Şu An Buradasınız: Anasayfa GÜNCEL Alıntılar Risale-i Nur 24. Mektubun Şerh ve İzahı

Risale Akademi

24. Mektubun Şerh ve İzahı

e-Posta Yazdır PDF
Sanat, Bilim ve Epistemoloji







Birinci Makam




Yedi işaretiyle Mehdiyet hakkında olan 29. Mektubun 7. Kısmının izahında gördüğümüz gibi; Üstad Bediüzzaman Mehdiyet görevini, Müslümanların Avrupa’da çıkan materyalist bilim ve felsefesine karşı kendi bilim ve felsefelerini kurmaya bağlıyor. Ve bu hayatî meseleyi özellikle 30. Söz, 29. Söz ve 24. Mektuba havale ediyor. Geçen bölümlerde 29. ve 30. Sözlerle ilgili epistemolojik notları bir miktar gördük. Şimdi inşaallah bu Mektub’da bu boyutu gözlemlemeye çalışacağız. Yani bu Mektub’daki derin irşadî derslerden daha çok bu Mektubun sağlıklı bir ilim ve Epistemoloji anlayışına nasıl anahtarlık yaptığını göreceğiz. Bunun için önce Mektubun ana şemasını ortaya çıkarmaya çalışacağız; daha sonra detaylı bir şekilde bu ilmi ve epistemolojik boyutu izah etmeye çalışacağız. İşte:
 
Baştaki soru ve cevabın detaylı tasviri bize diyor ki; materyalist bilim ve felsefe, kâinatın üç temel neden ve sebebi olan fail (yapan) sebep, maddi (malzeme olan) sebep ve gaî (amaç, erek) sebebi bilmemesi yanında; kâinatın, özellikle dünyada olan bitenlerin, özellikle canlılar âleminin, olabilecek en zirve seviyede trajik bir manzara arz etmesi bu asırda materyalizmi besliyor; başta İlahî değerler olmak üzere ferdi ve toplumsal bağlar çözülüyor..
 
Yani Avrupa bilim ve felsefesi, yapan sebep olan Allah’ı ve amaç sebep olan metafizik âlemi ve bu boyuttaki neticeleri bilmediği gibi; malzeme sebep olan kâinatın üç sacayağı olan kudret, ilim ve iradeden sadece kudreti yani enerjiyi o da yarım olarak biliyor.. Bir de felsefe ve edebiyatları, varlık ve yaratılışın akışını absürt bir trajedi olarak yansıtıyor. Varlık ve yaradılışın en güzel meyvesi olan insanlığı zehirliyor.
 
Bediüzzaman bu soru ve cevap ile yaradılışın, hayat ve ölümün dış görünüşüyle bir trajedi olduğunu kabul ediyor. Fakat başka bilgileri ve başka boyutları göstermekle geniş, derin ve yüksek bir perspektifle kâinata, varlığa ve hayata baktırıyor. Manen şöyle diyor: Kâinat, çok boyutlu ve zahiren de olsa zıtlardan örülen muhteşem bir tablodur; gayet geniş, derin ve yüksektir; elbette bunun izahı ve açıklaması da böyle çok boyutlu olmalıdır. Fakat Avrupa tek gözle, sadece tek boyutu gördüğü için insanlık değerlerini zehirleyen deccal görevini görüyor.
 
Cevapta geçen “Dai” yaptıran, isteyen sebep manasına gelir. Zihinlerin, “Varlığın bu trajik yapısı, Allah’ın Rahim, Hakîm ve Vedud isimlerine uymuyor” şeklindeki itirazlarına cevaben “Tam aksine bu üç isim varlığın bu şekilde akmasını diliyor” diyor.
 
Manen diyor ki: “Allah’ın sonsuz soyut yetkinliğinin bu şekilde somutlaşması bir rahmettir, bir şefkat ve tenezzüldür. Demek bu faaliyet ve hareket, Rahimiyet hakikatine uygundur. Ayrıca bu akışın, bu zahiri trajedinin sonsuz gaye, fayda ve hikmetleri var. Demek Hakîm ismine de uygundur. Ve nihai manada bu somut yaradılış nehri, bir aşk ve muhabbetin fışkırmasıdır; bir sevgi selidir. Bu ise mutlak güzellik ve kemaldir.” Metinde geçen Vedud ismi münezzeh, aşkın ve kutsal âşık manasına gelir. Aşkta ise her zaman bu aşkınlık ve münezzehiyet manası olmaz.
 
Bu önemli soru ve cevaptan sonra bu öz manaları beş remizde anlatıyor. Ve ikinci makamda erek ve amaç gaye olan beş büyük fayda ve neticeleri gösteriyor.
 
Üç bin yıldır, özellikle Aristo’dan beri insanlık felsefesi, bir şeyin olması için yukarıda anlattığımız üç sebebi vazgeçilmez görürken bu çağdaş bilim, malzeme sebep ve nasıllık içinde o kadar çok boğuldu ki, asıl sebep ve gerektirici olan bilinçli diğer iki sebebi unuttu; en açık gerçekleri dahi göremez oldu.
 
“Suâl: Eâzım-ı Esmâ-i İlâhîyyeden (Allah’ın en büyük isimlerinden) olan Rahîm ve Hakîm ve Vedûdun iktiza ettikleri şefkatperverâne terbiye ve maslahatkârâne tedbir ve muhabbetdârâne taltif, nasıl ve ne sûretle müdhiş ve muvahhiş olan mevt ve adem ile zevâl ve firak (ayrılış) ile musîbet ve meşakkat ile tevfik edilebilir (uyuşabilir?) Haydi, insan saadet-i ebediyeye gittiği için, mevt yolunda geçtiğini hoş görelim; fakat bu nazik ve nazenin ve zihayat olan eşcar (ağaçlar) ve nebatat envaları ve çiçekleri ve vücuda lâyık ve hayata âşık ve bekaya (ebediyete) müştak olan hayvanat taifelerini (gruplarını) mütemadiyen hiçbirini bırakmayarak ifnalarında ve gayet süratle onlara göz açtırmayarak idamlarında ve onlara nefes aldırmayarak meşakkatle çalıştırmalarında ve hiçbirini rahatta bırakmayarak musibetlerle tağyirlerinde ve hiçbirini müstesna etmeyerek öldürmelerinde ve hiçbiri durmayarak zevallerinde ve hiçbiri memnun olmayarak firaklarında hangi şefkat ve merhamet var, hangi hikmet ve maslahat bulunur, hangi lütuf ve muhabbet yerleşebilir?!”
“Elcevab: Dâî ve muktazîyi gösteren beş remiz ile ve gayeleri ve fâideleri gösteren beş işaretle şu suali halleden çok geniş ve çok derin ve çok yüksek olan hakikat-ı uzmaya uzaktan uzağa baktırmağa çalışacağız.”
 
Bediüzzaman burada malzeme ve maddi oluşum sebebine muktazi sebep diyor. “Eşyanın özü ve asıl malzemesi başta kudret, ilim ve irade olmak üzere Allah’ın isimleridir” diye açıklıyor.
 
Muktazi ise gerektirici sebep demektir. Bunun kelam ilmindeki ifadesi “illet-i tamme”dir. Bu ise sonucu zorunlu olarak netice veren neden demektir. Bu manasıyla daha çok maddi sebep manasına gelir. Dikkat edilirse görülür ki, bu Mektupta Üstad sürekli olarak muktazi sebep olarak Allah’ın isimlerini gösteriyor. Çünkü isim demek belirlenmiş somut varlık noktaları demektir. İbn Arabî bu muşahhas maddi noktalara Allah’ın isimleri diyor. Dini metinlerde geçen Esmaül-Hüsna denilen kelimelere de İsimlerin isimleri diyor. Fakat Bediüzzaman, esmanın mahiyetindeki sonsuzluk boyutuna yanlış bir anlayış girmesin, diye bu maddi mükemmel mükevvenat için esmanın nakışları tabirini kullanıyor. Demek imam Gazali’nin ve diğer Müslümanların gerekçiliği mutlak manada inkâr etmesi eksik bir yaklaşımdır.
 
Nitekim bu Mektubun başındaki iki ayet cümlesinin birincisi der ki: “Kâinat ve varlığın özü, somutlaşmış irade (meşiet) çerçevesinde Allah’ın fiili ve aksiyonudur.” İkinci cümle de der ki: “Allah her ne kadar bu meşiet kalıbı ve kanunları çerçevesinde yaratıyorsa da O, sonsuzluk ve yetkinliğin zirvesinde olduğundan her an, her zaman özel iradesiyle yeni şeyleri buyurur, istediği kararı alır.”
 
Şimdi öneminden ve üslubunun güzelliği için bu sorunun metnini buraya aynen alarak; beş remiz ve beş işaret ile cevaplarının özetlerini yazacağız. Remizler daiyi yani bu işlerin böyle olmasını isteyen fail sebebi anlatıyor. İşaretler ise bu oluşumların sonundaki sonuç ve neticeleri gösteriyor. Remiz kelimesi işaretin biraz daha kapalısı demektir. Evet, sonsuzluğu, Allah’ın öz niteliklerini, varlığın özünü, yapısal yasaları bilmek, ahireti ve ölümün sonuçlarını görmekten daha derindirler. Onun için bu ilk beş cevabı remizler olarak isimlendirmiştir.
 
İşte Birinci Remiz: (özet olarak)
 
Bu remizden dolaylı olarak anlıyoruz ki; Avrupa bilimde özellikle nedensellikte çok ileri gittiği halde, olmamış (madum ve yok) şeylerin nedensellik istemediğini bilmiyor. Bu çok açık bir çelişki ve eksiklikleridir. Ayrıca bedavacılığın olmadığı gerçeğini, hayatlarının felsefesi yaptıkları halde, kâinatta kendilerinden başka bütün varlıkların kemal, lezzet ve kazanımlarını göremiyorlar. Kendilerinden başka her şey boş ve angarya çalışıyor, diye iddia ediyorlar..
 
Bu gibi açık yanlışların ontolojik sebebi şudur: Avrupa insanı Allah’ı inkâr edince kendini bilerek veya bilmeyerek Allah’ın yerine koydu. Ve sonsuz yetkinlikte olan Allah’ın asıl yetkileri olan üç niteliği kendi fani ve dar düşünen benlerine verdi. Şöyle ki:
 
Allah sonsuz olduğundan ve her şeyi sonsuz bir derecede değerlendirdiğinden Ona göre olmamış konum ve oluşların da bir hikmeti ve nedeni var. Yani adeta sonsuz nimetler içinde boğulan bugünkü insan, kendini tanrı gibi hissederek “Neden ben ölümsüz değilim? Milyar dolarım var, neden, trilyon yok? Neden sonsuz olamıyorum” diye haksızca itiraz ediyor. Çok sıkıntılar çekiyorum, diyor.
 
Bu sıkıntı ve hayatın görevlerinin karşılığını ve ücretini fazlaca aldığı halde kendini kâinatın gerçek sahibi sandığından, mevcud nimetleri yeterli görmüyor. Kendi kendisiyle çelişiyor. Şöyle ki: 
 
“Yirmi Altıncı Söz’ün hatimelerinde denildiği gibi; nasıl ki bir mahir sanatkâr kıymettar bir elbiseyi murassa’(cevherlerle süslü) ve münakkaş surette yapmak için, bir miskin adamı lâyık olduğu bir ücrete mukabil model yaparak kendi sanat ve maharetini göstermek için; o elbiseyi o miskin adam üstünde biçer, keser, kısaltır, uzatır; o adamı da oturtur, kaldırır, muhtelif vaziyetler verir.. Şu miskin adamın hiç bir hakkı var mıdır ki, o sanatkâra desin: “Beni güzelleştiren bu elbiseye neden ilişip tebdil ve tağyir ediyorsun? Ve beni kaldırıp oturtup meşakkatle benim istirahatımı bozuyorsun?..”
Aynen öyle de: Sani-i Zülcelâl her bir nevi mevcudatın mahiyetini birer model ittihaz ederek ve nukuş-u esmasıyla kemâlât-ı sanatını göstermek için; her bir şey’e husûsan zihayata, duygularla murassa’ bir vücûd libasını giydirerek, üstünde kalemi kaza ve kaderle nakışlar yapar; cilve-i esmasını gösterir. Her bir mevcuda dahi, ona lâyık bir tarzda bir ücret olarak; bir kemal, bir lezzet, bir feyiz veriyor.
sırrına mazhar olan O Sani-i Zül-celal’e karşı hiçbir şey’in hakkı var mıdır ki, desin: “Bana zahmet veriyorsun. Benim istirahatımı bozuyorsun.”
 
Bu paragrafta yapan sebep olarak sanatkâr; yapılan işin mahiyeti olarak sanat; işin ücret ve sonucuna da kemal, lezzet ve feyiz denmekle üç temel sebebe işaret ediliyor.
 
Metinde geçen iki öz cümle:
 
1) “Olabilirlikler (imkanat) ademdir (yokluktur.) Yokluk ise illet (gerçek neden) istemez.”
 
[Hastalığa da illet denilir. Çünkü her hastalık bir (illete) maddi nedene dayanır. Veya maddi bir zarara sebep olur.]
 
2) “Olabilirlikler nihayetsizdir (sonsuzdur.) Sonsuza ise illet (neden) olamaz.”
 
Bu iki cümlenin hem insana hem de Allah’a bakan ikişer yönü vardır. Bize bakan yönüyle der ki; olmamış veya olmaması gereken şeyler o kadar çoktur ki; eğer bunlar neden isteyip olsalar, siz onları değerlendiremezsiniz; ayrıca olmamış şeylerin oran olarak olumsuz olma ihtimali daha yüksektir. Bunlar olmadı, diye şekva değil; şükredin.
 
Allah’a bakan yönüyle der ki; Allah’ın yetkinliği ve sistemi o kadar sonsuzdur ki; o bütün olumsuzlukları olumlu yapar; yokluk denilen durumları da hayra çevirir, kendi emir ve rahmetini onlara neden yapar. Çünkü “Gerçek mülk sahibi Odur. O mülkünde istediği gibi işler yapar.”
 
İki ayetin meali olan bu Arabî ibareye bakılırsa, Allah rast gele keyfine göre iş yapar, gibi bir mana anlaşılıyor. Fakat gerçekten öyle yapmıyor. Daima kaide ve kural, düzen ve hikmet dairesinde iş görüyor. Şöyle ki:
 
Bu ibare 26 harftir. 13 ve 26 sayıları ise özel musibetlere ve kadere bakar. Remzen der ki; varlık bir yazılım, kader ve plandır. Kanun ve düzen altında yürüse de Allah’ın şerleri ve şeytanları yaratması gibi özel amaçlı işleri de var. Ve hepsinde de özel hikmetler ve amaçlar var. Çünkü bu kâinat bir mülktür; mülk ise verim ve ürün içindir.
 
“Keyfe yeşa” kelimesinin zahiri meali, istediği gibi demek ise de, sayısal değeri 422 eder ki, kitap ve kütüp (kitaplar) kelimelerinin sayısal değerleri ile eşittir. İşareten der ki: Onun meşiet ve isteği yasa, kural ve düzen çerçevesinde devam eder. Çünkü kitap kelimesi etimolojik olarak yasa ve hukuk demektir. Yazılı ve sabit düzen manasına gelir.
 
“Yetasarrafu” tasarruf eder, işler mealindeki kelimenin de sayısal değeri (şedde ile beraber) 980’dir. Bu ise şeriat kelimesinin değeri ile eşittir. Diyalektik manayı hatırlatan ve sayısal değeri 98 olan birçok kelimeyi çağrıştırır. Hamim (çok sıcak) ve cehennem kelimeleri gibi.. Diyalektik yani zıtlar tarzındaki yaradılışın ifadesi olan “Rahman” kelimesinin de sayısal değeri 298’dir.
 
“Mülkihi” 95 (19×5) eder. Fi 90 eder. Bunlar da tasarruf süreçlerini ve yapısını hatırlatırlar. Demek Allah mülkünün içine girmiyor. Sadece 9 ve 9’un katları olarak bir süreç başlatıyor. Demek zaman, hareket ve süreç onun işleyişinin suretidir.
 
“Malikül-Mülk” (mülkün Sahibi) kelimesi ise 212 eder. Birlik ve üretim alanı olan çift yapılı diyalektik süreci hatırlatır.
 
İkinci Remiz:
 
Birinci remiz, varlığın muktezasını yani maddi neden ve illetini etraflıca anlattıktan sonra bu 2. Remiz, dai yani fail ve yapan olarak Allah’ı açıklıyor. Şöyle ki:
 
Burada iki grup anahtar kelimeler var: a) Faaliyet, hareket, lezzet, cemal ve kemal.. b) Şefkat, muhabbet, şevk, sevinç, lezzet ve memnuniyet…
 
Bu iki grup kelimelerden birinci grup, materyalist Avrupa’ya diyor ki; sizler varlığı katı, kaba, anlamsız, isteksiz, karanlık bir kütle olarak görüyorsunuz. Hâlbuki gerçekte sayısız güzel sonuçları ile beraber, bu görünen haliyle dahi kâinat ve varlık, bir faaliyettir, bir harekettir, arzulu bir coşkudur; lezzet alma ve olgunlaşmadır.
 
Sizler bu değerleri, birey ve toplumsal yapınızın asla vazgeçilmez ilkeleri yaptığınız halde, bunları bilimlerinizde ve felsefenizde yok sayıyorsunuz. Demek sizler ya kendi kendinizle çelişiyorsunuz veya insanlığı aldatıyorsunuz. İkinci grup kelimeler de diyor ki: Siz ey Avrupalılar, kendinizi tanrı yerine koyduğunuzdan kâinatın ruhu ve bilinci olan bu değerleri özellikle şefkat ve muhabbeti kâinatta inkâr ediyorsunuz. Bencil nefsinizde bu mücevherler olmayınca sanıyorsunuz ki, bunlar varlık ve kâinatta da yoktur.
 
Hâlbuki bütün insanlığın bütün çağlarda kabul ettiği üzere, kâinattaki bu sonsuz faaliyet, değişim ve dönüşüm, sonsuz bir şefkat ve rahmetin, sonsuz hikmetlerle kendini yaşamasıdır. Haliyle o sonsuz olduğundan onun kendini yaşaması da sonsuz olacaktır.
 
Ey materyalist Avrupa, sizler aşk ve sevgiyi tanrı yapıyorsunuz. Sonra bunların varlığını, kâinatın ruhu ve elektriği olduklarını inkâr ediyorsunuz. Kâinat hakkındaki bu sonsuz inkârdan sonra, bencilleşmekle içinizdeki o sevgi ve aşk parıltısını dahi söndürüyorsunuz.
 
Bu İkinci Remizde iki ayrı soru zihne geliyor.
 
1) Sizin bu ifadeleriniz Antropoformizme benziyor. Bu ise ilkel bir inanıştır, diye söylenebilir. 2) Kâinat ve evren sadece Allah’ın sonsuz aşk ve sevgisinin coşkusu ise, benlik ve bilinç sahibi diğer varlıklara haksızlık olmaz mı? diye sorulabilir.
 
İşte Üstad, birinci soruyu burada ve İkinci Makamın mukaddimesinde şöyle cevaplıyor:
 
Allah’ın bu muhabbet, aşk, lezzet ve şefkati, Onun sonsuz kudsiyetine (aşkınlığına) ve istiğna-i zatisine (yetkinliğine) uygun bir şekildedir. Ayrıca bu gibi ifadeler, birer mecaz ve teşbihtirler; hatırlatma ve tefekkür vesileleridirler.
 
Çünkü insan ölümlü ve fani ise de, insandaki bütün olumlu nitelikler, Allah’ın sonsuz varlığının birer numunesidirler. İnsanoğlu bu emanet numunelerle, dil hazinesinden birer kelime ile o hakikatlere işaret koyup ebediyet ve sonsuzluk yolunu buluyor. Hulasa bu terminoloji, bu kayıtlı ve şartlı tarzda ilkel bir inancın ifadesi değiller. Tam aksine felsefeye muhalif olarak Allah’ın canlı, yetkin sıfatlarını insanın özü ve dili üzerinden ifade etmektir. Dini terminoloji, bu konuda dahi mucizedir, diye göstermektir. Çünkü dinin bu terminolojisini beğenmeyen ve felsefelerine güvenen bilim adamları, bu sonsuz varlığa ya sağır, dilsiz ve bilinçsiz tabiat ismini veriyorlar. Veya sofestai (nihilist) olup varlıkta bilinç, gerçeklik ve güzellik yoktur, diyorlar. Veya Allah’ı “Bilinçsiz, iradesiz, yapmak zorunda olan bir ilke” diye kabul etmişler. Metinde geçen mucib-i bizzat deyimi, zorunlu olarak yaratan demektir.
 
İkinci soruya da şöyle cevap veriyor: Eşyanın üç yönü ve üç benliği var:
 
1) Kendilerine bakar. 2) Sistemdeki diğer varlıklara ve canlılara özellikle bilinç sahibi olanlara bakar. 3) Varlıkların gerçek sahibi olan Allah’a bakar. Allah ise, sonsuz olduğundan asıl amaç bu son boyuttur. Fakat eşyanın birbirine ve kendi şahsi boyutlarına bakan yönleri, fayda ve hikmetleri de bir gerçektir.
 
“Evet, bütün canlılarda faaliyette olan hayatın sayılamayacak ve kuşatılamayacak kadar gayeleri vardır. Bunlardan sadece biri o canlıya bakar. Canı veren ve besleyen Allah’a bakan gayeler ise, Allah’ın nihayetsiz malikiyeti kadar çoktur. Demek yaratılma boyutunda büyüğün küçük üzerine böbürlenmesi gerçek olamaz. Çünkü Allah’a bakan gayeler yönüyle ikisi de birdir. Ve bu ikinci grup gayeler nazara alınsa, gerçekte abesiyet ve anlamsızlık bulunmaz. Abesiyet ve anlamsızlık ancak, gururlu, bencil insanın bakış açısında bulunur ki; o her şeyin kendi faydasına ve hevesine yönelik olduğunu iddia eder. Sanır ki, ona bakan boyuttan başka o canlıda hiçbir amaç yoktur. Evet, yeryüzünün sırtına serilmiş bu ziyafet, insan nev’i için bir ikramdır, bir ödüldür. Fakat eğer yeryüzünü Allah için yönetebilirse ve yaptıklarıyla o ikrama layık olduğunu gösterebilirse!. Evet, bu ikram ve bu ödül sadece insanın nefsi ve istifadesi için değildir.” (Arabî Mesnevi’den)
 
Evet, eğer vahdetül-vücud düşüncesi esas olursa yukarıdaki bu sorunun haklı bir yönü ortaya çıkar. Fakat Allah’ın sonsuz birliğiyle beraber, bireylerin, türlerin diğer değişik varlıkların bilinçli özel ve özerk yapıları da bir gerçektir. Demek kâinatta çok boyutluluk, çok gerçeklilik esastır; farklı açılardan bakmak ve değerlendirmek doğru bir yaklaşımdır.
 
Bu Üçüncü Remiz ile kâinatın bilmem kaç milyar ışık yılı mesafesinde adeta sonsuz galaksi, güneş ve uyduları içermesi yani kâinatın son derece büyük olması meselesi de çözülmüş olur. Çünkü Allah ve Allah’ın esması sonsuz olduğundan onların yansıması ve somut biçimleri de elbette bir derece sonsuz gibi olacak. Yani Cenab-ı Hakk sonsuz bir şekilde kendini yaşıyor. Münezzeh ve mukaddes bir tarzda sonsuz lezzet alıyor ve memnuniyet hissediyor.
 
Ayrıca her bir dağ, her bir gezegen, her bir güneş ve galaksinin de birer bilinçli ve özel özerk kişiliği var; onlara müekkel olan melekler tarafından temsil ediliyorlar. Dolayısıyla dinin çözümleri ve izahları sadece dünya ve yer küre içindir, denilemez.
 
Bununla beraber, biz henüz güneş sistemimizi dahi tam tanımıyoruz. En yakınımızdaki kürelerin kimyevî, jeomanyetik ve sibernetik dengelerinin formüllerini bilmiyoruz. Fakat her varlığın bir fonksiyonu, bir faydası ve çok yönlerden güzellikleri vardır, diyebiliriz.
 
Üçüncü Remiz:
 
İşte genel bir kanun ile ve bugünkü Fiziğin, Biyolojinin ve Psikolojinin son tespitleri ile diyebiliriz ki; kâinatta yokluk ve eksi bir durum yoktur; yaradılış sadece sonsuz bir varlığın biçim ve durum değiştirmesidir. Kudretten ve somut varlıktan, ilme ve soyut varlığa geçiştir. Bir yönden varlıktan çıkmak gibi görünen bir durumdur; fakat onlarca yönden başka şekillerde varlık kazanmaktır.
 
Bu 3. Remizde Avrupa bilim ve felsefesine iki acı hatırlatma var:
 
a) Onlar entropiye tabi olan enerji açısından “Hiçbir şey yoktan var edilmiyor. Ve hiçbir varlık yok edilemez” diyorlar. Buna rağmen varlıkların özü ve ruhu olan ilim ve irade (yazılım ve süreç kazanımları) açısından neden hiçbir şey yoktan var edilemez ve yok olmaz, demiyorlar? diye sormak gerektir. Böyle bir sorunun cevabı olarak “Sadece materyalizmin körlüğünden böyle şaşırdılar. Ve insanlığı şaşırtıyorlar” denilebilir.
 
b) İkinci hatırlatma ise şu ifade ile geçiyor: “Eğer ehl-i dalâlet ise; kendi elemiyle beraber, bütün mevcudatın helâketiyle ve fenâsiyle ve zahirî idamlarıyla; eğer o varlık zîruh (ruh sahibi) ise o ruhlunun âlâmlariyle müteellim olur. Yâni onun küfrü, onun dünyasına adem (yokluk) doldurur, onun başına boşaltır; daha Cehennem’e gitmeden Cehennem’e gider.”
 
Bu ifadenin açıklaması şudur: “Ey materyalistler! Sizin gittiğiniz yolda hiçbir değer, hiçbir güzellik, hiçbir fayda olmadığı gibi, sizin yolunuz sonsuz bir yokluk ve cehennemdir. Demek bu yola bilimsel yol, gerçeklik yolu, ideal buluş denilemediği gibi; etik açısından da mutlak kötülük, karanlık ve karamsarlık yolu olduğundan bu yolun sahiplerine normal insan bile denilemez.
 
Ve eğer sizler dinî değerlerle bilim ve felsefî birikiminizi değerlendiremezseniz, insan olarak yaşayamayacağınız gibi; hayvan olarak da yaşayamazsınız. Demek herkesin küçük gördüğü çıkarcılık ve hedonizm gibi en alt değerler bile elinize geçemez.
 
Ayrıca sizin bilimsel alan dediğiniz ortam ve içindeki varlıklar Allah’ın birer isminin somut yansımalarıdır. Siz bu değerleri kaynağından ve sonsuz tükenmez yapılarından koparmakla bir nevi gasıp ve hırsız sayılıyorsunuz. Halbuki kâinat gasp edilecek ve hırsızlanacak bir mal değildir; sonsuz manalar taşıyan kitaplardır; sonsuz değerlerle dolu bir devlettir; burada kaos, anarşizm ve başıboşluk olamaz.”
 
Dördüncü Remiz:
 
Sizin yokluk, ölüm, çirkin ve anlamsız yapı dediğiniz şeyler, aslında varlıkların İlahî bir bakanlığın organizasyonundan başka bir bakanlığın emri altına geçmesidir. Bir manayı ifade ettikten sonra başka manaları gösterime geçen sinema sahneleridir. Son derece şahane bir akış içinde büyük bir padişahın güzelliklerini yaşaması için bir resmigeçittir.
 
Burada Üçüncü Remizden dolaylı olarak anlıyoruz ki; dinsiz insan, ailevî ve sosyal dokuyu muhafaza edemeyeceği gibi; kendi sağlığını da koruyamaz. Hele mana ve değerlere dayalı olan bilim ve felsefe adamı ise hiç olamaz.
 
Dördüncü Remizden de dolaylı olarak anlıyoruz ki; dinsiz ve değersiz insan, devleti, eğitimi çeşitlilik demek olan serbest ticareti de tanımaz. Varlığın kategorilerini ve yükselişini kabul etmez; renk ve akıl körü bir aptal olarak yaşar. Hâlbuki kâinat ve bütün varlıklar, insana yücelerden gönderilen manalı mektuplardır. Onun biricik görevi ve hedefi, bunları doğru okumakla yücelmek olmalı.
 
 
Beşinci Remiz:
 
Bu remzin iki nüktesi var. Birinci Nükte, insanın, yokluğu, kötülüğü, eksi dereceleri nasıl yenebileceğini, sonsuz bir şekilde ebedî bir hayatı ve mutluluğu nasıl elde edebileceğini gösteriyor..
 
İkinci nükte ise“Ben dindarca yaşarsam nefsime hiçbir şey kalmaz?” gibi bir korkuya cevaben “Varlığın ve dünyanın ve hayatın bir boyutu da nefse bakar.” der. “İnsan, ebedî ve sonsuz olan ile geçici olanı birbirine karıştırmamalı!” diye hatırlatıyor. Aşağıda metni okuyabilirsiniz.
 
“Birinci Nükte: Madem Cenab-ı Hak var, her şey var; madem Cenab-ı Vâcibü’l-Vücûd’a intisap var, her şey için bütün eşya var. Çünkü: Vâcibü’l-Vücûd’a nispetle her bir mevcûd, bütün mevcudata, vahdet (birlik) sırrıyla bir irtibat peyda eder. Demek; Vâcibü’l-Vücûd’a intisabını bilen veya intisabı bilinen her bir mevcut, sırr-ı vahdetle, Vâcibü’l-Vücûd’a mensub bütün mevcudatla münasebetdar olur. Demek her bir şey, o intisap noktasında hadsiz envâr-ı vücuda (varlık ışıklarına) mazhar olabilir. Firaklar, zevaller (yokluk ve ayrılışlar,) o noktada yoktur. Bir an-ı seyyale (geçici bir an) yaşamak, hadsiz envâr-ı vücuda medardır. Eğer o intisap olmazsa ve bilinmezse, hadsiz firaklara ve zevallere ve ademlere mazhar olur. Çünkü o halde alâkadar olabileceği her bir mevcuda karşı bir firakı ve bir iftirakı ve bir zevali vardır. Demek kendi şahsî vücûduna, hadsiz ademler ve firaklar (yokluklar ve ayrılışlar) yüklenir. Bir milyon sene vücudda kalsa da (intisapsız); evvelki noktasındaki o intisâbdaki bir an yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl-i hakikat demişler ki: “Bir an-ı seyyale vücûd-u münevver (aydınlanmış varlık) milyon sene bir vücûd-u ebtere (kesik ve karanlık varlığa) müreccahtır; üstündür..” Yani: “Vücûd-u Vâcib’e nispet ile bir an vücûd, nisbetsiz (bağlantısız) milyon sene bir vücuda müreccahtır.”
 
Hem bu sır içindir ki, ehl-i tahkik (gerçek bilgeler) demişler: “Envâr-ı vücûd ise Vâcibü’l-Vücûd’u tanımakladır.” Yani: “O halde kâinat, envâr-ı vücûd içinde olarak melâike ve ruhaniyat ve zîşuurlar (bilinçli dosyalar) ile dolu görünür. Eğer onsuz olsa adem zulümatları (yokluk karanlıkları) firak ve zeval elemleri (acıları) her bir mevcûdu ihâta eder. Dünya, o adamın nazarında boş ve hali bir vahşetgâh suretinde görünür.” Evet, nasıl ki bir ağaç meyvelerinin her birisi, ağacın başındaki bütün meyvelere karşı birer nispeti var ve o nisbetle birer kardeşi, arkadaşı mevcut olduğundan, onların adedince arızî vücutları vardır. Ne vakit o meyve ağacın başından kesilse, her bir meyveye karşı bir firak ve zeval hâsıl olur. Her bir meyve onun için madûm hükmündedir. Haricî bir zulmet-i adem (maddi bir yokluk karanlığı) ona hâsıl oluyor. Öyle de: Kudret-i Ehad-i Samed’e intisâb noktasında herşey için bütün eşya var. Eğer intisap olmazsa, her şey için eşyâ adedince haricî ademler (somut yokluklar) var. İşte şu remizden, imanın azamet-i envarına bak ve dalâletin dehşetli zulümâtını gör. Demek iman, şu remizde beyan edilen hakikat-ı âliye-i nefsü’l-emriyenin ünvanıdır ve iman ile ondan istifade edebilir. Eğer iman olmazsa nasıl ki; kör, sağır, dilsiz, akılsız adama her şey madûmdur; öyle de imansıza her şey madumdur, zulümatlıdır.”
 
“İman, hakikat-i nefsül-emriyenin bir ifadesidir.” sözünün açılımı şudur:
 
“Kâinatta sonsuz bir şekilde varlık, bilinç, güzellik, birlik, hayat ve saadet var. Eğer insan bunlara inansa, o güzel gerçekler onun dünyasına, onun ruh ve kalp yazılımına, onun ilişkide olduğu her şeye yansır. O da bunlarla gerçekten mutlu bir şekilde yaşar.. Çünkü bu kavramların varlığı gerçek olduğu gibi; iman ile insana yansımaları ile de gerçekten var oluyorlar. Fransız feylesoflarının en derin gidenleri bile “Varlık, ruh, kişilik ve insanın benliği varlıkların ve olayların insan aynasında yansımasıdır.” demişler. Yani insanın gerçek özü, et ve beden değildir; âlemin insan bilincine yansımasıdır, demişler.
 
“Hakikat-i nefsül-emriye” işin özünde gerçekten var olan şey demektir. Evet, iman, kaynağı itibarı ile de, mahiyet olarak da, insana yansıması olarak da hakikat-i nefsül-emriyedir.
 
Mesela sonsuzluğu anlamış bir imanlı, en tehlikeli ve trajik bir duruma karşı dahi “Allah’ım sen kâmil-i mutlaksın; senin sistemin de mükemmeldir. Dolayısıyla ben olmasam da benim yapacağım güzellikleri sen yaratırsın; eğer hak etmişsem veya fazlından, beni daha sonra o güzelliklere sahip kılarsın.” der.  
“İkinci Nükte: Dünyanın ve eşyanın üç tane yüzü var.
Birinci Yüzü: Esma-i İlâhîyyeye bakar, onların ayineleridir. Bu yüze zeval ve firak ve adem giremez; belki tazelenmek ve teceddüd var.
İkinci Yüzü: Âhirete bakar, âlem-i bekaya nazar eder, onun tarlası hükmündedir. Bu yüzde baki semereler ve meyveler yetiştirmek var; bekaya hizmet eder, fâni şeyleri baki hükmüne getirir. Bu yüzde dahi mevt ve zeval değil, belki hayat ve beka cilveleri var.
Üçüncü Yüzü: Fânilere, yani bizlere bakar ki; fânilerin ve ehl-i hevesatın maşukası (sevgilisi) ve ehl-i şuurun (bilinç sahiplerinin) ticaretgâhı ve vazifedarların (sorumluların) meydan-ı imtihanlarıdır. İşte bu üçüncü yüzündeki fenâ ve zeval, mevt ve ademin (ölüm ve yokluğun) acılarına ve yaralarına merhem için, o üçüncü yüzün iç yüzündeki beka (ebedilik) ve hayat cilveleri var.”
                                                             ****
İkinci Makam:
 
Bir giriş (mukaddime) ve beş işarettir. Mukaddime iki (kısa) bölümdür.
 
Birinci bölüm, “Gerek dinî bakış açısı için olsun, gerek bilimsel bakış açısı için olsun, kâinatta ve varlıktaki olan biten durumların kanuniyetini yani düzenliliğini, soyutluğunu ve sonsuzluğunu bilmek ve görmek gerekir” diye dört somut kanunun dörder misalini veriyor:
 
Birincisi: Ambalajlama ve ambalaj değiştirme kanunu..
 
 Mesela: Hâlık-ı Rahîm, bir kuşun tüylü libasını hangi kanunla değiştiriyor, tazelendiriyor; o Sâni-i Hakîm aynı kanunla, her sene Küre-i Arz’ın libasını tecdid eder. Hem o aynı kanunla, her asırda dünyanın şeklini tebdil eder. Hem aynı kanunla, kıyamet vaktinde kâinatın suretini tağyir edip değiştirir.
 
İkincisi: Çekim ve döndürme kanunu..
 
Hem hangi kanunla zerreyi, mevlevî gibi tahrik ederse; aynı kanunla Küre-i Arz’ı meczup ve semaa kalkan mevlevî gibi döndürüyor ve o kanun ile âlemleri böyle çeviriyor.. Ve manzume-i şemsiyeyi gezdiriyor...
 
Üçüncüsü: Tamir ve tazeleme kanunu..
Hem hangi kanunla senin bedenindeki hüceyratın zerrelerini tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa, aynı kanunla senin bağını her sene tecdid eder ve her mevsimde çok defa tazelendirir. Aynı kanunla, zemin yüzünü her bahar mevsiminde tecdid eder, taze bir peçe üstüne çeker.
Dördüncü: Organize etme ve diriltme kanunu.
Hem O Sâni-i Kadir, hangi kanun-u hikmetle bir sineği ihya eder; aynı kanunla şu önümüzdeki çınar ağacını her baharda ihya eder ve o kanunla Küre-i Arz’ı yine o baharda ihya eder ve aynı kanunla Haşirde mahlûkatı da ihya eder.
 
Beşinci kanun ise bu dört kanundan önce tek bir örnek ile verildi. Böylelikle Üstad, 4+1 kanununun numunesini sunmuş oluyor. İşte o birinci kanun:
 
“Bir çiçek bu görünür varlıktan gider; fakat arkasına binler varlık çeşitleri bırakarak gider.”
İşte bu durum her şeyde geçerli olan bir kanundur.
 
İkinci Mebhasta ve İkinci Mebhasın devamı olan Beş İşarette her şeyin 20–30 yönden nasıl binlerce vücud çeşitlerini arkasında bıraktığı, gayet tafsilatlı, güçlü ve akıcı bir üslup ile anlatılıyor. O kadar güzel anlatılıyor ki; ayrıca bir izah ve açıklamaya gerek kalmıyor.
 
Biz burada bu 24. Mektubun ilme, felsefeye ve ilmin usulüne (epistemolojiye) bakan noktalarının açıklamalarına son veriyoruz. Fakat bu Mektubun iki önemli zeyli (eki) var. Dua bahsi ve Hz. Muhammed’in Allah’ın sevgilisi olma konusu.. Evet, eğer dikkatle bu iki ek okunsa görülecektir ki; bunlar ilim, epistemoloji ve felsefî manası itibarıyla bu Mektuba ek olmuşlardır. İşte:
 
 
Birinci Zeyl: Dua Bahsi
 
Bu zeyl yani ek, özü itibari ile bize der ki: Kâinat, özellikle canlılar, özellikle insanlık âlemi, anlamsız, kaba, duygusuz, isteksiz, içine kapanmış karanlık bir âlem değildir. Başta insan olmak üzere her şey sonsuz bir istek ve aşk ile kemale, olmaya, manaya ve var olmaya koşuyor; maddi manevi varlığını devam ettirmek için adeta titriyor.
 
Fizik ve Astronomi ilimleri, ilk patlamadan bugüne gelinceye kadar varlığın bu somut sıcak ve renkli dualarını artık dünya büyüklüğünde olan gözlerle görüyor. Biyoloji canlıların özellikle dölleme durumlarındaki bu sevimli dualarını belgeliyor. Din bu dua yani aşk ve istek gerçeğini binlerce Peygamber ve evliyada gözlemliyor.
 
Eğer “Bediüzzaman, bu birinci eki neden böyle bir üslupla değil de, din dersi gibi anlatmış?” dersen cevap şudur: Onun birinci amacı imanı kurtarmak idi. İkinci amacı da toplumu ihya ve irşat edip materyalizmin yaralarını tedavi etmekti. Onun için ilmî yönü, 3. ve 4. sırada, ancak bağlantılar ile anlaşılabilecek şekilde anlattı.
 
Böyle bir soru ve cevap, Hz. Muhammed’in Allah’ın sevgilisi olma bahsi için de geçerlidir. Şöyle ki:
 
 
İkinci Zeyl: Sanat, Güzellik ve Sevgi Bahsi
 
Bu ekte özetle beş temel kavram anlatılır. O temel değerlerle kâinatın ve varlığın anlamsız, ruhsuz olmadığını, son derece bilinçli ve güzel bir sistem olduğunu gösteriyor:
 
1) Kemal ve güzellik
2) Sevgi ve güzellik
3) Sanat ve güzellik
4) Sanat ve sevgi
5) Ahlak ve güzellik
 
Bu iki kutuplu beş temel değerin manası şudur:
 
a) Başta Allah olmak üzere kâinat son derece mükemmel ve güzeldir.
 
b) Dolayısıyla Allah varlıkları gayet güzel olarak en zirve bir şekilde sever.
 
c) Kâinatla ilişkisi, bilinç, ruh, aşk ve sevgi demek olan sanatkârın sanatıyla ilgilenmesidir.
 
Bunun sonucu olarak sonsuz âlemler, çok büyük insanlar, sayısız güzellik gülleri ve binler âşık bülbüller yetişmiştir. Bu âlemlerin zirvesinde olarak dünya ve cennet var olduğu gibi o bülbüllerin en büyüğü de Hz. Muhammed’dir.
 
Hz. Muhammed’in büyüklüğü ve zirve oluşu da son paragrafta beş kelime ile vurgulanıyor.
 
1) Her sahada gerçekleri anlatan bir üstad-ı küll oluşu,
2) En güzel ahlakta olması,
3) Tek başına bütün dünyaya meydan okuduğu halde gayet güven ve rahat bir halde ömrünü tamamlaması,
4) Kur’an gibi mucizeli bir eseri ortaya koyması,
5) Allah’ın sanatını en gür ve en açık bir sada ile bütün kainata ilan etmesi; o sada ile kara ve denizi çınlatması..
 
İlk dört konuyu burada açmak haddimiz değil; ayrıca her dört konu için de onlarca cilt kitap yazılmıştır. Fakat son görevin ispatı ve açıklaması için düşündüm, bu manayı tam yansıtacak bir rivayet ve siret kaydı bulamadım.
 
Gerçi Cevşen’de kapalı da olsa bu görevin icra edilişinin yüze yakın numunesi var. Fakat daha sonra bu evrensel görevin asıl yeri Kur’an olmalı, diye düşündüm. Numune olarak Ra’d suresine bakmak istedim. Karşıma Nahl suresinin ilk sayfası çıktı. Kâinatın hem sanat hem bilinç hem fayda hem güzellik yönlerini anlatmada gayet açık ve kolay bir üsluba sahip bu ilk sayfayı okudum. Yalnız bu sayfa tek başına bu gayemiz için yeter, diye karar verdim. İşte size bu ilk sayfanın tefsiri..
 
Evet, varlıkta ve hayatta gerçekliğin sanat ve güzelliğin var olduğunu ispat edip göstermek peygamberlerin en birinci görevidir. Bakın, Hz. İsa bu asli görevi şöyle anlatmıştır: “Kimse şüphelenmesin, diye benim krallığım uhrevidir; ben bu şekilde yaşamakla yani dünyayı ve faydacılığı terk etmekle gerçekliğin ve güzelliğin şahidiyim..” (Yuhanna İncili)
 
Demek: Eğer sevgi varsa, sanat görünüyorsa, ilahî inayet demek olan yasalar ve mucize kabul ediliyorsa; gerçekliği arama durumu varsa, güzel ahlak ve etik davranış uygulanıyorsa, bilim, bilim olabilir, felsefe insanları aydınlatabilir..
 
Şimdi, bilim ve felsefenin en birinci konusu olan gerçeklik, güzellik, sorumluluk, gelişme ve faydalanma ilkelerini anlatan, gösteren ve yaşatan Kur’anın 14 ayetinin tefsirine geçiyoruz:
 
[Bütün varlığı ve hayatı sanat olarak gören ve bütün hayatı sanat olarak yaşayan Hz. Muhammed, Allah’ın sanat, inayet ve ilgisini ve varlığın başıboş, karanlık ve kaos olmadığını Kur’anın sadasıyla şöyle seslendiriyor: Nahl, 16/1–14]
 
1. Ayet: “Allah’ın düzen ve kanun tarzında varlığı ve hayatı idare etmesi, özel olarak ilgilenmediğine ve onları sanat olarak yaratmadığına delil değildir. Özellikle, varlığın ve hayatın değerini inkâr eden, birliği ve bilinci bozan şirk ve büyük günahların olması durumunda müdahale eder.” Manasında birinci ayetin açık meali şöyle diyor:
 
“Allah’ın özel emri olan azap emri ve uyarı metinleri geldi. Bir an önce gerçekleşsin diye acele etmeyin. O bölücülük, bilinçsizlik ve maddilik demek olan şirkten çok münezzeh ve çok yücedir.”
 
2. Ayet: “Mesela: O her zaman özel emri demek olan ruh ve vahyi meleklerle kullarından istediğine indirir ki, Allah’ın ben ve bilincinden başka hiçbir şeye bağlanmasınlar. Onun yasalarını çiğnemekten sakınsınlar.”
 
3. Ayet: “Allah, ruh ve vahiy gibi özel emirleri yanında, gökleri (metafiziği) ve yeri (fiziği) yasal ve düzenli olarak, yani belirli sabit bir realite ile yaratandır.”
 
[Fakat bu sabit yasalar ve somut realiteler Onun ortağı değiller. Çünkü Onun sonsuz birlik ve bilinç manasına gelen yetkinliği ortak edinmekten çok yücedir.]
 
4. Ayet: “Allah’ın bu özel ve düzenli iki çeşit icraatı yanında üçüncü bir kategori olarak insanı bir spermden yaratmıştır. Ama bir de bakıyorsun Allah’a meydan okuyan açık bir düşman kesilmiştir.”
 
[Yani insanın yaradılışı kanunidir. Fakat hayat ve faaliyeti serbesttir. Bu da sonsuz varlık ve yaradılış sisteminin bir gereğidir.]
 
5. Ayet: “Serapa nimet olan hayvanları da Allah yaratmıştır. Onlarla ısınıyorsunuz; sizin için onlarda başka nice faydalar var.  Ve onlardan yiyorsunuz.”
 
[Bu üç nimet çeşidi genel olarak her zaman geçerli ise de, hayvan hayatının üç dönemini anlatıyor:  İlk dönem ki onlar petrol ve gaz oldular. İkinci dönem ki özellikle kırsal kesimde hayvancılığın bin bir faydasını anlatır. Bu dönemde hayvan adeta hayatın her şeyi demektir. Nitekim faydalar manasına gelen “menafi” kelimesinin sayısal değeri 241’dir. Bu da dolar ve lira kelimelerinin sayısal değeri ile eşittir.
 
Üçüncü dönem ki, şehircilik ve modern hayat dönemidir. Bu dönemde her şeyleriyle nimet olan hayvanlardan sadece yemek ile istifade ediliyor. Demek eğer böyle bir yoruma gidilmezse ayetin belagati görünmez… İki kelime boşta kalır.]
 
6. Ayet: “Ayrıca sizler, hayvanları akşam eve getirirken ve sabah onları kıra bırakırken son derece güzel bir manzara seyredersiniz..”
 
[Bu modern çağda da bu güzellik ve terapi kanununun bir numunesini, insanların sabahleyin işe gidişlerinde ve akşamleyin rahatlamak için eve dönüşlerinde ve trafiğin düzenli akışlarında gözlemliyoruz. Trafik diyorum; çünkü bugün için arabalar, yine hayvan enerjisine (petrole) bağlıdırlar. Ayetin sabah çıkışını serbestlik ve akşam dönüşüne rahatlık manasına gelen “serahat ve iraha” kelimelerini seçmesi de ilginçtir.]
 
7. Ayet: “Ayrıca bu hayvanlar, sizin çok meşakkatlerle ancak varabileceğiniz memleketlere bütün ağırlık ve yüklerinizi taşıyorlar. Hiç şüphesiz; Allah son derece özel şefkat ve özel rahmet sahibidir.”
 
[Yani Allah size özel olarak acımış, bu araçları emrinize vermiş. Artık siz de bu hayvanlara şefkat edin, acıyın; çok ağır yükler yüklemeyin. Bu son asırda da milyonlar yıl önceden hayvan fosil enerjisini size taşıyan tabiata acıyın, onu israf etmeyin, onu kirletmeyin.]
 
8. Ayet: “Atları da, katırları da, eşekleri de o yaratmıştır. Ki; onlara binesiniz. Ve size süs olsunlar. Ayrıca Allah, sizin henüz bilmediğiniz şeyleri de daima yaratıyor.”
 
[Katır, at ile eşeğin ortak yavrusu olduğundan “katırlar” kelimesi ortada anlatılmıştır. Ayrıca at, Arap devletlerini, eşek Fars devletlerini, katır ise Arap ve İran kültürünün bir melezi olan Türk devletlerini remzen hatırlatıyor. Melezlik de bilinçli bir yaratmadır, tesadüfî değildir, diye hatırlatıyor. İlginçtir ki; atlar kelimesinin sayısal değeri 671’dir. Katırlar kelimesinin sayısal değeri 1071’dir. Eşekler kelimesinin de sayısal değeri 295’tir. Evet, Araplar miladi olarak bu tarihte İslamiyet devletinin yükünü taşımaya başladıkları gibi; Türkler de bu tarihte İslam devletinin yükünün altına girdiler. İranlılar ise Hicri 290’lı yıllarından itibaren Abbasi devletinin yükünü paylaştılar. Fakat Araplar ve Türkler kadar cihanşümul olamadılar.]
 
9. Ayet: “Bir yola, bir hedef ve projeye yönelmek de, ondan vazgeçmek de Allah’a aittir. O isteseydi, hepinizi her işte başarılı kılardı. Fakat imtihan gereği, çeşitlilik ve renklilik murat etmiştir. Bu ise Onun özel iradesini ve sanatını gösterir; tesadüfî karışık bir durum değildir.”
 
10. Ayet: “O özel bir şekilde size gökten su indirmiş; onun bir kısmı içilir; bir kısmından da bitki ve ağaç olur;  onunla hayvanlarınızı otlatırsınız.”
 
[Bu ayette; işarî ve çağrışım metoduyla su deyiminden vahiy diye anlayabiliyoruz. İnsanın bitkisel, hayvanî ve insanî beyin katmanlarını da anlayabiliyoruz. Ayrıca şehircilik, ziraatçılık ve hayvancılık mesleklerini de görebiliyoruz.]
 
11. Ayet: “Allah o su ile ekini, zeytini, hurmaları ve üzümleri yeşertir. Ve başka nice meyveleri de… Bunda düşünen bir toplum için büyük bir belge ve ayet vardır.”
 
[Ve bu vahiy suyu ile başta Orta Doğu’da ekine dayalı olan imparatorlukları yarattığı gibi, zeytine dayalı olan dindar Roma ve Bizans’ı ve hurmaya dayalı olan Arap imparatorluklarını ve üzüme dayalı olan Türk imparatorluklarını yaratmıştır. Demek Biyolojik âlem güzel ve sanatlı olduğu gibi, sosyolojik âlem de öyledir.]
 
12. Ayet: “Size gece ve gündüzü de birer hizmetçi etmiştir. Güneşi ve ayı da size hizmetçi etmiştir.”
 
[Yani bütün zıtlar, sizin faydanızadır. Varlık zıtların simetrik yapısından doğan bir sanat tablosudur. Evet, gece ve gündüzün farklılıkları, değişim ve döngüleri, sonsuz faydalar içeriyor. Ay ve güneş de büyüklükleri, uzaklıkları ve enerjileri ile açıkça gösteriyor ki, bunlar insanın emrine verilmiş iki hizmetçidir.]
 
“Fakat yıldızlar Allah’ın özel emriyle düzendeler. Bunların hepsi insan için değildir. İşte eğer insan düşünürse ve bu zıtların imtihan için olduğunu anlayıp kazanmak üzere riski yenebilirse bunlar içinde sonsuz belgeler ve ayetleri görebilir.”
 
[Tefekkür, gerçeği araştırmak demektir. Akıl ise zıtların sistemini bilip kazançlı tarafı seçebilmektir.]
 
13. Ayet: “Sizin için yeryüzünde ektiği nice şeylerin renkleri farklıdır. Bunda zikir eden bir toplum için önemli bir belge vardır.”
 
[Bu 13. ayet kelimeleriyle biyolojik ve sosyolojik kalite ve sanat kanununu bize bildiriyor. Çünkü yerde yarattıkları denmeyip de tohum olarak ektiği ifadesi, tohumların mutasyonu ile olan renklerin değişikliği, biyolojik yapılara ve bu yapıların çeşitliliğine ve nasıl gittikçe kalite kazandıklarına dikkatimizi çekiyor. Bunda zikir eden, yani mesaj alan, bilgi üreten, biyolojik yasaları sosyolojiye uyarlayan bir toplum için önemli bir ayet ve belge vardır.]
 
[Bu 11, 12 ve 13. ayetlerde sırası ile kalite ve kazanç sürecine işaret vardır: Önce fikir ve düşünce; sonra riski yenip başta iman olmak üzere gerçeği kazanma (akıllı olma;)  sonra ibadet, zikir ve bilgiye geçmek.. Daha sonra şükür makamında hayatı yaşamak ki bu gelen 14. ayette bu şükrün en lezzetli ve ideal şekli sunuluyor.]
 
14. Ayet: “Yalnız Allah’tır denizi emrinize veren. Ki ondan taze et yiyesiniz. Onun mücevherleri ile süslenesiniz. Ondan suyu yararak giden gemileri göresiniz. O gemilerle Allah’ın ekstra bir ihsanı olan ticaretin kâr ve gelirini isteyesiniz. Ve en sonunda sizden umulan memnuniyet demek olan şükür vazifesini yerine getiresiniz.”
 
[Bu ayetin mana denizi çok geniştir; hepsini kuşatamıyorum. Fakat sağlık açısından beş önemli şarta açıkça işaret ettiğini görebiliyoruz; şöyle ki:
 
1) Deniz ve sağlıklı çevrede yaşamak..
2) Deniz yiyecekleri ile beslenmek..
3) Güzel ve bakımlı giysi ile moral bulmak..
4) Seyahat, özellikle deniz seyahati ile hava değişikliği..
5) Sağlıklı bir kazanç elde edip kaygı ve endişeyi silmek.
Demek dünya ve tabiatın belirli kanunlarla yönetilmesi, özel ilgi, ruh, mana ve estetik demek olan sanat eseri olmasına aykırı değildir.
 
Kaynaklar:
1-Bu kabulde yani kendi kendine sorduğu bu sualde ne kadar edebî ve yüksek derecede zıtlardan örülmüş simetrik bir üslup kullanıldığını görüyorsunuz.
 
2-İbn Sina kitaplarında bu üç neden üzerinde ısrarla duruyor. Fail sebep olarak ilm-i ilahiyi, malzeme sebep olarak suret ve heyulayı ve amaç sebep olarak da varlığın, özellikle insan nefsinin kemale ermesini gösteriyor. Burada İbn Sina’yı tashih etmek gerekir.. Çünkü dai ve yaptıran sebep, Allah’ın rahmeti ve sevgisidir. İlim ve ilmin bir tecellisi olan suret (form) ve kudretin bir tecellisi olan heyula ise yapan değil de muktazi sebeplerdir. Kemal ise binlerce amaçtan sadece biridir; çünkü lezzet ve vücud gibi başka amaçlar da vardır. İbn Sina’yı böyle eksik bir kanaate vardıran şey, onun skolâstik bir feylesof olmasıdır. Çünkü skolâstikler, dinî ve ilmî bilgilerden ziyade felsefî ve hayalî spekülasyonlarla düşünüyorlar. (Talikat)
 
                                                                                                                    
Son Güncelleme ( Pazar, 07 Ağustos 2011 18:03 )  

Yorumlar  

 
# Rafet KALYONCU 2011-08-09 17:22 1) Risale-i Nur'la ilgili olumlu anlamda her çalışma, kuşkusuz takdire şayandır. Ancak, bir eserin şerh yazısı, şerh’e muhtaç olmamalı. “Epistemoloji” kelimesinin ne anlama geldiğini acaba genel okuyucu kitlesinin yüzde kaçı bilir? Yazı içinde geçen ve sıradan Risale okuyucularının bile manasını rahatlıkla bileceği; adem, elem, vahdet gibi kelimelerin yanlarına parantez açarak (yokluk, acı, birlik) açıklaması yapma ihtiyacı duyulduğuna göre söz konusu “Epistemoloji” kelimesinin yanına Türkçe karşılığı verilmeliydi. Aynı husus yazıda geçen “Antropoformizm e” gibi daha başka kelimeler için de söz konusudur.
Ayrıca yazıda dikkatten kaçan bazı maddi hatalar bulunmaktadır. Örnek olarak; Nahl Suresi 13. Ayet mealinde geçen “zikir” kelimesi ile sanırım “tezekkür” kastedilmek istenmiştir ama zikir kelimesi aynı karşılığı vermemektedir. Dolayısıyla bu ayet için verilen meal ayetin doğru anlamını yansıtmamaktadı r.
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Rafet KALYONCU 2011-08-09 17:23 2) Ayrıca yazıda dikkatten kaçan bazı maddi hatalar bulunmaktadır. Örnek olarak; Nahl Suresi 13. Ayet mealinde geçen “zikir” kelimesi ile sanırım “tezekkür” kastedilmek istenmiştir ama zikir kelimesi aynı karşılığı vermemektedir. Dolayısıyla bu ayet için verilen meal ayetin doğru anlamını yansıtmamaktadı r.
Bununla birlikte, ayet meallerinin yanında köşeli parantez içinde verilen zorlama yorumların bilimsel geçerliliği tartışılır. Üzüme dayalı Türk imparatorluğu hangisidir doğrusu merak konusu.. Türk devletlerinin Arap ve Fars kültürünün bir melezi olduğu genellemesi ise sanırım maksadı aşan kuru bir iddiadır.
Diğer önemli bir hata; “…Başta Allah olmak üzere kâinat son derece mükemmel ve güzeldir.” ifadesinde, güzellik ve mükemmellik noktasında; Allah ile kainatı birlikte kategorize etmek itikadi açıdan ne derece uygundur?
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Rafet KALYONCU 2011-08-09 17:24 3) Netice olarak; özgün düşüncelere ve kişisel felsefelere elbette saygı duyulur. Ancak, konu başlığı “24.Mektubun Şerh ve İzahı” ise o çerçevede kalınmalı ve kişisel felsefe ve düşünceler ayrı bir çalışma konusu olmalıydı. Aksi takdirde, 24.Mektubun daha iyi anlaşılmasını sağlayacak şerh ve izah yerine; kafaları karıştıran ve zihinlerde pek çok soru işareti oluşturan, karmaşık bir sonuç ortaya çıkar ki; herhalde ne sayın makale sahibinin ve ne de Risale Akademi’nin böyle bir amacı olmasa gerektir. Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# hasan altuğ 2011-08-10 08:04 Yorumcuya yorum yapmak isterim.

birincisi: eleştirmek yahut eksik noktaları tekmil etmek faydalı olabilir. fakat bir insanda ilim olmalı ki bu konudalarda söz sahibi olabilsin.
ikincisi : cerbeze iyi bir şey değildir. üstadın ifadesi ile şeytani bir silahdır ki peş peşine üç yorumunuzdanda cerbeze yaptığınız kanaati okuyucuya hasıl olmaktadır.
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# hasan altuğ 2011-08-10 08:05 üçüncüsü: nahl suresi 13 ü sözde örnek vermişsiniz fakat siz Kur'an meallerine bakarak manayı göremezsiniz Arabca ve gramer bilmeniz lazım ki yaptığınız açıklama hakikatı yansıtsın. Dışarıdan biri yorumunuzu okusa Bahaeddin beyin vermek istediği faydadan çok sizin kafa bulandırıcı ve malumatsız sözleriniz insanların zihnini meşgul edebilir. Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# hasan altuğ 2011-08-10 08:06 dördüncüsü: en zararlı yorumunuz ise Risale Akedemiyi eleştirmek olmuş. Risale Akedemide yayınlanan her çalışma belli bir istişare heyetinin gözlemlemesinde n sonra faydalı olunduğuna inanıldığı çalışmaları yayınlamaktadır . Bu yazı okuyucuya gelene kadar çok defa tashihata girmiştir denilebilinir.
beşincisi: itikad konusuna girmişsiniz. İlahi isimlerin kainata yansımış olduğu ifade edilmiş farklı bir cümle ile bu durumun itikad ile nasıl bir bağı vardır.
altıncısı: maksat üzüm mü yemek bağcıyımı dövmek diyorum?
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Bahaeddin SAĞLAM 2011-08-10 09:47 RAFET KALYONCU KARDEŞ’E CEVAP
Rafet Kalyoncu kardeşimin alaka ve dikkatli okumasından dolayı teşekkür ederiz. Fakat eleştirileri için kısa beş not yazmak gerekiyor; şöyle ki;
1) Biz dindarlar, maalesef “kendin pişir, kendin ye!” sözünü yaşar gibi, kendimiz söyler, kendimiz oynarız. Bizim gibi düşünmeyenlere hitap etme yolunu asla düşünmeyiz.
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Bahaeddin SAĞLAM 2011-08-10 09:47 İşte böyle bir eksiklikten kaçmak için; bu şerh ve izah yazısındaki yöntemimiz, Osmanlıca bilmeyen Nur talebelerine Üstad’ın 24. Mektubdaki fikir akışını göstermek yanında; Risale-i Nur’un bir dinsizi ikna yönünü esas almak olmuştur. Dinden uzak böyle insanlar ise, modern kültürü aldıklarından onlara göre epistemoloji kelimesini açıklamak ayıp sayılır. Fakat aynı nesil, hatta Müslümanların çoğu da, elem ve vahdet gibi kelimeleri ıstılah manaları ile bilmiyorlar. Ve internete baktığınızda epistemoloji için sağlıklı bir mana çıktığı halde, vahdet için siyasi birlik veya askeri birlik gibi manalar çıkar. Nitekim bizim neslimiz Avrupa dillerinden sağlıklı tercüme yapabildiği halde Osmanlıcadan sağlıklı bir sadeleştirme yapamıyor. Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Bahaeddin SAĞLAM 2011-08-10 09:48 2) Antropomorfizm kelimesi parantez içinde yeteri kadar açıklanmıştır. Bu açıklama, Refet kardeşin dikkatinden neden kaçtı; bilemiyorum..
3) Rafet kardeş, Osmanlıcadaki kullanımı esas aldığından zikir ve tezekkür konusunda yanlış değerlendirme yapıyor. Kelime meali ile ayetin maksut manasını birbirine karıştırıyor. Ayrıca söz konusu fark Arapçada yoktur. Çünkü mana birdir. Biri isim-mastardır; birisi de hal manasını bildiren mastardır.
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Bahaeddin SAĞLAM 2011-08-10 09:49 4) Rafet kardeş Allah’ı bilinmez, ötede meçhul bir varlık olarak tasavvur ettiğinden kâinatı da şeytanların oyun alanı hissettiğinden, kâinat ve Allah ilişkisini sağlıklı ve ehl-i irfana yakışır bir tarzda bilmiyor. Hâlbuki kâinat Allah’ın kemalatının, esma ve sıfatlarının müşahhas halidir. (Her ne ise bu terim çok izah ister.)
5) Başta İlber Ortaylı gibi gerçek araştırmacılar “Türk kültürü, İran ve Arap kültürünün bir karışımıdır.” diyorlar. Ayet de ona işaret ediyor. Bu bir eksiklik değildir. Mesela; Amerika, Avrupa karışımıdır. Ama Avrupa’yı geçtiği gibi; Müslüman Türkler ve Osmanlılar bu iki geleneği en mükemmel şekle getirdiler, demektir.
Hulasa: Rafet kardeş, kendi anlayış eksikliğini idrak etmeli; elinin yetişmediği şeye ekşi dememeli. Gerçekten üzüldüm.. Çünkü izah isteyen bir metin ile sözlük isteyen bir metni birbirinden ayırt edememiştir.
10.08.2011
Bahaeddin Sağlam
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Rafet KALYONCU 2011-08-11 17:59 Eskiler "üslûbu beyân ayniyle insandır" demişler. Akl-ı selim sahibi fazıl kişiler fikirleri hedef alır, sözlerinden herkes nasiplenir; nefs-i emmaresine esir olan cahil kişiler ise şahısları hedef alır sözlerinden ne kendilerine ve ne de gayrıya bir fayda dokunmaz. Kabil-i hitap olmadığı her kelimesinden belli olan saldırgan kişileri bu mübarek ayda muhatap almayıp, “Bilhassa oruçlu iken çirkin konuşmayınız. Birisi size sataşırsa ‘ben oruçluyum’ deyiniz” emr-i Nebeviye riayet ederek, sadede gelmek gerekirse..
Değerli Bahaeddin Bey, öncelikle “24.Mektubun Şerh ve İzahı” başlıklı yazınızla ilgili eleştirilerime cevap verme nezaketini gösterdiğiniz için teşekkür ederim. Cevaplarınızla ilgili bazı hususları izninizle dikkatlerinize sunmak isterim:
1) Sizin niyetiniz “Osmanlıca bilmeyen Nur talebelerini ve dinden uzak bazı kesimleri” muhatap almak olsa bile bu niyetiniz okurlarınızca na malumdur.
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Rafet KALYONCU 2011-08-11 18:01 2) Takdir edersiniz ki; umuma açık bir sitede; Risale-i Nur’u şerh ve izah amaçlı bir yazıda, bu amaca uygun bir dil kullanılması şayan-ı tercihtir. Bu bağlamda, yazının içeriğinde yer alan “epistemoloji, antropomorfizm, entropiye, hedonizm” gibi kelimeler; ileri sürüldüğünün aksine modern kültürü alan kişilerce de kullanılmayan, kısacası Türkçemizde yazı ve konuşma diline yerleşmemiş olan, sadece terminolojik değeri olan kelimelerdir. Fizik ilmiyle iştigal edenler dışında 'entropiye' kelimesini bilenlere rastlanmayacağı gibi, anılan diğer kelimelerin anlamlarını da ancak felsefe ile uğraşanlar bilirler. Bunun aksini iddia etmek toplumu tanımamaktır. 'Antropomorfizm' kelimesinin parantez içinde izahını ise göremedim. Diğer yandan ifade edildiği gibi; Osmanlıca bilmeyen Nur talebeleri için bir çok kelimenin yanında Türkçe karşılığı verilirken, daha zor olan bazı kelimeler için bu yapılmamıştır. Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Rafet KALYONCU 2011-08-11 18:05 3)O Ayet mealindeki “zikir eden toplum” ifadesi gramatik olarak doğru olabilir; ancak, buradaki maksat ayetin birinci yarısında açıklanan “zirai nimetlerin” üzerinde düşünen, tefekkür ve tezekkür eden, onlardan ders alan bir toplum için büyük bir ibret ve mucize vardır, manası anlaşılmalıdır. Malum-u aliniz mealler birebir tercüme olmamalı kaynak dilde murat edilen manayı hedef dile doğruya en yakın bir şekilde aktarmalıdır. Sizin kendi ilminizle “Bunda zikir eden bir toplum için önemli bir belge vardır” cümlesinden anladığınız ve idrak ettiğiniz mana ile Arapça bilmeyen sıradan muhatabın algıladığı mananın aynı olması mümkün değildir. Sizin ilminizin doğruluğunu tartışmak haddimize düşmez; önemli olan bu cümleden okuyan ne anlamaktadır. Özellikle “zikir eden toplum” ve “önemli belge” terimlerinin Türkçede ifade ettiği manaların, ayetin maksadını ifade etmeye yeterli olup olmadığı hususudur. Esasen Meallerde sıkça karşılaşılan bu durum tamamen ana dil sorunudur ve başka bir bahistir. Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Rafet KALYONCU 2011-08-11 18:07 4) Sayın Sağlam, bendeniz için “… Allah’ı bilinmez, ötede meçhul bir varlık olarak tasavvur ettiğinden kâinatı da şeytanların oyun alanı hissettiğinden, kâinat ve Allah ilişkisini sağlıklı ve ehl-i irfana yakışır bir tarzda bilmiyor.” buyurmuşsunuz. Doğrusu siyasilerin niyet okuma dedikleri konu bu olsa gerek. Elhamdülillah bizler müslümanız ve de böyle bir itikat bozukluğundan uzağız. Cenab-ı Hak’ın; Rabbül alemin olduğu, haşa! meçhul değil, mutlak varlık sahibi olduğu, kaiatın Sanii olduğu iman ve itikadımızdır ki; sizin yazınızda “…Başta Allah olmak üzere kâinat son derece mükemmel ve güzeldir.” ifadesi içimize sinmemiş ve Sani ile masnuu bir kefede ikisi de güzeldir anlamına gelen bir tanımlamanın doğru olmadığına dikkat çekmek istemişizdir. Evet mutlak güzellik Allaha’ mahsustur. Kainat ise onun sanat eseri olduğu için Sanii’nin güzelliğini yansıtmaktadır. Bilmem anlatabildim mi? Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Rafet KALYONCU 2011-08-11 18:12 5) Zikrettiğiniz tarihçinin sözleri hakikatı tebdil edemez. İslamiyetle birlikte Arap ve Fars kültürünün Türk kültürü üzerinde etkisi doğrudur. Esasen coğrafi olarak irtibat halinde olan bütün kültürler az çok birbirini etkilemiştir. Ancak, katır’ın Türk kültüründe önemli bir yeri yoktur. Bilindiği gibi katır dağlık yörelerin yük hayvanıdır. Türklerin nakil aracı atlardır. Arapların deve olduğu gibi. Türk kültürünü Orta Asya kültürü temsil eder. Orada atın, sadece binek aracı olmadığı, eti ve sütü için de yaygın olarak beslendiği görülür. Türkler, Anadolu’ya katır sırtında değil at üzerinde gelmişlerdir ve atla özdeşleşmişlerd ir. Osmanlı tarihini, en iyi şekilde anlatan Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi okunursa Padişahların ve Vezirlerin alıp verdiği en değerli hediyelerin iyi cins atlar olduğu, katır’ın ise daha ziyade bugünkü Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Kuzey Irak Bölgelerinde yer alan eyaletlerde kaim beylik ve hanlıklarda nakil aracı olarak kullanıldığının ifade edildiği görülür. Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Rafet KALYONCU 2011-08-11 18:14 6) Üzüme dayalı Türk İmparatorluğunu ise tarih kaydetmiyor. Türklerin temel iki ürünü vardır tarlada buğday, mer’ada koyun. Hatta Türkçe’de “buğdayla koyun, gerisi oyun” özdeyişi meşhurdur. Anadolu’da üzüm kültürü yani bağcılık, Türklerin değil; Rumların ve Ermenilerin, şarapçılık da dahil olmak üzere geleneksel uğraş alanıdır.
Değerli Bahaeddin SAĞLAM bey,
Konusu Risale-i Nur olduğu için yazınızı ciddiye aldım ve düşüncelerimi ifade etmek istedim. Takdir çok değerli Risale Akademi okuyucularınınd ır. Amacım şahsınızı eleştirmek değildir. Benim için her insan hususen her Müslüman ve hassaten her Nur talebesi saygıya değerdir. Sürç-ü lisan sizleri incitecek bir kelime sarfetmiş isek affola. Bundan sonraki çalışmalarınızd a başarılar diler, bu mubarek günlerde dualarınızı beklerim. Selam ve saygılarımla.
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Bahaeddin SAĞLAM 2011-08-12 07:14 "Türk-İslam kültürünü Ortadoğuda yaşamış bütün medeniyetlerin bir güzel meyvesi olarak değil de;

sadece göçebe Ortaasya adetlerine indirmek,

hem bu necip Türk milletine, hem onların komşu ve akrabaları olan diğer milletlere büyük bir hakaret olduğu gibi,

gerçekle ilgisi olmayan büyük bir yalan da olur. Ve emperyalislerin ekmeğine yağ sürmek sayılır.."

Bahaeddin SAĞLAM
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Rafet KALYONCU 2011-08-12 09:44 Değerli kardeşim,
Üzülerek, yanıldığınızı ifade etmek durumundayım. Türklerin İslamiyeti kabulu Orta Asyada olmuştur. Orta Asya büyük bir medeniyet merkezidir. Şahsen gezip görme fırsatı bulduğum o diyarları, sizlerin de yerinde görmenizi ve Buhara şehrine gidip, Kasr-ı Arifan köyünde Muhammed Bahaeddin Şah-i Nakşibendi K.S. Hazretlerini ziyaret etmenizi; sonra Semerkant şehrinde İmam Maturidi ve İmam Buhariyi ziyaret etmenizi; sonra da Uluğbey rasathanesini ibretle temaşa etmenizi; oradan Taşkent şehrine geçip, Ali Şir Nevayi'nin Sirac-ül-Müslimin, Tarih-ül-Enbiya ve Mahbub-ül-Kulub fil-Ahlak gibi eserlerine bir göz atmanızı; oradan daha kuzeye Türkistan şehrine uzanıp, gönderdiği Horasan Erenleriyle, Anadolu’nun İslamlaşmasında en büyük bir paya sahip olan Hoca Ahmed Yesevi’nin Divan-ı Hikmetine nazar etmekle, nefsi değil hakkı savunmanın ne olduğunu idrak ederek; böylece belki "göçebe adetleri ve yalan” ithamınızı geri alıp tavzih etmenizi temenni ederim..
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Rafet KALYONCU 2011-08-12 20:51 "…emperyalisleri n ekmeğine yağ sürmek" ifadesiyle ilgili açıklama: Bilindiği gibi İngilizler Türklere “Araplar sizi arkadan vurdu” Araplara da “Türkler Müslümanlıktan çıktı” tarzında; Ruslar ise Türkiye’de “Orta Asya Türkleri Şamanist göçebe barbar topluluklardır, Orta Asyada da “Türkiye’deki Türkler melezleşip Türklükten çıktı, Amerikan emperyalizminin hizmetçisi oldular” tarzında propaganda yaparak, aradaki bağları koparıp sömürgeciliği sürdürmüşlerdir . Oysa Anadolu’yu Müslüman Kürt aşiret beylerinin de desteğiyle fetheden Sultan Alparslan, Horasandan gelen Mevlana gibi O Medeniyetde yetişmişti. İbn-i Sina, Farabi gibi dehaları ve padişahlarca İstanbula davet edilen ve Osmanlıyı Osmanlı yapan pekçok şair, sanatkar ve ilim adamını saymaya bile gerek yok. Bunların yanında birçok cami, medrese, kervansaray, rasathane gibi sanat eseri yapılar, Orta Asya Müslüman Türk Medeniyetinin kanıtıdır. Tüm bunları Bahaeddin bey gibi münevver bir kişinin göz ardı etmesini hayretle karşılıyorum. Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Ahmet Sağlam 2011-08-12 20:51 Kur'anî bir üslupla yazılmış Yirmi Dördüncü Söz, seküler bir kafayla şerh edilemez, edilmemeli. Bu şerh denemesi, şerh nasıl olmamalının cevabı olabilir. Öncelikle Risale-i Nur'un şerhinin nasıl yapılacağının kriterleri belirlenmeli ki, bu tür ibretlik yanlışlara düşülmesin.
Yazar iyi niyetlidir. Fakat, abdest bozulunca, namaz da bozulur, niyetin tesiri yoktur…
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Bahaeddin Sağlam 2011-08-15 01:57 AHMED SAĞLAM KARDEŞİM İÇİN..

"Sekülerizm nedir, bilmeyen; hissiyat ile üslup sanatını birbirinden temyiz edemeyen;kendi kendine müftü kesilen; dinde hassas, muhakeme-i ilmiyede bi-behre bir
kardeşime nasıl cevap vereceğimi bilemedim.. Varsın, onun dediği gibi olsun, dedim..
Selam ve hurmetlerimle"
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Bahaeddin Sağlam 2011-08-15 01:58 RAFET KALYONCU KARDEŞİM İÇİN..

"1400 yıllardaki Orta Asya medeniyet birikimi İran-İslam medeniyetinin sayılır. Nitekim başta İbn Sina olmak üzere o günkü bütün alimlerin isimleri de,konuştukları ve yazdıkları dil de, Farsça ve Arapçadır. Ve Rafet kardeşin isimlerini saydığı zatlar da çoğunlıkla seyyit ve sahabe torunlarıdır.
Buna rağmen işi ırk bazına indirip övünmek, Hükumetimizin F-16 uçaklarının kaportasıyla övünmesi gibi bir şey oluyor.

Gerçekten dar ve hissi düşünmek, işi ırk bazına indirmek, dine de, medeniyete de, insanlığa da büyük bir hakarettir.
Medeniyet tarihçisi Toynby'nin "gelmiş-geçmiş en ideal medeniyet Osmanlı medeniyetidir." dediği Osmanlı zihniyetine ve ümmet anlayışına bir darbe olur.."
Selam ve saygılarımla…
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Rafet KALYONCU 2011-08-15 07:12 Bahaeddin bey,
Tartışmayı kişiselleştirme yi doğru bulmam ama sizin bu yaptığınıza demagoji denir. Sebebine gelince; önce siz Türk-İslam kültüründen bahsettiğinizi unutup, aynı terimi ben kullanınca ırkçılık ithamında bulunmanızdır. Bugün hala dimdik ayakta duran Orta Asya Medeniyeti'nin delillerini görmek için; Buhara, Semerkant, Taşkent ve Türkistan gibi şehirlere bir ziyarette bulunup, göçebe adeti demekle ne kadar yanıldığınızı gözlerinizle görünüz. Kısacası güneş balçıkla sıvanmaz. Size acizane tavsiyem; yapılan eleştirilere mesnetsiz cevaplar yetiştirene kadar, o eleştirileri bir katkı olarak kabul edip, onlardan istifade yoluna gitmenizdir. Ayrıca o meşhur Türk Alimlerinin bazı eserlerini Farsça-Arapça vermiş olmaları, onların Türk olmadığına delil olmaz. Mesnevi de Farsça idi ama Mevlana Farisi değildi. Ayrıca Osmanlı Medeniyetinin temelinde, sizin göremediğiniz o Orta Asya Medeniyeti vardır. Ne Selçuklular ve ne de Osmanlılar gökten inmediler, Orta Asyadan geldiler vesselam.
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Rafet KALYONCU 2011-08-15 15:47 Ayrıca, Orta Asya Medeniyeti konusundaki malumatınızın sadece eksik değil, tamamen yanlış olduğu anlaşılıyor. İsterseniz 1400'lü yıllardan 400 yıl kadar geriye gidiniz, yaşadığı çağa adını veren El-Buruni'yi tanıyınız sonra konuşalım. Üstelik 1400'lü yıllarda Iran'da Akkoyunlu namında bir Türkmen (Oğuz) hanedanlığı olduğunu hatırlayınız. Diğer yandan İran halkı Ehl-i Şia olup, Orta Asya halkları ise İmam Maturidi itikadına tabi Ehl-i Sünnettirler. Arada benzerlik değil zıtlıklar vardır. Üstelik İran Ülkesinin mutlak çoğunluğu, Orta Doğu coğrafyasında yer almakta olup, Orta Asyanın dışındadır. Orta Asya derken; bugünkü Özbekistan merkez olmak üzere Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan ülkeleri, Rusya Federasyonunun bir kısmı ile Afganistanın Kuzeyindeki Özbek Bölgesi ve Çinin batısındaki Uygur (Doğu Türkistan) anlaşılmalıdır. Tüm bu bölgelere İslam Nuru Şanlı Sahabiler, Tabiinler ve Tebe-i Tabiinler eliyle ulaşmıştır. Allah onlardan razı olsun… Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 57 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter