Ramazanın orucu İslam’ın beş şartından biridir. Yani oruç: bir Müslüman’ın yapması gereken ibadetlerin birincilerindendir. Orucun vecibe oluşunu, yani İlahi teklif oluşunu, başka bir ifade ile Allah’ın emri oluşunu bir tarafa bırakıp toplum hayatında ne gibi bir etki bıraktığına göz gezdirelim:
İbadetler ahiret içindir. Öncelikli olarak ahiret hayatına bakar. Kısacası Allah’ın emri olduğu için yapılır. Neticesinde ise yine Allah’ın rızası beklenir. İbadetler ifa edilirken dünyevi uhrevi, maddi manevi, bir şey, bir menfaat gözetilerek yapılmaz. Herhangi bir menfaat veya bir çıkar gözetilerek yapılırsa, o ibadet kabul görmez ve yapılan ibadet boşa gitmiş, harcanan emekler heder olmuş olur. Ama, kendi kendine terettüp eden, oluşan faydalar ve neticeler olursa, ona da karşı gelinmez. Bunda bir sakınca yoktur. Hatta inancı zayıf insanlar için neticeler bir müşevvik/teşvikçi olması açısından önem arz eder. Örneğin, sosyal hayata sağladığı faydalar dikkate alınarak oruç tutulursa bu oruç, oruç olmaktan çıkar. Zayıflamak için perhiz yapan bir kişinin durumuyla aynı olur. Bu nedenle Ramazan orucunun sosyal boyutunu bu bilgiler çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
Bu kısa tespitten sonra Ramazan orucunun insanlığın sosyal hayatına sağladığı faydalara bakabiliriz. Bu faydalar hadsizdir. Dikkatle baktığımızda bu faydaların binlercesini her gün görüyor ve izliyoruz. Bahsedilen bu fayda ve neticelerin genel tanımını yapmak gerekirse:
• “İnsanlar maişet cihetinde muhtelif bir surette halk edilmişler.”
Biz sosyal hayatın içinde olduğumuzdan çok iyi bildiğimiz bir şey var o da; insanların aynı hayat standardını paylaşmadıklarıdır. Bir kısmı zengindir, bir kısmı ancak geçinecek kadar kazanç elde edebildiği halde, diğer bir kısmı ise karnını doyuracak maddi geliri dahi elde edememektedir. Adeta insanlar arasında büyük uçurumlar oluşmuştur. İşte, toplum hayatını menfi anlamda tehdit eden bu uçurumu zararsız hale getirmenin en kestirme yolu; zengin olan insanların, fakirlerin yardımına koşmasının bir şekilde sağlanmasından geçer. Zenginler kazandıkları servetin bir kısmını fakirlere dağıtmalılar ki, toplum hayatı yaşanır bir vaziyete girsin. Aksi takdirde çok büyük dengesizliklere neden olabilir.
Televizyon kanallarının bir hayli arttığı, sınır tanımadan her eve girdiği bir zamanda, özellikle, lüks ve ihtişamın alabildiğine teşvik edildiği bir ortamda, gelirler arası uçurumun ortadan kaldırılması hiç değilse gayet düşük seviyelere indirilmesi önem arz etmektedir.
• “Cenâb-ı Hak, o ihtilâfa binaen, zenginleri fukaraların muavenetine davet ediyor.”
Zenginlerin kazançlarının küçük bir kısmını fakirlere vermeleri, bunu yaparken de minnet altında bırakmamaları yani, fakirin izzetini kırmadan bunun İlahi bir emir ve fakirin hakkı olduğu düşüncesi ve şuuru içerisinde vermeleri gayet önemlidir. Böyle bir uygulama gerçekleşmelidir ki, toplum nefes alsın, sıkıntı çıkmasın, fakir olanlar zenginlerin mallarına düşman nazarı ile değil, sevgi ve muhabbetle baksın, hatta artması için dua etsin. Bunu sağlayacak en önemli etkenlerden biri İslam dininin getirmiş olduğu vecibenin uygulanmasıdır. Bu noktada bu emir büyük önem kazanmaktadır. İnsanlar salt olarak sadece toplum düzelecek diye malının bir kısmını fakirlere vermekten imtina edebilir. Oysa İlahi emir olarak tebliğ edilip uygulandığında hareket mana kazanır. Bir gaye uğruna iş yapmış olmanın zevkini ve hazzını yaşamalarına neden olacağından uygulamada büyük kolaylıklar sağlanmış ve netice alınmış olur. Bu uygulama sayesinde fakir olanlar minnet altına girmez. Kendilerine Allah tarafından verilmiş bir hak olarak görürler. Yapılan hayırların İlahi hazineden geldiğini düşünürler, teşekkürlerini de yine Allah’a yöneltirler. Bir yandan da Zekât vermenin azim sevabının düşünürler. Bu sayede izzet-i nefisleri kırılmamış olur. İçine kapanık, kendinden utanan, geçimini dahi sağlayamayan miskin insan olarak kendilerine bakmazlar. Aksine ilk fırsatta kendileri de kazanıp veren el olma özelliğini kazanmak için çaba gösterirler
• “Hâlbuki zenginler fukaranın acınacak acı hâllerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler.”
Bu noktada Ramazan Orucunun ehemmiyeti büyüktür. “Tok acın halinden anlamaz.” Diye bir atasözümüz var. Sürekli refah ve saadet içinde bol serveti olanların, fakirlerin halini anlamaları her zaman mümkün olmayabiliyor. Bir şekilde o duyguyu, yani gerçek anlamda açlık duygusunu yaşamaları gerekir ki, hakiki anlamda açlık çekenlerin/fakirlerin durumunu anlayabilsinler.
Malum Nasreddin Hoca eşekten düşmüş ah vah ederken çevreden gelen insanların meraklı sorularına karşı cevap vermek yerine onlara şu soruyu yöneltmiştir: “Siz hiç eşekten düştünüz mü?” “Neden?” Diye sorduklarında da; “Eşekten düşmemiş olan benim halimden anlamaz da.” cevabını vermiştir.
Demek insanların, farklı yaşam standartlarını anlamaları ve hissetmeleri her zaman mümkün olmamaktadır. Onlara bir şekilde hissettirmek gerekmektedir. İşte, bu hissi tattıracak en güzel uygulamanın oruçla mümkün olduğu anlaşılmaktadır. Oruç tutan kişinin sahur ile düşünüldüğünde ortalama 16-17 saat sahursuz düşünüldüğünde 23-24 saat aç durduğunda bu duyguyu fazlasıyla yaşayacağı açıktır. Bu duyguyu yaşayan ve hisseden bir zenginin kalbinin yumuşayacağı, fakirlere karşı acıma duygusunun galebe çalacağı muhakkaktır.
• “Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez.”
Bir gün değil, iki gün değil, tamı tamına 30 gün boyunca bu açlığı yaşayan ve hisseden bir zenginin İlahi emre uyması gayet kolay bir duruma gelecektir. Yani din, bir yandan fakirin durumunu oruç ibadeti ile hissettirirken, diğer taraftan zekâtı farz kılarak açlığı hissetmesine rağmen fakirin yardımına koşmak istemeyecek olan zengini -bir noktada- mecburi bir vaziyete sokarak fakirin imdadına koşmasını en güzel şekilde sağlamış olmaktadır.
İnsanda doymak bilmeyen bir iştiha var. Bir dere dolusu altın versen, gözünü ikinci dereye dikecek; “Bir dere daha yok mu?” diyecektir. Bilhassa maddenin hâkim olduğu, maddiyatın ön plana çıktığı günümüzde insanlar, zorluklar içinde kazandıkları servetlerini gönül rahatlığı ile fakirlere dağıtmaktan imtina edebilirler. Mallarının azalmasından korkarak vermeyebilirler. İslam’ın beş esasından biri olan orucu tutan kişiye açlığın derecelerini bildirirken, fakirin neler çektiğini de anlatmış olacaktır. Onların yardıma ve desteğe ne kadar muhtaç olduklarını aklen, kalben, ruhen hissetmiş olacaklardır. İşte bu hissi hakiki anlamda hissettirecek olan da oruç ibadetidir.
• “Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-i hakikînin bir esasıdır.”
Bu ibadeti yerine getirmiş bir insan kendi cinsinden olan insanlara karşı bir şefkat ve karşılıksız bir muhabbet hissedecektir. Yoğun bir şekilde şefkatle dolacaktır. Malum şefkat, sevgi denen duygunun en yoğun yaşandığı bir mertebedir. Bu duyguyu en iyi gösteren annelerdir. Annelerin yavrularına olan sevgileri şefkat cinsindendir. Bu sevgi karşılık beklemez. Tavuğa, yavrusu için kafasını ite kaptırmasını sağlayan duygu işte bu duygudur. Annelerin çocukları için hayatlarını feda etmeleri yine bu duygunun bir neticesidir. Bu sevgi temizdir, karşılıksızdır, ihlâslıdır, samimidir.
İşte, zenginlerin oruç vasıtasıyla kazandıkları bu duyguyu yaşamaları hakiki şükürdür. Yani, Allah’ın insanlara verdiği hadsiz nimetlere karşı bir vecibe olan teşekkürünü arz etmek ve minnettarlığını bildirmek hakikati bir vecibe ve insan için bir vazife ise, bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmek de fakirin halini anlayıp onların imdadına koşmaktan geçtiği Kur’an tefsiri Risale-i Nurlardan anlaşılmaktadır. Bu da oruç ve zekat ile zenginin fakirin imdadına koşması şeklinde tezahür etmektedir.
• “Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir; ona karşı şefkate mükelleftir.”
Günümüzde birçok insan; “Fakir bulamıyoruz. Herkesin hali vakti yerinde. Kime vereceğimizi bilemiyoruz.” diyerek kazandığı serveti başkalarına vermemekte direnç gösterebilmektedir. Her insan rahat-ı kalple malını başkasına vermek istemeyebilir. Bunu yaparken de açıktan; “Vermiyorum.” demez. İpe un sermek kabilinden sudan bahaneler uydurabilir. İşte, bu oyuna düşmemek, nefsin ve şeytanın bu yanlış hilesine kapılmamak için bu cümlede çok güzel bir yol önerilmektedir. İnsanlar arasındaki gelir düzeyinin çeşitlilik arz ettiği bir hakikat ise, hatta bu çeşitlilik insanlar sayısınca farklılık gösteriyorsa, bunun çaresi şudur: Her insanın çevresinde kendinden daha fakiri vardır, bulabilir. Yani, din bu mükellefiyeti emrederken, kapı önündeki fakiri bulmaya teşviki de ihmal etmiyor. Zekât vereceğim diye başka ülkelere gitmeye, oralarda fakir aramaya gerek olmadığını ifade ederek kendi çevresindeki insanlar içinden araması kolaylığını getirmektedir. Zekâtı vereceğin kişi senden fakir olsun, ayrıca ihtiyacı olsun yeter. Bu vazifeyi yerine getirmekte zorluk kalmamaktadır.
• “Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman, birden muntazam bir ordu hükmüne geçer.”
Ramazan orucunun en önemli sosyal faydalarından biri de; iman ehli insan topluluklarını bir ordu haline dönüştürmüş olmasıdır. Bir ordunun talim ve ictimadan dönmüş askerlerinin akşam vakti yemekhaneye düzenli bir şekilde girerek hazırlanmış sofralara oturmasına benziyor. Nasıl ki, orada yemeğe başlamak için komutanın izin vermesine ve; “Afiyet olsun.” demesine ihtiyaç vardır. Bu durum orada bulunanların kendi başlarına hareket edemeyeceklerini gösterir. Bir kumandanın emrinde olduklarını, o kumandan emir vermezse yemek dahi yiyemeyeceklerini orada bulunan herkes bilir. Onun gibi Müslümanlar da Ramazanda bir ordu halini almaktadır. Akşam ezanının okunmasını, ilahi bir nidayı, disiplinli bir ordu gibi beklerler. Ezan-ı Muhammedi okunduğunda da hep birlikte yemeğe başlayarak oluşan disipline katkıda bulunurlar. Ezan okunmadan önce sofrada bekleyen insanlar bir cihette anlarlar ki, emir olmazsa su bile içemezler, yemeğe el uzatamazlar. Bir kumandanın emrini bekler gibi beklemek durumunda olduklarını iyi bilirler.
Hakiki mal sahibinin Allah olduğunun idraki içinde itaatkar bir asker gibi emri beklerler. Yerlerin ve göklerin yaratıcısının Allah olduğunu, her şeyin O’nun emri ile gerçekleştiğinin idraki içinde hareket ederler. Her şeyi yaratan Allah olduğu gibi, her şeyin yöneticisi de Allah’tır hakikatini hakkıyla idrak ederler.
• “İnsana en mühim bir ilâç nevinden maddî ve mânevî bir perhizdir.”
Orucun sosyal yapıya yaptığı hizmetlerden bir başkası sağlıklı bir toplum oluşturmaktır. Oruç tutan bir insan 11 ay süresince çalıştırdığı midesini ve midesine bağlı çalışan diğer organlarını bir cihette rektefeye almış olmaktadır. 11 ay boyunca gündüzleri çalışan mideyi 1 ay süresince geceleri çalıştırarak. Adeta farklı bir kulvarda koşturarak, kısacası gündüzleri istirahata çekerek midenin kendini toparlamasına imkân sağlamış olmaktadır.
Sağlıklı bir vücut elde eden ve topluma sağlıklı bir birey kazandıran bir insan, toplumun da sağlıklı bireylerden oluşmasına katkı sağlamış olmaktadır. Oruç sadece mide ile tutulan bir ibadet değildir. Mide vücut fabrikasının merkezi olarak düşünüldüğünde ona bağlı çalışan diğer organların ve azaların da oruç tutmasını sağlamış olmaktadır. Hatta, maddi azalardan başka, manevi duygulara da bir çeşit oruç tutturarak onların da sağlıklı hale gelmesini sağlamış olmaktadır.
Dilini yalandan ve gıybetten uzaklaştırıp hayırlı dualarda ve zikirlerde kullanmak, kulağını şehvani duyguları tahrik eden ve hüzün veren sesleri dinlemek yerine ulvi duyguları galeyana getiren seslere açmak, gözünü haram şeyleri seyretmek yerine bir müfettiş-i Rabbani gibi İlahi sanatları seyretmeye yöneltmek, burnunu kötü kokular yerine, misk u amber kokularını koklamak için kullanmaya yöneltmek bu duygulara da bir nevi oruç tutturmuş olmaktır. Bu sayede psikolojisi bozuk, şizofren, uyuşturucu kurbanı insanlardan oluşan bozuk bir toplum yerine sağlıklı, psikolojisi düzgün, kültür seviyesi yüksek ve insani yönleri gelişmiş -popüler bir ifadeyle- çağdaş bir toplum oluşmuş olacaktır.
Manevi iklimin oluşması, toplumun fertlerinin çoğunun aynı havayı teneffüs etmesine, inanç ve hedef birliği içerisinde olmasına bağlıdır. Ramazanın orucunun bunu azami derecede temin ettiği inkar edilemez bir gerçektir. Toplumda huzur ve sükunun temin edilebilmesi, ortak değerlerin birileri tarafından gasp edilmeden özgürce ve hakkaniyetlice işletilebilmesi, paylaşma ve vakit bilincinin geliştirilmesi, insanların kendilerini bir başkasının yerine koyabilmelerinin ve sabretmelerinin temini, yalan ve iftira gibi topluma çok zararlı olan şerli davranışların terk edilmesi ile olacaktır.
Kaynak:
Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, Sayfa 388-392, Yeni Asya Neşriyat






