Allah katında Risâlet, esâs i'tibâriyle birdir. Cenâb-ı Hak, bir olduğu için her şeyde bir nev'i birliği irâde etmiştir. Bu tevhid sırrına binâen Cenâb-ı Hak, Nebîyy-i Ekrem (asm)’ı bütün kâinâtın umûmî vekili ve her husûsta has muhâtabı olacak bir kàbiliyette halkederek kendisine rasûl ve nebî seçmiştir. Bu Risâlet makàmını Resûl-i Ekrem (asm)’a asâleten vermiştir. Diğer peygamberler ise, bu peygamberlik vazîfesine ma’nen vekâlet etmişler ve Zât-ı Risâletin asıl vazîfesine avene ve yardımcı olmuşlardır.
Nasıl ki, bir şehirde bir vâlî bulunur. Memleketin sultanı, o şehir ahâlîsi nâmına o vâlîyi muhâtab alarak bütün muhâverâtını/münasebet ve haberleşmelerini onunla yapar. Bu vâlînin bir veyâ birden fazla yardımcıları bulunur. Vâlî bulunmadığı zaman, vâlî yardımcıları o makàma vekâlet edip belli ve kısa bir süre için o asıl makàmı temsil ederler. O yardımcılar müstakil olmayıp, belki vâlî adına iş yapar ve imzâ atarlar.
Aynen bu misâl gibi şu kâinât, bir memleket hükmündedir. O memleketin Pâdişâh-ı Zü’l-Celâl’i, bir tek Zât’ı yâni Muhammed-i Arabî (asm)’ı İlâhî emirlerin mübelliği olarak, peygamberlik gibi yüce bir vazife ile tavzîf etmiştir. Diğer peygamberler ise, O’nun aveneleri yâni yardımcılarıdırlar, Risâlet makàmının vekilleridirler ve asıl makàm sâhibi olan Hazret-i Muhammed (asm)’a tâbi’dirler.
Bu Peygamberler, zaman i’tibâriyle Rasûl-i Ekrem (asm)’dan önce geldikleri için, ona vekâleten risâlet vazîfelerini yapmışlardır. Zîrâ risâlet esâs i’tibâriyle birdir. O da Rasûl-i Ekrem (asm)’ın risâletidir. Diğer Peygamberlerin risâleti ise tebeîdir. Hattâ ehâdîs-i Nebeviyede şöyle buyurulmuştur:
“Ben nebî iken, Âdem (as) su ile çamur arasında idi.”(1)
Ebû Hureyre (ra)’dan rivâyet edildiğine göre; ashâbtan bir kısmı, Hz. Peygamber (asm)’a şöyle sordular: Ey Allah’ın Rasûlü! Risâlet vazîfesi sana ne zaman vâcib oldu? Rasûl-i Ekrem (asm) Efendimiz buyurdu ki:
“Âdem (as), rûh ile ceset arasında iken.”(2)
“Ben, kıyâmet gününde Âdem oğlunun efendisiyim. Bunda fahr yoktur veyâ bundan daha büyük fahr yoktur.”(3)
Mevzûumuzla alâkalı olarak Üstâd Bedîüzzaman Said Nursî (ra), şöyle buyuruyor:
“Nasıl ki Nûr-i Muhammedî (Aleyhissalâtü vesselâm) ve hakìkàt-ı Ahmediye, dîvân-ı nübüvvetin hem fâtihâsı, hem hâtimesidir. Bütün enbiyâ onun asl-ı Nûrundan istifâza ve hakìkàt-ı dininin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve Nûr-i Ahmedî (asm) cebhe-i Âdem'den, tâ zât-ı mübârekine müteselsilen tezâhür edip neşr-i Nûr ederek, intikàl ede ede tâ zuhûr-i etemle kendinde cilveger olmuştur.
Hem mâhiyet-i kudsiyyet-i Ahmediye, Risâle-i Mi'rac’da isbât edildiği gibi, şu şecere-i kâinâtın hem çekirdek-i aslîsi, hem en âhir ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, öyle de Hakìkàt-ı Kur'âniye zamân-ı Âdem'den şimdiye kadar, Hakìkàt-ı Muhammediye (asv) ile berâber, müteselsilen enbiyâların suhuf ve kütüblerinde nûrlarını neşr ederek, gele gele tâ nüsha-i kübrâsı ve mazhar-ı etemmi olan, Furkàn-ı Azîmüşşan sûretinde cilveger olmuştur.”(4)
Cenâb-ı Hak, her bir asra bir veyâ birkaç peygamber göndermiştir. Onların her biri, kendi asırlarında vazîfedâr oldukları halde, Rasûl-i Ekrem Aleyhisselatü vesselam bütün asırlara hitab eden ve bütün kendinden önceki zamanlara ma’nen, kendisinden sonraki zamanlara ise maddeten gönderilmiş umûmî ve cihânşümûl bir peygamberdir. O, ma’nen bütün peygamberlerin de peygamberidir. Onun için Rasûl-i Ekrem (asv) “Seyyidü’l-Mürselîn”dir. Hem sâdece bizim peygamberimiz değil, belki bütün ins, cin ve meleğin de peygamberidir. Daha kendisi bu dünya sarayına cismen teşrîf etmeden evvel, Allahu Teâlâ, bütün peygamberlerden “Ben bir peygamber göndereceğim. Siz de ona îmân edeceksiniz” diye söz almış, Onlar da bu ahdi kabûl etmişlerdir. Cenâb-ı Hak, peygamberlerden aldığı bu ahdi şöyle beyân buyurmaktadır:
“Hatırla o vakti ki, Allah peygamberlerden, evsâf-ı Muhammediyeyi (asm) ve fazîletini birbirlerine beyân etmeleri üzere mîsâk aldı ve dedi ki: Ben size kitâb ve helâl ile harâmı açıklayıcı hikmet verdim. Sonra siz de ümmetlerinizden şöyle mîsâk alın ki: Berâberinizde bulunan kitâbları tasdîk edici bir Rasûl (Muhammed ‘asm’) size geldiğinde ona îmân eder ve kılıçlarınızla Muhammed (asm)’ın düşmanlarına karşı O’na yardım edeceksiniz. Sonra Allah peygamberlerine: ‘Bunu ikrâr ettiniz mi ve bunun üzerine benim ahdimi kabûl ettiniz mi?’ Buyurdu. Onlar da ‘ikrâr ettik’ dediler. Allah-u Teâlâ ‘şâhid olun ben de sizinle berâber şâhidlerdenim’ buyurdu. (Yâni Cenâb-ı Hak, peygamberleri bu ikrâr üzere birbirlerine şâhid tuttu ve Allah da bu ikrâra şâhid oldu. Sonra her bir nebî ümmetine bu ikrârı beyân etti ve her bir nebî ümmetinin ferdlerini birbirlerine şâhid tuttu. Her nebî, kendisi de onların şehâdetlerine şâhid oldu.)”(5)
Bu mevzû ile alâkalı ve gàyet ehemmiyetli mes’eleleri de ihtivâ eden A’raf sûresindeki şu âyet-i kerîmeleri ve meallerini birlikte takip edelim:
“Allah-u Teâlâ dedi ki: “Azâbımı, kimi dilersem ona has edeceğim. Rahmetim ise, her şeyi kuşatmıştır. Ve ben o rahmetimi, küfürden, şirkten ve fevâhişten kendilerini koruyanlara ve zekâtı veren ve âyetlerimize îmân edenlere vâcib edeceğim.”(6)
İbn-i Abbâs Tefsiri şöyle beyân etmiştir ki;
Bu âyet-i kerîmede geçen,
“Allah-u Teâlâ dedi ki: “Azâbımı, kimi dilersem ona has edeceğim. Rahmetim ise, her şeyi kaplamıştır” cümlesi nâzil olunca, İblis bundan ümîdvâr oldu. “Öyle ise Allah beni de afveder.” dedi. Allah, İblisin rahmet-i İlâhiyeden mahrûm kaldığını ifâde için;
“Ben o rahmetimi, küfürden, şirkten ve fevâhişten kendini koruyanlara ve zekâtı veren ve âyetlerimize îmân edenlere vâcib edeceğim” kısmını inzâl etmekle İblise cevap verdi.
O zaman, Yahudî ve Hıristiyanlar da bu cümleden ümîdvâr olup, “Biz de ehl-i kitâb ve ehl-i takvâyız.” deyince, Allah-u Teâlâ onları da rahmetinden çıkarıp, azâb ehli içine katarak/ idhâl ederek ve rahmetinin kime has olduğunu açıklayan şu âyeti indirdi:
“O rahmetim ehl-i kitâbdan şu kimselere hasdır ve vâcibdir ki; onlar Nebîy-yi Ümmî olan o Rasûle (Hz. Muhammed’e (asv)) ittibâ eden kimselerdir ki, o Rasûl-i Ümmî’nin evsâfını o ehl-i kitâb yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı olarak buluyorlar. O Rasûl-i Ümmî, onlara ma’rûfu (tevhidi ve İlâhî emirlere itâati) emreder ve münkerden (küfürden ve günahlardan) nehyeder. Ve temiz şeyleri (sığır ve koyunların içyağları, develerin etleri ve sütleri gibi) onlara helâl eder ve hâbisâtı (kan, domuz eti, fâiz ve rüşvet gibi) onlara harâm eder. Ve onların üzerindeki ağır hükümleri ve bendleri kaldırır ve hafifletir. Öyle ise ehl-i kitâbdan o kimseler ki (Abdullah ibn-i Selâm ve Necâşî ve ashâbları gibi), bunlar o Nebîy-yi Ümmî’ye îmân ettiler ve onu ta’zîm edip, kılıçlarıyla ona yardım ettiler ve o Rasûlle berâber indirilen nûra yâni Kur’ân’a ittibâ ettiler (yâni Kur’ân’ın helâlini helâl ve harâmını harâm kabûl ettiler.) İşte felâha yâni kurtuluşa erenler, yalnız onlardır. Böyle bir îmâna sâhib olmayan Yahudî ve Hıristiyanlar değil. Yâni Yahudî ve Hıristiyanlar ehl-i necât değildir.”(7)
Bu âyet-i kerîme, ehl-i felâh ve ehl-i necât olmayı dört şarta bağlıyor:
1-Hazret-i Muhammed (asm)’a îmân etmek,
2-O’na ta’zîmde bulunmak,
3-O’na (dinine) yardım etmek,
4-O’na indirilen Kur’ân’a tâbi’ olmaktır.
İşte âyetin bu kısmı birkaç te’kîdle ifâde eder ki, felâha erenler, kurtuluşa erenler yalnız ve yalnız Hazret-i Muhammed’e (asv) îmân eden, O’na ta’zîmde bulunan, O’na yardım eden ve Kur’ân’a tâbi’ olan kimselerdir, başkaları değildir.
Yukarıdaki âyette Cenâb-ı Hak, Tevrat’ta ve dolayısıyla İncil’de ağır hükümler bulunduğunu ve Nebîyy-i Ümmî olan Rasûl-i Ekrem’in (asv) şerîatının ise daha hafif olduğunu ve Kur’ân ve sünnet-i Nebeviye’nin onların ağır yüklerini kaldırdığını bildirmektedir. Meselâ: onlardan bir günah sâdır olduğunda günah işleyen uzvu kesmekle mükellef idiler. Hem bir elbise necis olduğunda necâset dokunan kısmı keserlerdi. Yâni su ile temizlemek yoktu. Teyemmüm yoktu. 50 vakit namazla emrolundular ve yalnız mescidlerde namaz kılabilirlerdi. Sahursuz oruç tutarlardı. Oruç tuttukları geceler, hanımlarına mübâşeret edemezlerdi. Hatâ ve unutmadan mes’ûldüler. Kebâir günah işleyen kimse öldürülürdü ve bu şekilde tevbesi kabûl edilirdi. Adam öldürmede ve yaralamalarda Tevrat’ta mutlak kısas vardı, diyet yoktu. Hem tırnaklı hayvanların etleri ve koyun ve sığırların iç yağları harâmdı. Bir kısım kurban etleri yenilmezdi. Hem harblerde elde edilen ganîmetler kendilerine helâl değildi. Arâzi mahsûllerini bir sene alır, diğer sene tamâmen tasadduk ederlerdi. Kardeşi hanımıyla ebediyyen evlenilmezdi. Daha bunlar gibi bir çok ağır hükümler ve zorluklar vardı. Hz. Îsâ (as) bunlardan ba’zılarını kaldırdı ise de yine de Tevrat’ın bir çok ağır hükmü onun şerîatında da geçerli idi. Nitekim aşağıdaki âyet-i kerîme bunu ifâde etmektedir.
“Allahu Teâlâ dedi ki. “Ya Îsâ! Hatırla o vakti ki ben sana kitâbı ve hikmeti ve Tevrat ve İncil’i öğrettim.”(8)
Âyetinden anlaşıldığı gibi, Hz. Îsâ’ya her ne kadar İncil verilmiş ise de esâsta ve ahkâmda Tevrat ile hükmediyordu. Şu anda ise bu hükümlerden hiç birisini Yahudî ve Hıristiyanlar, gerek şahsî hayatlarında, gerek devlet hayatında tatbîk etmemektedirler. Hattâ şu anda bir kısım mihraklar Kur’ân’ın hükümlerinin çok ağır, Yahudîlik ve Hıristiyanlığın ise çok kolay olduğunu ifade etmektedirler. Evet Şerîat-ı Muhammediye, Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ’nın şerîatına nisbeten çok hafif olduğu halde, uydurma Yahudîlik ve Hıristiyanlığa nisbeten çok ağırdır. Çünkü şu zamandaki Yahudîlik ve Hıristiyanlıktaki hükümler uydurmadır. Halbuki Cenâb-ı Hak, A’raf sûresinde geçen yukarıdaki âyet-i kerîmede ve “Rabbimiz! Bizden evvelki ümmetlere yüklediğin ağır yükleri bize yükleme!” (9)
âyetinde Kur’ân’ın, Tevrat ve İncil’in ağır hükümlerini hafifleştirdiğini haber vermektedir. Buradan anlaşılıyor ki şu zamandaki Yahudîlik ve Hıristiyanlığın Tevrat ve İncil ile hiçbir ilgisi yoktur. Yahudî Hahamları ve Hıristiyan Râhibleri, Tevrat ve İncil’in hükümlerini terk ederek, hevâlarından uydurma bir din îcâd etmişlerdir.
İşte A’raf sûresinde zikrettiğimiz bu âyetlerde Cenâb-ı Hak, Yahudî ve Hıristiyanlara hitâb ettikten sonra, bütün insanları kasdederek Rasûl-i Ekrem (asm)’a şöyle fermân ediyor:
“Ey Rasûlüm de ki: Ey insanlar! Muhakkak, ben kesin olarak cümlenize Allah tarafından gönderilmiş Peygamberim. Öyle bir Allah ki, semâvât ve arzın bütün mülkü O’nundur. Ondan başka İlâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. Ey insanlar! Öyle ise Allah’a ve Onun Nebîy-yi Ümmî olan Rasûlüne îmân edin ki, o Rasûl de Allah’a ve onun indirdiği bütün semâvî kitâblara ve suhuflara îmân ediyor. Ve siz, o Nebîy-yi Ümmî’ye îmân etmekle berâber ona tâbi’ olun ki hidâyete eresiniz.”(10)
Demek Rasûl-i Ekrem (asm)’e îmân etmeyen ve O’na tâbi’ olmayan dalâlettedir.
Bu âyet-i kerîmelerin ifâdesiyle ehl-i küfür bir kimsenin, –ister ehl-i kitâb olsun ister diğerlerinden olsun– îmânının sahîh olabilmesi, ehl-i necât olabilmesi ve âyet-i kerîmede geçen İlâhî rahmete nâiliyeti için, Allah’a îmân etmekle berâber; Nübüvvet-i Muhammedî (asm)’a îmân etmekle de mükelleftir. Bu da ancak şu üç şartı kabûl etmekle gerçekleşir:
1-Hazret-i Muhammed (asm)’in peygamberliğine îmân edecek ve “Hazret-i Muhammed (asm), bütün insanların peygamberi olduğu gibi, benim de peygamberimdir.” diyecek.
2-Bizzât İslam dairesine girip O’na tâbi’ olacak. Hazret-i Peygamber (asm)’a tâbi’ olmak ise şu üç şartı yerine getirmekle mümkündür:
a)Kur’ân hükümlerinin bütününe tarafdâr olacak.
b)Her hususta Müslümanlara yardım edecek.
c)İslam’ın dışındaki bütün dinlerin bâtıl olduğunu kabûl edecek.
3-“Ve nasarûhu “ ifâdesinin sarâhatiyle maddî ve ma'nevî her husûsta Müslümanların yanında yerini alıp, Hazret-i Muhammed (asm)’ın dinine yardım edecek.
Rasûl-i Ekrem (sav) şöyle buyuruyor:
“Ben Nebîyyû’l-Ümmîyim. Sâdık ve zekîyim. Veyl (azâb) ve bütün veyl, ol kimseye olsun ki; beni yalanlıyor, benden sırt çevirip beni dinlemiyor ve bana cebhe alıp benimle savaşıyor. Hayır ve iyilik, ol kimseye olsun ki; beni koruyup bana yardım ediyor, bana îmân edip sözlerimi tasdîk ediyor ve benimle berâber savaşa katılıyor.”(11)
Yukarıda kaydettiğimiz âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifler sarâhaten bildiriyor ki; diğer peygamberler kendi kavimlerine gönderildiği halde, Rasûl-i Ekrem (asm) bütün insanlara gönderilmiştir.
Resûl-i Ekrem (asm)’ın Risâletinin umûmî oluşunu ve Kur’ânın bütün asırlara hitâb ettiğini Üstâd Bedîüzzaman Said Nursî (ra) şöyle îzâh etmektedir:
“Kur’ân, ism-i a'zamdan ve her ismin a'zamlık mertebesinden gelmiş. Hem bütün âlemlerin Rabbi i’tibâriyle Allah'ın kelâmıdır. Hem bütün mevcûdâtın İlâhı unvânıyla Allah'ın fermânıdır. Hem Semâvât ve Arz'ın Hàlıkı haysiyetiyle bir hitâbdır. Hem rubûbiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesâbına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhîta noktasında, bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir. Hem ulûhiyyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında ba’zan şifre bulunan bir muhâbere mecmûasıdır. Hem ism-i a'zamın muhîtinden nüzûl ile arş-ı a'zamın bütün muhâtına bakan, teftîş eden hikmetfeşân bir kitâb-ı mukaddestir. İşte bu sırdandır ki, Kelâmullah unvânı kemâl-i liyâkàtla Kur’âna verilmiş.”(12)
O halde Kur’ân ve Rasûl-i Ekrem (asm), geçmiş bütün şerîatleri neshetmiştir, yâni onların doğrularını tasdîk, yapılan tahrîfleri tashîh ve ağır hükümlerini de tahfîf (hafifleştirme, kolaylaştırma) etmiştir. Bu sebeble her dinin mensûbu onu kabûl etmekle mükellefdir. Evet bütün insanlar, Rasûl-i Ekrem’in (asm) ümmetidir. Fakat kelâm ilmi ıstılâhınca ümmet ikiye ayrılır:
Biri: Ümmet-i icâbettir ki, Rasûl-i Ekrem’in yaptığı da’vete icâbet eden Müslümanlardır.
Diğeri: Ümmet-i da’vettir ki; da’vete mazhar olan ama kabûl etmeyen kâfirlerdir. Bu ümmet-i da’vet, kurtuluşa ermek için Rasûl-i Ekrem’in (asm) da’vetini kabûl etmek zorundadır.
O halde bütün insanlar, -Hz. Muhammed (asm)’ın da’vetine icâbet etse de etmese de- Onun ümmetidir. Kabûl etmeyenler, kendi peygamberini yâni Rasûl-i Ekrem (asm)’ı inkâr etmiş, dolayısıyla bütün peygamberleri, kitâbları ve hattâ Allah’ı inkâr etmiş sayılır. Çünkü îmân bir küldür. Bir cüz’ü inkâr, küllü inkâr etmek demektir. Binâenaleyh Müslümanların, Yahudî ve Hıristiyanların hak bir din üzerinde bulunduklarını ve hakìkì ehl-i kitâb olduklarını ve bu îmânlarıyla berâber Cennet’e gideceklerini kabûl etmeleri, Kur’ân’ı ve Rasûl-i Ekrem’i (asm) inkâr etmek demektir. Çünkü pek çok âyet ve hadîslerin açık işaretleri, Yahudî ve Hıristiyanların ehl-i necât olmadıklarını, âhiret nokta-i nazarında şirk ehli olduklarını ifâde etmektedir.
İmâm Müslim’in rivâyet ettiği şu hadîs-i şerîf, bu husûsu açıkça bildirmiştir:
Ebû Hureyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre Rasûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurdu:
“Bu ümmetten bir Yahudî veyâ Hıristiyan, beni işittiği halde bana îmân etmeden ölürse, o ancak Cehennem ashâbından olur.”
Hadîsde geçen ümmetten murâd, ümmet-i da’vettir. Ümmet-i da’vet ise, Rasûl-i Ekrem (asm)’ın gelmesinden, tâ kıyâmete kadar olan zaman içindeki bütün insanlardır.(13)
Hazret-i Peygamber (asv), şöyle buyurmaktadır:
“Ben, yetiştiğim kişilerin ve benden sonra gelen herkesin peygamberiyim.”(14)
Sözün hulâsası: Rasûl-i Ekrem Aleyhisselâtü vesselâm’ın aveneleri olan sâir peygamberler, her biri kendi asırlarında, belli bir zamâna ve kavme has olarak peygamberlik vazîfesini edâ etmişler, hattâ bir zamanda pek çok peygamber bulunmuştur. Kâinât ve insan tılsımını fethederek ahkâm-ı İlâhiyeyi insanlara tebliğ etmişlerdir. Sonra bu irşadlarla ahâlî tamâmen gelişip en son ve en mükemmel dersi berâberce dinleyecek bir seviyeye gelince, son mübelliğ olan Rasûl-i Ekrem Aleyhisselâtü vesselâm gelmiştir. Rasûl-i Ekrem Aleyhisselâtü vesselâm ise, daha mükemmel ve yüksek bir tarzda, Kur’ân ve hadîsleri vâsıtasıyla kâinatın tılsımını çözmüş ve İlâhî ahkâmı bütün cin ve inse tebliğ etmiş ve Risâleti kıyâmete kadar devâm edecektir. Böyle cihânpesendâne bir Risâleti tasdîk etmeyen ve tâbi’ olmayan kim olursa olsun ve hangi dinden olursa olsun kesin olarak ehl-i necât değildir ve ebedî Cehennemden kurtulamaz.
DİPNOTLAR:
1.Keşfu’l-Hafâ, 2/121
2.Et-Tâc, 3/229
3.Feyzu’l-Kadîr, 3/51
4.B.Said Nursî, Barla Lâhikası, 191
5.Âl-i İmrân Sûresi, 3/ 81, Tefsîr-i İbn-i Abbâs
6.A’raf Sûresi, 156, İbn-i Abbâs, Beyzâvi
7.A’raf Sûresi, 7/ 157, Tefsîr-i İbn-i Abbâs, Beyzâvi
8.Mâide Sûresi, 5/ 110
9.Bakara Sûresi, 2/ 286
10.A’raf Sûresi,7/ 158, Beyzâvi-İbni Abbâs
11.Elcâmi’üs-Sağîr, 2686 nolu hadîs
12. B.Said Nursî, Sözler, 12. Söz, 4. Esâs
13. Et-Tâc, Cild 1, S. 25
14. Câmiu’s-Sağîr, 2697 nolu hadîs
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir






