İslamiyet ve Kürtler üzerine 7 soru 7 cevap
Sayın Rafet KALYONCU'ya cevap
Rafet Kalyoncu'nun cevabı:
“İslamiyet ve Kürtler üzerine 7 soru 7 cevap” konulu makaleye yapmış olduğum yorum sebebiyle, şahsıma hitaben yazılan 5 maddelik cevapta zikredilen hususlarla ilgili olarak, sırasıyla;
1- Şuurlu Müslümanların özellikle de Risale-i Nur’a vakıf olanların; toplumda yaşanan sorunlar karşısında suskun kalmayıp, İslami çözüm sunmaları kadar doğal bir şey olamaz. Özellikle de, bugünkü malum problem karşısında; değil suskun kalmak, belki her imkanı kullanarak mevcut ateşin söndürülmesine, kardeşin kardeşi öldürmesine engel olunması, mutlak bir vecibe olduğu açıktır.
Bu bağlamda, söz konusu bölge insanının “nurcular bizim hukukumuza çözüm sunamıyor” umutsuzluluğuna düşmemesi için elbette elden gelen her şey yapılmalıdır. Ancak, bu meselede kaş yapayım derken göz çıkarmamak, ateşe körükle gitmemek ve hayra hizmet edeyim derken şerre alet olmamak konusunda çok müteyakkız davranmak gerekir. Açıkçası, faraza beşte biri teşkil eden insanımızı ikna edelim derken; beşte dördü teşkil eden diğer insanların “nurcular da artık Kürtçülük yapıyor” algısına kapılmalarına meydan vermemek gerekir. Bu hassas dengeyi çok iyi korumak zarureti bulunmaktadır.
Öncelikle, mevcut tablo çok iyi analiz edilmelidir. Açık bir ifadeyle; Kürdistan denilen bölgenin önemli bir kısmı, bugün tam bir ateş çemberi içindedir. Devlet otoritesi son derece zayıflamış, asayiş zoraki temin edilmeye çalışılmakta ve insanların can güvenliği bulunmamaktadır. Kısacası ortalık güllük gülistanlık değildir, sorunların masa başında konuşulması için elverişli bir ortam yoktur, kısa süre içinde de olması beklenmemektedir. Ortada ilan edilmemiş, nasıl ve ne zaman sona ereceği bilinmeyen çirkin bir savaş vardır. Başlangıçta, Jandarma ve polis gibi sıradan asayiş güçleri ile önlenmesi mümkün olan bir hadise, yanlış taktik sonucu ya da bilinçli bir ihanet saiki ile Dünyanın sayılı askeri güçüne sahip olan bir orduya havale edilerek, otuz yıldan beri; onbinlerce asker, yüzlerce tank top ve uçak kullanılmasına ve milyarlarca dolar maliyete rağmen gelinen noktada sorun çözülememiş tersine içinden çıkılamaz bir hale getirilmiştir. Sonuçta Ordu ve Devlet madden ve manen yıpranmış, yöre halkının önemli bir kısmı Devlete ve Orduya düşman hale gelmiş, geri kalanı da güvenini yitirmiştir.
Sorumluluk mevkiinde bulunanlar, çözüm konusunda yeterince hazırlıklı değillerdir. Neyi nasıl çözeceklerine dair somut bir planlarının olduğu bilinmemektedir. Diğer taraftan, devlete karşı hak iddiası ile silahlı başkaldırıda bulunanların ise nihai hedeflerinin ne olduğu bilmemektedir. Kendi aralarında da bu konuda tam bir mutabakat olmadığı anlaşılmaktadır. Kimileri, devletle-bayrakla bir sorunları olmadığını belirterek, nispeten masum bir şekilde, ana dilde eğitim hakkı, yerel isimlerin iadesi ve Anayasadan Türklük tekelinin kaldırılması gibi noktaları yeterli görürken; kimileri, Türk bayrağı yanında ikinci bir bayraktan ve özerklikten bahsetmekte; daha aşırı giden kesim ise, Devletin bayrağını yakıp, askerine kurşun atmakta ve özgürlük mücadelesi verdiklerini ileri sürerek, ayrı bir devlet hayali kurmaktadırlar.
Görünürde konjonktüre göre, fakat gerçekte bugünkü güce ulaşmalarını sağlayan iç ve dış mihrakların talimatlarına göre hareket ettikleri konusunda ciddi kuşkular vardır. (Gazeteci Avni Özgürel’in şehadetiyle; hareketin başı, "Ben bu meseleyi bitirirsem beni de bitirirler" şeklinde itirafta bulunmuştur.)
Bu noktaya gelinmesinde, sorumluluk mevkiinde bulunan siyasilerin soruna yanlış teşhis koymalarının ve çözümü askere havale etmiş olmalarının kuşkusuz büyük payı vardır. Bunun yanında Cumhuriyet döneminde, son hadiseden önce meydana gelen çeşitli hadiseler karşısında; devlet organlarının, adil davranmayıp suçlu ile suçsuzu ayırt etmeden bölge halkına zulmetmesi gibi bilinen yanlışların da bugünkü hadiseye uygun zemin hazırlamış olması bakımından çok büyük tesiri bulunmaktadır. Hatta daha gerilere gidilirse, Kürt meselesinin temelinde tarihi nedenler olduğu görülür. Kürt aydını C. Ali Bedirhan’ın 1933 yılında M. Kemal’e gönderdiği mektupta açıkça ifade ettiği gibi; “Kürtlerin kimlik talepleri Cumhuriyet tarihi kadar eskidir ve de Türkiye’de Kürdistan meselesi, Kürt ümerasının İdris-i Bitlisi vasıtasıyla Yavuz Sultan Selim’e, biat ettikleri günden beri mevcuttur.”
Ancak sebebi ne olursa olsun, takdir edilir ki; devlete karşı silahlı başkaldırı ile hak elde etmeye çalışmanın hiçbir haklılığı olamaz. Böyle hareket edenler, vicdanen haklı nedenlerle hareket etmiş olduklarına inansalar bile hukuken haksız duruma düşerler. Hiçbir demokraside sorunlar silahla çözülmez. Sorunların demokratik yolla çözülebilmesi için de uygun bir ortamın bulunması gerekir. Sorunun demokratik yollarla barış içinde çözülmesini istemeyenler sürdürülen savaşın da sona ermesini istememektedirler. (Barış yanlısı Eşref Bitlis Paşa ve ekibinin faili meçhul cinayetlerle tasfiye edilişini unutmamak gerekir.)
İşte böyle bir savaş ortamında Müslümanların, özellikle de Nurcuların çok müteyakkız olmaları gerekir. Esasen çözüm için, sağda solda çare aramaya gerek yoktur. O topraklarda yetişmiş, sorunların içinde yaşamış, Osmanlı’yı da Cumhuriyet dönemini de çok iyi bilen Bediüzzaman’a kulak vermek gerekir.. Bunu yaparken de o zatın talebesi olduğunu iddia eden bazıları gibi, (Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyet fikrinin mahzurlarını ifade etmiş olduğu bilinmesine rağmen) çözüm eyalet sistemindedir diye iddia etmemek ve de malum hareketin siyasi uzantısı olan partiden milletvekili seçilen dindar görünümlü bir şahsın yaptığı gibi, “… lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak.” sözünden, “… Said Nursi de Kürtçe eğitim istemişti” hükmünü çıkarmamak gerekir.
Denilebilir ki; madem demokrasi var, eyalet sistemini de diğer önerileri de tartışabilmeliyiz. Elbette tartışabiliriz. Ancak, bu tartışma eğer barış ortamında yapılırsa anlamlı olur. Aksi takdirde, silahların gölgesi altında yapılacak olan her tartışma; malum başkaldırı hareketinin en aşırı uçta bulunan ayrılıkçı kesimin hanesine yazılacaktır. Bu sonuç kaçınılmazdır. Bölgedeki gelişmeleri yakından takip edenlerin bileceği gibi; bugüne kadar devletin attığı her olumlu adım, malum hareket tarafından bölge halkına “bu haklara sayemizde kavuştunuz” şeklinde aktarılmaktadır. Bugünkü savaş ortamında, İslami çözüm adı altında ve çok iyi niyetle de olsa eyalet sistemi gibi tartışmaya açık hassas konularda atılacak her adım, malum başkaldırı içinde olanların hanesine yazılacak ve onların başarısına katkı sağlayacaktır. Oysa yukarıda da ifade edildiği gibi onların nihai hedefleri belli değildir. Ne eyalet sistemi ne de ana dilde eğitim onları durdurmaya yetmeyecektir. En başta, hareketin bu denli güce ulaşmasını sağlayan mihraklar buna izin vermeyecektir.
Bu durumda kanaatimce nurculara düşen görev; öyle zorlama tevil ve yorumlarla Bediüzzaman’ın güya eyalet sistemini istediği gibi, sonucu itibariyle ayrılık taraftarlarına destek anlamına gelecek fikirleri serdetmek yerine, onun Kürt ve Türklerin ayrılmaz bir bütün olduğu mealindeki fikirlerine yer vermek gerekir. Tıpkı, o mümtaz Zat’ın “…Fırtına ve zelzele zamanında, değil, içtihad kapısını açmak, belki pencerelerini de kapatmak maslahattır. Lâübâliler ruhsatlarla okşanılmaz; azîmetlerle, şiddetle ikaz edilir”. tarzındaki veciz ifadesinde işaret edildiği gibi müteyakkız olmak gerekir.
Kaldı ki; bugünkü ortamda, İslami çözüm adı altında da olsa, söz konusu milliyetçi duyguları okşayacak her atılım, her öneri “işte siz de bizimle aynı noktaya geldiniz, yanlıştan döndünüz.” aksülameli ile karşılaşacaktır. Bunu anlamak için Kürt sosyolog, İsmail Beşikçi’nin Said Nursi ve Nurcular hakkındaki fikirlerine bakmak yeterlidir. Evet bu saatten sonra yüz tane sempozyum da yapılsa, çok değerli fikirler de ileri sürülse, malum hareketin sempatizanlarını ikna etmek ve bu kanaatlerini değiştirmek mümkün değildir. Bu tür çalışmalar bundan otuz yıl önce yapılabilseydi anlamlı olabilirdi. Gelinen noktada olsa olsa bu tür çalışmalar, Türk-İslam Sentezi misali Kürt-İslam Sentezi olarak damgalanmaya mahkumdur. Bunun yerine, her şeyden önce kayıtsız şartsız silahlı başkaldırının sonlandırılması gereği üzerinde durulmalı ve eğer imkan varsa bölge halkı bu yönde bilinçlendirilmelidir. Ancak ondan sonra kimlik konusu, anadilde eğitim meselesi ve diğer Anayasal haklar için çözümler konuşulabilir. Her şeyden önce bölge halkı, Türklerle ortak yaşama iradesini gösterebilmeli ve savaşa hayır diyebilmelidir. Çözüme bu noktadan başlanabilir. Eyalet fikrinde ısrar edildiği takdirde, kaçınılmaz olarak bölge dışında yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarımız en büyük sıkıntıyı çekecek ve çevrelerinde istenmeyen insanlar durumuna düşerek, bölgeye göçe zorlanacaklardır. Bunun sonucu tam bir bölünmedir. Eyalet düşüncesinde olanların bu sonucu görmeleri gerekir.
Esasen bu meseleye çözüm aranırken, en baştan “Kürt açılımı” adı konularak talihsiz bir şekilde iş zora sokulmuştur. Oysa onun yerine “Demokratik açılım ve insan haklarının karşılanması” gibi herkesin mutabık kalabileceği bir çerçevede ele alınmış olsaydı ve de onun altında mesela fıtri bir insan hakkı olarak; herkesin anadilini serbestçe kullanması ve eğitim imkanının sağlanması, kültürel olarak belde isimlerinin tarihi kimliklerini yansıtacak şekilde orijinal halinde kullanılması, değişik etnik kökene sahip insanları rencide eden ve dışlayıcı bir fonksiyonu olan ve ilköğretim okullarında törenlerde okutulan “andım” gibi bugünkü dünyada hiçbir anlamı olmayan uygulamaların ve ayrıca mevcut Anayasa ve diğer yasalardan çeşitli etnik kimliklere sahip yurttaşlar üzerinde ırkçılık ve dışlayıcılık algısı uyandıran ifadelerin çıkarılması gibi hususlar, çok daha kolaylıkla ele alınabilir ve ortak bir çözüm bulunabilirdi.
2- Dini açıdan bakıldığında; değinmiş olduğunuz Hucurat Suresi 13.ayet hükmünce, milletlerin birbirlerini tanıması elbette fıtrat gereğidir. Ayrıca, Rum Suresi 22. ayet hükmünce de; insanların dillerinin farklılığı, Allahın ayetlerindendir. Bu noktada insanların anadillerini kullanmaları tartışmasız fıtri haklarıdır. Ancak ayrı ırk ve dile mensup olmak ayrı devlet kurmak için ölçü olmamaktadır.
Yeryüzünde mevcut üç bini aşkın farklı dile dayalı; müstakil devlet, eyalet ya da özerk bölge kurulması fikri, teorik olarak düşünülse bile pratik olarak mümkün değildir. Buna en büyük mani farklı dillere sahip kavimlerin aynı coğrafyada iç içe bir arada yaşıyor olmalarıdır. Ayrıca İslam tarihinde, dil ve ırk temeline dayalı müstakil devlet fikri, ne asrı saadette ve ne de takip eden halifelik dönemlerinde görülmemiştir. Esasen böyle bir düşünce, ölçü olarak ırk ve dil yerine takvayı esas alan Kur’ana da aykırıdır.
Beşer tarihine bakıldığında, ekseriyetle hanedanlıklar ve imparatorluklar şeklinde teşekkül eden devlet yapıları içinde, çeşitli ırk ve dile mensup topluluklar bir arada barına gelmiştir. Hanedanlıkların ve imparatorlukların ayrışması ırk temeline dayalı üniter devlet yapısını ön plana çıkarmış, bu bağlamda Osmanlı İmparatorluğunun dağılması ile otuzu aşkın müstakil devlet teşekkül etmiştir.
Bu süreçte, Ortadoğu coğrafyasında önemli bir varlığa sahip olan ve ayrı devlet kuran unsurların çoğundan daha güçlü kültürel zenginliğe sahip olan Kürtlerin, müstakil bir devlet kuramamış olması sosyolojik açıdan incelenmesi gereken bir konudur. Bazılarınca buna sebep olarak, Osmanlılık ve hilafet fikrine bağlılık; işgalci güçlere karşı Türklerle birlikte hareket etmek ve bunun sonucunda kendilerini yeni kurulacak devletin asli unsuru olarak görmeleri gibi hususlar ileri sürülse de;
Kürdistan coğrafyası yakından incelendiğinde; genelde babadan oğula intikal eden; aşiretler ve beylikler halinde oluşan idari yapı içinde, asırlardan beri adeta kendi başına buyruk yarı bağımsız bir rahatlığın olması, aşiretler arası rekabet ve çekememezlik; ayrıca ağalık, beylik ve şıhlık otoritelerinin temelde toprak ağası olarak; çoğunlukla kırsal kesimde yaşayan ve tarım ve hayvancılıkla geçinen topraksız halkın iradesi üzerinde, geleneksel etkisinin yanında ekonomik güce dayalı olarak da mutlak söz sahibi olmaları, halkın eğitim düzeyinin düşük olması, coğrafi yapıdan dolayı bölge dışıyla iletişimin sınırlı olması nedeniyle yeni fikirlerin bölgeye ulaşmadaki güçlüğü, gibi pek çok sosyo-ekonomik sebeplerin yanında bölgenin, Araplar, Türkler ve Farslar gibi nispeten daha güçlü kavimlerce çevrili olmasının da bugüne kadar müstakil bir devlet kurulamamasında az veya çok tesiri olduğu düşünülebilir.
Bu noktadan hareketle, güncel bir sorun olan Kürtçülük hadisesine bakılırsa; vizyon sahibi olup, akl-ı selimle düşünebilen sorumlu mevkilerdeki zatlar, yeryüzünde Kürtlerin de kendilerine ait bir devletleri olması gerektiğini yıllar öncesinden hesap ederek; böyle bir devleti Kuzey Irak’ta yabancılar zorla kurdurana kadar, Türkiye’nin siyasi desteğiyle kurulmasının Türk ve Kürt milletleri için daha doğru olacağını görüp, ona göre politikalar geliştirebilirdi. Bu vizyona sahip rahmetli Turgut Özal vardı; ancak, ona da fırsat vermediler. Bugün gelinen noktada ise, düne kadar Kuzey Irak'ta kırmızı çizgiden bahseden Devlet, bugün oralarda temsilcilikler açmak ve iyi ilişkiler kurmak zorunda kalmıştır.
3- Elbette böyle önemli bir meselede herkes üzerine düşen görevi yapmalıdır. Bütün mesele mukteza-i hale muvafık hareket edebilmektedir. Acaba Bediüzzaman Hz.leri hayatta olsaydı nasıl hareket ederdi.. Herhalde Şeyh Said hadisesinde nasıl bir tavır takınmışsa aynı tavrı takınır, öncelikle asayişin muhafazasını tavsiye ederdi. Ve acaba, Bediüzzaman Hz.lerinin o devirde devlete başkaldıranlara yaptığı uyarı ve nasihatleri, bizler bugünkü muhataplara yapabilecek dirayet ve kararlılıkta mıyız? Ancak böyle bir görevi yaptıktan sonra, siyasi sorumluluk taşıyanlara götüreceğimiz çözüm önerileri anlamlı olacaktır. Öncelikle bin yıldan beri bu topraklarda birlikte yaşayan, Kürt ve Türklerin ayrılmaz bir bütün olduğu açık ve net bir şekilde ortaya konulmalıdır. Ancak ondan sonra, demokratik hakları talep geçerli olacaktır.
4- Türklerin Anadolu’ya geldikleri tarihlerde, Anadolu’nun baştanbaşa yani batıdan doğuya Bizans’ın elinde olduğu meselesine gelince, bu husus kişisel bir iddia değil tarihi bir vakıadır. Herhangi bir saptırma ya da yanlış bilgi söz konusu olamaz. Bizans tarihi ile ilgili doğru bilgiye ulaşmak için, pek çok kaynak bulunmaktadır. Bu arada zikretmiş olduğunuz ve internet üzerinden kullanıma açık olan Vikipedi (Wikipedia) Ansiklopedisi, sanal ortamda gönüllü katkılarla hazırlanan bir nitelikte olduğundan, içerdiği tüm bilgiler sağlıklı olmayabilir ve bilimsel çalışmalarda kullanılma yeterliliğinde değildir. Onun yerine daha geçerli kaynakları tercih etmek gerekir. Mesela, Biritanya Ansiklopedisinde (Encyclopedia Britannica) Malazgirt Savaşı-1071 (Battle of Manzikert- 1071) maddesine bakılırsa, orada Bizans hudutlarını gösteren haritaya ulaşmak mümkündür. Özetle; bugünkü Antakya ili, Bizansa ait olmak üzere; İskenderun-Van hattının kuzeyi, doğuda Aras nehrine kadar tamamen Bizans’ın elindeydi. Savaş Bizans topraklarında cereyan etmiştir. Zikretmiş olduğunuz Mervaniler ise, Diyarbakır merkezli olarak; yukarıdaki hattın güneyindeki topraklarda hükümrandı.
5- Kimsenin niyetini sorgulamak haddimize düşmez. Ancak, umuma açık fikir beyan edenlerin niyetlerinin halis olması yeterli değildir. Serdedilen fikirlerin muhataplarınca nasıl algılanacağı da göz önünde bulundurulmalıdır. Bu noktada asıl büyük tehlikeyi görmek gerekir. Şöyle ki; hemen her gün feci hadiselerin cereyan etmesi; Türk kesimde giderek “Kürtler ayrı bir devlet istemektedirler, Devlete, Orduya, Bayrağa karşıdırlar” gibi bir kanaat giderek yaygınlaşmaktadır. İşte asıl tehlike buradadır. Bölünmeyi en fazla bu yanlış algılama körükler. Bölge dışındaki insanlarda, Kürtlere karşıtlık ve onları kendi aralarında istememe fikri kanaatimce silahlı başkaldırı kadar bölünmeyi körükler. İşte bu noktada şahsen bizim en büyük savunmamız: Hayır! dindar Kürtler bölücü değildir. Türklerden ayrılmak istemezler. Hele de Said Nursi’nin eserlerini okuyanlar asla bölücü olamazlar, şeklinde idi. Ancak, son zamanlarda basına intikal eden bazı açıklamalar bu savunmayı zayıflatmaktadır. Mesela, Risale Haber’de bir röportajı yayımlanan biz zat-ı muhteremin yukarıda da ifade edildiği gibi, çözümün ancak eyalet sistemi ile olacağı ve batıda yerleşik Kürtlerin doğuya göç etmesi şeklinde fikir beyan etmesi, özellikle internet medyasında epeyce yankı uyandırmış; ‘Said Nursi’nin talebesi eyalet sistemi önerdi’ mealinde tartışmalara sebep olmuştur. Her ne maksat ve niyetle yapılmış olursa olsun bu savaş ortamında bu tür fikirlerin bizzat Nurculuk ismi adı altında neşredilmesi kanaatimce her şeyden önce Said Nursi’ye saygısızlıktır.
Bu bağlamda; asıl, bugün Kürsiye çıkıp Kur’an adına konuşanların ya da eline kalem alıp Said Nursi adına fikir beyan edenlerin, mahşer günü söyleyip yazdıklarından muhasebe edileceklerini düşünmelidirler.
Sonuç olarak;
Şayet Kürt kökenli Risale-i Nur talebesi arkadaşlarımız, içtenlikle ifade etmeye çalıştığım bu düşüncelerimizin yanlışlığına inanıyor ve yukarıda bahsedilen zat-ı muhteremin, Kürdistan bölgesinde ayrı bir eyalet kurulup, batıdaki Kürtlerin de doğuya göç etmesi gerektiği fikrine taraftar iseler; lütfen, bu hususu samimi bir şekilde ve Kur’an ve Risale-i Nurları mehaz göstermeye ihtiyaç hissetmeden açıklasınlar ki; bizler de hiç eyalete, federasyona gerek kalmadan; sizlerin doğrudan ayrı müstakil bir devlet sahibi olmanız yönünde en azından duacı olalım. Çünkü Kürdistan bölgesinde ırk temeline dayalı olarak kurulacak olan bir eyalet, nasıl olsa eninde sonunda bağımsız hale gelecektir. Bunun aksini düşünmek safdillik ve basiretsizlik olur. Madem öyle olacaktır, boşuna kardeş kanı dökülene kadar; gönül rızası ile bir an önce kurulması daha doğru olmaz mı?






Yorumlar
İlginize teşekkür ederim. Acizane size tavsiyem, okuduğunu anlayacak kadar Türkçe bilen bir yakınınız var ise, lütfen ondan rica ediniz; benim yazdıklarımı okuyup, size tercüme etsin.
Selam ve muhabbetle. Cevap | Alıntı | Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.