkisi. İhmali nisbetinde idi milletin tedennisi. Tarihi bir hakikat, ondan olmuş tenasi”(Sözler s 658)Bu cümle hem Batıdaki din ve millet münasebetlerini, hem de bizdeki din ve millet münasebetlerini bilen bir düşünce sayesinde ifade edilmiştir. Zaten Bediüzzaman da mevzi konuşma yoktur, her meselede tümelden tikele, yani külliden cüziye veya cüziden külliye doğru hareket eder. Batıda On Dokuzcuncu yüzyıldan itibaren yetişen aydınlar ile din arasında büyük kavgalar olmuş, aydınlar Hristiyanlığın akıl ile çelişen itikadi yapısı, papazların ve din adamlarının kişisel ve mizaçlarına göre davranmaları , yeni gelişen ve insanı bağımsız anlatan edebiyatları yüzünden kilise ile millet ve aydınlar, edebiyat ve sanatla din adamları kavgalı olmuşlardır. Aydınlar dinin böyle kelepçe gibi bir nitelikle papazların elinde kullanılmasına isyan etmişler, ondan uzaklaşmışlardır. Bu onların ilerlemesine neden olmuştur. Bediüzzaman genel bir kural söylememek için “başka dinin aksine” cümlesini kullanır. Yani mantıksız ve kurgusu bozuk dinlerin yapıları yüzünden onları terk edenler ilerlemiştir. Ama bizim dinimizde akıl, nakil, toplum, insan yapısı, cemiyet yapısı, dinin kurgusu ve geometrisi birbiriyle çelişmediğini için bizde dini terk eden toplum geri kalmıştır. Doğuda bütün yükselme devirleri dinin ileri düzeyde yaşandığı dönemlerdir. Ama Batıya yüzümüzü dönünce din bir gerileme unsuru gibi görülmüş, hatta Ziya Paşa;
   
İslam imiş devlete pabend-i terakki   
Evvel yoğ idi bu rivayet yeni çıktı
diyerek dinin ilerlemeye engel olduğu fikrinin toplumda aydınlar arasında telaffuz edildiğini ifade etmiştir. Tanzimat döneminin bazı aydınları ile Servet-i Fünun döneminin frenkmeşrep aydınları bu kanaate göre hareket etmişlerdir. Bediüzzaman bu fikir hareketlerini bildiği için bütün bu yanlış kanaat ve izlenimleri eleştirerek, bizde dinden uzaklaştıkaca geriye gidildiğini söylemiştir. Hatta yirminci yüzyılın ortalarından yarısına gelinceye kadar ki süreç içinde daha önce horlanan din, yürürlükten kaldırılmış, dine, dini kurumlara, din adamlarına olmadık haraketler yapılmıştır. Ama millette o nisbette geri gitmiştir. İşte Bediüzzaman bunu “tarihi hakikat “ olarak niteler, bu unutulmuştur diyerek de yeni nesiller ve aydınların bu tarihi hakikatı “tenasi” yani unuttuklarını söylemiştir. Unutunca da geri kalmışızdır. Bediüzzaman burada millet, din ve tarih arasında üçlü bir rabıta tesis ederek tarihe bakmanın zorunluluğunu anlatmış olur.

Bediüzzaman Kamer’in iki parça olması mucizesi olayını yeniden gözden geçirir. Ona gelen itirazları eleştirir. Burada yine tarihten hareket ederek, Ay’ın iki parça olması anında diğer dünya ülkelerinin onu görüp görmemesi ile ilgili olarak olağan üstü bir tarih bilgisi nakleder. “O vakit cehalet sisi ile muhat, çevrili olan İngiltere ve İspanya’da güneş yeni doğmaktadır. Böyle bir zamanda ayın ikiye yarılması görülemez. Amerika’da gündüz, Çin ve Japonya’da ise güneş yeni batmıştır. Dolayısıyla o ülkelerin tarihi böyle bir şeyi göremezler. Burada tarih bilgisi ile astromomi ve coğrafya bilgisi iç içe delil olarak kullanılmıştır.

Neden bazı insanlara görünüp, birçoğuna görünmemesini hikmet yönünden eleştirir. Ay ve benzeri kozmik cisimlerin kozmik tabiatları gereği iç hadiseleri vardır, bu yüzden bölünebilirler, çatlayabilirler. Bediüzzaman olayın buna benzer bir olay olmadığını, adi ve tabiat kanunlarının gereğine göre bölünmediğini, Allah Peygamber’inin , risaletini, peygamberleriğini, kendisinin elçisi olduğunu onaylamak, hem Allah’ın hem de peygamberin davasını aydınlatmak için, adet dışı olarak yani harikulade bir şekilde ayın böldüğünü ifade ediyor. Burada Bediüzzaman hiçbir yerde kullanmadığı bir fiili kullanır “ika”, bu fiil yaptırma, yapma anlamına gelir. Allah kulunun ve kendinin davasını tasdik ve aydınlatmak için bu olayı yaptırmış ve yapmıştır.
    
Olay özel bir olaydır, umumileştirilmemiştir. Özel olarak kalmasının nedenlerini anlatır.  Teklif ve irşadın sırrı bunu gerektirir. Burada bir kesim insana gösterilmesi gerekmektedir, özel alandan çıkıp bütün insanlara göstermesi buradaki maksada uygun düşmez. Mucize kimi ilgilendirirse ona gösterilmiştir. Onlar peygamberin çevresinde ona inanmayanlardır. Üçüncü ve dördüncü gerekçeler hikmet-i risalet ve hikmet-i rububiyettir. Peygamberliğin hikmeti gereği sadece onun dost ve düşmanlarına görünen bir semavi hadise olmasını sağlamaktır. Allah’ın terbiye faaliyeti gereği, sınırlanması gerektiğinden, umumileşmesi o hikmeti bozacağından öyle olması uygun bulunmuştur.

Yukarıdaki iddiaları daha da pekiştirir. “O sırr-ı hikmetin iktizâ etmedikleri, istemedikleri ve dâvâ-i nübüvveti henüz işitmedikleri aktâr-ı zemindeki insanlara göstermemek için, sis ve bulut ve ihtilâf-ı metâlî haysiyetiyle bâzı memleketin kameri daha çıkmaması ve bâzılarının güneşleri çıkması ve bir kısmının sabahı olması ve bir kısmının güneşi yeni gurûb etmesi gibi o hâdiseyi görmeye mâni pek çok esbâbâ binâen, gösterilmemiş. Eğer, umum onlara dahi gösterilse idi, o halde ya işaret-i Ahmediyenin (a.s.m.) neticesi ve mu’cize-i nübüvvet olarak gösterilecekti; o vakit, risâleti bedâhet derecesine çıkacaktı, herkes tasdike mecbur olurdu, aklın ihtiyârı kalmazdı; imân ise, aklın ihtiyâriyledir; sırr-ı teklif zâyi olurdu. Eğer sırf bir hâdise-i semâviye olarak gösterilse idi, Risâlet-i Ahmediye (a.s.m.) ile münâsebeti kesilirdi ve onunla hususiyeti kalmazdı.” (Sözler S 539)
   

Miraç hadisesini Bediüzzaman yeniden yorumlarken, tarih, coğrafya, nübüvvet, hikmet, risalet, imtihan sırrı noktalarından bakarak nasıl çok yönlü bir eleştirmen olduğunu gösterir. Bu onun her zaman ki perspektif farkıdır. Bir olaya sadece belli bir kalıp bakış ile bakmaz. Her yönden gelen eleştirileri gözden geçirir v e hakikata ve olaya yapılan eleştirileri çok yönlü olarak olumsuz hale getirir.
        
Bediüzzaman’ın eserlerindeki ana temaları, Kur’an’ın öne sürdüğü ana temalardır. Bunlardan biri N ü b ü v v e t’tir. Onun peygamberlik kurumunu birbirini tamamlayan bahisler şeklinde anlattığını görüyoruz. Başta kurum olarak neden insan ile Allah arasındaki münasebetlerde peygamberlik kurumunun gerekliliği onu ilgilendirir. Onun arkasından bütün peygamberlerin insanlığa geliş nedenlerini, maddi manevi faydalarını anlatır.  Daha sonra daha şumüllü olarak peygamberimizin peygamberliğini çok yönlü olarak anlatır. O gelmeden önceki olaylar, onu müjdeleyen olaylar, o geldikten sonraki olaylar, geldiği zamanki olaylarla davasını başarıya ulaştırdıktan sonra meydana gelen olayları anlatır. 19. Mektup ve 19. Söz birbirini tamamlayan bir perspektifin farklı iki şubesini oluşturur. 19. Mektup daha çok tarihi malzemenin tasnifi iken, 19. Söz peygamberimizin mücadelesinin teorik kaynaklarını ve onun üzerine inşa edilen olaylara işaret eder. Küçük bir hacmi olmasının yanında binlerce olaylarla desteklenecek özelliktedir. Bediüzzaman’ın tarih nakletmek değil, o yaşamı ve mücadeleyi gerçekleştiren kişiliğin özelliklerinden hareket ederek yeni bir yorum ve tarih tarzı ortaya getirdiğini görmekteyiz. Mesela “cihanpesendane bir davet” cümlesi, peygamberimizin bütün hayatında cihanın onun daveti karşısında hayretini ve parmağını ısırmasına işaret eder. Bizans, İran, Turan, Avrupa dün çölde birbirini yiyen bir kavmin birden bire kısa sürede insanlığa maddi manevi ışık saçmasına pesend etmişlerdir. Pesend etmek hayranlıktan öte bir kelimedir. Türkçede bu kelimeyi tam karşılayan bir karşılık yok denebilir. Beğenmenin şaşkınlığa dönüştüğü bir fiildir bu kelime. O kadar yerinde kullanır ki kelimeleri biz onun en uygun yerde kullandığı kelimeye pesend ediyoruz.
    
Nübüvvet bahsi onun temel bahislerinden olduğuna göre, o gelmeden önce terminolojide 
i r h a s a t denilen olayları, geldiğindeki kozmik değişimleri anlatır. “Tarihçe sabit, Şık ve Satîh gibi meşhur iki kâhinin, nübüvvet-i Ahmediyeden (a.s.m.) biraz evvel, nübüvvetine ve âhirzaman Peygamberi o olduğuna beyânâtları gibi çok beşâretler, sahih bir sûrette tarihen nakledilmiştir. Sâlisen: Velâdet-i Ahmediye (a.s.m.) gecesinde Kâbe’deki sanemlerin sukùtuyla, Kisrâ-i Fârisin saray-ı meşhuresi olan Eyvânı inşikak etmesi gibi, irhâsât denilen yüzer hârika, tarihçe meşhurdur. Râbian: Bir orduya parmağından gelen suyu içirmesi ve câmide bir cemaat-i azîme huzurunda, kuru direğin, minberin naklinden dolayı müfârakat-i Ahmediyeden (a.s.m.) deve gibi enîn ederek ağlaması; nassı ile şakk-ı kamer gibi, muhakkiklerin tahkikatıyla bine bâliğ mu’cizâtla serfirâz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor. (Sözler S 529)Burada yaşadığı süre içinde meydana gelen olayların da en dikkati çekenleri anlatır. Hepsi onun tarihten istimdad ederek, onu geçmeden ona dayanarak yaptığı yorumlarını gösterir. Verdiği bütün bilgiler yorum dünyasında tarihin büyük bir rol üstlendiğini gösterir.

Bediüzzaman birçok kelimeye olduğu gibi tarih kelimesine de gelenekten farklı anlamlar verir, manasını maddi hadisatın sınırlarını aşarak büyütür, ona azamet kazandırır. Bir nebatın çekirdeğinde kaderin tecellisi, yansımaları, program ve uygulamaları ile tarih arasında bağlantı kurar. Zerreler kendilerine kaderin belirlediği miktarlarla ve o miktarların uygulamaları ile hareket ederler. Bu iki dönem tasarım ve uygulama olarak kaderin iki safhasıdır. “Demek kaderden gelen manevi miktarın ve o miktarın manevi emri ile zerreler hareket ederler.” (Sözler s 433) Aynı kaderi sınıflandırmayı Bediüzzaman çekirdeklere de uygular. Onların hem tasarım imam-ı mübin, hem de uygulama kitab-ı mübin safhaları vardır. Bir çekirdeğin programı imam-ı mübinde yani tasarım ve kader dairesinde çizilir, buğdaysa buğday, elma ise elma olarak program çekirdeğe yüklenir. Daha sonra bu çizilen program üzerine çekirdek inşa edilir, yapılır. Biri mühendis ise diğeri mimar ve dülgerdir. “Madem maddi ve görünecek eşyada bu derece kaderin tecelliyatı var; elbette eşyanın zamanın geçmesi ile giydikleri suretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi bir kaderin intizamına tabidir. Evet bir çekirdekte hem bedihi olarak irade ve tekvini emirlerin ünvanı olan kitab-ı mübinden  haber veren ve  işaret eden, hem nazari olarak emir ve ilahi ilmin bir ünvanı olan  imam-ı mübinden  haber veren ve sembol olan, remzeden iki kader tecellisi var.” (Sözler s 433)
    
Bu tecelliler yansımalar iki tanedir, biri bedihi açık olan kader, diğeri nazari, teorik olan kaderdir. Bedihi olan o çekirdeğin içinde olan ağacın maddi keyfiyet ve vaziyetleri, alacağı şekillerdir, bunlar onun içinden daha sonra dışarı çıkıp görünecektir. Nazari olan ise onun daha sonra biçimlendirip şekillendireceği ve hepsini bir araya getireceği kaderdir, Bediüzzaman buna çekirdeğin tarihi der. Yani nasıl bir insanın, bir toplumun, bir devletin yaşadıkları onun tarihini, arşivini oluşturursa çekirdeğin de başından geçenler ve geçecekler onun tarihini oluşturur. İşte Bediüzzaman tarih kelimesi ile kader arasında bir bağlantı kurar, bu mütearife hükmüne gelen tarih kelimesinin gelenekteki manasının dışında onun kelimeye getirdiği yeni manadır. “Nazarî ise, o çekirdekte ondan halk olunacak ağacın müddet-i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihâtlardır ki, tarihçe-i hayat nâmiyle tâbir edilen vakitbevakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller, o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî miktarı vardır.” (Sözler s 433) Bediüzzaman atomdan, çekirdekten sonra aynı uygulamayı insana tatbik eder. O kader konusuna girdiği için bahsimizin ana teması dışında kalır.
 
Bediüzzaman bir örnek vaka anlatır ama onu benzeri vakalarla birleştirir, külli bir kural haline getirir. Kur’an’daki tarihi hadiselerin sıradanlığını aşar, onları milletlerin dini terbiyelerinde büyük kurallar haline getirir. Onlar tümel, külli düsturların u ç l a r ı d ı r . “Buna kıyasen bil ki, Kur’ân-ı Hakîmde bâzı hâdisât-ı tarihiye sûretinde zikredilen cüz’î hâdiseler, küllî düsturların uçlarıdır. ( Sözler s 225) Kur’an’ın tarih anlayışı kahramanlık ve şecaat gösterileri, milletleri birbirine kıyas eden ve seciyelerini azametli gösteren klasik tarih anlayışından farklıdır. O olayı ilahi boyuttan insani boyuta geçen noktadan anlatır. Kişilerin, milletlerin azametini yaymak değil, olayı Allah açısından yorumlar. Çünkü insanlık tarihi bazı önemli olayları ve şahısları İlahi iradeye ve yoruma perde yapmış onlara mabudiyet kazandırmıştır. Kur’an’ın temel iddiası Allah’ın olan rububiyet ve ulûhiyet kurumunu ona döndürmek ve beşerin elinde yanlış yorumlanan ulûhiyet ve rububiyet olaylarını onların kokuşmuş yorumlarından kurtarmaktır. Bediüzzaman’ın tarih anlayışı da Kur’an’ın tarih anlayışının yeni bir bakış açısı ile yorumudur. Çünkü Bediüzzaman yeniden bakan adamdır, kendisine gelinceye kadarki bakış açısını tekrar etmez. O yenilik getirmez, yeniden bakar, geleneği devam ettirir ama yeniden bakarak farkını ortaya koyar.
 
Bir ineğin kesilmesi olayı sıradan bir olay gibi gözükür. Bu itiraz dile getirilir. "Dersiniz; ‘Kur’ân mu’cizedir; hem nihayetsiz belâgattadır; hem umuma her vakitte hidâyettir. Halbuki, şöyle bâzı hâdisât-ı cüz’iyeyi tarihvârî bir sûrette musırrâne tekrar etmekte ne mânâ var? Bir ineği kesmek gibi bir vâkıa-i cüz’iyeyi, o kadar mühim tavsifât ile böyle zikretmek, hattâ o sûre-i azîmeye de el-Bakara tesmiye etmekte ne münâsebet var?”

Bu suale Bediüzzaman eleştiride önemli bir kural olan dönemin tarihi, sosyal, psikolojik şartlarını anlatmak suretiyle zemin hazırlar. Çünkü bir ineğin kesilmesi olayı bugünün şartlarında hiçbir orjinalitesi olmayan bir harekettir, ama bir ülkede ziraatın en önemli aracı ise ve o memlekette ineğin rahmetin bir süt çeşmesi ve protein kaynağı olduğu, ilahi bir nimet sofrası olduğu bilinmiyor, ona harika terkibinden dolayı tapılıyorsa, orada ineğin kesilmesi olayı günümüzden farklı bir noktadadır. İneğin kesilmesi olayı çok farklı göndermeleri ve mesajı olan bir harekettir. “Mısır kıtası, kumistan olan Sahrâ-i Kebîrin bir parçası olduğundan Nil-i mübârekin feyziyle gayet mahsüldar bir tarla hükmüne geçtiğinden, o Cehennemnümûn sahrâ komşuluğunda şöyle Cennet-misâl bir mevkî-i mübârekin bulunması, felâhât ve ziraatı, ahalisinde pek mergub bir sûrete getirmiş ve o sekenenin seciyesine öyle tesbit etmiş ki ziraatı kudsiye ve vâsıta-i ziraat olan bakar’ı ve sevr’i mukaddes, belki ma’bud derecesine çıkarmış. Hattâ o zamandaki Mısır milleti sevre, bakara, ibâdet etmek derecesinde bir kudsiyet vermişler. İşte o zamanda benî İsrâil dahi o kıtada neş’et ediyordu; ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, "icl" meselesinden anlaşılıyor.

İşte Kur’ân-ı Hakîm, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın risâletiyle o milletin seciyelerine girmiş ve istidadlarına işlemiş olan o bakarperestlik mefkûresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile ifham ediyor. İşte şu hâdise-i cüz’iye ile bir düstur-u küllîyi, her vakit, hem herkese gayet lüzumlu bir ders-i hikmet olduğunu ulvî bir i’câz ile beyân eder.” (Sözler s 225)

Peygamberimizin hayatı ve davası ile ilgili bahislerde tarih her zaman yorumu güçlendiren bir unsurdur. Kur’an ile ilgili mütalaalarda da tarih önemli bir araçtır. Kur’an’ın indirildiği ortamın kültürel yapısını, edebiyat anlayışını vererek Kur’an’ın o ortama galip gelmesini devri esas alarak değerlendirir. 
 
Bediüzzaman Risale-i Nur isimli eserinde Kur’an üzerine düşen şüpheleri, yanlış anlaşılmaları eserlerinin birçok yerinde eleştirmiş ve hakkı ortaya çıkarmıştır. Kur’an’nın bazı cüzi, sıradan telakki edilen olayları büyük olay gibi, tarihvari anlatmasını aklı almayan veya kaldıramayan bir şahsın sorusunu Bediüzzaman değerlendirir. Burada şöyle bir soru da ortaya çıkabilir.  Kur’an da tarihi olaylar vardır. Kur’an’da peygamberler tarihi vardır, Kur’an’da ilimlerin nevilerine göre ilim tarihi vardır. Ama bir ilim tarihi kitabı gibi değil, ilimin hakikatla, Allah ve insanla çatıştığı noktalarda hakikatı ortaya koymak için konuşur. Aynı yolda başka bir ifadeyle Kur’an’ın olayları tarihi hikâyeler değil, genel düsturların her asra hitab edeceği şekilde ve genişlikte bahsettiğini söyler. “Güya kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye-i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efradı olarak her asırda ve her tabakaya hitap ederek taze nazil oluyor.” (Sözler s 417)
 
Mesela astronomide yüzlerce yıl güneşin dönmediği kabul edilmiş, Aristo’nun fikirlerine göre sabit ve hareketsiz bir kâinat fikri bin yıl hükmetmiştir. Kur’an “Güneş döner” diyerek bu yanlış ve hakikatla çelişen tutumu düzenler. Güneş sistemine canlılık ve hareketlilik getirir. Galileo ve Kepler’den çok önce evrenin, gezeğenlerin yasasını koyar. Yani Kur’an kilit noktalarda konuşur. Peygamberler tarihi ile ilgili nakillerinde Peygamberlerin insan hayatını organize eden, ona maddi manevi terakki kazandıran hayatlarının çekirdek vakalarını, yoğunluk kazanmış vakalarını anlatır.
 
Tarih boyunca dini metinler yüce üslublarla anlatılmış ağır metinler olmuştur. Yazarlar dinin ulviyeti ile metnin yüceliği arasında bir bağlantı kurmak ile dine üslub olarak büyük değer yüklemişler. Din ne kadar yüce ise de metinlerin ağırlığı onları çok zaman sevimsiz zorunlu metinler haline getirmiştir. Bediüzzaman bu yüzden anlatım üslubluna kendinden öncekilerde olmayan büyük bir renklilik, zerafet, cazibe, anlaşılırlık, yeni anlatım usülleri, temsiller, hikâyeler, orijinal imajlar, geriye dönüş teknikleri, bilimden alınan bilgileri eritme gibi daha birçok şey katmıştır. Gerek kelam, gerek felsefe metinleri soğuk metinlerdir. Dini metinler de renkli değil, siyah beyaz metinlerdir. Bediüzzaman yaptığının çok farkında olduğu için “Risale-i Nur’un tarz-ı beyanını gören ona ilgisiz kalamaz” der. Ama bizim toplumumuzda edebiyat geleneği kopuk, tahsil hayatı boyunca okutulan metinlerin edebi ve sanat kıymetleri düşük olduğu için sanattan ve edebiyattan hoşlanan bir nesil yok denecek kadar azdır.
  
Kur’an’ı Kerim’in üslubu da çok renkli bir üslubdur. Ama dini mekteplerin edebi metin yorumları olmadığı, Kur’an ve sanat diye bir dersin olmaması yüzünden daima metnin dini değeri ve yüklendiği anlam öne geçmiştir. Yoksa Kur’an metinleri ayetler ve sureler sanatın bütün cazip metodlarını içine alan metinlerdir. Bizim ulema dediğimiz kişiler Kur’an’ın sanat cihetine giden bir anlatım tarzı kullanmamışlardır. Kur’an’ın sanat ve edebiyat noktasına kimse eğilmemiş o sadece saf din kitabı olarak görülmüştür. Dini eğitimde sanat üzerinde durulmaması dinin sadece korkutucu bir metin olmasını doğurmuştur, bizim Batı yorum tarzından daha fakir olmamızın nedeni budur.
    
Bediüzzaman tarihi olayları eleştirmek bir sonuca vardırmak için önemli bir yardımcı unsur olarak kullandığı gibi, onu kullanırken de çok estetik imajlar gerçekleştirir. O anlatımda olayları güncelleştirmek için maziyi hale taşır, bu modern edebiyatın çok geç bulduğu bir anlatma tarzıdır. Bu yüzden sinemadaki, tiyatro ve hikâyedeki geriye dönüş tekniğini kullanır. Dinin büyük olayları ve büyük insanları hep mazide yaşamışlardır, din onlarla günümüz insanı arasında empatiler, ruhsal yakınlıklar kurmak ister. Bediüzzaman bu empatileri ve ruhsal yakınlaşmaları ortaya koyarken, maziye doğru gitmeyi bir gemi ile maziye gitmek olarak yorumlar ve tarihi siyeri de o gemiye benzetir. Bazan da herhangi bir vasıta adı vermeden tarihi bir bineğe, araca benzetir. “Evet, her kim fikren tarihe binip mâzi cihetine gitse” (Sözler s 82) Bediüzzaman’ın fikirleri tek boyutla sınırlı olmayacak kadar geniş olduğundan, tarih konusunda da muhatabının ilgisine göre derinleşebilir veya ilgisizliğine göre tarihle düşünmeye önem vermeyebilir. “Herkim tarihe binip mazi cihetine gitse” burada ihtiyari bir ifade var, zorlayıcı değil ama gerekli bir ifade. İnsanların düşünme ve yorum ve çare için tarihe gitmesi gerektiğini kişinin iradesine göre zorunlu görür. Özellikle Tanzimat edipleri, Cumhuriyet döneminin bazı tarihci-edebiyatcıları tarihi romanları ve hikâyeleri ile insanlara tarih bilinci vermek istemişlerdir. Ama Bediüzzaman düşünce için tarihi zorunlu görmüş, onsuz bir düşüncenin eksik olacağını verdiği örneklerle ortaya koymuştur. Yoksa tarihi geleneksel yorum tarzındaki gibi böbürlenmek, bak neler yapmışız şeklinde yorumlamak insana bir şey kazandırmaz. Bizim tarih anlayışımız ahlaki, dini ve beşeri değerleri anlatan ve insanlara ideal portreler sunan bir tarih anlayışı değil, olayların cereyan ediş tarihlerini veren bir ezber tarih anlayışıdır. Tarih anlatımı içinde atalarımızı sevmek değil, onlardan nefreti doğuran bir maksatlı uygulama yapılmış ve yapılmaktadır. Yavuz ve Fatih’i büyük yapan değerler değil, Peygamberin kişiliği, ashabın fedakârlığı değil, sadece olay ve isim verilmekle yetinilmiştir. İslam tarihinin büyük portrelerini vermek ancak Bediüzzaman, Namık Kemal, F. Fazıl Tülbentci, Bahadıroğlu ve benzeri yazarlara nasib olmuştur. Necip Fazıl da tarihi bir fenere benzetir,
 
Tarih kutuplara kaçmış bir fener
Buz denizlerinde çakar başıboş
   
Aşağıdaki metinde anlatıdaki kahramanı veya roman kahramanı veya sinemada şahsı maziye tarih gemisi ile götürmeyi anlatır. “Gel ey arkadaş! Şimdi sana, geçmiş olan on bürhan kuvvetinde kat’î bir bürhan daha göstereceğim. Gel; bir gemiye bineceğiz;- Gemi, tarihe ve cezîre ise Asr-ı Saadete işarettir. Şu asrın zulümâtlı sahilinde, "mim"siz medeniyetin giydirdiği libastan soyunup, zamanın denizine girip, tarih ve Siyer sefinesine binip, Asr-ı Saadet cezîresine ve Cezîretü’l-Arab meydanına çıkıp, Fahr-i Alemi (a.s.m.) iş başında ziyâret etmekle biliriz ki, o zât, o kadar parlak bir bürhan-ı tevhiddir ki, zeminin baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış, küfür ve dalâlet zulümatını dağıtmıştır.- Şu uzakta bir cezîre, ada, var, oraya gideceğiz. Çünkü bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem herkes o cezîreye bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar. İşte, bak, gidiyoruz. Şimdi şu cezîreye çıktık. Bak, pek büyük bir içtimâ var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi, mühim ihtifâl görünüyor. İyi dikkat et. Bu cemiyet-i azîmenin bir reisi var. Gel, daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız.
İşte bak, ne kadar parlak ve binden-mucizeleri- ziyâde nişanları var. Ne kadar kuvvetli söylüyor, ne kadar tatlı bir sohbet ediyor. Şu on beş gün zarfında, bunların dediklerini ben bir parça öğrendim; sen de benden öğren. Bak, o zât, şu memleketin mu’ciznümâ sultanından bahsediyor. "O Sultan-ı Zîşan beni sizlere gönderdiğini" söylüyor. Bak, öyle hârikalar gösteriyor; şüphe bırakmıyor ki, bu zât o padişahın bir memur-u mahsusudur.
Sen dikkat et ki, bu zâtın söylediği sözü, değil yalnız şu cezîredeki mahlûklar dinliyorlar; belki, hârikulâde sûretinde, bütün memlekete işittiriyor. Çünkü, uzaktan uzağa herkes buradaki nutkunu işitmeye çalışıyor. Değil yalnız insanlar dinliyor, belki hayvanlar da, hattâ bak, dağlar da onun getirdiği emirlerini dinliyorlar ki, yerlerinden kımıldanıyorlar. Şu ağaçlar, işaret ettiği yere gidiyorlar. Nerede istese su çıkarıyor. Hattâ parmağını da bir âb-ı Kevser memesi gibi yapar; ondan âb-ı hayat içiriyor. Bak, şu sarayın kubbe-i âlîsinde mühim lâmba,-güneş-  onun işaretiyle, bir iken, ikileşiyor. Demek, bu memleket, bütün mevcudâtıyla, onun memuriyetini tanıyor. Onu o gaybî zât-ı mu’ciznümânın has ve doğru bir tercümânı, bir dellâl-ı saltanatı ve tılsımının keşşâfı ve evâmirinin tebliğine emîn bir elçisi olduğunu biliyorlar gibi, onu dinleyip itaat ediyorlar.

İşte, bu zâtın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar, "Evet, evet, doğrudur" derler, tasdik ederler. Belki şu memlekette dağlar, ağaçlar, bütün memleketi ışıklandıran büyük nur lâmbası,-ay -onun işaret ve emirlerine baş eğmesiyle, "Evet, evet, her dediğin doğrudur" derler.
  
Şu metinde gerçekleştirilene bak. Ne kadar bir dramatizasyon harikası, asırlar önce cereyan etmiş bir tarihi olayı bir tiyatro ve roman, hatta sinema canlılığında anlatıyor, zamanın tesirini kırıyor, maziyi şu ana dönüştürüyor. O günü bu güne dönüştürürken büyük olayın yanına gidiyor, tarih gemisi ile şahsa ve olaya hürmeten tarih gemisi ile oraya gidiyor, peygambere ve devrine. Burada tarihi ve dini ne kadar uzmanca sanatın son sınırında kaynaştırmaya gerçekleştirir. Bediüzzaman tarihi nasıl sinema ve tiyatro ile kolaylaştırır.

Alman Yorumculuğunun ünlü kitabı Gadamer’in Hakikat ve Yöntem kitabıdır. Gadamer bu kitapta “bilimsellik geri çekilince sanat ortaya çıkar” der. Bu sözü Bediüzzaman bütün eserlerinde gerçekleştirmiştir. Anlattığı bahisler, çok ilmi konular, tarih boyunca çok az insana anlatılmış bahisler iken o bahisleri ilmi ama sadece üslubda, anlatımı öyle sehl ve sade bir biçimde anlatır ki o yüksek hakikatler avamın dahi anlayacağı bir düzeye gelir. Haşir Risalesi’nin girişinde bu gerçekleştirdiği şeyi kendisi söyler. “Birader, Haşir ve Ahireti basit ve avam lisanıyla ve vazıh bir tarzda beyanını ister isen, öyle ise şu temsili hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle.” (Haşir, s 44)
    
Bu basitlik ve avam lisanı ile anlatma konusu ile bahsin Haşir anlatım geleneği içindeki tezadı yine kendinin bir yorumu ile yakalarız. Haşir öyle zor bir bahistir ki onun filozoflar ve ulema nezdindeki zorluğunu anlatır. “Ey şu risaleyi insaf ile mütalaa eden kardeş! Deme niçin bu “Onuncu Söz”ü birden tamamiyle anlayamıyorum ve tamam anlamadığın için sıkılma. Çünkü: İbn-i Sina gibi bir dahi-yi hikmet “Elhaşrü leyseala makayis-i akliye” demiş, “İman ederiz. Fakat akıl bu yolda gidemez” diye hükmetmiştir. Hem bütün ulema-i İslam “Haşir bir mesele-i nakliyedir. Delili naklidir. Akıl ile ona gidilmez.” diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin ve manen pek yüksek bir yol birdenbire bir cadde-i umumiye-i akliye hükmüne geçemez. Kur’an-ı Hakîm’in feyziyle ve Halık-ı Rahim’in rahmetiyle şu taklidi kırılmış, teslimi bozulmuş asırda o derin ve yüksek yolu şu derece ihsan ettiğinden bin şükür etmeliyiz. Çünkü imanımızın kurtulmasın kâfi gelir. Fehmettiğimiz miktarına memnun olup tekrar mütalaa ile izdiyadına çalışmalıyız.” (Haşir, s 85) Ulemanın ve filozofların anlatamadığı bir bin yıllık meseleyi  “basit ve avam” lisanı ile gerçekleştirmek, sadece anlatım olarak bin yıllık zorluğu aşan bir deha mantığı ve yazma ustalığıdır. İşte otuz yıl zihninde mayaladığı bahsi bu kadar herkesin anlayacağı düzeye getirmek ona has bir başarıdır. Bu yüzden okumaya teşvik eder, bu kadar derin ve yüksek bir yolu sizin ayağınıza getirdim, “E artık sizde okuyun” demek ister.

Zaman-ı mâzi, zaman-ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuûnâtının aynası olduğu gibi; müstakbel dahi mâzinin tarlası ve ahvâlinin aynasıdır. Şimdi misâl olarak o çok vâsî menbadan yalnız birkaç numunelerini beyân edeceğiz. (Sözler s 231) Bediüzzaman hem tarihin önemini imajli bir cümle ile sanatkârane bir şekilde anlatır. “Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın en parlak âyetleri olan mu’cizât-ı enbiyâ âyetleri, birer hikâye-i tarihiye olarak değil, belki onlar, çok maâni-i irşâdiyeyi tazammun ediyorlar. Hem de Kur’an’ın peygamberler tarihinden naklettiği olaylara, klasik tarih anlayışından farklı şekilde baktığını anlatır.” (Sözler s 231) Peygamberlerin mucizeleri sadece bir tarihi hikâye değil, irşadın, insanlara yol göstermenin birçok anlamlarını içine alıyor. Daha sonra bu manaya hizmet eden Peygamber hayatlarından örnekler verir. Bu şekilde “Evet, mu’cizât-ı enbiyâyı zikretmesiyle fen ve san’at-ı beşeriyenin nihayet hududunu çiziyor, en ileri gàyâtına parmak basıyor, en nihayet hedefleri tâyin ediyor; beşerin arkasına dest-i teşviki vurup, o gàyeye sevk ediyor.” (aynı sahife) Peygamberler hem fen, hem de sanat bakımından insanlara yol gösteriyor, onları fen ve sanatta ilerlemeye davet ediyor. Bediüzzaman’ın tabiri ile Kur’an “bazı hadisat-ı tarihiye suretinde” peygamberler tarihinden bahsedip insanlara her asırda genişliğini koruyan bir rehber ve yol gösterici oluyor.
 
Tarihin önemini anlatan cümle “Zaman-ı mâzi, zaman-ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuûnâtının aynası olduğu gibi; müstakbel dahi mâzinin tarlası ve ahvâlinin aynasıdır” (Sözler s 231) Bu cümle Bediüzzaman’ın tarih konusundaki fikrini özetleyen büyük ve o derece derin anlamlı bir sözüdür. Mazi yani geçmiş zaman, tarih geleceğin tohumlarının mahzeni ve işlerinin aynasıdır. Bir çiftçi mahzeninde beklettiği tohumlarını baharda eker, eğer tohumlar kaliteli ise geleceğin tarlasında elde edilen mahsüller de o derece verimli olur. Eğer değerleri yetersiz ise tarladaki mahsüller de o derece kalitesiz olur. Bir milletin tarihi o milletin gelecekteki nesillerinin, olaylarının kaynağıdır, oradan alınan vaka ve nesil örnekleri gelecek nesillere yüklenirse ortaya harika nesiller çıkar, harika olaylar çıkar. Mazideki tohumlar nelerdir, birlik, beraberlik; kardeşlik, kadirbilirlik onlar gelecek nesillere yansıtılırsa o nesil büyük bir nesil olur, yansımazsa bugün bizim içimizde bulunduğumuz gibi olur.

Bediüzzaman tarihin felsefesini yapar. Yüzlerce cilt tarih kitabından daha harika bir tarih zorunluluğunu anlatan büyük bir cümledir. Mesela Osmanlı bütün ırkları kaynaştırmış ve onlarla büyük yükselme devirleri geçirmiştir, ama Fransız ihtilali ile bu mazinin önemli değerinin yerini ırkların kendilerini övmesi almış ve Osmanlı birliğini doğuran ruh yitirilmiştir. Milliyet cereyanları Osmanlıyı yıktığı gibi Türkiye’yi de nereye götüreceği şüpheli bir noktaya getirmiştir.
   
Gelecek mazinin aynası ise insan aynaya bakınca kendini görür, iyi ise güzel ise ona göre yorumlar. Bugün ve yarın bu milletin aynasıdır, aynada görünen olaylar ve nesiller, uygulamalar maziden ne oranda istifade edildiğini ve edilmediğini gösterir. Tarihi aşağılamak üzerine kurulun son yüzyılın olayları nesillerde tarih bilincini öldürmüş, atalarına benzemek gibi bir endişe bırakmamıştır. Mazideki değerler yerine günün Batılı ve dejenere tipleri mahzene doldurulmuş, insanlarımızın ve çocuklarımızın aynalarında atalarımız ve onların harika halleri peygamber sevgisi, Eyyübi, Fatih, Yavuz daha yüzlerce insanın yerini büyük şarkıcılar ve popçular almıştır. Adı Müslüman adı olan hatta muhafazakar olanlar, onlarla büyümekte, kafalarında ve hayatlarında hâkim kişiler bizim hafızamızı bozan şahısların hayatları ve yaşam biçimleridir. Bediüzzaman’ın Uhuvvet, İhlas, Ayet-i Hasbiye, Hizmet Rehberi’ndeki olaylar ve davranış biçimleri o mahzende unutulmuş değerlerin yerine konmasıdır. Ama bu eserleri hayatına uygulayan çok nadir insanlar vardır. Kendisine benzemek isteyene Ayet-i Hasbiye’yi örnek gösteren Bediüzzaman’ın talebelerinden kaç kişi oradaki insan portresine göre hareket etmiştir, düşündürücüdür. Sürekli ihtilafların içinde gittikçe küçülen ve birbirini hakir gören bir anlayış maziyi anlamamak, istikbali ihtilaflar içinde kavurmaktır. Halimiz ve istikbalimiz birbirini anlamayan ve klik mücadeleleri içinde davranmak tarihi de tarihin bir emmuzeci olan Risale-i Nur’u da anlamamaktır.
 
  
19. Mektup
  
Bediüzzaman’ın özellikle tarihi diyebileceğimiz eseridir. Eserin adı böyle bir tarihi eser çağrışımı yapmamaktadır. Zaten Bediüzzaman görülmemiş bir isimlendirme tarzı kullanır. Bediüzzaman bu eserinin tarihin neresinde olduğunun çok iyi bilincindedir. Namık Kemal Devr-i İstila isimli eserini on iki saatte dikte ettirmiştir. Orada otuz sahife kadar bir eser görürüz. Bediüzzaman bu eserini nasıl yazdığını kendi anlatır. “Nakil ve rivayet olmakla beraber yüz sahifeden fazla olduğu halde, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak, dağ bağ köşelerinde, üç dört gün zarfında her günde iki üç saat çalışmak şartıyla mecmuu on iki saatte telif edilmesi, harika bir vakıadır” (Mektubat s 92)
   
Bediüzzaman, kitabının en iyi eleştirisini ancak kendi yapabilir, çünkü böyle bir kitabı kitaplara bakmadan hafızadan on iki saatte yazmak beşer kudretinin fevkinde bir olaydır. Bediüzzaman’ın eserinin kaynaklarını sayacağız, bu kadar farklı kaynağı bir arada bulundurup onlardan böyle hülasatü’l-hülasa bir eseri yazmak telif etmenin geometrik mantığı ile bu kadar kısa bir zamana sığmaz.
   
19. Mektup on dokuz işaretten oluşur. Peygamberlerin Allah için gerekliliğini, Allah’ın konuşmasının lüzumunu ve Peygamberimizin mucizelerini ve mucizeye taalluk eden mucizelerin peygamberlik için zorunluluğunu başlangıçta anlatır. Daha sonra bini aşkın mucizesi olan peygamberimizin o mucizelerini on yedi kısımlık bir büyük plana dağıtmak bizim klasik zaman kavramımıza sığmayan bir büyük deha tasarrufudur. Telifte, bir eser ortaya koymada en zor iş seçmek ve ayıklamak, daha sonra onları bir plan dâhilinde birleştirmektir. Bin mucizeyi gözden geçirip, onlardan en zaruri, en etkileyicilerini ayıklamak ve onları bir plan dâhilinde anlatıma sokmak zor kelimesiyle ifade edilmeyecek bir büyük iştir. Bu yüzden Bediüzzaman yaptığı işin çok ciddi farkındadır ve “O risalenin mezayasını söylemek lazım gelse, o risale kadar bir eser yazmak lazım geldiğinden” (s 3) der. Ama ne yazık ki bu sözü söyleyen Bediüzzaman’ın talebeleri aradan yüz yıla yakın bir süre geçmesine rağmen bu eserin meziyeti üzerine böyle bir eser kaleme alamamışlardır. Seçme, ayıklama, planlama ve ifade yönünden eser ulaşılmaz bir büyük eserdir. Hala onun büyüklüğünü “öküz vakası” ile anlatmak büyük bir meziyet olarak görünür.     
   
Şahdamar Yayınları’nın yayınladığı Mucizat-ı Ahmediye isimli eserde, Bediüzzaman’ın bu eserin telifinde kullandığı eserler konusunda bir deneme yapmış, ortaya 146 eser ismi çıkmıştır. Ancak onlar Bediüzzaman’ın kullandığı kaynakları bulma konusunda bir deneme yapmışlardır. Elbetteki eserlerin sonunu almış değillerdir, gördüklerini, görebildiklerini sıralamışlardır. Takdire şayan bir eserdir. Bu yüz kırk altı eseri kendi içinde tasnif edersek, hadis kitapları, sahabeleri tanıtan kitaplar, tarih ve siyer kitapları, kelam kitapları, edebiyat kitapları, tefsirler, peygamberler tarihleri, benim sayabildiğim sekiz değişik konuyu içine alan 150 kitap ismi verilmiş. İhata edilmez bir azamet karşısındayız, bu kadar kitabın içinde Peygamberimizi ve onu ihata eden konuları bu plan dâhilinde ifade etmek sözün bittiği yerdir. Bütün bu kitapları taramak ve bahsi alakadar eden kısımları seçmek ve ayıklamak, sonra onları bir eser çatısı altında ifade etmek nasıl bir büyük şahsın karşısında olduğumuzu gösterir. Böyle bir eser için ettiği ricaya bakın “müştak olanları onu bir kere okumasına havale ediyoruz” (s 3)Yüz kere okunsa yeri olan bir kitap için istediği bir kere okumaktır.
   
Bizim için bu kadar hayret edilir bir kitabı telif eden Bediüzzaman’ın bu eserini insan kaç kere okumalıdır, o da onun eser karşısındaki tutumuna bağlıdır.
   
Eserde 120 şahıstan bahsedilmiş onlar hakkında tarihi ve ansiklopedik bilgi verilmiştir. Fakat bu eserde geçen bütün şahıslar değildir, haklarında bilgi verilmeyen daha çok isimler vardır.
  
Bir konu da eserde geçen tarihi, coğrafi mekânlardır.  Bediüzzaman “Tul’ı zaman ve bud-ı mekânın muhakemat-ı akliyede tesiri büyüktür der” bu çok önemli tarihi, sanatsal, estetik, yoruma ait büyük bir sözdür. Şimdilerde buna zaman ve mekânın poetikası diyorlar. Anlatımlarda zaman ve mekân da göz önünde tutulmuş o ayrıntı da verilmiştir. Kitap adeta şahıs, vaka, zaman, mekan, dialoglar ile bir büyük roman gibi telif edilmiştir, evet roman diyorum, gerçekten Bediüzzaman Peygamberimizin yaşadığı yüzyılı, tarihi olayları, mucizeleri, çevresindeki arkadaşları, dostları, düşmanları, bir roman sahnesindeki gibi anlatarak anlatıma da yenilik getirmiştir. Böyle terkipte bir eser yoktur. Olması da imkânsızdır. Çünkü Bediüzzaman’ın zihinsel geometrisi ile telif geometrisi ulemanın hendesi düşünen, ritmik mantığı ile uyuşmaz. Bediüzzaman geleneksel giriş gelişme sonuç gibi dehalara has olmayan bir planın mahkûmu değildir. Boşuna Bediüzzaman denilmemiş. “Bu gençle münazara edilmez” demek bu demektir. Bediüzzaman eseri için “harika bir vakıadır” demesi durumu ifade eder. Yani sıradan olmayan, sıra üstü bir vaka da değil, rastlanmayan bir harika vakadır.
    
Olaylar konusunda o kadar enteresan bir tarz takib eder ki, bir olaydan bahsederken birçok yerde olayın bir parçasını verir, onların tümünden bir bütün ortaya çıkar ve olay hakkında topyekün bir bilgi vermiş olur. Ayrıca olayın büyüklüğü ile metnin sürükleyiciliğini bir arada kullanır. Sanatta blending denen bir önemli unsur vardır. Bir metni meydana getiren unsurları metinde iyi bir karışımla, etkileyici bir karışımla sergilemek ve anlatmak. Mucizat-ı Ahmediye’de mucizeler, vakalar, mekânlar, zaman ve insanlar, temalar, tezler ve olayın baş kahramanı Hz. Resulullah ASM ve büyük anlatıcı Bediüzzaman harika bir karışımla korkunç etkileyici bir terkiple bir araya getirilmişlerdir. Bu büyük romanın veya anlatının,  tahkiyenin kahramanı bütün metne dağılmıştır, her yerde ondan bahsedilir.
   
Bedir savaşından eserde on yerde bahsedilir. Şimdi bunları sıralayalım

1-Hazreti Cebrail ve Mikail iki muhafız yaver hükmünde Gazve-i Bedir’de yanında bulunan bir Zat-ı Mübarek /17


2-Gazve-i Bedir ‘de Hazret-i Abbas sahabelerin eline esir düştüğü vakitte fidye-i necat istenilmiş /35

3- Gazve-i Bedir de şu ayet haber veriyor ki, Resulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam bir avuç toprak ile küçük taşları aldı, küffar ordusunun yüzüne attı. Şahetü’l-vucuh dedi şahetü’l-vücuh kelimesi bir kelam iken onların her birinin kulağına gitmesi gibi, o bir avuç toprak dahi her bir kafirin gözüne gitti. Her biri kendi gözüyle meşgul olup, hücumda iken birden kaçtılar./75

4-Gazve-i Bedir’in ondört şehidinden birisi olan Muavviz ibni Afra Ebucehil ile döğüşürken Ebu Cehil lain o kahramanın bir elini kesmiş, o da öteki eliyle elini tutup Resul-i Ekrem’in (ASM) yanına gelmiş. Resul-i Ekrem (ASM) onun elini yine yerine yapıştırdı, tükrüğünü ona sürdü, birden şifa buldu, yine harbe gitti, şehid oluncaya kadar harbetti.

5-O gazvede (Bedir) Hubeyd ibn-i İsaf’ın omuz başına bir kılıç vurulmuş ki bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış, Resul-i Ekrem ASM onun kolunu eliyle omuzuna yapıştırmış, nefes etmiş, şifa bulmuş./81

6-Tevatüre yakın meşhurdur ve ayat-ı Kur’an’iye işaret ediyor ki bidayet-i islamda Resul-i Ekrem ASM Mescid-i Haram ‘’da namaz kılarken rüesa-yı kureyş toplandılar, ona karşı gayet bed bir muamele ettiler, O da o vakit onlara beddua etti. İbn-i Mesud der ki “Kasem ederim o bed muameleyi yapan ve onun bedduasına mazhar olanları Gazve-i Bedir de birer birer lâşelerini gördüm./93

7-Gar-ı Serv’in kapısında, rüesa-yı kureyşten Resulü Ekrem ASM eliyle Gazve-i Bedir ‘de öldürülen Übeyy İbn-i Halef /100

8-Gazve-i Bedir’de beş bin melaike Nass-ı Kur’an ile önde sahabeler gibi ona hizmet edip asker olmuşlar, hatta o melekler melaikeler içinde Ashab-ı Bedir gibi şeref kazanmışlar./107

9-Hem Ebu Süfyan “Gazve-i Bedir’de gökle yer arasında beyaz libaslı atlı zatları gördük./108

10- Gazve-i Bedir ‘de bir münafık Resul-i Ekrem ASM’in bir gafleti vaktinde  kimse görmeden  tam arkasında kılıç kaldırıp vururken , birden Resul-i Ekrem ASM bakmış, o titreyip kılıç elinden yere düşmüş./111
 
Bir savaştan on yerde bahsediyor, her bahsinde birbirinden farklı yönlerini anlatıyor. Tekrara düşmüyor. Savaşın tamamından bir yerde bahsetmiyor, her yere yayıyor hem merak unsurunu hem de harika karışımını sağlıyor. Buna diğer savaşları katarsak ortaya çok farklı bir harika manzara çıkar.
   
Peygamberimiz çevresindeki kahramanlar hepsi hesaplı kitaplı rollerine göre bahsedilmişler. Hazret-i Ebubekir’den (RA) otuz beş yerde bahsediyor. O Peygamberimizden sonra gelen en büyük kahraman. Hazreti Ali’den (R A) on yedi yerde bahsediyor. Tam onun yarısı kadar. Hazret-i Ömer’den (RA) yirmi üç yerde bahsediyor. Hazret-i Osman’dan (R A) altı yerde bahsediyor. Asrı Saadetteki rolleri ile paralellik gösterir, anlatımda aldıkları yerler. Kitap merak noktasında harika bir sürükleyiciliğe sahiptir. Çünkü şahıslar bütün kitabın alanına yıldızlar gibi dağıtılmışlardır. Kitap harika tasarımlı, planlı bir tarihi roman ve aynı zamanda kroniktir. Ayetü’l-Kübra, Haşir, Mirac’ın üslub harikalıklarını aştığı yerler de vardır, onlarla paralel gittiği yerler de. Ama armonikal yani tevhidi bir estetik açısından bakılınca bu eserde bir mana ve maksad etrafında birleştirilen unsurlar, elementler, diğer eserlerden çok fazladır. Bu kadar çok bir temayı, şahsı, olayı, mekânı, insanı, bir maksad etrafında toparlamak ancak Bediüzzamaman’ın ihata edilmez dehasının mahsülüdür. Bu yüzden eserinin meziyeti üzerine “bunun kadar bir kitap yazılabilir” demesi yaptığının harikalığını bildiğinden ileri gelir.

Mesaj kitapta harika şekilde olaylara, insanlara, vakalara bölüştürülmüş, Peygamberimizin davası arkadaşları ile paylaşımlı şekilde götürülmüştür. Birçok tarihteki gibi peygamber ile sınırlı tutulmamış, peygamberi arkadaşları ile dengeli bir şekilde davaya rabtetmiş, olayın birlikte nasıl götürüldüğünü anlatmıştır. Bu dediğimi anlatmak da bir kitab olacak kadar büyük bir üslub harikasıdır. Eser bu haliyle bir Uhuvvet Risalesi uygulamasıdır, Hizmet Rehberinin tatbikatıdır. Ayet-i Hasbiye’deki tablo ve portrenin peygambere has olanıdır. Bir dava nasıl başlar ve nasıl başarıya gider o da eserde isbat edilmiştir. Peygamberin davasını taş taş nasıl yapıp gittiği de eserin başarılmış maksadları arasındadır. Eserini “mucize-i Ahmediye’nin bir kerameti” olarak görmesi bütün bunlar yüzündendir. Bu eseri en iyi kendisi tanır, çünkü kendisinden başkasına nasib olamayacak bir başarıdır. Kur’an’ın bütün haritasını görerek olayları anlatan, peygamberimizin dönemini ve çevresini ve onu anlatan kitapları, ona taalluk eden ayetleri hep birlikte ihata edilmez bir harita şeklinde gören biri tarafından kaleme alınmıştır.

Son Güncelleme ( Salı, 07 Eylül 2010 23:13 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 104 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

Çok Okunanlar

free hit counter