Şu An Buradasınız: Anasayfa Güncel Risale-i Nur'da Avrupa perspektifi

Risale Akademi

Risale-i Nur'da Avrupa perspektifi

e-Posta Yazdır PDF


1-İslâm dünyası

Geçmişte Avrupa ile diyalogumuz, Osmanlının İslamı hâkim kılmak isteyen ruhu ile Haçlı ruhu arasında o günün etkin cihat tarzı olan savaşlarla, yani "maddî kılıç”larla olmuştur. Günümüzdeki cihat ise "manevî kılıçlar”la yapılmaktadır. Yani ispata dayalı ikna ve medeni fikir alış verişi ile olmaktadır.

Yüzyılımızın farkı bilim, teknoloji ve iletişime dayalı beraberliklerin artması ve dünyanın "küçük bir köy" hâline gelecek kadar birbirinden etkilenmesidir. Bu etkilenme, doğruyu bulma merakını artırmıştır. Ülkeler sınırlarını fizikî olarak korurken beyin gücü, kültürel baskı ve ekonomik büyüklükler karşısında savunmasız kalmaktadır.

Bu süreçte aşırı korumacı, içe dönük, devletçi ve komünist model türü statik rejimler gittikçe sayı olarak azalmakla birlikte, var olanların da her anlamda küresel etkileri daralmaktadır. Ekonomileri de, üretim ve rekabet yetersizliğinden gerilemektedir. Osmanlının 624 yıllık mirasına sahip Türkiye, imparatorluk alt yapısından gelen ve "din-i Mübin-i İslam"a çalışan geçmişin bütün bakiyeleri ve Anadolu zenginliğinin beklentileri ışığında değerlendirildiğinde, stratejik bir konuma sahiptir. Bu haliyle, her zaman ulusal ve uluslararası siyasî gündemlerin ilgi odağı olmuştur.




Ülkemiz, birçok ırkın, medeniyetin, dinîn ve devletin birikimini taşımaktadır. Islama hizmetle şereflenen bu aziz topraklar zor, karmaşık parçalardan oluşan ve köklü bir geçmişi taşıma özelliğinden dolayı, tanımlılık ve çözüm üzerine kurulu basiretli bir perspektif gerektirmektedir.





20. yüzyılın başlarında, İslâm dünyasının ihtiyacı olan perspektifi, Bediüzzaman ortaya koymuştur. Dönemin reçetesini yazmış, ancak "zaman ve zeminin merhametsizliğinden” Osmanlı imparatorluğunun takati, bu ilâçları kullanmaya yetmemiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında tükenişin bilançosu üzerine millî mücadele başlamış ve sonucunda Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Osmanlı döneminde, hürriyetler ve demokratik yapı konusunda siyasî ağırlıklı, sosyal teşhis ve tedavi metotları öneren Bediüzzaman, yeni dönemde ise iman eksenli tahkimatı öne çıkarmıştır. Ahlakî dejenerasyonu netice verecek bozulmaya karşı, "Bütün mesaimi iman esasları üzerine teksif etmiş bulunuyorum." şeklinde ifade ettiği bir uygulamayı benimsemiştir.

Buna göre geçmiş, mevcut durum ve gelecek, birlikte "imanı" bir bakış açısı ile değerlendirilmelidir. Kalıcı ölçüler elde edebilmenin tek doğru yaklaşımı budur. Geleceğe bakışta isabet, ilmin verileri ile hadiselerin seyrini dikkate almayı gerekli kılar. Çünkü "öz" bakımından her şey ilme bağlı olduğu gibi; zaman da, olan biteni açıklamada en iyi müfessirdir. Zaman içinde ortaya çıkanlar "olgu, vak'a" niteliğini kazanırlar. Böylece eldeki tespitler, "Zaman kaydını izhar etse, itiraz olunmaz." hükmü çerçevesinde değer alırlar. Bu tespitlerin doğru anlaşılmasının, çağın Kur'ân yorumuna dayalı bir basirete muhtaç olduğu da unutulmamalıdır. Ancak o takdirde olaylar arasındaki "parça-bütün" ilişkisi sağlıklı bir şekilde değerlendirilebilir.

Temel yaklaşımlar için teferruatta boğulmak, yani ağaçla ilgilenirken ormanı ihmal etmek; sosyal dönüşümleri okumada ve siyasal değişimleri doğru değerlendirmede bir handikaptır.











Risale-i Nur, yüzyılların ufku ve hafızası olma özelliğiyle dünyamıza zihnî derinlik katar. Böylece bireyin psikolojisini güçlendiren ve moral değerlerine aşı yapan yeni yaklaşımlar kazanmasına ve gidişatın çok üstünde bir dürbünle geleceği okumasına katkı yapar.







İslam dininin bu asırda etkili olmasının temel prensiplerini ortaya koyarken, hem Müslümanlardan, hem de ecnebilerden kaynaklanan engelleri beraberce zikreder.








"Benimki, öteki" tasnifi yerine, İslâm merkezli bir duruşa mani olan sebepleri teker teker sıralar. Bu noktada gerçekçidir. Hak olan İslamiyet ile hakkını veremeyen Müslümanlar arasındaki farkı, taraf psikolojisine girmeden tespit eder.

İslâm’ın mazi kıtasına hâkim olmasına engel teşkil eden manileri sıralarken; sekiz problemden üçünün bizden kaynaklandığını tespit eder. Analizle birlikte çözümü sunar ve asla ecnebileri tahkire dayalı kolaycı bir yola ve Haçlıya “tepki mantığı” ile bakan geleneğe göre hareket etmez Osmanlı döneminde bu perspektifi ortaya koymak, oldukça cesur ve iddialı bir tarzdır.

Anlaşılması bugünlere kadar gecikmiş olsa da, zamanın öğrettiği sonuçlar eğitici olmuş, buna göre hadiselerin sürüklediği bir öğrenme şekliyle karşı karşıya gelinmiştir. Avam ve "gözlü tabaka" için zahiren anlaşılma ve sahiplenme desteği veren bu durum, elbette ki Risale-i Nur'un anlaşılırlığını hızlandıracaktır.

Bize düşen, gelişmelere hız katacak şekilde, düşünce hızında tahlil ve tasvirle yüzyılın vizyonunu taşıyan istikbal etüdünü tamamlayıp, plan ve projelere esas olacak projeksiyonlar ortaya koymaktır. Nirengi noktaları verip, ara mesafelerin ölçümünü teknik düzeye bırakmaktır.

Öncelikle Risale-i Nur projeksiyonunda AB perspektifini nazarlara sunmamız gerekir. Aynı şekilde Risale-i Nur Projeksiyonunda İslam Birliği perspektifini doğru bir zemine oturtmamız lazım. Sair milletler ve medeniyetlerin de insanlık ailesindeki yerini ve konumunu, yine Risale-i Nur projeksiyonuna bağlı bir perspektifle ortaya koymak zorundayız.

Risale-i Nur Projeksiyonunda Perspektifler serisi şeklinde; AB, İslam Birliği, iman birliği, ülke birliği, dünya birliği, aile, birey, eğitim, sağlık, yönetim v.b. konu taramalarını başlatmamız gerekiyor.

2-Risale-i Nur bakışındaki fark

Risale-i Nur, kâinata; kâinatın sahibi adına Kur'ânî bakış kazandıran temel karakteristiğinden dolayı, dünyaya ve cereyan eden siyasî, sosyal, ilmî, dinî ve kültürel hareketlere bir bütün olarak bakar. Birbirinin mütemmimi olan ve fotoğraf kareleri birleştirildiğinde bir tablo bütünlüğü veren, özelden genele ve genelden özele indirgenecek ölçeklerle perspektif tutma disiplinine sahip evrensel şuurdur.

Evrensel şuurun hissedarları, insanlık haritasında yer alan bütün milletler, topluluklar ve oluşumlardır. Kabul çerçeveleri birbirine eklendiğinde İslamiyet adına, medeniyet adına veya insaniyet adına müspetten yana oluşan dünya bloğunun sahibi ve projenin mimarı Bediüzzaman'dır.











Ülkemizin kaotik dönemleri, daraltılmış siyaset, bereketsiz zekâlar, günlük düşünen ve yorumlayan yaklaşımlarla büyük resmi ve İslam çağının inşâsını tasavvur etmek, mümkün olamamaktadır. Din nasıl umumun malı ise, onun dava vekili olan Risale-i Nur da umuma aittir. Bu şekliyle derece derece bütün insanları kapsamaktadır. Kapsama alanının dışında tu-  tulan her hadise, son günlerin deyimiyle hazım kapasitesi  problemidir.

Evrensel bir davanın evrensel ölçüleri; yerel ve ülke politikalarının dar ve sığ resmî format içinde hâkim güce duyulan reaksiyon ve propaganda teknikleriyle yapılacak sınırlı gayretlerle yeterince anlaşılamaz. Tatmin edici sonuçlara götürmediği gibi, dünya buluşmasını ve İslam hakikatinin hâkimiyetini de gölgeler. 

Yukarıdaki genel çerçeveden hareketle, Risale-i Nur projeksiyonunda AB perspektifini özet maddeler hâlinde nazarlarıniza ve tetkiklerinize sunmak istiyorum:
 
3-Risale-i Nur’da Medeniyete İlişkin Temel İlkeler

a) Temel ilke

Amaçlarla araçlar takas edilmemelidir. Yanıltıcı olan, amaçların araçlarla kıyaslanmasıdır. Böylece ana fikir nazardan kaçmaktadır.

b) Hak her zaman üstündür

Hak davanın hak vasıtaları her zaman mümkün olmadığı gibi, hak vasıtaların hak davaları da her zaman olmamaktadır. Hak davalar, ancak hak vasıtalarla muvaffak olmaktadır.








Galibiyetin kaynağı hak dava ve hak vasıta birliğidir. Dolayısıyla hak dava için, hakka vasıta her yöntem ve teknik alınıp kullanılmalıdır.

Hakka katkı yapacak her metot, meşru ve makul çerçeve kullanmalıdır. Elinde hak metot bulunduranların, metotlarından yararlanırken, fikirleri ve yanlışları ölçü değildir. Batı demokrasiyle yönetilirken, İslam dünyası merkezî sistemlerle idare edilmektedir. Buna göre demokrasi metodunu gayr-i Müslimler kullanıyor diye, demokrasi İslam’a aykırı görülmemelidir.

c) Bakış açısı

Her konu, kavram ve işleyişin müspet ve menfi iki yönü vardır. İnsan hayatında; hayır-şer, olumlu-olumsuz, pozitif-negatif, yakınlaştırıcı-uzaklaştırıcı, ödül-ceza, sevgi-nefret tercihlerinden birine bakış açısına göre yönelme vardır.
 
Bediüzzaman'ın müspet hareket modeli, olumlu yolda ilerlememizi ve olumluyu olumsuzdan ayırt edici özelliğimizle yol alabileceğimizi ortaya koyar. Avrupa yorumu da aynı kategoride ele alınmalıdır.

"Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir." (1) diyen Bediüzzaman, yanlış anlama zeminine dikkat çekmektedir, iki Avrupa gerçeğini bilmek, şapla şekeri karıştıranlar karşısında Risale-i Nur'un farkını gösteren en mümeyyiz vasıftır.

Bediüzzaman, iki Avrupa'dan birinci sırada, birinci Avrupa'yı tercih eder. Nazarları müspete yönlendiren eğitici psikolojiyle; müspet Avrupa'yı birinci Avrupa, menfi Avrupa'yı ise ikinci Avrupa olarak tanımlar. Bu ikisinin yarışında birinci olmasını istediği Avrupa'dan yanadır ve onun destekçisidir; onunla iş birliğini tasvip eder.

d) Farkı fark etmek

Tefrik etme, iki şeyi birbirinden ayırt etme ve farkı görme özelliği, sosyal hayatın temel bir ölçüsüdür. Bazen bir şey kendi içinde ayrıca ikiye ayrılarak, tasnif edilebilir. Avrupa örneğinde olduğu gibi. Bazen de blok hâlinde iki taraf arasında tercih yapılır ve ehven olanı müspet kabul edilir. Kâfirlerle ehl-i kitap arasındaki fark gibi.

İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1990'a kadar süren Batı ve Demirperde ülkeleri arasındaki bloklaşmada, ehven olan Batıdan yana tercih yapmıştık. "Küfür tek millettir” mantığı, toptancı ve muhakeme barındırmayan bir söylem olarak, uzun süre ayırımsız Avrupa düşmanlığını körükledi. Şimdi de onun telâfisi ile uğraşılıyor.

e) Sosyal katmanlar gerçeği

"Devletler milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor." (2) sosyolojik tespiti, bu yüzyıla bakış açımızı değiştirmemizi zorunlu kılmaktadır. Artık savaşlar, milletler ve devletler arasında değil, insan sınıfları arasında olacaktır. Temelde inananlar ve inanmayanlar, zalimler ve mazlumlar, zenginler ve fakirler, bilenler ve bilmeyenler vb. şekilde tasnifler yapılabilir. 

İnsanlar, evrensel ölçekte iki bloğa ayrılıyorlar; siyasî güç dengeleri ve hükümetler bazında bu sonuçlar çok net görünmese de, insanlık vicdanında ve dünya kamuoyunda insan sınıfları, ülke ve millet bağlamında değil, düşünce ve ilke bağlamında oluşmaktadır.

f) Niteliklere dikkat

Bediüzzaman'ın tespitiyle, bir Müslümanın her vasfı Müslüman olmadığı gibi, kâfirin de her sıfatı kâfir değildir. Burada coğrafî, dinî, etnik ve ülke boyutunda değerlendirme yerine, bireye ait özellikler üzerinde duruluyor. Bir bireyin iyi olan bir özelliği nazara verilirken, diğer özellikleri ile karalanmıyor.

"Fena ve fani bir adamın doğru bir sözü" ifadesinde, doğru sözü nazara vermek, "fena ve fani" özelliğe verilen destek değildir. Doğru söz, nereden ve kimden gelirse gelsin taraftar olmak, doğruların her bünyede var olan bileşkesini bulmayı sağlar.

g) Suçun şahsiliği ilkesi

"Hiç kimse bir başkasının hatasından dolayı sorumlu tutulamaz." ölçüsü, hem suçun şahsiliği, hem de bir başka değer ilişkisi yüzünden insanların yargılanamayacağı hükmünü getirir. Benzer şekilde, tercih yapılamayan mevcut farklılıklar yüzünden, ayırımcı bir muameleye maruz kalmak, hukuka aykırıdır.

Anlaşılıyor ki, insanların cüzi iradeye dayanmayan ve doğuştan gelen sonuçlardan dolayı yargılanmaları insani ve ahlaki değildir. Buna göre, insanların yaptıkları ile değerlendirilmesi gerekirken, iki ayrı davranışın "aynı anda yapılmış" gibi doğru veya yanlış görülerek birbirine boğdurulması, insaf ölçüsüne uymamaktadır. Hakperestliği yaralar. Akla kapı açmayı engeller.








Küresel ön yargıların arttığı ve siyasî aktörlerin kolay ve dışlayıcı davrandığı bir dönem yaşanıyor. Hâkim güçler, kendi menfiliklerini "öteki" kavramının arkasına yığmaktadırlar. Kamuoyu yanılmaları buradan çıkmaktadır.

Muhatabın olumsuzlukları üzerinden müspet kısmı örtmek, analitik ve olumluyu yaşatacak bir tarz değildir. "Tenkis-i gayr ile faziletini izhar" psikolojisi ile hareket etmek, diyalogda aranan iyi niyeti perdeler ve sonuç akim kalır.

h) Kitap Ehli ile dostluk

"Hıristiyanları ve Yahudileri dost edinmeyiniz." ayetinin yorumuna Bediüzzaman farkıyla baktığımızda, bu zamanda düz anlaşılma kalıbından farklı bir anlayış görmekteyiz. Zahir manaya göre, ayet-i kerime gayr-i Müslimlerden uzak durmamızı emrediyor. Bediüzzaman'a göre bu emrin kapsamı; "dinleri ile dost olmama"yı içermektedir. Yoksa ticari, siyasî işbirlikleri ve komşuluk gibi münasebetler için herhangi bir engel söz konusu değildir.










Bu açıdan bakıldığında, Müslüman olmayan toplumlar ve ülkelerle yapılacak teknolojik, siyasî ve sosyal iş birliğinde dinî bir beraberlik söz konusu değildir. Benzer ilişkiler tanışma sonucu, tarihin tersine İslam’ın anlaşılmasıyla diyalog kapısının aralanmasına zemin hazırlanmasını netice verecektir.











Yetersizliğe dayalı "kendine güven duymama" ve iş birliğinden korkarak "kaybedeceğini düşünme" durumu vehmî, arızî ve psikolojiktir. Bağlayıcı bir değer taşımamaktadır. Telafi edilmesi gereken, bilgi eksenli diyalog kültürümüzü artırmak ve samimiyet içinde düşüncelerimizi aktarmaktır. Tebliğ esaslarını dikkate alıp, vazifemizi yapmaktır.

ı) Gerçek düşmanlar 

Bediüzzaman'ın düşman tarifinde coğrafi, etnik, dinî ve ülke bazlı bir ayırım yoktur; evrensel bir düşman tarifi vardır.   

O, "Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilâftır." (3) der. Bu düşman her yerdedir, içimizde, dışımızda, hatta bazı özelliklerimizde kendini gösterebilir. Üzerimizden kendini temsil ettirebilir. Bir konudaki cehalet, bir sıfat olarak bizi de bu kategoriye dâhil edebilir.

Aslında, Peygamberimizin tarifinde en büyük düşman nefsimizdir. En fazla güç harcanması gereken mücadele de "nefisle cihad" aşamasında ortaya konmalıdır.

Böylesine evrensel bir tanımın, coğrafi düzeylere çekilmesi, sağlıklı bir dünya barışını netice vermez. Buradan, "cehalet, zaruret ve ihtilaf cephesine karşı olan herkesin, ortak değer oluşturabileceğini anlayabiliriz. Bu cephe ile mücadelede ise "sanat, marifet ve ittifak" silah olarak kullanılmalıdır.

Savunma sanayi ve silah teknolojisinin baş döndürücü rekabet gücüne rağmen, bilim ve eğitim odaklı takım çalışmalarının etkisi ve ağırlığı, itici kuvvet olmaktadır.

Bu mesajlar 20. yüzyılın başlarında verilmektedir. Hedef kitle öncelikle İslam dünyasıdır. Bediüzzaman'ın daha çok âlimlerden oluşan büyük topluluğa hitap ettiği Şam'daki hutbeyle, cihadın fonksiyonlarındaki değişimiyle manevî cihadın öne çıktığını görmekteyiz. Bu dikkate alındığında, "sanat, marifet ve ittifak" katkısı yapacak her iş birliğine açık olunması gerekli görünmektedir.

Maddî ve manevî kalkınma seferberliğinde ittifak ana öğedir. Bunu tesis edecek organizasyonlar, işbirlikleri ve her düzeyde ortak stratejiler geliştirmek bir zarurettir.

i) Vasıtanın mahiyeti

"Ecnebilerden alınan maddî bilgiler, sanat ve terakkiyata ait ise, lazım, sefahate dair ise muzırdır." ölçüsü, kalkınma eksenli sanata, bilgiye ve donanıma ait diyalog ve iş birliğinin "ecnebi" den alınabileceğini vurgulamaktadır. Burada aldığımız hizmet veya maldır, ecnebinin düşünceleri değildir. Satıcının ecnebi olması ayrı bir konudur. "Vasıtanın mahiyetine bakılmaz." kuralı burada da geçerlidir.

Faydalı olana yakınlaştırıcı davranmak ve zararlı olana uzaklaştırıcı durmak, "iyiliği emir, kötülüğü men" kaidesine uymaktadır. Müspet ve menfi olarak ikiye ayrılan Avrupa'ya karşı birinci olmasını istediğimiz Avrupa'nın bizim desteğimize ihtiyacı olduğu gibi, bizim de demokratikleşme, sanayileşme ve gelişmemiz için birinci Avrupa'ya ihtiyacımız vardır. Bu ittifak sağlandığında, ikinci sıraya düşmesini istediğimiz ikinci Avrupa kaybedecektir.







j) Müslüman İseviler

Tepkilerinde ikinci Avrupa'yı muhatap alan Bediüzzaman, olumlu baktığı ve yakınlık hissettiği birinci Avrupa'ya sahip çıkar, "insanlığa nafi sanatlar" konusunda işbirliğinden yanadır.

Ayrıca "İsevilerin dindar ruhanileri" (4) ile Müslümanların kuracağı ittifakın, Allah inancını bozguncu cephe karşısında, evrensel boyutta kuvvetlendireceğini belirtir.

Dünya barışı ve insan haklarını tesis edecek ortaklıkta ailenin korunması, uyuşturucu, ahlaki çöküntü, terörizm ve diğer kötü alışkanlıklara karşı ortak tavır belirlenebilir.

Bediüzzaman, hak dini arayan Hıristiyanların artacağına, Hıristiyanlığın "tasaffi" edeceğine, İslam’ın arkasına aldığı bu destekle kuvvetleneceğine işaret eder. Hatta ortaklığın ve beraberlik psikolojisinin nezaketine uygun bir tabirle İslam’ı kabul edenlere "Müslüman İseviler" tanımını getirir. 










k) İkna metodu

Diyalog ve müzakerelerde "Akla kapı açıp, ihtiyarı elden almamak" prensibi, evrensel tebliğin önemli bir parametresidir. "Medenilere galebe çalmak" ifadesinde, onları tatmin edecek ve fikirlerimizi kabul edip, bize yönelmelerini sağlayacak anahtar iletişim şekli, ikna metodudur. İkna metodu, karşılıklı iletişim kurallarına dayalıdır. Bu kişilerin, fikir veya önermeleri, eşit şartlarda yürütülen bir görüşmede, iradeleriyle kabullenmelerini sonuç verir.

"Söz anlamayan" kategorisine giren ve fikrî değeri olmayan muhatapların tarz ve üslupları, konumuz dışındadır. Entelektüel buluşmaların temelinde, öğrenme teatisi vardır.

İkna metodunda, tezini ispatlamak ve doğru takdim yükümlülüğü vardır. Propagandaya dayalı, baskıcı ve kabul ettirme pozisyonuna iten bir zorlama söz konusu değildir; ikna, olumlu kanaat oluşturma esasına dayanır. Konu dışına çıkmak, itham etmek, üstünlük taslamak, baskın gelecek davranışlara girmek ve buna bağlı kabul ettirme stratejileri gütmek, hakkın tebliğinde ve birbirini kabul etmede sağlıklı bir tutum değildir.
 
Birbirini, karşılıklı destekleyerek boşlukları tamamlama, kabulleşme zeminini hazırlama ve iç yolculuğa vesile olma duyarlılığı içindeki bir ikna niyeti, beraberce düşünme iklimine daha elverişlidir.

Muhakemesiyle bağ kurduğumuz insanlar, zihnin sürükleyici ve merak edici sorularına cevap arama ihtiyacını fazlasıyla hisseder. Bize düşen, kendi iradesiyle güzergâhında ilerleyen insanlara, yolda refakat etmektir. Taleplerine, hazırlıklı bir bekleyişle ikna edici cevaplar vermek ve akıl yönünden tatmin etmektir.

Özellikle dünya ölçekli olayların gölgesinde cereyan eden beraberliklerde ve diyaloglarda, ilke ve çerçeve düzeyinde düşüncelerini birbirine takdim dozunda bırakmak, artık bir zorunluluktur.

Bugüne kadar yeterince ihtiyaç duyulmayan iletişim kalitesi veya kendi seyrinde giden diyalog/diyalogsuzluk kültürü, yeni bir boyut kazanmıştır. "Tasvir-i müddea ile aldanmayız." diyen Bediüzzaman tasvirin, iddianın kendisinde olması gereken ciddiyet, açıklık ve olumlulukla birlikte anlamlı olacağına işaret eder. Aksi hâlde, ispatlanmamış bir iddianın tasviri, gerçekçilik ve ilmilikten uzak olduğu gibi, günümüz insanına hitap eden bir söylem biçimi olmayı da hak etmez.

Bir fikrin kendinden kaynaklanan gücünü, doğru iletişim ve samimiyetle anlama ve anlatmada kullananlara, bu yüzyıl olağanüstü fırsatlar vermektedir. Bu anlamda "müsavi şartlarda mucizevari fütuhatlar" kuralı, en büyük şevk kaynağıdır. Âdeta çözülmüş bir şifredir.







Farklı metotlar, doğru amaçlar için aynı maharet ve uzmanlıkla kullanıldığı zaman, haklı olmanın farkı "mucizevari" sonuçlar verir. Kelâm sıfatından gelen emirler, kâinat kurallarıyla bütünlük içinde tatbik edildiğinde, beklenmedik inkişaflar başlar. Eşit şartlar, ilkelerini metotlu bir şekilde güçlü, kalıcı ve güncel bir üslupla anlatanlara inanılmaz iletişim avantajı sağlar. Belagatın etkisi ile takviye edilmiş bir muhteva zenginliği, hak davanın en büyük kuvvetidir.

l) En büyük insanlık

"Temel değerler"e yönelik müzakerelerin bizi götüreceği nokta, "insani değerler" dir. Sonrası, İslamiyet gerçeğinin "insaniyet-i kübra" olduğunun tarafımızdan anlaşılmasıdır.











Yaşanmayan ve hayata tam yansımamış bir İslam, ne çare ki "isim"den ibaret kalma durumunu sürdürecektir. "En büyük insanlık" olarak görünmesi için "batıl ona musallat" olduğunda, güçlü bir "kuvveden fiile çıkma" iradesi ile zamirini ortaya koyacaktır. Bir projeyi hayata geçirmek, projeyi anlaşılır kılar, İslami¬yet manen olduğu gibi maddeten de hakikatini gösterecektir.

Ebedî takdirin sırrı ve kaderin tecellisine sabırla, metanetle karşılık veren; görevini değişmez süreklilikle yerine getirenler kazanacaktır. Bunun dışında reaksiyon tutumların yönettiği bir duruş, İslam medeniyetini insanlığa tanıtma sorumluluğu olan Müslümanların sempatisini gölgeler.

Bir misyona gönül verenler, İslam’ın evrensel mesajlarını, fedakârca sunulacak perspektiflerini kalpleri ısıtacak mülâyimlikte geniş tutmaları hâlinde insanlığa ancak doğru takdim edebilirler.

m) Kamuoyunun etkisi

Bediüzzaman, Mart 1909'da dindar mebuslara hitaben neşrettiği makalesinde, "Hayat-ı milliyemizi muhafaza" ve "ecanibe karşı metanetimizi ve kemalimizi ve mevcudiyetini gösteren..." hedefler ortaya koyar. Buna göre yabancılar karşısında göstermemiz gereken varlığımız sayesinde "ittihad-ı umumiyi tesis" mümkündür. Milletin birliği bu şekilde sağlanır. Böylece "efkâr-ı ammeyi tevlid" dediğimiz, kamuoyunun oluşması ve etkinliği gerçekleşir.

Dikkat edilmesi gereken, menfi medeniyetin içimize girmemesidir. "Avrupa dilenciliği" anlamında menfi Avrupa'ya yakın durmak, Bediüzzaman tarafından tasvip edilmez. Ona karşı duruşumuzu kuvvetlendirip, müspet Avrupa ile yakınlaşmamızı önerir.

Neticede, "Avrupa'nın eski zann-ı fasidlerini tekzip eden" bir kapı bize açılacaktır. Böylece geçmişten gelen ön yargıların ve kısır döngülerin gerçek dışı olduğunu ortaya koyma imkânı doğacaktır. Bir anlamda Avrupalıların "eski" kanaatleri "tekzip" edilmiş olur.

Bunu başaracak bir noktadayız. AB ile tam üyelik müzakerelerinin başladığı bir zamanda, Avrupa halklarına vereceğimiz mesajlar sonuçları etkiler. Diyaloglar, dünün "zann-ı fasid" peşin hükümlerini değiştirecektir.

Eğer Avrupalıların yanlış kanaatlerini düzeltecek kararlı ve samimi performansı gösterebilirsek, Avrupa'nın şu anki bazı görüş ve değerlendirmeleri tekzip görecektir. Kendilerine de tashih görevi düşecektir.

Avrupalılar, sık sık görüş değişiklikleri yaşıyorlar. AB, dâhil olacağımız kaskatı ve dondurulmuş bir sistem değildir. Kendi içinde dinamikleri ve değişimleri olan bir topluluk var karşımızda.

Etki değerimizle değişmeye açık bir müzakere sürecini birlikte yaşayacağız. Onlara "ahkâm"da dilencilik etmeden, olgun ve şahsiyetli bir ortaklık kurabiliriz. Yapılması gereken, "tamamen iyi veya tamamen kötü" mantığıyla toptancı davranmamaktır. Hedef, birlik üyeliğinde kararlı bir şekilde ilerlemektir. Bunu tesis ederken, varlığımızla birliğin parçası olacağız. Değerlerimizi de birliğe taşıyacağız.

Siyasî iradenin basireti ve başarısı burada saklıdır. Teknik uyum programları ve görüşmelerin arka planında, kurgusu yapılan büyük fotoğrafı ortaya koymak ve demokratikleşmeyi köklü bir geleneğe dönüştürmek esas alınmalıdır. Müzakerelerin ana teması, samimî niyeti yansıtmalıdır.

4-Medeniyetler Buluşmasında Bediüzzaman’ın Etkin Rolü

a) Avrupa'nın stratejik konumu

Bediüzzaman'a göre Avrupa, "küre-i zeminin hums-u öşrü iken, nev-i beşerin bir rub'unu letafet-i fıtriyesiyle kendine çekmiş" tir.

Avrupa'yı cazip kılan sebepler üzerinde, yakın siyasî tarihin bir iz düşümü sadedinde kısaca durmak istiyorum. Türkiye, İslâm ülkeleri, komünist blok ve Avrupa dörtgeninde son 60 yılda yaşanan ve Avrupa'yı öne çıkarıp, belirginleştiren ve cazip kılan noktalara kısa bir gezinti ile değineceğim:

Görülüyor ki Avrupa, yerkürenin yüzde ikisine tekabül etmesine rağmen, dünya nüfusunun dörtte birini tabiî güzelliği ve yumuşaklığı ile kendine çekmiştir. Hoşlanılan ve ilgi duyulan bir kıta olmuştur.

Sanayi ve ticaret ile birlikte çekim merkezi olan Avrupa'nın, yoğunlaşan nüfusu ile birlikte ihtiyaçları artmış, bu da mal ve hizmetlerde arzı tetiklemiştir. Ülkelerin sanayi iş birliği ile başlayan ekonomik birliğe dayalı sistemler, diyaloglar sayesinde işbirliklerini artırmıştır. Genişleyen Avrupa, ortak hafıza oluşturarak, ortak hareket zeminini bulmuştur.

Avrupa, bu süreçlerde siyasî ve sosyal sorumluluklar paylaşma ve ortak irade ortaya koyma ihtiyacını hissetmiştir. Özellikle, ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan beraber yaşama ve birbirini kabullenme, ortak hedefler haritası çıkarma fikrini netice vermiştir. Başta sınırlı âkil insanlarla girilen birlik yolu, zamanla yolunu açtı ve önünü görmeye başladı. Bugün ise, meyvelerini almaya başladılar.

İkinci Dünya Savaşından sonra, Doğu Bloğunun teşekkülü ve iki kutuplu dünyanın soğuk savaş yılları, Batı Avrupa'yı savunma öncelikli ittifaklara da dâhil etti. NATO, bu anlamda kurulan askeri bir ittifak olarak, Türkiye'yi de içine alacak bir savunma konseptini sağladı. Böylece, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin başını çektiği komünist bloğa karşı askeri bir güç birliği gerçekleşti.

Dünyanın iki kutuplu savaşında, doğu bloğunun yayılmacı dönemi, sonrasında 1968 kuşağının dünya genelinde estirmeye çalıştığı "özgürlük rüzgârı" ve Marksist eğilimlerin propaganda etkisi, Batı dünyasını ve diğer üçüncü ülkeleri zorladı. Bundan kurtulmaları kolay olmadı.

Kıta Avrupa'sı, ağırlaşan mücadele şartları altında ekonomi ve sanayi büyümesini ihmal etmeden, doğu bloğuna sürekli fark atmayı başardı. Amerika'nın da büyük rol aldığı bu dönemlerde, İslâm dünyası krallıklar, baskıcı tutumlar ve gerisinde kalanların da şeklî cumhuriyetle idare edildiği ülkeler konumunda kaldılar.

İslâm ülkelerinin bir kısmı, Rusya'nın yayılmacı propagandası ve Amerika karşıtlığı ile nötr ve doğu bloğundan yana oldular. Bir kısmı, İsrail’e destek veren Amerika karşıtlığını tercih ettiler. Bazı ülkeler de, "İslâm sosyalizmi" acubesine kadar sürüklenen bir keşmekeşlik yaşadı.

Baasçı anlayış, Rusya etkisinde bir doktrin gibi, baskı ile ülkelerini yönetti ve daha despot bir şekilde halklarına zulmetti. Bazı İslâm ülkeleri ise Batı ittifakının gözü kapalı temsilcileri oldular. Bütün kaynaklarını tek taraflı ve altyapı desteğini alarak Batıya yönlendirdiler.












Komünizmin, o günkü Sovyetler Birliği üzerinden beslediği en büyük emel, Deli Petro'nun rüyası olan, Türkiye'nin sıcak sularına inmek ve boğazlar üzerinden kuracağı hâkimiyetle, Batı dünyasının yolunu kesmekti.

Komünizmin ağır pençesi, komşu ülke olan o günkü Sovyetler üzerinden Türkiye'yi tehdit ettikçe ve uzantılarının içerde yerleşik savunucuları ile eyleme kadar varan faaliyetleri arttıkça, Türkiye'nin tedirginliği de arttı. Sovyetlerin, Kars ve Ardahan'ı isteme cüreti ile birlikte, ciddi bir güvenlik şemsiyesine ihtiyaç duyuldu.

Topal demokrasimiz ve tek partili jakoben etkinin içerde de kıskaca aldığı ve değerlerini, inanç sistemini dışladığı halkın memnuniyetsizliği had safhadaydı. Sol örgütlenmeler ve Kemalist ideoloji, "devrimcilik" başlığında birleşip, laiklik sendromunu fazlasıyla millete yaşattırıyorlardı.

Ülkemizin etrafını saran doğu bloğu ve doğumuzda ayrıştığımız Ortadoğu coğrafyasındaki rahatsızlıklar karşısında, kendine çözüm yolu arayan Türkiye, tek parti hükümranlığını sürdüren CHP'nin kuruluş sistematiğine asla uymayan, olumlu bir gelişmeyi kabul etmek zorunda kaldı.

Bu olumlu adım, NATO'ya başvurma zorunluluğumuzdan kaynaklanan bir süreçti. Bunun şartı da Türkiye'nin çok partili sisteme geçme mecburiyetiydi. Türkiye, çok partili sisteme geçme şartına istemeyerek, kerhen uymak zorunda kaldı. Zaten 1946 seçimlerinde yaşanan tescilli sabıka da bunu gösteriyor.

Dörtlü takrirle CHP'den kopan dört kişi ile kuruluşu başlayan Demokrat Parti ilk seçimlere girdi. "Açık oy, gizli tasnif garabeti ile CHP kazanmış oldu. Bu hileli seçim demokrasimizin kara bir lekesi olarak hâlâ hafızalardadır.

İlerde anarşiye dönüşecek olumsuz gelişmeler de yok değildi. Ülke genelinde yaygınlaşan komünist faaliyetler, entelektüel cephenin devrimcilik adı altında toplumun değerleriyle çatışan jakobenlerle, İslâmiyete karşı fikrî dayanışma içindeydiler.

Benzer şekilde, Kemalist ideoloji, geliştirdiği çağdaşlık-laiklik yoğunluğu altında toplumun inanç eksenini dışlamıştı. Mütedeyyin insanlar, zor dönemler geçirdi.

Bütün bu gelişmeler, anarşiyle ve düzeltmek amacıyla gelen, "kurtarıcı" rolündeki askerî darbelerle boğuşup kalmayı netice verdi.

Bu şartları doğuran başlangıçların farkında olan Türkiye, Batı ittifakı içinde yerini aldı. NATO'ya girdi. Cumhuriyet, demokrasi ile tanıştı. Demokratik cumhuriyetin ilk denemeleri olan seçimler yapıldı. Çok partili döneme geçildi.

1950'de yapılan ikinci seçim, aynı hilelere fırsat vermemiş, hem içerde, hem dışarıda bunaltılan halkın, "Yeter söz milletindir!" parolası ile ilk beyaz ihtilalini gerçekleştirmiştir.









Bu siyasî ve toplumsal değişim arzusunun 25 yıllık kapalı devreden sonra gelen rahatlaması ile Avrupa yaklaşımı ve birliğe üye olma isteği Demokrat Parti ile başlayan bir süreklilik içinde aynı misyonun desteğinde gelmiştir.

Bediüzzaman bu süreçlerde, aktif bir şekilde tercih hakkını kullanmıştır. Demokratları destekleyerek, Avrupa ile kurulacak müspet diyalogların yanında yer almıştır. Demirperde bloğuna karşı, Allah inancında birleşmeyi Batı’ya önermiştir.

Ehl-i kitap ile kâfiri aynı kefede değerlendirmemiştir. Yüksek siyasetini, İslâm’ın lehine ve Kur'ân'a dayalı bir yorumla ortaya koymuştur.

Bu arada, dâhildeki menfiler boş durmuyordu. Millet iradesinin görünmeyen ortakları, imtiyazlı bir şekilde milli iradenin etkisini azaltmaya çalıştılar. Yirmi Yedi Mayıs ihtilali sonrası 1961 Anayasası ile elde edilen, "devlet organlarının halka rağmen direnen karakteri, siyasî etkinliği devamlı bir surette tesirsiz kılan muhtıra ve darbelerle, Avrupa Birliği projesini kesintiye uğratmıştır.

"Tam kaleye gol atılacağı bir anda", en kritik avantajımızın olduğu ve yumurtanın kapıya dayandığı 1978 yılında, Yunanistan ile birlikte, o günkü adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğuna (AET) girişimizin hızlanacağı bir dönemde, CHP engeli yaşandı.

CHP'nin o günkü genel başkanı Ecevit'in, "Onlar ortak, biz pazar olacağız." mantığıyla reddettiği Avrupa süreci, akabinde 12 Eylül askerî darbesiyle bizi tamamen içeriye kapatmıştır. Kader, aynı Ecevit'e, 1999'da bu iddiasını reddedecek bir kabule imzasını attırmıştır.

Merkez sağın dışında, sağ ve solda hiçbir grubun taraftar olmadığı, hâkim güçlerin ise, kendine benzeterek darbeli demokrasi içinde yol aldıkları şartlardan çok önce, Bediüzzaman Avrupa yaklaşımını ve onlarla ittifak noktalarımızı ortaya koymuştur.

Yukarıda çok özetle değindiğim serüvenin içinde Bediüzzaman, cihan imparatorluğu yapmış bir ülkenin, Batı’yla uzun yıllar süren savaşlarına rağmen, psikolojik eşiğin çok üstünde bir fikrî hamule ile Avrupa ve Hıristiyanlık dünyasının müspet perspektifini ortaya koymuştur. Bunu gerçekleştireceğine inandığı siyasî irade olarak da Demokrat Parti'ye desteğini açıkça ortaya koymuştur.
 
Hürriyetler bağlamında, bu fikrî takibin çizgisinde mücadelesini vermiş ve sonrasında da aynı misyonda devam edilmiştir. Bu tarzın günümüze yansıyan müspet akisleri Bediüzzaman farkıyla akıllarda ve vicdanlarda, insaf ehline tasdik ettirdiği bir basireti doğrulamaktadır.

Gelinen nokta, müspet anlamda oldukça manidardır. Manidar olan, İslâm dünyasına şaşırtıcı gelen, geleneksel yorum ve şerhlerin kabulde zorlandığı ve kitlelerin duygusal zeminine sıcak gelmeyen yüksek bir kavrayış ve geleceğin büyük ittifakı ve vizyonudur.

Avrupa'nın stratejik konumu olan, dünyanın dörtte birini cezbetme potansiyelini ve akışın seyrini, çok önceden gören Bediüzzaman, medeniyetler buluşmasına ve dünya barışının İslâm patentli Avrupa ortaklığına önem vermiştir.

Said Nursî, günlük, siyasî ve kısa metrajlı ufuksuzluğun körelttiği zaviyeden bakıldığında, hiç de anlaşılmayacak kadar derin ve nitelikli beraberliğin, İslâm gücünü pekiştiren perspektifini göstermektedir. Bu büyük buluşmada, geç kalan ve direnen Müslümanlar kaybetse de, İslâm kazanacaktır. İslâm, dünya dinî olacaktır. Ekseriyetin ya inandığı, ya da taraftar olduğu kalbî, aklî, vicdanî tesir alanı genişleyecektir.

Bütün bu güzel meyvelerin başlangıcı, aynı toprağı beraber paylaşmak, Avrupa toprağında İslâm tohumunu ekecek beraberliğe zemin hazırlamaktan geçer. Ortaklık hukukuna riayet edecek bir sıcaklığı, hoşgörüyü ve geçişlerini cazip kılacak psikolojik yumuşaklığı "kavl-i leyyin" tarzında ortaya koyacak donanımlarla ve meziyetlerle karşılaşan Avrupa, dünün ön yargılarından kurtulacaktır.

Soğuk savaş yılları, az kalkınmış bölgelerin ve ülkelerin sömürülüp, büyük blokların eşiğinde yaşadığı bir gerileyişi de beraberinde getirdi. İslâm dünyası bu dönemlerde az yoğunluk ve çatışmaların birinci derecede tarafı olmamasına rağmen, bu bekleyiş yıllarında birbirini bekleyecek bir sevgi kanalını ve birlik ruhunu yeterince kuramadı veya kurdurulmadı.








Batı Avrupa, demir perde ülkelerinin yıkılışı, doğu bloğunun çöküşü ile birlikte rahat bir nefes aldı. Bu rahat nefes, yeni sorumluluklar yükledi.

Yıllarca sefalet içinde, hürriyetlerini kaybetmiş ve ekonomik gelişmeleri olmayan düşük profilli Doğu Avrupa ülkeleri, Berlin duvarı, diğer adıyla "utanç duvarı"nın yıkılması ile Almanya'nın kendi içinde başlattığı birlik, diğer birliklerin örneği ve davetçisi oldu. Demir perde ülkeleri, birer birer Avrupa Birliği sürecine alındı. Kısa zamanda uyum programlarına girdiler. Böylece genişleyen Avrupa Birliği 25 ülkeye çıktı.

Avrupa Birliği, yeni adaylar Bulgaristan, Hırvatistan ve Türkiye ile yoluna devam etmeye çalışıyor. Türkiye ile İslâm dünyasının sınırına dayanmış ve onlarla komşu olmaya hazırlanan Avrupa Birliğinin alacakları da var. Kazançlarını da haklı olarak hesaplıyorlar. Müslüman bir ülkeyi programlarına almaları, aynı zamanda masada Müslüman bir profille yüzleşmek anlamına gelmektedir. Karşılıklı anlama ve öğrenme süreçleri hızlanacak ve halklar, kültür ve inanç ekseninde birbirini daha çok tanımaya başlayacaktır. Bu durumda, İslâm’ın anlaşılması da artacaktır.

Stratejik Avrupa ile ittifak kurmanın geldiği aşama, karşılıklı büyük ortaklıkların ve dünya dengesinde Müslüman toplumların temsilini dikkate almayı ifade ediyor.

b) Avrupa ile kurumsal muhatabiyet

Bediüzzaman, zihninde ciddi tahlillere sebep olan Avrupa ile ilgisini ve yaklaşımını şöyle ifade eder: "Kendi ruhunda Avrupa'nın lehinde şahadet eden hissiyat-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa'nın şahs-ı manevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur."

Bu "muhavere," aynı zamanda analitik bir çerçevenin ve medeniyetler projesinin fikrî temellerini ortaya koyan bir bakıştır. İslâm dünyasının ve ulemasının, Avrupa'yı görüp kısmen etkilenenler hariç, Bediüzzaman dışında, son yüzyılın şartlarında Avrupa'yı bu derece gündemine alıp, ciddiyetle ve taraf kabul ederek tahlil eden bir sistematik düşünce yok denecek düzeydedir.

Bugün için, hem Doğuda, hem de Batıda karşılıklı köprüler kuran düşünce adamlarına rastlamak mümkün, ancak yüzyıla yakın bir geçmişin tahlil ve tespitleri Bediüzzaman'a hastır. Burada dikkat çeken husus, "Avrupa'nın şahs-ı manevîsi ile muhavere" içinde olunmasıdır. Kurumsal bir muhatabiyet söz konusudur. Yapılanmakta olan Avrupa'nın değer sistemi içinde kurumsallık çok önemli yer tutar. Said Nursî de bu şekilde bir mütekabiliyet yaklaşımıyla "muhavere"de bulunmuştur.

Şüphesiz menfi Avrupa profilinden bakıldığında, mide bulandıran ve nefsin hevesatına hizmet eden bir Avrupa'nın çağrıştırdığı renkler ağır basarken, bu hâkim psikolojiden etkilenmeyip müspet Avrupa lehinde düşünen ve duygularını bu cephe ile diyaloga ve karşılıklı etkileşime açık tutan, güven verici bir tutum görmekteyiz.

Bediüzzaman'ı "gelecek muhavereye mecbur" eden husus, geleceği doğru okumaktan ve beraber inşa edilecek bir dünya barışının ve ortak medeniyetinin kurulacağına olan inancı ve bu konudaki sorumluluğudur.

Bediüzzaman'ın dünyasında bir dönem, "Avrupa fünunu ve medeniyeti" etkili olmaktadır. Kendi tabiriyle, "fikrinde bir derece yerleştiği"ni belirtir. Bu fikrî harekette, bilim ve medeniyetin, kalbî yolculukta "emraz-ı kalbiye," yani kalp hastalığına düştüğünü, kalp arızasının da zorluğa, müşkülata sebebiyet verdiğini açıklar.

Bu şartlarda çözüm teklifini de kendisi ortaya koyar: "Bilmecburiye," üstlendiği bir görev vardır. Bu "zihnini silkeleyip, muzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak" tır.

Buna göre, önceki fikirlerini, yeni gelişen şartlar ve ihtiyaçlar muvacehesinde zihnen "silkeleyip" menfi medeniyetin dünyayı saran fitne ve mutsuzluğu karşısında tavır geliştirmektir. Bir tarafta müspet medeniyetler ittifakı, diğer tarafta bu ittifakla birlikte menfi felsefenin tahripkâr ve vahye dayanmayan görüşlerini, çirkinliklerini, zararlı atıklarını ve ahlaki erozyona sebebiyet veren sefih medeniyetini zihnen, fikren ve kalben duygulardan "atmak"tır.

c) Avrupa ve Hz. İsa'nın hak dinî

Olumlu Avrupa tanımında, ittifak edeceği profili daha net ortaya koyan Bediüzzaman, "İsevilik din-i hakikisinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nafi sanatları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa..." dediği müspet medeniyet cephesinin ortaklık şartlarını ortaya koyar:

1) Avrupa'daki müspet medeniyetin kaynağı İsevilik dinîdir. Hazret-i İsa'nın şahs-ı manevîsi etrafında şekillenmektedir.

2) Kilise kültürü ve dinî değerler bütünü safileştikçe ve diyaloglar arttıkça, tevhit akidesi içinde yakınlaşmalar artacaktır.

3) Avrupa medeniyetinin sosyal hayata faydalı sanatları ve bunları gerçekleştiren motivasyonun arkasındaki güç, yani aldığı feyiz hakiki Hıristiyanlıktır.

4) Aynı şekilde adaleti tesis eden anlayışları da İsevilik hakikatinden beslenmiştir. "Din-i hak"kın esasları içinde gelişmektedir.

5) Hıristiyanlığın, mükemmel hakikat olan sonraki din-i hak İslâmiyete yakınlaşmasına, birleşmesine, mantık silsilesi ve vahye dayanan ortak hükümlerin akli bütünlüğü açısından bir
engel görülmemektedir.

6) Batının bilim başarısı ve ilme dayanan devlet yapıları, aynı zamanda "hakkaniyete hizmet eden" bir tercihi doğurmuştur.

7) Hakkaniyet çizgisinde yol gösterici olan bilim sayesinde, İsevilik din-i hakikisine ve İslâmiyete yönelen bir müspet ittifak şuuru gelişmiştir.

8) Bilimin takipçisi olan Avrupa'nın son menzili, insana yaraşır bir mahiyete mutlu ve barış içinde yaşayan kalkınmış bir toplum olmaktır. Kalkınmış Avrupa'nın mutluluk ve barışında akla takviye vereceğimiz kalple ve onların kalbimize yapacağı aklın ürünü bilim desteği ile mümkün olacaktır.

d) Avrupa ve materyalist bakış

Menfi Avrupa'nın çürümüş esaslarının dayanağı ve uyutucu heveslerin barınağı olan "felsefe-i tabiiyenin zulmeti"dir. Yaratılış gerçeği ile barışmayan ve karşı duran felsefenin karanlık düşünceleri, karamsar ve çözümsüz bir ruh hâlini netice vermiştir. Uyuşturucu riskini taşıyan, tatminsiz ve mutsuz bir gençliğin sosyal yaralarını Batı henüz saramamıştır.

Bunun sebebi de, az önceki ifadenin devamında gelen, "Medeniyetin seyyiâtım mehasin zannederek beşeri sefahate ve dalalete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa"dır.










Bediüzzaman'ın ikinci Avrupa hakkındaki kanaatleri şunlardır:

1) Medeniyetin kötülüklerini iyilik zannederek yaşamakta ve kendine zarar vermektedir. Uyarılmaya ihtiyacı vardır. Yanlış zannını, "gerçek iyi" ile değiştirmeye adaydır.

2) İnsanları, sınır tanımayan ve eğlence kültürünün sorumsuzluğu altında sefahate atan bir duruma düşürmüştür.

3) İnançsızlık fikrine yönlenmiştir, inkâra gitmiştir. Aklî melekeleri ve düşünce sistemini devre dışı bırakmıştır. Uyutmuştur.

4) Toplumsal yapının, sosyal ve manevî değerlerinin bozulduğu ikinci Avrupa, problemlerin içinde beşer aklıyla yol almaya çalışıyor. Arayış, bozukluğun ihbarını yaptığı gün, birinci Avrupa olan müspet Avrupa kazanacak, ikincisi kaybedecektir.

5) "Malayani muzır felsefeyi ve sefih medeniyeti elinde" tutmaktadır. Yani;

I. Menfi Avrupa malayanidir. Düşünceden uzak ve ciddiyeti taşımayan bir meşguliyet ve nefsin istekleri içindedir.

II. Zararlı felsefeye sarılmaktadır. Onu elinde tutmaktadır. Haliyle zihni karmaşa yaşamaktadır

III. İnsanlara ve topluma zarar veren bir medeniyet sunmaktadır. Beden sağlığını, akıl ve ruh sağlığını kaybeden dramatik sonuçlar elde etmektedir.

IV. Düşünmeden yaşayan, eğlenen ve gayrimeşru hayatın içinde debelenen sefih dünya oluşturmaktadır.
 
Said Nursî, yukarıda çerçevesini verdiğimiz menfi Avrupa'ya karşı ciddi ikazda bulunur. Menfi olan ikinci Avrupa'nın, şahs-ı manevîsine hitaben Bediüzzaman'ın söyledikleri, menfi sıfata ve kötü özelliklere bir duruş, tepki ve kararlılık içinde müspet cephenin şevkini arttıracak bir "fikrî buğz" ifade etmektedir: Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakim ve dalaletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dava edersin ki, 'Beşerin saadeti bu ikisiyledir.' Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen, senin başını yesin ve yiyecek!"










Yukarıdaki ifadeler, haklının ıstırap psikolojisidir. Alevlerin içinde "evladı yanan" ve "imanı tutuşmuş" bir feryadın imanî tepkisidir. Yüksek fikirleri besleyen, ulvi hisleri harekete geçiren, yanlışı düzeltme iradesinin kararlılığıdır. Burada bunu görmekteyiz, insanlık mahkemesinde yargılanan bozuk yapıdır.

e) Çürük ve esassız esaslar

Menfi Avrupa tespitinde, Bediüzzaman'ın ortaya koyduğu teşhis, tedavi sürecini sağlam zemine oturtmaktadır, ikinci Avrupa dediği menfi Avrupa'ya şöyle seslenir:

"Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: 'En büyük melekten en küçük semeğe kadar her bir zihayat kendi nefsine maliktir ve kendi zatı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekasını temin etmektir.' diyorsun."

Bu cümlelerden, menfi medeniyetin dayandığı gerekçeleri ve iddialarını şöyle sıralayabiliriz:

1) İkinci Avrupa'nın "çürük ve esassız esasları" mevcut. Sağlam bir dayanağı olmayan kuralları var. ilkeleri, bizzat ilkesizlik ifade ediyor.

2) Her canlı kendi hayatının sahibidir. Kendine maliktir. Balıktan meleğe kadar, kendi başına yaşama gücüne sahiptir.

3) Her hayat sahibi, sadece kendisi için çalışır. Kendine aittir.

4) Her varlık, kendi lezzeti için çabalar. Kendine hizmet eder.

5) Varlıkların bir hayat hakkı var. Gayretlerinin amacı ve hedefi, yaşamaktır.

6) Kendi varlıklarının devamını sağlamak, temel amaçlarıdır.

Avrupa'nın yukarıda belirtilen bu menfi esaslara göre şekillenen medeniyet yapısı bencil, egosunu tatmin eden, sosyal sorumluluklardan kaçan ve sadece kendi varlığını önemseyen bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

Her türlü fayda, yardım ve başkasına katkı düşüncesinden uzak bir anlayışla bu menfi medeniyetin tutunma şansı yoktur.

Hayatı bir yardımlaşma üzerine tesis eden şuurla menfi Avrupa'nın yukarıdaki olumsuzlukları bertaraf edilebilir. Hayatı, bir mücadele zeminine oturtmak, canlılar arasındaki muazzam yardımlaşmaya ve inayete bir iftiradır. Hayat, bir muavenettir. Bir yardımlaşmadır. Bu çerçeve içinde hayatın lezzetlerini yaşamak bir anlam katabilir.

Bediüzzaman, organizmalar arasındaki dayanışmadan bir örnekle, "Hayat bir yardımlaşmadır" gerçeğini belirtir: "Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden olan, zerrat-ı taamiyenin kemal-i şevkle beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teavündür." (5)

f) Gerçeği araştırma merakı

Said Nursî, geleceğe ışık saçan ümidim ve şevkini iddialı bir şekilde aklî ve kalbî melekeleri muhatap kabul ederek ispatlar. Bu arada, muvaffakiyetin müjdesini de verir:

"Evet, şimdi olmasa da, otuz-kırk sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini, ...manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını ve insafı ve muhab-bet-i insaniyeti, ...düşman taifesinin ...cephesine göndermiş. Şimdi onları kaçırmaya başlamış, inşaallah, yarım asır sonra onları darmadağın edecek." (6)

"Zaman hükmünü izhar etse, itiraz olunmaz." ilkesini dikkate aldığımızda, yukarıdaki hükmün tahakkuk ettiğine şahit olmaktayız.

Menfi Avrupa'ya karşı, istikbale hükmedecek bu müjdenin dayanakları ise şunlardır:

1) Bilim, eğitim ve medeniyetin iyilikleri ağır basacak.

2) Bugüne kadar gelişmemize engel şartlar ortadan kalkacak. Menfi cephe, mağlup olacak.

3) Gerçeği araştırma merakı, insaf ve insanı sevmek; muvaffakiyetin ve İslâm medeniyetinin dünyaca kabul edileceği üç önemli noktadır.

4) Dün rahatsız edilen kitleler, mesafe aldıkça, büyüsü bozulan kesimler değer kaybına uğrayacak ve mağlup düşeceklerdir.

5) Yine zekâ tarlaları olarak ifade edilen, Batının hakperest ilim adamları, neticeyi lehimize çevireceklerdir. Nitekim, "işte Amerika ve Avrupa'nın zekâ tarlaları Mister Cariyle ve Bismarck gibi böyle dâhi muhakkikleri mahsulat vermesine istinaden, ben de bütün kanaatimle derim ki: Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hamiledir; günün birinde bir İslâmi devlet doğuracak.
 
Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup bir Avrupa devleti doğurdu." cümleleri bunun açık bir delilidir.

Tarihin, kaydına rastladığı gerçek: Yeni bir zaman eşiğinde farklılıkları kabullenen bir süreçteyiz. Risale-i Nur'da Avrupa perspektifine ışık tutacak konuların bir kısmını özet olarak aktarmak istiyorum. Bilahare konu açılımları yapılabilir. Şimdilik, bu bölümdeki konu başlıkla¬rının genel bir özeti ile ufuk veren bir çerçeveyi oluşturmaya çalışalım.

g) Gayrimeşru muhabbet

Konumuzla bağlantılı kısımlardan bir özet:

1) Bediüzzaman, menfi Avrupa olan ikinci Avrupa'ya heves edenlere, "Bin nefrin onun gibi Avrupa kâselislerin başına!" diyerek, yanlışa tepki koyar.











2) Yine, samimi olmayan bir maksadın zıddıyla ceza göreceğine, "Avrupa muhabbeti gayrimeşru muhabbet" diyerek işaret eder. Burada gayrimeşru sonuçlar veren, menfi esaslara yönelik muhabbettir. Müspet anlamda, insanlığa faydalı sanat ve bilime duyulan ilgi ve merak, meşru muhabbeti netice vermektedir.

3) "...onlar değildir ne Nasraniyet malı, ne Avrupa icadı, ne şu asrın sanatı. Belki umum"a ait olan medeniyet mirasıdır. Sadece son sahibinin ve kullanıcısının hakkı olarak düşünülemez. Bu durumda, komplekse girip İslâm coğrafyası olarak kendimizi küçümsemiş oluruz.

Geçmişten gelen medeniyet hissemiz var. Müspet medeniyetin dünden ortağıyız. Kendimizi, varlıklarımızdan uzak görmenin anlaşılırlığı yoktur.

4) "... zevk-i ruhiyi bilmez. Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat" tespitinde edebiyat, kültür ve sanatın ruhanî zevki vermesi gereğinden hareketle, bunun kaynağında sadece dünyevî ve dünyaperest, suretperest anlayışın olamayacağı anlaşılmaktadır. Edebiyat bireyin manevî haz ihtiyacını karşılamalıdır; ulvi hisler uyandırmalıdır.

Her şeyden önce kültürün ifadesinde edebiyat, edepli olmalıdır. Edebi elden bırakmamalı. Yetimane hüzünlerin tercümanı olmamalı. Kalbî sunarların sığınağı olmalı.

h) Avrupa ve manevî boşluk

Avrupa'nın yetersizlik alanları, ağırlıklı olarak manevî doku zafiyetidir. Bireyin manevî varlıklarının tatmin olmamasıdır.

Sevgi, ilgi, şefkat, dostluk v.b. moral gücü besleyen sosyal şuurun eksikliği Batı’da çok yaygındır.

Avrupa'nın takviyeye muhtaç en önemli problemlerinden birisi, "fakdü'l-ahbap"tır. Dostsuz ve yalnızlık içinde bir hayat serüveni yaşamalarıdır. Yakın çevresinin ilgilenmemesi ve paylaşımda bulunacağı ahbaplarının olmaması veya uzak durmaları, Avrupa için ciddi bir handikaptır.

Bunun sonucunda, yetişkin dönemde başlayarak, ağırlıklı olarak da yaş ilerledikçe, Avrupalılar genellikle psikoterapi ihtiyacı duymaktadırlar. Duygu ve düşünce desteğinde psikolojik onarıma muhtaç bir toplumun "dostsuz" kalarak depresyona kadar varan bunalımlarının ilacı, medeniyetler ittifakı ile İslâm medeniyetinin vereceği sıcak ve samimi şefkat desteği ile dinin Batı medeniyetine yapacağı katkıdır.

Avrupa'da, huzur evlerinde sağlanan teknik ve sosyal donanıma rağmen, en yakınlarının bile dost elinin değmediği, kal-bî ve ruhanî bir yalnızlık yaşamaktadırlar.

Bu anlamda, İslâm medeniyetinin "darülaceze" uygulaması, derde deva bir kadirşinaslık örneğidir. Kimsesi olmayanlara bile, manevî sığınak desteği vermektedir.

ı) İslâm ve milliyetçilik

"Zaafa uğrayan İslâmiyeti takviye niyetiyle, kuvvetli olan milliyete meze etmek ve secaya-yı milliyeyi şeair-i İslâmiye ile kuvvetleştirmek bu asırda daha iyi olmaz mı?' diyen dessas ehl-i dünyanın bu müthiş sualine karşı, gayet metin bir cevaptır." (7) şeklinde devam eden bir mevzu var.

Kendi maddî ve manevî kifayetsizliğini, güya İslâmiyeti takviye niyetiyle Avrupa rüzgârı olan milliyetçilikle takviye etme yaklaşımı, aydınımızın fikir fukaralığıdır. Mazisini bilmeme ve
İslâm’ı öğrenmeme açmazıdır.

İslâm’ın evrensel mesajına, kalkınma modeline ve faziletli medeniyetine kafa yormayıp, sadece esen rüzgârlarla takviye etme düşüncesi, Batı’lı olma hevesinin kolaycılığıdır, İslâm mirasına yabanilik sefaletidir.

İslâmiyet, ikame fikir ve kanaatlerin gölgesinde ve desteğinde değerlendirilebilecek bir hareket değildir. Beşerî aklın vahiy karşısındaki acziyetini gidermek, vahye sarılmakla mümkündür. Bu şekilde, külli aklın besleyeceği cüzi irade daha kuvvetli olur.

i) Geçersiz kıyaslar

"Biz, 'Allah Allah!' diye diye geri kaldık; Avrupa 'top tüfek!' diye diye ileri gitti." (8) hezeyanı ile Fransız ihtilalini modellemek isteyen Tanzimat ruhuna ve Batı hayranlığına karşı, Bediüzzaman tedbirlidir, dinimizin yanlış bir mukayese ile laiklik sendromunu üretenlerin değişimine ihtiyacı olmadığını vurgulamak gerekir.

Üstelik tarihimizde, hep "Allah!" diye diye kazandık. Sonrası malum. Kayıp edişimiz, değerlerimizle açılan mesafe ile paralellik göstermektedir.

Risale-i Nur'da geçen; "Sual: ... bu asırda yaşamak, taassubu bırakmakla olur. Avrupa taassubu bıraktıktan sonra terakki etti.

"Elcevap: Yanlışsınız ve aldanmışsınız! Veya aldatıyorsunuz. Çünkü Avrupa, dinîne mutaassıptır." İfadelerinde, yine Fransız ihtilali mukallitlerinin, yanlış bir bakış açısı ile Hıristiyanlıkla İslâmiyeti karıştırma hastalığını görmekteyiz. Bir "kıyas-ı fasit" söz konusudur. Yanlış kıyaslanmaktadır.

Bediüzzaman, burada "yanlış, aldanma ve aldatma" üzerine kurulu bir görüşe dikkat çeker. Cevabını bu üç konuda uyararak verir. İslâm’da taassup olmadığı için, akıl ve hikmete dayanan fikirlerinin bırakılması, bizzat taassup olur.

"İslâmiyeti Hıristiyan dinine kıyas etmek, kıyas-ı maalfarıktır; o kıyas yanlıştır. Çünkü Avrupa, dinine mutaassıp olduğu zaman medeni değildi; taassubu terk etti, medenileşti. Hem din, onların içinde üç yüz sene muharebe-i dahiliyeyi intaç etmiş."

Buradaki sağlıklı kıyas ve doğru yaklaşım zemininde, aydınlarımızın İslâmiyeti değerlendirmesi gerekir.

İslâmiyet, hiçbir zaman bu denli iç savaşlara, "muharebe-i dâhiliye”ye vesile olmamıştır. Alt tabakanın, mazlumun sığınağı ve hamisi olmuştur. Hıristiyanlıkta ise, tersi yaşanmıştır.

j) İslâm birliğinde ortak payda: Demokrasi

İslâm toplumlarının 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyıla girerken yaşadıkları duruma işaret eden Bediüzzaman, "Asya'da uyanan akvam, fikr-i milliyete sarılıp, aynen Avrupa'yı her cihetle taklit ederek, hatta çok mukaddesatları o yolda feda ederek hareket ediyorlar..." (9) şeklinde uzunca bir tahlil ve mukayese yapar.

Farklılığımızı, önceliklerimizi, duruş biçimimizi, yüklendiğimiz misyonu, İslâm’ın din ve kalp takviyesini nazara verir. Felsefe ve hikmetin ona yardımcı özelliğine vurgu yapar.









Asya toplumlarının, peygamberi yolculuklarına atıfta bulunur. Batı’nın akla dayalı felsefi yönünü belirterek, din ihtiyacına dikkat çeker.

Müspet ittifaklarla; "... ulum-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikiyle tam musalaha..." (10) içinde olması kolaylaşmaktadır. Diyalogun, dinlerin ve dolayısıyla medeniyetlerin buluşmasını hızlandıracağı da bir vakıadır.

Risale-i Nurda, "Eskiden Hıristiyan devletleri bu ittihad-ı İslâm’a taraftar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur'ân'a ve ittihad-ı İslâm’a taraftar" (11) oldukları belirtilmektedir.

Günümüzün terör belası ve radikal unsurların İslâm coğrafyasını rahatsız eden anarşi ile İslâm’ı gölgelemeleri ve bu bahaneyi kendilerinin ürettiği ve bir dönem kullandığı grupların zararı Avrupa devletlerinin kendilerine dokununca, güvenli ve demokratik bir İslâm birliğini isteme noktasına geldiler.

k) Risale-i Nur'un yeri

"...cereyan Risale-i Nur ise, ne siz ve ne de Avrupa onu mağlup edemez." Buradaki Avrupa, hep değindiğimiz gibi hak dine karşı duran ve felsefeden beslenen Avrupa'dır. Çünkü Risale-i Nur, sünuhat-ı kalbiyedir.
 
Çalışarak kazanılmış, kesbî bir ilim değildir. Dolayısıyla, "Kur'ân'ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu" beşeriyete ispatlayan bir eserdir.

"...aleyhimizde münafıklar çalıştıkları hâlde, hem Avrupa'da, hem Asya'da uzak yerlere Risale-i Nur'un ..." ulaşması, gelecekteki manevî cihadın ve inkişafın habercisidir. Fütuhatın, kalpler üzerine müesses olacak fetihlerinin müjdesidir. Bugün 30 değişik ülkeden 80'e varan ilim adamının katıldığı uluslararası sempozyumlar, bunun en belirgin örneğidir.

20. yüzyılın en dehşetli bozgunculuğu ve Allah'ı inkâra dayalı materyalist akımların, komünizmin tehlikesine ve istilacı gücüne dikkat çeken Bediüzzaman, "Rus'u, şimdiye kadar yarı Çin'i ve yarı Avrupa'yı istila ettiği hâlde, bize karşı tecavüz ettirmeyip tevkif ettiren..." tek dayanak, "hakaik-i imaniye ve Kur "aniyedir." Aksi hâlde emniyet tedbirleri ile baş edilmesi mümkün olmayan tam bir ejderha mahiyetindeydi.

Böylesine bir müdafaayı, İslâm’ın verdiği inançla kazanmış olması, yayılmacı komünizmin yarı Avrupa'yı bile teslim almasına mukabil, Türkiye'nin dirençli potansiyeli karşısında erimesi, fikrî, dinî düsturların toplumca benimsendiğinin göstergesidir.

Bu sonuç, bundan sonra da, Avrupa ile başlatacağımız medeniyetler buluşması ve ittifakı sürecinde de aynı özgüven ve dirençle yol alabileceğimizin cesaretini vermektedir. Kendinden emin, meselesini müdrik ve bölgenin dirayetli ruh hâlini taşıyan, birliğin yüceltici gücünü arkasına alacaktır.

"...nur-u hidayet, ilim ve fazilet saçan, Avrupa'ya hakiki medeniyeti ders veren..." İslâm gerçeği, anlaşıldıkça kuvvetlenecek ve Batı’nın desteğinde ortak medeniyetin inşasına katkı yapacaktır.

Risale-i Nur'un Avrupa iddiasında, dalalet ehlini fikren ikna ve ilzam vardır. Geçen bir asra yaklaşan Risale-i Nur'un yazı ve neşir dönemi içinde, muarızların ilmen karşı duruşu hiç olmadı.

Kapalı dönemlerin, siyasî-sosyal baskıları ve Türkiye'nin kendine has rejiminden kaynaklanan hazımsızlığı hariç hem dâhilde, hem de hariçte itibar ve destek buldu.

Bu moralle, arkamıza alacağımız zihnî potansiyelimiz ve kalbî şevkimizle daha ciddi küresel tebliğler ve etkiler oluşturabiliriz.

Bu noktayı Bediüzzaman, "Bu hakaikle Avrupa ehl-i dalaletine de meydan okunur." ifadesindeki kararlılık ve inanç ile açıklar. Risale-i Nur'un, "...vatan sathında ve hatta âlem-i İslâm ve Avrupa'nın pek çok yerlerinde hüsn-ü kabule mazhar..." olması, gelecekte hakikati öğrenecek yeni nesillerle, Avrupa medeniyetini nuranileştirecek gelişmelerin habercisidir.

j) AB ve İslâm dünyası

Osmanlı ve devamında Türkiye olarak, İslâm dünyası ile olan kalbî ve fikrî bağların tesis ettiği beraberlik duygusu ve onun diğerkam ettiği kardeşlik kaygısı ile; "Biz incinirken, âlem-i İslâm ağlıyor; Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır." tepki biçimi, "Arapların intibahı" sürecine girdiğimiz bir dönemde artmıştır. Yakınlaşmalar, demokratik açılımlarla canlanacaktır.

İslâm toplumlarındaki bu dayanışmaya öncülük edecek olan Türkiye, müzakere aşamasında temsil değerini taşıdığı Müslüman nüfustan dolayı Avrupa'daki stratejik kıymetinin farkında olacaktır.

Batının, artık direkt "incitme" hamleleri azalacaktır. Şuurlu ve sistematik niyet bütünlüğü ile kaynaşmış İslâm âlemi, Avrupa ile daha kurumsal ve güç birliği içinde kıtalar müzakeresine girecektir.

Dünün "boğazımızı sıkan" Batı dünyası, şimdi menfaatleri icabı yakın durmaya ve Ortadoğu riskini azaltacak diyalogları geliştirmeye meylediyorlar.

Avrupa, bu aşamadan sonra, arkamızdan yardım elini uzatan ve incindiğimizde "bağıracak" olan İslâm âlemini görmezlikten gelemez.

Kaynaklar:
1-Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s: 119
2-Nursi, Bediüzzaman Said, Hutbe-i Şamiye, s: 125
3-Nursi, Bediüzzaman Said, Divan-ı Harb-i Örfi, s: 23
4-Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s: 155
5-Nursi, Bediüzzaman Said, Mesnevi-i Nuriye, s: 130
6-Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s: 81
7-Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 502
8-Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar, s: 379
9-Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 312
10-Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası, s: 439
11-A.g.e. s: 297


 

Son Güncelleme ( Cuma, 14 Mayıs 2010 09:00 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam
Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 73 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Diller, ırk ve renkler Allah'ın birer ay...
    14.05.12 02:03
    Yazan: f halit
  • DİL YARASI
    Yorumcu arkadaş ("Kürt Açılımı" ırkçı bi...
    13.05.12 14:36
    Yazan: mehmet

Çok Okunanlar

free hit counter