Minyeli Abdullah filmini çeviren senarist şimdi de Bediüzzaman’ın hayatını ve mücadelesini anlatan Hür Adam filmini çekiyor. Minyeli Abdullah da aslında Bediüzzaman’ın fikirlerinin ete kemiğe bürünmüş bir örneği, bir prototipidir. Bediüzzaman meyve torbalarının kağıtlarına yazılan eserlerini hapisane dışına taşıdığı gibi o zulüm içinde doğan dünyanın harika fikirleri şimdi de vatan sathından dünyanın dört bir yanına yayılmaktadır. “Bir şema ki Mevla yaka üflemekle sönmez” harika deyişinin doğrultusunda silahı, korkutucu hiçbir öğesi olmayan bir insanın fikirleri, fikirlerinin hızı ile dünya arenasında yerini yavaş yavaş almakta. Bu kimsenin zoru ile olmayacak bir yansıma ve dağılma.
Bediüzzaman’ın hayatına bakılırsa büyük bir trajedinin muhtelif perdelerinden oluşur. Bütün büyük değişimciler gibi o da büyük trajik olayların içinden çıkarak dünyaya mesajını vermiş. Onun hayatının birinci yüzü, geneleksel tasnif ile Barla’ya sürgünü dönemine kadar birinci safha, Barla’dan ölümüne kadar genel hatlarıyla ikinci safha. Bu birinci safhada ıztırab ağırlıklı bir akış olduğunu söyleyebiliriz. Bu birinci safhanın içinde de bir safha onun olayları yönettiği ama çile çektiği bir dönemdir. Çok gelişmiş deha çocukluğu döneminden İstanbul’a gidişi, İstanbul’un siyasi ve ilmi yapısını gördüğü ve kendini o dönemde vitrininde sergileyip dehasını Bediüzzaman diye tescil ettiği dönemde o daima olayları kendi yöneten bir büyük adamdır. O devrin alimleri, düşünürleri onu hayretle seyreder, ihatasına ilmine hayran olurlar. Dağlar arasında bir köyde doğmuş, Van’da yaşamış ve İstanbul’a gelmiş bir Anadolu insanını birden bire ülkenin bir numaralı dehası durumuna gelmesi olayların önünün ve arkasının çok zengin olacağına bir büyük işarettir.
İstanbul’un işgali, İngilizler aleyhinde yazdığı bir eseri vesilesiyle işgalcilerin dikkatini çeken bu büyük adam, siyasi dehasıyla devrin otoritelerinin dikkatini çeker, onu Ankara’ya davet ederler. Ankara’da dönemin devlet ricali ile görüşmeler yapar, geleceğin inşası konusunda fikirlerini bir takım insanlarla müdavele ederler, her konuda anlaşma sağlanamaz, ama Bediüzzaman birlikteliği savunan ve içinde bulunduğu Milli Mücadele erkanı ile bazı özel konularda uzlaşmaz ve Van’a döner. O Milli mücadelenin içinde bulunmuş, Cumhuriyetin kuruluşunu savunmuş, birlikte yaşamanın zorunluluğuna inanmış bir insan olarak Van’a döndüğünde hayatının olayların onun dışında cereyan ettiği ikinci dönemi yaşamaya başlamıştır. Van’dan İstanbul’a oradan Barla’ya gönderilir. Barla dan sonra eserlerini yazmaya başlar, otuz yılı aşkın hapishane, tarassut, zehirlenme, zulüm dehlizlerinden geçerek davasını başarıya ulaştırır, Gençlik Rehberi mahkemesi ile hem kendi başarısının hem de ülkede din hürriyetinin başlangıcını sağlar. Yıl 1956 kısmi bir hürriyetle otuzyıl tecrid edildiği cemiyetin içinde dolaşmak ister engel olunur, 1960 ‘da mutlu olarak ama yine çile içinde dünyayı terk eder.
Şimdi onun hayatının çilesini gören kişi elinde mendili ile çok ağlar, çünkü dayanılması imkansız olayları ile karşılaşmış, bir takım gizli güçler onun fikirlerinin Türk toplumunda yayılmasından rahatsız olduklarından onu dünyadan kovmayı kendilerine gaye edinirler. Ama Bediüzzaman’ın ikinci yönü ve yüzü bu olaylardan hiç etkilenmez, filmin akışı içinde eserlerine dikkat çekmek, onun ıztırabına şahit olmaktan daha önemlidir. Çünkü o ıztırap yılları gitmiş, eserleri toplunun en çok okunan eserlerine durumuna gelmiştir. Dolayısıyla üzerine dikkatle basarak diyorum filmin akışı içinde eserlerinin telifi onun hayatının akışına uygundur. Onun eserlerinde çileli hayatı ve hastalıklı bünyesinin yansımaları görülmez.
Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esaslarını yazdığı 1923'te o insan itikadını ciddi anlamda güçlendiren Mesnevi isimli eserinin bazı bölümlerini yazdı. 1925’te Burdur’a gönderildiğinde orada o sürgün psikolojisi içinde ama psikolojisini eserine yansıtmayan bir deha sabrı ile Nur’un İlk Kapısı isimli eserini yazdı. Onun iki şahsiyeti birbirine hiç temas etmemiş ayrı yollarda ilerlemiştir. 1926’da garip, kimsesiz ihtiyar bir şekilde Barla’ya sürgün edildiğinden sonra Onuncu Söz isimli insanlık tarihihin en büyük sorunu olan nereye gidiyoruz sorusuna cevap olarak Haşir Risalesini yazdı. O vadide bütün filozoflar Marks, İbni Sina boğulmuş çıkamamışlardı. Ama onun ikinci şahsiyeti kişilik sorunlarının dışında bu büyük sorunu halletme üzerine kurulmuştu. Senaryoda o sürgün içinde eserin telifi sürgün havasının romantizmini bozar ve asıl mesajı verir.
Aynı yıl içinde insanın yeryüzündeki hayatının temel noktalarından hareketle onu anlatan birden dokuzuncu söz dahil hikayelerini verdi. Bu hikayeler kısa olmakla birlikte dokuz hikaye onun davasının bütün çekirdeklerini toplayan bir büyük eser külliyesidir sadece ismi küçük sözlerdir. Onun ondan sonraki bütün eserlerine göndermelerde bulunan bir büyük eserler akışıdır. Şimdi Barla sürgünü içinde bu eserlerin bir fon arkasından telifini işlemek film içinde hayatından önemli bir ikinci ve yansıyan, onaran, tamir eden güçlü kılan bir hayattır. On Sekizinci ve Yirmi Beşinci Sözleri yazarken yıl 1927 'dir ve bu tarihte Atatürk Nutku’nu okumaktadır Meclis’te.
1928-30 arasında bir başka yönden birinci hayatı kuşatan bir ikinci hayat anlatır 29'uncu Söz'de. Veciz ve daha değişik bir perspektif kullanır bu eserinde. Bu tarihlerde İstanbul’da Türkçe hutbe okunması noktasına gelinmiştir. 1930 ile 33 arasındaki yıllarda Mektubat ve Lemalar isimli eserlerinin bazı bölümlerini yazdı.
1934’te birilerine göre rahat durmadığı anlaşılmış eserlerini Laboratuvarı olan Barla’dan uzaklaştırılmış Isparta’ya daha yakın denetime alınmıştır. O ağır gözetim altında bile “dünyaya okutturacağım" dediği eserlerini yazmaya devam etti. 1935’te Eskişehir Hapishane’sine getirildi. Yirmi yedi , Yirmi Sekiz, yirmi Dokuz ve Otuzuncu Lemaları yazdı. Otuzuncu lema onun şahaserlerindendir, en büyük altı ismi bütün isimlerini kuşatan bir perspektifte anlatır. Onlara öyle bir yorumla yaklaşırki hem dinin hem de sanatın kaynağıdır bu Otuzuncu lema insanlığı kendisi ile meşgul edecek derinliklere sahiptir. Özellikle Batı estetiği ve Felsefesinin sorunları ile hesaplaşmadır, ama uzmanına açık bahislerdir. Bu hapishane ortamında bu eserlerin derinliğinden kısmen bahsetmek acı dolu hapishane hayatını daha sağlıklı yorumlayama getirecektir. Çünkü büyük eserler hep büyük acılarla birlikte yazılmıştır. Dosto’nun bütün eserlerinin tiplerini sürgünde öğrendiği ve çizdiği gibi. Kafamızda bir Dosto kültü doğmalıdır, Bediüzzaman ile Bediüzzaman ondan büyük ama bir onu gösteremiyorsak o başka.
1936 Kastamonu’ya sürgün edilir, en büyük eserlerinden biri olan İkinci Şua’yı yazar. Bu eseri için, “Bu eser benim için çok mühimdir, bunu anlayarak okuyan imanını kurtarır inşallah" Bu eser batı sanatı ile batı felsefe ve estetiğinin boğulduğu noktalarından izahıdırır. 38’den 42'ye kadar telif hayatı devam eder. Çilesi de beraber. 1943’te İsparta’ya sevk edilir. Oradan Denizli Ağar Ceza mahkemesine gider. O büyük eserler yazdıkca birileri kudurur ve büyük zulümler tezgahlar ve ölüme iterler adeta. Çünkü eserlerinin hiçbir zararı yoktur. 1946’da önemli bir olay olur eserlerini teksir ile çoğaltmaya başlar, o teksir makinasını bin kollu nur talebesi olarak alkışlar. Eserler Avrupa ve Amerika’ya gönderilir. 1948’de Afyon Ağır ceza mahkemesine gider. 1950 yeni bir dönem noktasıdır o Celal Bayar’ı tebrik eder. 1952'de büyük bir mutlulukla Gençlik Rehberi Mahkemesine gider. Bu onun içinde olmadığı kaderin hazırladığı bir gövde gösterisidir. 1956 Risale-i Nur beraat eder. 23 Mart 1960 ‘de Urfa’da vefat eder. 12 Temmuz’da naşı bilinmeyen bir yere götürülür. İşte bu yazıda vurgulamak istediğim onun hayatından önemli olan eserlerinin telif akışıdır. O 120 eserinden biri için hayatını memnuniyetle feda edeceğini söylemiştir. Hayatının gayesi olarak görür onları. Sayın yapımcılar ve diğer muhterem zevat olayların içinde bu eserlerin telifini verecek küçük soundllarla filmi daha zenginleştirebiliriz, ben bilmiyorum belki de siz bunları düşünmüşsünüzdür.







Yorumlar
Ancak, “1925’te Burdur’a gönderildiğinde orada o sürgün psikolojisi içinde ama psikolojisini eserine yansıtmayan bir deha sabrı ile Nur’un İlk Kapısı isimli eserini yazdı. ….. 1926’da garip, kimsesiz ihtiyar bir şekilde Barla’ya sürgün edildiğinden sonra Onuncu Söz isimli insanlık tarihihin en büyük sorunu olan nereye gidiyoruz sorusuna cevap olarak Haşir Risalesini yazdı.” denilen kısımda verilen târihlerin tashîhi gerekiyor.
Aslında sehivler kaynak eserlerden ileri geliyor. O eserlerden yapılan alıntılar, yazar ve araştırmacılarc a tahkik süzgecinden geçirilmediğind en yanlışlar devâm edip geliyor..
Sadede gelirsek; Üstâd’ın Burdur’a getirilişi 1925 değil, 1926, Barla’ya getirilişi 1926 değil 1927’dir. Bknz: http://www.risaletashih.com/index.php/tashih-cesitlemeleri/136-bediuezzamanin-hayatindan-tesbtler Cevap | Alıntı | Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.