Şu An Buradasınız: Anasayfa GÜNCEL Alıntılar Birey Aile Toplum Demokrasi Mücadelesinde Bir Kırılma Noktası: Başörtüsü Meselesi

Risale Akademi

Demokrasi Mücadelesinde Bir Kırılma Noktası: Başörtüsü Meselesi

e-Posta Yazdır PDF

Tesettür konusu, Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kadar, ülkemizin değişmeyen gündem konularının başında gelmektedir.  Devleti idare edenler, kadınların örtünmesi ile doğrudan ve çok yakın bir şekilde ilgilenmişler ve kendi düşüncelerine göre de bir şekil vermeye çalışmışlardır.

Aslında bu çok önemli ve hassas konu ile bu kadar ilgilenilmesinin çok önemli sebepleri vardır. Çünkü yeni yönetime hakim olan anlayış, devlet yönetimi ile birlikte sosyal hayatı da yeni ve batılı bir anlayışla dizayn etmek istemiş ve Osmanlı Döneminden kalan ve İslami kurallardan kaynağını alan tesettür anlayışını da, bu düşünceye bir engel olarak görmüştür. 

 

Mustafa Kemal Paşa, Erzurum Kongresi devam ettiği bir sırada, bu önemli tarihi olayı takip etmekle görevlendirilen Mahzar Müfit Kansu ile bir görüşme yapmış ve başarmaları halinde kuracakları yeni devletin bazı esaslarını not ettirmiştir. Mustafa Kemal’in bu gayelerinden bir tanesi de ‘’tesettürün kalkması’’ idi.

Daha sonra Mazhar Müfit’in not ettiği bütün maddeler teker teker uygulama alanına konmuş ve bu arada tesettür konusu ile ilgili olarak çok özel çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalardan olmak üzere, devlet bürokrasisinde görev alan bütün yetkili ve memurların, eşleri ile birlikte katılmaları mecburi kılınan ve içkinin su gibi akıtıldığı balo ve toplantılar düzenlenmiştir. Bu balo ve toplantılara katılanların eşlerinin özellikle başörtülerini çıkarmaları için özel bir gayret gösterilmiştir.

Bu balo ve toplantılar Başkent Ankara ile sınırlı kalmamış, bu amaçla kurulan Halkevleri de büyük oranda kullanılarak bütün ülke sathına yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Kadınların iş hayatına ve erkeklerle birlikte sosyal hayata katılmaları teşvik edilmiş, hatta birçok yerde dans kursları düzenlenmiştir.

Çok ilginç bir durum da, Bediüzzaman Said Nursi’ye, Eskişehir Mahkemesi tarafından tesettür risalesi bahane edilerek verilmiş olan on bir aylık hapis cezasıdır. Said Nursi, bu cezanın bir beygir hırsızına veya bir kız kaçırıcısına layık olduğunu belirterek, kendisinin ya beraatine veya îdamına veyahut yüz bir sene hapse mahkûmiyetine hükmedilmesini ısrarla istemiştir. Özellikle bu risalede geçen ‘’merkez ve payitaht-ı hükümette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet adi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!” (Lem’alar, 198)  ifadeleri, bazı kesimleri çok rahatsız etmiş ve cezanın verilmesi için bir delil bulunmamakla birlikte kanaat-ı vicdaniye kılıfı altında bu ceza keyfi bir surette uygulanmıştır.

Said Nursi,  rejimin başörtüsü ile problemini ve mücadelesini bildiği için, özellikle imanları takviye etmek için tahşidat yapmış, kalplere, akıllara ve gönüllere hitap ederek meseleyi hal etme cihetine gitmiştir.

Fakat Anadolu halkı, kız çocuklarını okula göndermeyerek, sivil bir muhalefet göstermeye çalışmış, kız çocuklarının okula gitme oranları uzun yıllar çok düşük bir seviyede kalmıştır. Özellikle ilkokuldan sonra kızları okula göndermeme eğilimi ağır basmıştır. Dolayısıyla başörtüsü bir problem olarak çok fazla dikkat çekmemiştir. Zaten 1950 yılına kadar ceberut bir devlet anlayışı neticesi hak arama yolları tamamen kapalı olduğu için de böyle bir yola tevessül edilmemiştir.

Anadolu’nun inançlı insanları erkek çocukları ile birlikte kız çocuklarını da üniversiteye göndermeye başlayınca, başörtüsü konusu eğitim hayatının değişmez bir konusu olarak yerini almaya başlamıştır.

Bu konuda en çok ses getiren ilk olay ise, hiç şüphesiz ki Ankara İlahiyat Fakültesi öğrencisi Hatice Babacan’ın maruz kaldığı engellemedir.  

Hatice Babacan 1967 yılında Ankara İlahiyat Fakültesi’ne kaydını yaparak okumaya başladı.  Devlet Bakanı Ali Babacan’ın halası olan Hatice Babacan, İlahiyat Fakültesi’nde okurken Prof. Dr. Neşet Çağatay tarafından başörtülü olduğu gerekçesiyle dersten çıkarıldı. O gün derste Prof. Çağatay, Babacan’a şu şekilde seslendi:’’ “Hey sen! Sen başörtülü kız! Sınıfta bu kıyafetle oturamazsın. Ya başını aç ya da dışarı çık!”

Bunun üzerine bütün Türkiye’ye yayılan tartışmalar başladı. Önce Ankara İlahiyat Fakültesi’nde bazı eylemler yapıldı. Sonra diğer üniversitelerdeki öğrenciler de dersleri boykot etmeye başladılar. Öğrenciler sağ sol demeden Hatice Babacan’a destek verdiler. Derslere girmediler ve boykotun alan genişledi.  Bu eylemler Türkiye’deki ilk öğrenci eylemleri olarak tarihe geçti.

Bazı gazeteler tam bir linç kampanyası başlattı. Laiklik teraneleri yüksek sesle ve tam bir provokasyon havası ile günlerce gazete manşetlerinden inmedi. Özellikle bazı sol gazeteler ‘’mal bulmuş mağribi gibi’’ ellerine geçen bu malzemeyi sonuna kadar ve insafsızca kullandılar.

Allah’ın emirlerinin öğretildiği bir Fakülte’de Allah’ın emrini yerine getirmeye çalışan bir genç kızın okuma ısrarı bir işe yaramadı ve Hatice Babacan İlahiyat Fakültesi’nden ayrılmak zorunda kaldı. Fakat aynı Hatice Babacan başörtülü olarak Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ne kaydoldu ve hiç bir engellemeye maruz kalmadan başörtüsü ile okulundan mezun oldu.

Bu olaydan sonra üniversitelerde zaman zaman mevzi olaylar yaşandı. YÖK gibi bütün Üniversiteleri bağlayan bir kurum olmadığı için, konu rektör, dekan ve öğretim elemanlarının inisiyatifine bırakıldı. Bazı rektörler ve Üniversite yöneticileri başörtüsüne ses çıkarmazken, bazıları da şiddetle muhalefet gösterdi. Bu karışık duygular ve uygulamalarla 12 Eylül ihtilaline kadar gelindi.

En şiddetli başörtüsü yasakları 12 Eylül İhtilalinden sonra bütün Türkiye’de uygulanmaya başlandı. Başörtülü öğrencilerin yükseköğretim kurumlarına daha çok sayıda gitmeye başladığı bu yıllarda, 20 Aralık 1980 tarihli genelge ile üniversitelerde başörtüsü tamamen yasaklandı.

Bu yasaklar üzerine çok sayıda öğrenci okulunu bırakmak zorunda kaldı. Birçok öğrencinin okul ile ilişkileri kesildi. O zamanlar YÖK Başkanı olan Prof. Dr. İhsan Doğramacı ‘’türban modelini’’ ortaya attı. Bu model bazı basın organları tarafından ‘’Mevhibe İnönü formülü’’ olarak isimlendirildi. Fransa’da kullanılan, başı örten ve boğazı açıkta bırakan bir giysi olan türban modeli önerisi de bir işe yaramadı. Doğramacı’nın bu teklifinden sonra başörtüsü sorunu yanlış olarak türban sorunu olarak adlandırılmaya başlandı. Oysa işin temelinde tesettürü ifade eden ve Allah’ın emri olduğu için takılan başörtüsü varken, bir anlam ve ifade kayması zihinlere yerleşti.

12 Eylül İhtilali ile birlikte başlayan ve birçok alana yayılan yasakların en acımasızca kullanıldığı alan ne yazık ki başörtüsü ve tesettür konuları oldu. Başörtüsünün bir siyasi simge olduğu tezi yavaş yavaş işlenmeye başlandı. Hatta doğu ve güneydoğu illerinde tesettür ile mücadelenin çok daha acımasız ve zalimane örnekleri uygulanmaya başlandı. Bazı yerleşim yerlerinde çarşaf giyen kadınların kıyafetlerine sokaklarda da müdahale edilmeye başlandı. Çarşaf giymekte ısrar eden kadınlar ve bazen de kocaları gözaltına alındı ve karakollarda manevi işkencelere tabi tutuldular.

12 Eylül’den sonra Türkiye’de bir ilk daha yaşandı ve İmam Hatip Okullarındaki kız öğrencilerin de başörtüsü giymeleri yasaklandı. Bu öğrencilere, sadece Kur’an dersi işlenirken başörtüsü takmalarına izin verildi.

Bu yıllarda hem Üniversitelerin kapılarında ve hem de İmam Hatip Liselerinde aylar süren öğrenci eylemleri gerçekleştirildi. İmam Hatip Liselerinde derslere alınmayan ve okulun önünde bekleyen ve ağlaşan kızların görüntüsü tam bir dramdı. Dindar insanlar, kızları başörtüsü takabilsin diye bu okulları tercih etmişti. Fakat zulümde sınır tanımayan idareciler için, bunun hiçbir önemi yoktu.

Zaman zaman yasak gevşetildi ve zaman zaman da bu eylemler, şiddet kullanılarak bastırılmaya çalışıldı. Fakat bu konu kırk yılı aşkın bir süredir, şöyle veya böyle ülke gündeminden hiç düşmedi.

Allah’ın emri olan bir kıyafet, laiklik bahanesinin ardına saklanılarak, insafsızca ve acımasızca yasaklandı. Dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan ve asrın utancı sayılan çirkin bir yasağa, inat ve ısrarla devam edilmeye çalışıldı.

1984 yılında iktidara gelen Turgut Özal’ın, Üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakmak için yaptığı girişimlerden de bir sonuç alınamadı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren yapılan değişiklik teşebbüslerine şiddetle karşı çıktı ve şu gerekçeyi defalarca kamuoyu ile paylaştı: ‘’Ya bazı öğrenciler mayo veya çarşaf ile derslere girmeye kalkarlarsa ne yapacağız?’’ Bu sefer Danıştay devreye girdi ve YÖK Yönetmeliğinde yapılan ve başörtüsüne izin veren değişikliği iptal etti.

1988 yılında bir başka ilginç gelişme yaşandı. ANAP hükümeti başörtüsünü serbest bırakan bir yasa tasarısını TBMM’inde kabul etti. Bu defa Kenan Evren yasayı iptal etmedi, ancak Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açtı Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi 1989 Mart’ında bu yasayı iptal etti. Başörtüsü konusu artık mahkemelik olmuştu.

Anayasa Mahkemesi’nin başörtüsüne karşı çıkan ve konuyu laiklik ile ilişkilendiren yorumu ile yeni bir dönemim kapısı açılmış ve iş artık iyice içinden çıkılmaz hale gelmişti. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı, bundan sonra yapılacak düzenlemelerin de neredeyse önünü kapatmış ve yeni iptallerin de yolunu açmıştı.

ANAP hükümeti, bu karardan sonra yeniden harekete geçti ve Anayasa Mahkemesinin önceki kanunu iptal ederken gerekçe olarak gösterdiği konuları da göz önüne alarak 25 Ekim 1990’da yeni bir kanun çıkardı. Bu kanunun iptali için SHP, gene boş durmadı ve misyonunun gereğini yerine getirerek AYM’ye başvurdu. AYM, bu sefer çıkarılan kanunu iptal etmedi. Fakat yazılan gerekçe, bugüne kadar hep tartışma konusu olmaya devam etti. Kanun başörtüsüne izin veriyordu.  Fakat mahkeme kararı ve yorumu, başörtüsünün yasaklanmasının en büyük gerekçeleri arasında yer aldı. Böylece YÖK Kanununun 17. Maddesi gereğince Üniversitelerde kılık ve kıyafet serbest hale getirildi. Bu karar geçici de olsa kısmi bir rahatlama getirmekle birlikte tartışmalar hep devam etti. 

İhsan Doğramacı’nın son dönemi ile Mehmet Sağlam’ın YÖK Başkanlığını yürüttüğü dönem içerisinde büyük bir problem ortaya çıkmadı. Üniversitelerin çoğunda başörtüsüne karışılmadı. Fakat bu dönemde de bazı keyfi ve kanunsuz uygulamalar yer yer de olsa devam etti.

Prof. Dr. Mehmet Sağlam’ın milletvekili olmak için YÖK Başkanlığından ayrılması ile birlikte, başörtüsü için de yeni ve zorlu bir kırılma dönemi başlamış oldu. Mehmet Sağlam,  DYP’nde politika yapmak ve milletvekili adayı olmak için YÖK Başkanlığından ayrılmıştı. Bu sırada Cumhurbaşkanı Demirel ile yaptığı görüşmede, Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Gürüz dışında YÖK Başkanlığına hangi rektörü atarsa atasın fark etmeyeceğini, aksi halde YÖK’te ve Üniversitelerde büyük bir huzursuzluk başlayabileceğini aktarmıştı.

Ancak Demirel bu görüşe itibar etmemiş ve YÖK Başkanlığına iki sefer üst üste Prof. Dr. Kemal Gürüz’ü atamıştı.  O zamanlar bu atama, Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı olan Prof. Dr. Tahir Hatipoğlu tarafından şiddetle eleştirilmiş ve bu atamanın askerlerin isteği sonucu Demirel tarafında yapıldığını ifade edilmişti.  Hatta Gürüz’ün ikinci sefer YÖK Başkanlığına atanmasının da o zamanlar Genel Kurmay Başkanı olan Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun Demirel ile yaptığı bir telefon görüşmesinin ardından gerçekleştiği, yine Hatipoğlu tarafından iddia edilmişti. 

6 Aralık 1995 ve 6 Aralık 2003 tarihleri arasında sekiz yıl süre ile YÖK Başkanı olarak görev yapan Prof. Dr. Kemal Gürüz döneminde, bütün üniversitelerde tam bir başörtüsü fecaati yaşanmaya başlandı. Özellikle 28 Şubat süreci ile birlikte başörtüsü yasağı çok dramatik bir hal almaya başlamıştı. Kemal Gürüz ile Genel Kurmay Başkanlığı arasında çok yakın bir diyalog sürecine girildi.

13 Mart 1998 tarihinde yapılan Rektörler toplantısında cumhuriyet tarihinde bir ilk daha yaşandı ve bir grup MGK uzmanı asker de bu toplantıya katıldı. Bu toplantıda iki saat boyunca rektörlere başörtüsü ve irtica ile ilgili olarak bilgilendirme yapıldı.  Rektörlere irtica ve türban brifingi veren isimlerin başında Milli Güvenlik Kurulu Baş müşaviri Emekli Kurmay Albay İbrahim Barutçuoğlu vardı. Brifingli toplantıda GATA Komutanı Fahrettin Arslan da hazır bulunanlar arasındaydı. Türbana kesinlikle prim verilmemesi konusunda gerekli ikazlar yapıldı. Bu toplantının hemen ardından rektörlere yazılı bir talimat verildi.

Bu talimat ile birlikte YÖK Kanunu’nun 17 Maddesi yok sayıldı ve türban yasağının tavizsiz bir şekilde uygulanması istendi. Verilen bu talimatta şu çarpıcı ifadeler yer aldı: ‘’Kılık kıyafet konusunu istismar edip Cumhuriyet'i yıkmayı amaç edinmiş kötü niyetli kişilere karşı disiplin yönetmeliği uygulanacaktır.” Bu talimata uymayan bazı rektörlere baskı yapılarak görevlerinden ayrılmaları sağlandı.

Yine 1998 yılında yapılan bir YÖK Yürütme Kurulu Toplantısında, 1998 Üniversite Giriş Sınavı başvurularındaki başörtülü fotoğrafı kabul etmeme kararı genişletilerek, ÖSYM’nin yükseköğretim kurumlarına öğrenci alımıyla ilgili olarak yaptığı bütün sınavların başvurularında “başörtüsüz fotoğraf” şartın getirme kararı verildi. Toplantıda ayrıca, Lisansüstü Eğitim Sınavı (LES), Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS), Yabancı Öğrenciler Sınavı’nda (YÖS) da başı açık fotoğraf şartı getirildi.

Özellikle bu talimat ile birlikte İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu ön plana çıktı. 2002 yılında Öğretim Üyelerinin bütün Türkiye’de otobüslere bindirilerek Anıtkabir’e götürüldüğü ve ‘’ordu göreve’’ pankartlarının taşındığı yürüyüş esnasında Kemal Gürüz ve Kemal Alemdaroğlu en safta ve kol kola yürümüşlerdi.  Anıtkabir yürüyüşü, daha sonra Ergenekon’un organize ettiği ve yönlendirdiği bir eylem olarak kayıtlara geçmişti. Hatta Gürüz ve Alemdaroğlu, yürütülen Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınmışlardı.

Alemdaroğlu’nun birçok Ergenekon sanığı ile yaptığı telefon görüşmeleri basına yansımış ve bu konuşmalarda ilginç bazı itiraflar dikkat çekmişti. Kemal Gürüz, serbest bırakıldıktan sonra medyaya bazı açıklamalarda bulunmuştu.  Milliyetçi görüşleri ile bilinen Prof. Gürüz verdiği demeçte ‘’Demirelci’’ olduğunu, ancak seçimde oyunu CHP’ye verdiğini ifade etmişti.

Alemdaroğlu, başörtüsüne karşı şiddetli bir mücadele başlattı. Üniversite dekanlarını toplayan Alemdaroğlu, “Türban yasağını uygulamak için gerekirse bilime ara verin” şeklindeki utanç verici talimatını verdi. Bu dönemde İstanbul Üniversitesi ile birlikte diğer bazı üniversitelerden başörtülü oldukları veya başörtülülere toleranslı davrandıkları gerekçesiyle çok sayıda akademisyenin işine son verildi.

Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’un eşi Doç. Dr. Sevgi Kurtulmuş da, başörtülü olduğu gerekçesiyle işine son verilen akademisyenler arasında bulunuyordu. Ayrıca, yasağın üniversite genelinde eksiksiz uygulanmasını isteyen Alemdaroğlu’nu eleştiren Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Biyofizik Bölümü Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şefik Dursun’un görevine derhal son verildi. Bütün yüksekokul ve fakültelerden başörtüsü ile ilgili olarak aylık raporlar alınmaya başlandı. Çok sayıda öğrenci hakkında soruşturmalar açıldı ve bunların bir kısmının okulları ile ilişikleri kesildi.

Bu tarihlerde bir başka çirkin ve ant-i demokratik uygulama bilgisi alındı.  Demokrasi Tarihimizin sayfalarına derin harflerle ve silinmeyecek bir şekilde ‘’İkna Odaları’’ utancı yazılmaya başlandı. Bu uygulamanın mimarı İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Nur Serter idi. Prof. Nur Serter ve bu iş için görevlendirilen Öğretim elemanları, başörtülü öğrencileri bazı odalara alarak görüşüyor, başlarını açmaları için de bu öğrencilere psikolojik baskı uygulanıyordu. Hatta bu ikna sırasında, başlarını açmaları halinde kendilerine burs temin edileceğinin garantisinin verildiği, bazı basın organlarında ifade ediliyordu. Bu ikna odaları uygulaması büyük bir pişkinlikle kamuoyu nezdinde savunulmaya çalışılıyordu. Prof. Nur Serter, bu çağdışı ve hukuksuz uygulamadaki başarısından dolayı, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal tarafından ödüllendiriliyor ve İstanbul Milletvekili olarak TBMM’ne taşınıyordu.

YÖK’ün 1998 yılı raporu açıklandığında, “öğrenim özgürlüğünü biçme operasyonu” resmi rakamlarla bir kez daha net bir şekilde ortaya çıktı. Buna göre 1998 yılında kılık-kıyafet genelgesine (başörtüsü yasağına) uymadığı gerekçesiyle 101′i bir veya iki yarıyıl olmak üzere toplam 637 öğrenci okuldan uzaklaştırıldı. 1579 öğrenciye uyarı, 1017 öğrenciye de kınama cezası verildi. Halen 1006 öğrenci hakkında soruşturma devam ederken (bunlara 1999 yılı içerisinde çeşitli cezalar verildi), üniversitelerde disiplin yönetmeliğine aykırı davrandığı gerekçesiyle de 25 öğretim görevlisi ve idari personel, üniversite öğretim üyeliği mesleğinden veya kamu görevinden çıkarıldı. 91 üniversite görevlisine aylıktan kesme, 140′ına kınama, 216′sına uyarma, 9′una da kademe ilerleme cezası verildi. Disiplin yönetmeliğine aykırı davrandığı gerekçesiyle 57 üniversite personeli hakkında açılan soruşturma da 1999 yılına sarktı.

Birçok üniversitelerde, başörtülü öğrenciler kampüs içine bile alınmamaya başlandı. Kampüs giriş kapılarında başlarını açmayan öğrenciler, evlerine geri gönderildi. Zaman zaman bazı üniversitelerde kargaşalar ve başörtüsüne fiili tecavüzler yaşandı. Akademisyenler ile öğrenciler karşı karşıya getirildi.  Derslere bir şekilde başörtüsü ile giren ve sınıfta başını örten öğrenciler ile onlara ders anlatacak hocalar arasında şiddetli tartışmaların yolu açıldı.  Birçok öğretim elemanları, bu kanunsuz uygulamalar sırasında büyük huzursuzluklar yaşamaya başlandı. YÖK tarafından işine son verilebileceği endişesi altında bulunan bu öğretim üyeleri, çoğu zaman, büyük vicdan azapları yaşamaya başladılar.

YÖK Başkanı Kemal Gürüz adeta bir ‘’başörtüsü avcısı’’ haline gelmiş,  neredeyse bu işin tam bir gönüllüsü olarak, ziyaret ettiği Üniversitelerde sırf bu konuyu takip eder olmuştu. Üniversitelerdeki bilimsel çalışmaların dibe vurduğu, herkesin devletin ve bürokratik elitin jandarması haline getirilmeye çalışıldığı bu dönem zarfında Kemal Gürüz, muzaffer bir kumandan edası ile demeçler veriyor ve başörtüsü konusunun hal edildiğini büyük bir gurur ve sevinç ile ifade ediyordu.

Basit bir hak ve özgürlük konusu, kendilerini Cumhuriyetin ve devletin esas sahibi olarak gören, İslami inançları ve yaşayışı da devlete ve laiklik ilkesine büyük bir tehdit olarak algılayan bürokratik elitin ısrarla kullanacağı bir istismar konusu haline gelmişti. Okulu ile ilişiği kesilen Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin’ın başvurusu üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği ve başvurunun red edildiği karar da, bu kesimin tam da aradığı bir malzeme olarak ellerine geçmişti.  Artık bundan sonra AYM ve AİHM’nin kararları ağızlarından düşmeyecek ve başörtüsü konusu her gündeme geldiğinde bu kararlar hatırlatılacaktı.

28 Şubat sürecinin başörtüsü mücadelesinde, hiçbir siyasetçi sınavı geçemedi. Herkes araziye uymaya çalıştı. Bir kısmı hiç sesini çıkarmadı, büyük bir kısmı ise başörtüsü ile mücadelenin gönüllü birer parçası haline geldiler. DYP Genel Başkanı Tansu Çiller bir iki cılız tepkide bulunmaya çalıştı ise de, daha sonraları o da araziye uydu. Daha önceki yıllarda din ve vicdan özgürlüğünün büyük bir savunucusu görünümünde olan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, bu dönemde demokrasi imtihanını kaybedenlerin başında geliyordu. Demokrat misyonun biçilmesi vazifesinde Hüsamettin Cindoruk ile birlikte büyük bir görev üstlenen Demirel, partiyi tam ortadan ikiye böldü.

Tansu Çiller’e söz geçiremeyen Demirel, Hüsamettin Cindoruk başkanlığında Demokrat Türkiye Partisi’ni kurdurdu. Çiller’in büyük bir hata yaparak partiye aldığı ve listelerin ilk sıralarından TBMM’ne soktuğu ‘’A Takımı’’ mensupları birer ikişer istifa ederek DTP’ye katıldılar. Demirel’e yakınlığı ile bilinen birçok milletvekili de DYP’den istifa edip Demirel-Cindoruk ikilisinin DTP’sine geçince, tam da 28 Şubatçıların istediği bir ortam meydana geldi.

28 Şubat kararlarını uygulamak için kurulan Ana-Sol- D hükümetinin üçüncü ayağı olan Demokrat Türkiye Partisi’nin yaptığı tahribat hiçbir zaman telafi edilemedi. Doğru Yol Partisi, bu iki eski Genel Başkanının eliyle yediği darbeden sonra hiçbir zaman toparlanamadı. Demirel-Cindoruk ikilisinin kendi partilerine vurdukları darbeden sonra bu parti girdiği her seçimde daha da alt sıralara indi ve nihayet küsurat partilerinin arasına girdi. Ve bugün geldiği noktada,  çok hazin ve tam bir umutsuz vaka görünümü vermektedir.

Demirel, 28 Şubat sürecinde girdiği başörtüsü türbülansından bir türlü çıkamadı. Çankaya’dan indikten sonra ‘’9. Cumhurbaşkanı’’ sıfatıyla verdiği demeçlerde de 28 Şubat sürecindeki olumsuz görüşlerinden bir adım bile geriye gitmedi.  Daha önceleri Habertürk televizyonuna konuşan Demirel, ‘’başörtülü kızlar okumak istiyorlarsa Suudi Arabistan’a gitsinler’’ demiş ve büyük tepki toplamıştı.  15 Ekim 2010’da ise Demirel, YÖK’ün başörtüsü ile ilgili olarak getirdiği uygulamayı eleştirerek şu görüşleri ifade etti ve bu konudaki görüşlerinde bir değişiklik olmadığı bir kez daha göstermiş oldu:

"Türkiye Cumhuriyetinin kanunları bir şeyi olmaz diyorsa, o kanunları bir kenara atıp olur hale getirmek mümkün değildir, o kanunları değiştirmeleri lazım." dedi. Oysa Türkiye’de Üniversitelerde başörtüsünü yasaklayan hiçbir kanun maddesi bulunmamakla birlikte,  YÖK Kanunu’nun 17. Maddesi, kılık kıyafetin serbest olduğunu ifade etmekteydi.  Bu başörtüsü yasağı tamamen keyfi ve konjuktürel bir şekilde sürdürülüyordu. Demirel bunu bilmiyor muydu, yoksa her zamanki gibi ustası olduğu bir üslubu mu kullanıyordu?  Bunu da okuyucuların ferasetine havale ediyoruz.

Bu savrulma elbette Süleyman Demirel ile sınırlı değildi. Cindoruk da 28 Şubat’taki başörtüsü zulmünü destekleyen beyanlar vermiş ve bu büyük imtihandan sınıfta kalmıştı. Aslında 12 Mart Muhtırasının ardından siyaseti yeniden dizayn etme projesine aktif olarak katılan Cindoruk; Celal Bayar, Ferruh Bozbeyli ve Faruk Sükan ile birlikte Adalet Partisi’nin parçalanarak Demokratik Parti’nin kurulması çalışmalarına büyük destek vermiş ve 1971-1980 yılları arasında yaşanan siyasi istikrarsızlığın en büyük sorumlularından birisi olarak tarih sayfalarında çok olumsuz bir şekilde yer almıştı.  Aynı Cindoruk’un 28 Şubat sürecinde, bürokratik oligarşi zihniyetinin yaptığı siyaset mühendisliği projesine verdiği ve Doğru Yol Partisi’nin bölünmesi ile neticelenen desteğe, bu çalışmanın ilgili bölümlerinde değinilmişti.

Cindoruk, başörtüsü ile ilgili olarak yapılan kanuni düzenlemenin CHP tarafından Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi ile ilgili olarak Şubat 2008 tarihinde katıldığı bir televizyon programında, yıllarca kendisine oy veren demokrat ve dindar insanları bir kez daha hayal kırıklığına uğratıyordu. Aslında bu görüşler, bir hukukçunun hukuki görüşlerinin nasıl da anti demokratik bir çerçeve içerisinde şekillendiği konusunda da ilginç bazı ipuçları veriyordu.

Yapılmak istenen düzenlemeyi 'cumhuriyet rejiminin laiklik ilkesine başkaldırı' olarak gören Cindoruk, Anayasa Mahkemesi'nin yürütmeyi durdurma kararı vereceğini iddia etmiş ve bu kehaneti de gerçekleşmişti. AK Parti'nin Anayasa Mahkemesi'ndeki eşi başörtülü üyelere güvendiğini savunan Cindoruk, "Benim eşi başörtülü olan Anayasa Mahkemesi üyelerine tavsiyem, açılacak davadan çekilmeleridir." Demişti.  CNN Türk'te yayınlanan 5N1K adlı programa katılan Cindoruk, eşleri başörtülü üyelerin davadan geri çekilmeleri durumunda kalan üyelerin daha objektif karar verebileceğini savunmuş ve sözlerini şu şekilde sürdürmüştü: "Böylece Anayasa Mahkemesi üzerinde hiçbir kuşku kalmayacaktır. Geride kalan eşleri başörtüsüz olmasına rağmen saygın hâkimler bir karar verirlerse kimse de bir şey diyemez."

Cindoruk, bu ifadeler ile hızını alamamış olacak ki, görüşlerinin bir adım öteye götürmüş ve başını örtenlerin aile baskısı altında olduğunu da öne sürerek şunları söylemişti: "Cumhurbaşkanı, Başbakan, İçişleri ve Dışişleri Bakanı'nın eşleri, çocukları, türbanlı. Oradan gelen bir aile baskısı var. Akşam eve gittiğinizde eşiniz, kızınız, gelininiz 'ne zaman biz başımız dik dolaşabileceğiz?' demektedir. Yasağı kaldırma girişimi başörtülü öğrencilerin üniversiteye girebilmesi için yapılıyor. Bu, hukuku şeriata dayandırma hadisesidir. Bunun bedelini Türkiye öder."

Aynı Cindoruk, yıllar sonra çok daha hazin bir demece imza atıyor ve bütün başörtülü kadınların büyük bir tepkisini ve nefretini celp diyordu. “Aile fotoğraflarına baktığımız zaman sadece bizim devlet adamlarının eşleri türbanlı, öteki aile fotoğraflarında hatta Ürdün, Mısır, Suriye gibi devlet adamlarının eşleri medeni ve başları açık gözüküyorlar. Bu fotoğrafların bir kısmı da açıkçası kriptolara giriyor. Onun için de Türkiye'ye mesafe koydular. Hissettiğim, en az iki seçimde Türkiye'de muhafazakâr da olsa laik düşünce iktidara gelirse Türkiye ile AB arasındaki buzlar eriyecektir. Meclis Başkanı değişikliğinde yine dini eğitimi olan bir Meclis Başkanı ortaya kondu. Bu bir dayatmadır. Bu İran rejimindeki Humeyni ekolünün bir tatbikatı. Bugün Ahmedinejad'ın dahi din eğitimi almadığını biliyoruz. Dışişleri ilişkileri medeni ilişkiler. İran bile Dışişleri Bakanı tayininde dikkatli davrandı. Bizde ise aile hayatı tamamen tesettüre dayalı biri Dışişleri Bakanı yapıldı. O da kendi düşüncelerini tatbike geçirdi ve daha ziyade İslam folkloruna uygun bir hayat yaşıyor.”(Aylık Eko-Enerji Dergisi)

Çok yazık. Demokrat geçinenlerin ve demokrasi havariliğini kimseye bırakmayanların, kendilerine verilen ihlaslı desteklerle alay edercesine düştüğü hazin ve ibretli durum, belki de bu milletin evlatlarına çok şey ifade ediyordu.

Siyasetçiler gerçekten büyük bir çıkmazın ve çaresizliğin içine düşmüşlerdi. Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Bülent Ecevit’e ise tam anlamıyla gün doğmuştu. Yıllardır irticaya taviz verildiğini ve devlet kadrolarının bu kesimler tarafından ele geçirildiğini hep söyleyerek gelen Bülent Ecevit, 28 Şubat sürecinde Başbakan olarak bu konuda yapılan bütün aleyhte çalışmalara tam bir heyecan ve kararlılık ile destek vermiş ve elinden gelen her gayreti de eksiksiz göstermişti. 

Özellikle zihinlere derin izlerle kazınan hadise ise,  Fazilet Partisi İstanbul Milletvekili Merve Kavakçı’nın yemin etmek üzere TBMM Genel Kurulu’na girmesi üzerine Ecevit’in takındığı talihsiz ve ant-i demokratik tavır idi.  Merve Kavakçı, yemin etmek üzere İstanbul Milletvekili Nazlı Ilıcak ile Genel Kurul salonuna girmiş ve DSP’liler tarafından büyük bir protesto ile karşılanmıştı.

TBMM Başkan Vekili Ali Rıza Septioğlu, bütün iyi niyetine rağmen çaresiz kalmış ve kontrolü tamamen elden kaçırmıştı. DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, bu ortamda Meclis Başkanı’ndan söz hakkı bile almadan kürsüye çıkmış ve Merve Kavakçı’yı hedef alarak, tarihe geçen şu çirkin sözleri sarf etmişti. ‘’Burası cumhuriyete meydan okunacak bir yer değildir. Lütfen şu hanıma haddini bildirin.’’

Bu sözler üzerine, TBMM büyük protestolara ve tartışmalara sahne olmuştu. DSP Milletvekilleri toptan ayağa kalkmış ve özellikle bayan milletvekilleri kürsünün önüne dizilerek adeta bir bariyer oluşturmuşlardı. Bütün bu çalkantı içinde Merve Kavakçı’nın kürsüye çıkarak yemin etmesi mümkün olmadı. Çaresiz bir şekilde bir süre sonra Genel Kurul’u büyük bir üzüntü ile terk etmek zorunda kalmıştı. 

Burada çok ilginç bir hadise daha yaşanmıştı. Bu olayların ardından Fazilet Partisi hakkında Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açılmıştı. Bekir Sobacı ile birlikte İstanbul Milletvekili Nazlı Ilıcak’ın da milletvekilliği Anayasa Mahkemesi tarafından düşürülmüştü. Üniversiteye girmek isteyen başörtülü kızlarla görüşmesi, Bekir Sobacı aleyhine gösterilen tek delil olmuştu. Nazlı Ilıcak ise adeta cezalandırılmış ve Merve Kavakçı gibi bir başörtülü milletvekiline kol kanat germenin ve ablalık yapmanın bedelini bu şekilde ödemişti.

Her ne kadar milletvekilliğinin sonlandırılması gerekçesinde böyle bir madde yazılmamış olsa bile, Nazlı Ilıcak’ın gösterdiği bu cesur ve tavizsiz tavrın, bu süreç içerisinde bir karşılık görmemesi mümkün değildi. Nazlı Ilıcak, 12 Eylül İhtilalinden sonra da, yazar olarak büyük bir direnç göstermiş ve demokrasiyi savunmak için çok sayıda makaleyi kaleme alarak Tercüman Gazetesi’nde yayınlamış ve bu arada bir süre de hapis yatmıştı.

Bu süreç içerisinde Erbakan ve ekibi tam bir kayıtsızlık örneği göstermiş, adeta partilerini ve milletvekilliklerini kurtarmak için, partiye davet ettikleri ve başörtüsü ile milletvekili seçilen Merve Kavakçı’yı feda etmişlerdi. Bu durum, daha sonraları Merve Kavakçı tarafından da acı bir şekilde ifade edilmişti. Bütün bu gayretler, belki birçoğunun milletvekili olarak kalmasına yetmiş, ancak partilerini kurtaramamıştı. Fazilet Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış ve bütün mal varlığı hazineye devredilmişti.

Bu süre zarfında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin de tavrı tam bir teslimiyet örneği idi. Başörtülü olarak aday gösterdikleri ve bu şekilde Antalya Milletvekili seçilen Dr. Nesrin Ünal, yemin törenine Bahçeli’nin isteği üzerine başını açarak çıkmış ve Merve Kavakçı’yı yalnız bırakmıştı. Bahçeli’nin, Başbakan Yardımcısı olarak Bülent Ecevit başkanlığındaki hükümette görev yaptığı sırada, hafızalarda kalan icraatlarından birisi de, bakanlığına bağlı sosyal ve dinlenme tesislerine başörtülü olarak girilmesini yasaklayan bir genelgeyi hazırlatması ve bunu ilgili birimlere göndermesi idi.

12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumda alınan güçlü bir halk desteği neticesi olarak, Üniversitelerde uygulanmakta olan kanunsuz başörtüsü yasağı, idari bir irade ile çok büyük bir oranda halledilmiştir.  Burada YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın inisiyatifi ele alarak gösterdiği demokratik tavır, her türlü takdiri hak etmektedir.  Başörtüsü yasağının tamamen yöneticilerin tutumundan kaynaklanarak sürdüğü bazı yükseköğretim kurumlarında da, bu üzücü durumun çok kısa bir süre içerisinde hal edileceği konusunda bir şüphe duyulmamalıdır.

Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan ise, bu idari tasarrufundan sonra hakkında açılan dava ile uğraşmaya başlamış ve attığı bu cesur demokratik adımdan dolayı adeta bir cendere içine alınmak istenmiştir.

Dileğimiz, bu girilen demokratik yoldan bir taviz verilmeden devam edilmesidir. Üniversitelerin, böyle saçma ve ant-i demokratik yasaklarla zaman kaybetmeden, esas gündemine dönmesi ve Türkiye’nin önünü açacak bilimsel projelere imza atması için büyük gayretler göstermesini temenni ediyoruz.  Dünya üniversiteleri ve ülkeleri arasında söz sahibi olmanın ve geleceğe ümitle bakmanın en önemli şartlarından birisi de budur.
 

Son Güncelleme ( Cuma, 25 Şubat 2011 21:55 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam
Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 63 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Diller, ırk ve renkler Allah'ın birer ay...
    14.05.12 02:03
    Yazan: f halit
  • DİL YARASI
    Yorumcu arkadaş ("Kürt Açılımı" ırkçı bi...
    13.05.12 14:36
    Yazan: mehmet

Çok Okunanlar

free hit counter