Şu An Buradasınız: Anasayfa GÜNCEL Alıntılar Risale-i Nur Semavat Kavramı ve Risale-i Nur’un Tefsir Boyutu

Risale Akademi

Semavat Kavramı ve Risale-i Nur’un Tefsir Boyutu

e-Posta Yazdır PDF
1) Kur’anın hiçbir yerinde “Semavattan su indirdik” ifadesi yoktur. Hacc suresi, ayet 63 ve başka birçok yerde daima “Semadan su indirdik” ifadesi geçiyor. Hacc suresi 64. ayet ise müstakildir. 63. ayet ile münasebeti ise, şudur: Allah, Rahmaniyeti gereği yer ve sema, su ve toprak gibi zıtları çalıştırarak müşahhas mahlûkatı her yönleriyle nimet olarak yaratıyor. Bu diyalektik yapının en geniş şekli ise fizik ve metafiziktir. Ki Kur’anda çoğunlukla semavat ve arz ile ifade edilir.
 
Değerli Rafet ağabeyim, bu mesele için size gönderdiğim Matviyat (katlanmış semavat) başlıklı yazıya bakın. Mektubunuzda bu mananın aksine delil getirdiğiniz Hacc suresinin bu iki ayetinin tam meali ve manası ise şöyledir:
 
“Görmedin mi?[1] Allah (sonsuz kudret, ilim ve iradesiyle[2]) gökten bir su indirdi. Yeryüzü onunla yemyeşil kesiliyor. Allah (metafizik olarak) latiftir; (fizik olarak da) habirdir.” (Kudretini, ilmini ve iradesini fiilen icra eder.[3]) (22/63)
 
“Evet, göklerde (metafizikte) ve yerde (fizikte) ne varsa sadece O’nundur. Çünkü Allah (aşkınlık ve gaybî olarak) ganidir; (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Fizik olarak da) hamittir.” (Sonsuz kemalatını ve nimetlerini maddeten ve fiilen de gösterir.) (22/64)
 
Cenab-ı Hakkın celal ve cemal tecellisi olarak bu müşahhas ve mücerret iki boyut, her yerde değişik esma ile ifade edilir. Özel isim olarak da Allah ve Rahman kelimeleri ile söylenmiştir.
 
2) Üstad 12. Lem’ada en tercihli mana olarak bu gördüğümüz bütün uzay sema-ı dünyadır. Kur’anda anlatılan diğer 7 tabaka semavat ise,  gaybî, uhrevî ve misalî âlemlere bakar, diyor.
 
“…. Ve nev-i beşerin yedinci tabakası ve en yüksek taifesi ise, semavat-ı seb’ayı (yedi gök kavramını) âlem-i şehadete münhasır görmüyor; belki avalim-i uhreviye ve gaybiye ve dünyeviye ve misaliyenin birer muhit zarfı ve ihatalı birer sakfı (damı) olan yedi semavatın var olduğunu fehmeder.” (Lem’alar, 12. Lem’a)
 
Evet, bu ifadeden ve Kur’an kavramlarının her birinin bir kanun olmasından anlaşılıyor ki: Her sistemin, her âlemin, her oluşumun bir seması yani idare merkezi vardır. İnsan için beyin, yeryüzü için atmosfer gibi.. Ki Risale-i Nur’da hava, emir ve irade arşıdır, deniliyor.
 
3) Gayb âlemi, mesafe ve mesaha (metre ve ölçüm) ile değildir. Kâinatın her yerinde özellikle geçmiş ve gelecekte var olan sonsuz soyut bilinç, ilim, ruhanîler ve manalar âlemidir. Bu boyut ehl-i irfan dilinde kibriya ile ifade edilir. İsra (Peygamberimizin Mekkeden Kudüs’e olan seyahati) bir nevi şuhud âlemiyle ilgilidir. Bundan sonraki Miraç ise, manevi ve gaybîdir. Herkes bilir ki, Sidretül-Müntehaya kadar olan bu manevi seyahat, semavat katlarında yükseliş ile ifade edilmiştir. Kibriya kavramının karşıt manası, azamet kelimesi ile ifade edilir. Ki çok geniş maddi mekân ve fiziki büyüklük demektir.
 
Birçok dini metinde geçen “Allah göktedir.” ifadesi, bu metafizik gaybî boyut demektir. Çünkü bu boyutta maddi ölçüler yoktur. Her şey saf bilinç, ilim ve iradedir. Allah’ın bilinçli işleri bu âlemde açıkça göründüğünden bu âlem,  indallah (Allah’ın katı) ile ifade ediliyor. (24. Söz, 3. Dal)
 
Arş ise, kök olarak en zirve nokta demektir. Mecazi manası ile Allah’ın Zahir-Batın, Evvel-Ahir olarak egemen olduğu bütün kâinat demektir.[4] Fakat Arş-ı Azam, Allah’ın icraatının asıl merkezi demektir ki; saf ilim, irade ve bilincin egemen olduğu alandır. Yüceliğinden dolayı birçok dilde “Gök” ile ifade edilir. Uzay ise, asla bu manaya gelmediği gibi; tam aksine dini metinlerde cehennem ile ifade edilir. Ki bazı noktaları çok soğuktur; bazı noktaları ise çok sıcaktır. Yani cehennemin tanımına tam uygundur.
 
Evet, Allah’ın o dört isminin tecellisi olarak; yani dışıyla içiyle, başıyla sonuyla kâinat Allah’ın arşıdır. Ve kâinat genelde somut olduğundan “arşur-rahman” denilmiştir. Arşullah deyimi hiç kullanılmamıştır. Çünkü Allah, sonsuz soyut varlığın özel ismidir. Cennette de hayat sadece soyut olmayacağından hadiste “Cennetin damı, arşur-rahmandır.” denilmiş. Demek diriliş, manevi olduğu kadar, cismanidir de, aynı zamanda..
 
4) Sema ve semavat ikisi de yükseklik veya manevi yücelik manasında kullanılır. Dolayısıyla tekil veya çoğul gelmesi bu esas iki manaya aykırı değildir. Ve Rafet ağabeyimin dediği, aşağı-yukarı kavramları izafidir, iddiası kâinata göredir. Küreye göre ise, izafi değildir. Einstein’ın dediği gibi “Kütle, uzay denilen gerçeği huni gibi eğer; huninin alt ucuna aşağı denilir. Geniş ucuna da yukarı denilir.” Demek aşağı-yukarı kavramı, küreye ve kütleye göre gerçektir; izafi ve nisbi değildir.
 
5) Kur’anda yer ve gökler ile ilgili şu üç çeşit ifadeler geçiyor: a) “Allah gökleri ve yeri altı günde yarattı.”  b) “Allah gökleri, yeri ve aralarındakileri altı günde yarattı.”  c) “Allah gökleri iki günde; yeri ve içindeki rızıkları da dört günde yarattı..” (Fussilet, 11)[5]
 
İşte bu gibi ayetleri anlamak için şu iki ontolojik kuralı bilmemiz gerekiyor:
 
1. “Yer ve gökler de dahil her şeyin yaradılışının iki temel süreci vardır: Kaos ve kozmos..” Yani düzenli olmadığı süre ve düzenli olduğu süre..
 
2. “Gökler metafizik; yer fizik; aralarındakiler ise canlılardır.” Yani her şeyin iki günü vardır. Ki toplam (3×2) altı ediyor. Cafer-i Sadık ve İbn Arabî gibi müfessirler bu ayetleri bu manaya yakın bir şekilde tefsir etmişlerdir.
 
Evet, değerli Rafet ağabeyim; bütün bu yazışmalarımızda görüldüğü gibi, basit bir tercüme ve meal, Kur’anı anlamaya yeterli değildir. Daha önce de söylediğim gibi, bir tıp kitabını çevirmek için iki temel şart gerekiyor. Mütercimin iyi derecede tıp ilmine hâkim olması yanında iyi derecede dilbilgisine de sahip olması.. Demek Kur’an ve Risale-i Nur için de bu iki şart gereklidir. Yani dinî ilimleri iyi bilmek yanında dil ve edebiyata da hâkim olmak gerekir. Aşağıda sizin sorularınızı içeren mektuplarınızdan sonra “Risale-i Nur’un Tefsir Boyutu” isminde bir yazı ekliyorum; hem bu semavat meselesi için, hem mektubunuzda değindiğiniz ebced ve işarî tefsir için onu okursunuz..
 
Azamet ve Kibriya kavramlarını uygulamalı olarak anlamak istiyorsan, Filibeli Ahmed Hilmi Bey’in Amak-ı Hayal kitabını okumanızı tavsiye ederim. Fakat orijinalinden okuyun. Çünkü sadeleştirmeleri o temel anahtar kitabı adeta kuşa çevirmişlerdir.
 
Hulasa: Yerde ve fizik âlemde sayısız belgeler gözle göründüğü gibi, gaybî ve metafizik sayılan bilinçli müdahalelerde ve soyut iradî işlerde de yine sonsuz İlahî belgeler var. Diğer suallerinizin cevabını daha sonra ağabeyime yazar, gönderirim..
 
Binler selam ve hürmetlerimle
 
17. 09. 2011   
Bahaeddin Sağlam
 
***
1- (Tarihe, İnanca ve Bilime Saygısı Olanlar için..) 
Yunus İbn Metta (zamanın oğlu insan)
2- İnsanlık Şifresi
3- YUNUS SURESİ Tefsiri
 
Muhterem Bahaeddin Bey, yukarıda yazılı, lütfedip gönderdiğiniz çalışmalarınızdan;
 
1- "Yunus İbn Metta" başlıklı yazınızı zevkle okudum.. 
Daha önce de ifade ettiğim gibi; bendeniz, okuduğum metinleri sorgulayıcı ve eleştirel gözle okuyan biriyim. Bu yazı üslup ve muhteva bakımından çok güzel.. tek kelime ile mükkemmel.. şahsen istifade ettim.. sağ olun..
 
2-  "İnsanlık Şifresi" başlıklı yazınız ise bana Risalelerde geçen bazı tarih çıkarımlarını hatırlattı.. Özellikle Bediüzzaman’ın vefatından sonraki tarihlerden, örnek olarak; 1971 tarihi yoruma yer vermeyecek şekilde gerçekleşmiştir.. o yıl, hem Türkiye’de hem diğer İslam ülkelerinde mesela Pakistan da iç savaş sonucu Bengaldeş’in ayrılması gibi,  anarşik olaylar yaşanmıştı.. Ancak, daha sonraki yıllara ait işaret edilen pek çok tarih gelip geçti.. ama sanırım hepsi de yoruma açık.. net olarak şudur demek ne kadar gerçekçi olur bilemem.. Siz daha iyi bilirsiniz, bu ilm-i cifr meselesi Şer'i ölçülere ne derece uygun düşüyor.. bir de bilen bilmeyen herkes bir şeyler iddia ediyor.. Ayrıca, hicri ve miladi tarihler tüm dünyada kabul görse de, Rumi takvim tarihleri Osmanlı coğrafyası dışında geçerli olur mu?
 
Bunun yanında, aynı ibareden değişik hesaplarla farklı tarihler çıkarmak ve onları farklı yorumlamak mümkün..  Dinî açıdan hiçbir değeri olmayan metinlerden de bir takım tarihler çıkarılabilir.. M. Kemalin hayatında 19 sayısının çokça geçmesi nasıl izah edilebilir? Kısacası bu konuya fazlaca ilmî bir değer atfedilmesinden yana değilim..
 
3- Tefsir konusuna gelince:
Samimi düşüncem, Bediüzzaman Hz.lerinin ifade ettiği gibi; değişik uzmanlık alanlarında ilmî bir heyet tarafından yapılacak tefsir çalışmalarının daha isabetli olacağıdır.
 
Sizin çalışmanız şüphesiz takdire şayandır. Yeni bir bakış açısıyla emek verip ortaya bir çalışma koymuşsunuz. Eleştirmek haddimize düşmez.
 
Sadece meal kısmında gördüğüm bir noktayı dikkatinize sunmak isterim;
 
Şöyle ki; 3.ayetin kelimelerinin izahında;  "... Ki bu zıtların en başında gökler (metafizik) ve yer (fizik) gelir. Yani Allah sonsuz ve soyut bilinç olduğu için tam bilinemez. Fakat artı-eksi gibi zıtlarla görünür hale gelir." ifadesi ile gök kelimesinin, metafizik; yer kelimesinin de fizik olarak, zıt anlamlı kelimeler şeklinde açıklandığını görüyoruz 
 
Nitekim 6. ayet mealinde; “Gece ve gündüzün günlük ve yıllık değişiminden tutun da fizik ve metafizik âlemlerde yaratılan her şeyde, dikkat edip kendini ve sistemi koruyanlar için nice belge ve bilgiler (ayetler) vardır.” ifadesiyle, semavat ve arz kelimeleri doğrudan; metafizik ve fizik şeklinde manalandırmıştır. Burada sanıyorum arz-semavat kelimelerinden somut olarak neyin kastedildiği gözden uzak tutulmuş.
 
Kur'an bir bütün olduğuna göre, mensuh-nasih meselesi hariç tutulursa, ayetler arasında çelişki yoktur ve bazı ayetler diğer bazı ayetleri açıklayan ya da tamamlayan mahiyettedir.
 
Bu açıdan baktığımızda; Hacc Suresi, 63 ve 64. ayetlerde,"Görmedin mi, Allah, gökten yağmur indirdi de bu sayede yeryüzü yeşeriyor... Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur..."  ifade edilmektedir.
 
Buradan gökler kavramının içine, yağmur gibi meteorolojik olaylarının da cereyan ettiği bildiğimiz yakın gökyüzünün de girmekte olduğu anlaşılıyor.  Bu durumda semavat=gökler kelimesini, metafizik olarak anlamak ne derece doğru olur?
 
Diğer taraftan yer ve gökler; ilmen birbirinin zıddı değil tam tersi birbirinin mütemmimidir, biri diğerinin içindedir. İkisi birden; evrendir, kainattır.. Ve tamamen fizik alanıdır. Metafizik terimi, başka bir şey.. yani fizik ötesi..  elle tutulmayan.. deney konusu yapılamayan.. somut değil.. soyut olandır.. Gökler ve yer ise müşahhastır.. elle tutulur gözle görülürdür. Cenab-ı Hakkın fitrat kanunlarının cereyan ettiği fizik alemidir.. Uçsuz bucaksız olması, bizim idrakimizin fevkinde bulunması metafizik olduğunu göstermez.. Bir hücrenin içinde cereyan eden hadiseler de bizim idrakimizin fevkindedir..
 
Değerli Hocam;
 
Bu vesile ile daha önce size göndermiş olduğum aşağıdaki adresteki bilgi konusunda düşüncelerinizi lütfeder bildirirseniz müteşekkir kalırım.
 
Selam ve saygılarımla
R.Kalyoncu
 
***
Doğrusu muhakkik bir ağabeyimle  müzakere yaptığımdan  çok memnunum..
Ağabeyimin atmosfer manasında gördüğü kelime sema kelimesidir. Burada da yer aşağı, gök yukarı manasındadır. Semavat ise Kur’anda metafizik yani gayb manasında kullanılır. Fizikî manada ise dahi gökler geçmiş ve gelecek uzay manasında olduğundan İslam literatüründe bunlar gayb ve metafizik sayılır.. Mesela Mirac, gaybî bir hadisedir. Fakat semavat katlarını seyahat ile ifade edilmiştir. Bu deyimin başka bir ifadesi de gayb ve şehadet kavramlarıdır. Bu konuya destek olabilecek bir kaç kısa yazı gönderiyorum.. Binler selam ve hürmetlerimle..
 
                                                                                                                     Bahaeddin Sağlam
 
***
Değerli Bahaeddin Bey, aşağıdaki maruzatımı dikkatlerinize arz ederim..
 
Doğrusu muhakkık bir ağabeyimle  müzakere yaptığımdan  çok memnunum.. (Teşekkür ederim, bilmukabele memnuniyetimi bildiririm..)
 
- Ağabeyimin atmosfer manasında gördüğü kelime sema kelimesidir. (Atmosfer manasında görmedim, dikkat buyurularsa "Buradan gökler kavramının içine, yağmur gibi meteorolojik olaylarının da cereyan ettiği bildiğimiz yakın gökyüzünün de (gökyüzü=sema) girmekte olduğu anlaşılıyor. Semavat kelimesi sema kelimesinin çoğulu değil midir?)
 
—Burada yer aşağı, gök yukarı manasındadır. (aşağı- yukarı ifadeleri izafidir, itibaridir, malum dünya küre şeklinde olduğundan, aşağının aşağısı da gökyüzüdür.. — Yani alt kıt'ada- fiziki olarak: arz yer küresini, toprağı; sema, atmosferi de içeren gökyüzünü ifade etmektedir.)
 
- Semavat ise metafizik yani ğayb manasında kullanılır. (Semavat: gökler kelimesinin gayb veya metafizik anlamında kullanılması varit değildir. O durumda, aşağıdaki gibi Kur'anda yer alan pek çok ayet, haşa manasızlaşır. Metafizik mi altı günde yaratılmıştır? Gaypta olan herşey onundur anlamsız olmaz mı? Allahın (gayp) metafizik alemde yarattıklarında takva sahipleri için deliller vardır.. şeklindeki bir ifade anlamlı olur mu?Bilinmeyen fizik ötesi olan birşeyden insanlar ne gibi delil bulacaklardır? Sizce bu mantıklı mıdır?)
 
- Fiziki manada ise dahi gökler geçmiş ve gelecek uzay manasında olduğundan İslam literatüründe bunlar gayb ve metafizik sayılır..(Acizane İslam literatürünü az çok bilen bir kişi olarak, semavat kelimesinin metafizik manasında olduğunu gösteren bir kaynak bilmiyorum. Semavat; metafizik- gayp âlemi ise, bildiğimiz gördüğümüz gökler ne oluyor?)
 
—Mesela, Mirac gaybi bir hadisedir. Fakat semavat katlarını seyahat ile ifade edilmiştir. (doğrudur Miraç gaybi bir hadisedir, ancak hangi ayette semavat katlarında seyahatten bahsediliyor? Cenab-ı Hak mekândan münezzehtir, yakınlık-uzaklık da izafidir. Nereden nereye seyahat edilecektir? Semavat fiziki âlemdir. Mescidi Aksadan sonraki hadise manevi yükseliştir. Fiziki ve mekani anlamda değildir.)
 
— Bu deyimin başka bir ifadesi de ğayb ve şehadet kavramlarıdır. (yerine göre bu algılama doğru olabilir, tıpkı evliyadan bir zatın; ayetteki Firavundan kasıt şeytandır, demesi gibi.. subjektif yorumlara itiraz edilmez ancak genelleme olarak da kabul görmez)
 
-Bu konuya destek olabilecek bir kaç kısa yazı gönderiyorum.. (Ekteki yazıları inşaallah inceleyeceğim.. Ancak, size gönderdiğim mektubumda belirttiğim adresteki, Neb'e suresi 33. ayetle ilgili cevabınızı lütfeder bildirirseniz memnun olurum)
 
                                                                                                                         Rafet Kalyoncu
 
                                                                
 
Değerli Rafet ağabeyim, “Risale-i Nur’un Tefsir Boyutu” isimli yazı ektedir..
 
Rafet Ağabeyim, bu ilmi yazıların yazılmasına sebep olduğu için, Cenab-ı Hakk ebediyen ondan razı olsun, onu iki cihanda hakiki bir alim ve arif yapsın.. Âmin.
 
                                                                                                                       Bahaeddin Sağlam
 
 
RİSALE-İ NUR’UN TEFSİR BOYUTU
 
Tefsir, Kur’anın açılmasına yani anlaşılmasına sebep olan anlayış tarzı, makale, kitap ve eğitim metodu demektir.  Yani Hz. Muhammed Kur’anı yaşayarak onu tefsir etmiştir. Ve Onun bu tefsiri, fiilî sünnet olarak bize tevâtüren intikal etmiştir. (Hacc, 78)
 
Diğer Ortaçağ müfessirleri ise, dirayet yoluyla ve çoğu zaman da, belagat, sarf ve nahiv desteğiyle Kur’anı anlaşılır hale getiren kitaplar yazmışlardır. Bunların başında, Keşşaf ve Beyzâvî tefsirleri gelir. Râzî ve diğer ekol tefsirleri ise, bir miktar çerçeveyi aşıp, adeta Kur’anı bir felsefe veya tasavvuf kitabı haline getirmişlerdir. Bunlardan da istifade edilir. Fakat onların bu zaaf yönünü unutmamak gerekir. Seyyid Kutub merhumun tefsiri ise, daha çok yönlendirme (tevcih) tefsiridir. Direkt olarak bilgi vermez. Fakat nispeten sağlıklı bir anlayışa doğru okuyucuyu yönlendirir.
 
Risale-i Nur’un tefsir yönü ise, müellifinin ifadesiyle üç yönlü bir projedir:
 
a) Kur’andaki ana temel konuların ispatı ve o konuların gerçek irfanı (bilgisi) şeklinde oluşan tefsir.
 
b)Kur’an bir hazinedir. Risale-i Nur ise, bir anahtardır.” ifadesi çerçevesinde, Kur’anın mucizelik nükteleri ve anahtarları. Benim sayımıma göre bunların sayısı 7000’i buluyor.
 
c) İşârâtü’l-İ’caz örneğinde görüldüğü gibi, Kur’anın belagat yönünü özellikle, ayetin diğer ayetlerle, cümlenin diğer cümlelerle mucizevî bütünlüğünü gören, gösteren, uygulatan gerçek tefsir geleneğine uygun bir sermeşk tefsir yönüdür. (İslam tarihinde Ebu Hanife, Zemahşeri ve Abdulkahir Cürcani bu mucizelik boyutuna dikkat çekmişlerdir.)
 
Bediüzzaman’ın müspet ilimlerin şahitliğiyle delillendirdiği tefsir parçaları ise, o müspet ilmî meseleleri, Çağdaş Mısırlı Müfessir Tantâvî gibi, esas almıyor. Kur’anın esas bilgilerini esas alıyor. Sonra müspet ilmî verilerle onları delillendiriyor. Konu hakkında öyle geniş bir alan açıyor ki; insan, maddi ilimlerin eli henüz bu evrensel (cihanşümul) meselelere ulaşmamıştır, diyor. (29. Mektup)
 
Ayrıca bu tarz desteklemenin ilmî ve irşâdî iki faydası daha var:
 
a) Müfessir, Varlığı, dini, metafiziği Kur’anın çerçevesinde ontolojik olarak izah ettiği zaman, müspet ilimlerin bakışını dahi bu ontolojik çerçevede değerlendirmesi lazım... Yoksa asrının ilim seviyesini esas almayan bir eser, ontolojik izahlarda biçare kalır.
 
b) Ayrıca, bütün gelenek ve inanç temellerini sarsan bu çağdaki müspet ilimleri istişhad etmek —fakat 2. derecede— asrın insanlarını irşad için gerekli ve dinî bir metoddur. Bütün peygamberlerin de, asırlarının doğru bilgilerini ikinci derecede irşad malzemesi yapmaları bunun evrensel, dinî bir tebliğ metodu olduğunu gösterir. Sanırım; Kilise’nin de, İslam Dünyası’nın da bu çağdaki başarısızlıkları, dinin bu evrensel emrini yerine getirmemeleridir. İşi, kör bir inada dayatmalarıdır.
 
İşte kısaca değindiğimiz bu 5–6 gerçeğe rağmen, belagatta, irşatta, müspet ilimde ve hatta edebiyatta nasipsiz, siyasetle ve maddiyatla zedelenmiş bir kısım —sözde— radikallerin kalkıp Risaleleri haksız olarak tenkit etmeleri, gerçekten bu deccâlâne çağın bir marazıdır. Veya şöhret deliliğidir. Veya ahmakça gerçekleşen bir dindarlığın eksik ve cahilce yansımasıdır.
 
Gerçekten bu gün inanan insanların elinde evrensel ve kozmik on binlerce atom bombası gücünde, güzel ve gerçekten güçlü ilmî mesele varken, ya hurafeciler veya bilgi anarşistleri yüzünden o bilgiler on binlerce çürük yumurta haline geliyor. Dinsizler ehl-i fetret olup, kurtulurken; dindarlar, gerici, yobaz veya nihilist bir ruh hali içinde kalıyorlar. İnsanlar da şaşırıyor: “Bu dindarlar, neden dinsizlerden daha kötü davranışlı oluyor?” diye çokça soruluyor.
 
Bediüzzaman, Risale-i Nur’dan önce, Kur’anın anlaşılması için usul ve metod olarak Muhâkemâtı yazdı. Muhakematta tefsir ile ilgili 300’e yakın prensip, usul bilgileri ve esaslar var. Bundan dört sene sonra da “Kur’anın asıl mucizeliği nazmındadır, yani dizilişindedir.” diye, Fatiha ve Bakara’dan 33 ayeti numune olarak tefsir etti. Bediüzzaman’ın ebced hesabını kullanarak yazdığı işarî tefsirler ise, gayet isabetli ve ilmidir. İstihraçların hiçbiri de şaşmış değildir. Fakat bu mesele incedir; yoruma açıktır. Onun için hukuka mesned sayılmaz. Ebced meselesinin aslı şudur. Dört bin seneden beri Sami milletler –ki Araplar da onlardan bir koldur- alfabelerini ondalık sisteme göre rakam yerine kullanmışlardır. Bu günkü rakamların bu coğrafyada kullanımı sadece 1400 sene önceye dayanır. Ve Kur’anın işarî bilgilerinde konu hangi dönemle münasebettar ise ve o dönemde hangi tarih daha çok müstamel ise genel olarak o takvim kullanılmıştır.
 
19 meselesine yönelik 84 sayfalık bir kitabımız var. Onda 19 sayısının zirve bir sayı olduğunu göstermişiz. Zirve sayı olduğundan hayra da şerre de bakar. Sadece 19. Söz, 19. Mektup ve 19. Lem’ayı düşünsen bir ipucu bulursun.
 
Bediüzzaman’ın asıl hedefi, birçok müspet ve dinî ilimlerde uzman bir kurul (heyet) kurup kollektif bir tefsir hazırlatmak idi. Sonra dünyada özellikle Türkiye’de büyük, kültürel bir deprem oldu. O da böyle bir kurulun, kolay kolay temin edilemeyeceğini görerek, anahtar bazda 6000 sayfalık Risale-i Nur’u yazdı. Nur talebelerinin bu anahtar bilgilerle, Muhâkemât ve İşârâtü’l-İ’caz örneğiyle bir tefsir yazacaklarını haber verdi. (Rumuzât-ı Semâniye’de ve Emirdağ II’de)
 
Fakat bu kültür depremi hala etkili ki, samimi Nur talebeleri dahi, Onun (B.S.N.) dilini tam anlamıyorlar. Siyasî-dünyevî kimlikler ise, çok ucuz bir şekilde, Risaleleri okumadan, kullanmadan eleştiriyorlar. İşte gelin görün, siz hakem olun!
                                                                                                                                                                                                                                    

[1] Bu deyim ilmî bir gerçeğe işaret eden bir ifade kalıbıdır.
[2] İşte suyun dünyaya gelmesi ve canlılık sebebi olması o kadar sonsuz bir bilinç içeriyor ki; bilim ehli, imkân ihtimalleri çerçevesinde bunun izahını henüz bulabilmiş değildir.
[3] Habir, ilmi fiilen uygulayan demektir. Âlim ise, çok bilen demektir.
[4] Mesnevi-i Nuriye
[5] Yaklaşık 12 sene önce bu Fussilet suresini tefsir etmiştim. Bu araştırmamız, Alternatif Tefsir Çalışmaları ismiyle kitap olarak basıldı.
Son Güncelleme ( Pazartesi, 19 Eylül 2011 20:21 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 56 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter