Otuzuncu Söz’ün iki maksadı (ana konusu) var. Birincisi elif ile ifade edilen benlikten ve benliğin mahiyet ve sonuçlarından söz eder. İkinci maksad, nokta ile ifade edilen atomların tahavvülatından (dönüşümlerinden) söz eder. Ehl-i tasavvuf noktayı, sonsuzluk ve soyut gerçeklik sembolü olarak kabul ettiğinden; elifi de şekil ve boy almış nesnelerden kinaye olarak bildiğinden elif noktadan çıkmıştır; nokta elifin aslı ve kaynağıdır derler. Bediüzzaman ise asıl olan ruh ve bilinçtir; bu mücerred vacip varlık tecelli eder, madde ve beden olur, der. Ona göre nokta ve noktanın temsil ettiği atomlar elif ile ifade edilen ruh ve bilinçten kaynaklanıyor. Bu tartışma, ta Hz. İsa zamanında bile vardı. O zamanın materyalistleri aynen bugünkü çağdaş materyalistler gibi sadece maddeyi gerçeklik kabul ettiklerinden ve ruh ile benlik, maddenin bir arazı ve fonksiyonudur, diye iddia ettiklerinden Hz. İsa onlara şöylece seslendi:
“Maddenin, saf bilinç olan ruhtan çıkması bir mucizedir. Fakat eğer sizlerin iddia ettiğiniz gibi ruh ve benlik denilen bu mucizevî gerçeklik, katı-kaba maddeden çıkmışsa bu daha da mucizedir.” (Thomas İncili)
Evet, Hz. İsa da Bediüzzaman da önce ruhu, benliği ve bilinci esas alırlar. Maddeyi ve somut nesneleri onun bir tecellisi ve somut hali olarak görürler. Fakat ehl-i tasavvufun nokta dediği ile materyalistlerin nokta ve atom dedikleri arasında sonsuz farklar var. Biri somut atom demek iken diğeri boyutsuz sonsuz soyut varlık demektir. Onları birbirine kıyas etmemek gerekir. Nitekim ehl-i tasavvufun Vahdetü'l-Vücudu ile (varlığın birliği tezi) materyalistlerin Vahdetül-Vücudu yine sonsuz derece birbirinden farklıdır. Biri mana namına maddeyi inkâr eder; diğeri madde namına manayı inkâr eder. Kur’an ise “İster Rahman (somut) deyin, ister Allah (soyut) deyin; soyutluk ve somutluk Onun güzel niteliklerinden sadece iki niteliktir.” diyor. (17/110) Bu konuda da mucize olduğunu gösteriyor.
30. Söz.. 2. Maksad
Üç sayısı ve onun türevleri çokluk ve kesretin sembolüdür. 2 sayısı ise, başta soyut-somut olmak üzere ikili yapının remzidir. Üstad Bediüzzaman 31. Söz’de “Harekât-ı zerrat, kesretin en çok yayıldığı alandır” diyor.
“Zerre” en ufak somut nesne, ekilebilir temel çekirdek, rüzgârla uçuşan hafif şeyler manasına gelir.
“Tahavvülat” halden hale dönüşümler demektir. Bu deyim o tarihlerde normal kimyevi reaksiyonlar ve atomların yer değiştirmesi manasında kullanılırdı. Fakat kelime manasıyla bu ifade, kuantum parçacıklarının değişim ve dönüşümlerini de kapsar.
Üstad Bediüzzaman bu maksadın başında yazılan ayet için (34/3) iki sefer hazine tabirini kullanıyor. Demek başta bu ayetin genel yapısına bakmamız lazım ki, açıklamalarda bunun nasıl bir hazine olduğunu görelim:
Ayetin Kısa Bir tefsiri:
“Gerçek bilgi onlara geldiği halde; küfür ve inkârda aşırı giden o kimseler “Kıyamet bize kesinlikle gelmez” dediler. Sen vahiy diliyle de ki: “Evet her şeyi geliştiren, her varlığı bir nokta-i kemale doğru yürüten Rabbime and olsun! Kıyamet kesinlikle size gelecektir. Rabbim, bütün gaybı (özellikle geçmiş ve geleceği) bilendir. Ne göklerde ne de yerde miskal-zerre bir şey Ondan kaybolmaz. Miskal-zerreden küçük de, ondan büyük şeyler de Rabbimden kaybolmaz. Büyük-küçük her şey apaçık bir kitapta yazılıdır.” (34/3)
Bu ayette dikkat etmemiz gereken 5 önemli nokta var:
a) Eğer bu kâinatta herhangi boyutta bir gerçeklik varsa mutlaka ahiret ve diriliş olacaktır. Çünkü ahiret ve diriliş olmadan hiçbir gerçeklik gerçek olarak kalmıyor.
b) Kıyametin bir ismi olan saat kelimesi zaman demektir. Remzen der ki; Kâfirler, maddede ve mekânda boğulduklarından, zamanı ve manayı göremiyorlar. Evet, sırf bu çağdaş körlüğü gidermek ve bu kaybı önlemek için dindar bir bilim adamı olan Whitehead “Süreç Teolojisi” diye bir çalışma yapmıştır.
c) “Gaybı bilen” ifadesi der ki; maddeden ve görünür âlemden önce, görünmeyen ve ilmen var olan bir hakikat var ki, o şablona göre madde ve mekân şekilleniyor.
d) “Miskal-zerre” deyimi atom ağırlığınca demektir. Ayetin devamında “Bundan daha küçük şeyler de var. Ve bunlarınhepsi Kitab-ı Mübinde yazılıdır” deniliyor. İşte 1400 sene önce atom altı varlıklara bir işaret! Ayrıca atom ağırlığından sonra atomdan daha küçük deyimi de nötronların ağırlığının olmadığını ifade ediyor.
e) Ayet önce ilme vurgu yapıyor. İlim, öncü İmam-ı Mübindir. İlim her şeyin manevi kalıbıdır. Fakat tam soyutluk var olmadığından o ilmin kendilerine ruh olduğu atomlar ve atomların hareketleri ikili yapıyla yani 0–1 sistemiyle Kitab-ı Mübinde kayıtlıdır. Yani bir şey enerji ve somut boyut olarak varsa, onun mutlaka sibernetik sistem içinde yeri vardır. Yerinin olması ise, onun matematiksel olarak yazılı ve kayıtlı olması demektir.
Şimdi bu ikinci maksadın izahına geçiyoruz:
“Zerre sandukçasındaki cevher..”
Yani atomun proton, nötron ve elektrondan oluşan yapısı küçücük bir sandık gibidir. O sandık içinde önemli ve büyük bir ölçüde enerji cevheri yerleştirilmiştir. İlim bugün hala bu kadar küçük bir yerde nasıl bu kadar çok enerji, bilinçli ve planlı bir şekilde yerleştirilmiş, diye merak ediyor. İsviçre’deki Cern tesisleri bu merakın bir sonucudur. Bediüzzaman 30. Söz’ün İkinci Maksadı bu cevheri gösterir derken, enerjiyi bilir ve tanırsanız, atomu da bilirsiniz, demek istiyor. Fakat fizik ilmi her gün yeni bir enerji çeşidini keşfetmekle bu konuda henüz yeni okula giden bir öğrenci gibi duruyor.
“Nakkaş-ı Ezeli..” Bilindiği gibi, fizikte en son kabul gören teori, sicim teorisidir. Bu teorinin özeti şudur: Evrende 11 boyut var. Âlemimiz ise üç boyutludur. Diğer boyutlardan işe ve olaya göre bu üç boyutlu âleme enerji sicim olarak akıyor. Ve sayısız farklı nesne ve olaylar ve farklı alanlar var olduğundan bu sicimler de çoktur. Bildiğimiz birkaç tanesi, ışık, ısı, çekim ve elektromanyetiktir.
Üstad Bediüzzaman“Ezeli” kelimesiyle enerjinin üç boyutlu zaman ve mekânın dışından geldiğine işaret ediyor. 14. Lem’ada bu sicimlere (ki galiba 10 adettirler) atkı ipleri tabirini kullanıyor. Katre Risalesinde kudret diğer esma ve sıfatları da tazammun ediyor, diyor. Burada Cenab-ı Hakk ikili sistemle kâinatı bir ilim ve yazılım kitabı yaparken ondalık sistemin bir işareti olan bu atkı iplikleriyle de şu kâinatın nakışlarını ve dekorlarını dokuyor veya kâinat kitabını, kudretin ölçülü sicimleri diyebileceğimiz kuvvet (enerji) mürekkebiyle yazıyor, demek istiyor.
Bilim adamlarını henüz ilmen tam ispat edilmediği halde sicim teorisine yönlendiren gerçeklik Newton ve Einstein’ın teorilerinin kâinatta her işte ve her yerde geçerli olmayışıdır.
İbn Arabî kâinattaki somut varlıklara esma-i ilahiye, diyor. Üstad Bediüzzaman ise esmaya atkı ipleri; varlıklara da nakışlar ismini takıyor. Esma içinde bir ism-i azam olduğu gibi; nakışlar içinde de bir nakş-ı azam vardır; o da insandır, diye söylüyor.
Hulasa: Zahiren karışık görünen bütün fizikî ve kimyevî hareketler, bütün enerji çeşitlerini kullanan ilahî kudret kaleminin, varlıkları yazarken veya dokurken ortaya çıkan titreşim ve dolaşımıdırlar. Osmanlıca deyimiyle zerratın ihtizazatı ve cevelanıdırlar. Bu iki kelimede de dikkat çeken iki özellik var: İhtizaz titreşim demek; cevelan ise dolaşım demektir. Bu iki özellik ise fizik ve kimya faaliyetlerinin iki temel vasfıdırlar.
“Maddiyyun ve Tabiiyyun”
Maddiyyun materyalistler, kâinatta maddeden başka bir gerçeklik yoktur, diyenler demektir. Tabiiyyun ise naturalistler ve doğacılar demektir. Yani doğada, harika birçok şey açıkça görünüyor. Dine inanmayan bilim adamları bu harikalıkları maddeye veremeyince, bunlar doğanın yapısından kaynaklanıyor, diyorlar. Fakat bu bilim adamları, tabiattaki harikalıkların İlahi sonsuz ilim, kudret ve iradenin eseri ve meyvesi olduğunu göremediklerinden; varlığı, yaratılışı hayat ve ölüm sorununu çözemediklerinden kâfir sayılıyorlar. Hâlbuki bunlar bu güzel tabiat tablosundaki işlerden, sonsuz soyuta ve Allah’ın sonsuz esmasına çıkabilseler, tabiatı “Allah’ın Rahmaniyetinin bir boyası”[1] olarak görseler, oradan sonsuza çıkabilseler, safiyane bir imandan daha makbul bir imanı elde ederler. Buradan anlaşılıyor ki, eğer insan sonsuza ve ebediyete iman etmezse, korku ve üzüntülerine çare bulamaz. Dolayısıyla ehl-i necat sayılmaz.
Bu tabiat meselesinden anlaşılan diğer bir mesele de Kur’anın bir mucizelik nüktesidir. Bilindiği gibi müşrikler Allah’a inanıyordu. Fakat deist idiler. Yani Allah’ın varlıklarla ilgilenmediğini, vahiy göndermediğini iddia ediyorlardı. İşte şirkin bu sönük iddiasına karşı Kur’an somut varlıklardaki bilinci, özellikle vahyi anlatırken daha çok Rahman ismine vurgu yapıyor.[2] Rahmaniyet ile ifade edilen bu somut ilahi boyutu şöyle açıklıyor:
“Ancak hiç ölmeyene tevekkül et (yaslan.) (Demek ölümlülere yaslanılmaz.) Onu tesbih et (Onun sisteminin temizliğini ve kutsallığını gör. Demek kirli işler yapanlar tesbih ve kutsanmaya layık değiller.) Ve Ona hamd et. (Bütün nimet ve güzelliklerin Ondan olduğunu bil ve bu nimetleri şükür dairesi içinde yaşa. Demek başta hayat olmak üzere nimetleri, mükemmel nitelikleri yaratamayana tapılmaz.)
Evet, imtihan ve özgür irade gereği bazen eksiklikler ve yanlışlar olur. Fakat bunlar yine Onun sistemine bağlıdırlar. Dolayısıyla günahları ve eksikleri, sonsuz sistemi içinde değerlendiren gerçek bilgi sahibi sadece Odur.” (25/58)
“O gökleri ve yeri (metafizik ve fiziği) ve hayat gibi ara varlıkları altı günde (dönemde) yaratan ve onları düzenli olarak yönetendir. (Arşa hâkim olandır.)[3] O Rahmandır. (Yani sonsuz soyut bilgiyi pratize edendir.) Artık habir (bilgiyi en üst seviyede somutlaştıran) olarak sadece Onu bil.” (25/59)
“Müşriklere, sadece Rahmana secde edin, denildiğinde, Rahman da nedir? dediler.”[4] Sonra Rahmanı inkâr edercesine, sırf sen istedin, diye biz böyle bir şeye mi secde edeceğiz? dediler. Ve bu ilahi emir, onların nefretini daha da arttırdı.” (25/60)
Evet, insan bilmek istemediği şeyden nefret eder. Ayrıca eğer o şeyle yüzleşirse nefreti daha da artar.
Bakın bu materyalist ve naturalistler, bütün fizikî ve kimyevî olayları (atomların hareketini) tesadüf oyuncağı, karışık (kaos) ve manasız tevehhüm ediyorlar. Bu cümlede dört önemli deyim var:
“Tesadüf” rastgelelik, rastlantı demektir. Bugün ilim, özellikle Biyoloji ilmi ispat etmiştir ki, rastgelelikle bir şeylerin olma ihtimali sıfıra yakın bir şeydir. Fakat burası uzun detayların anlatılmasına müsait olmadığından burada bu ihtimaliyat hesaplarını başka yüzlerce belgesel ve ilmi kitaba havale ediyoruz.
Ayrıca tesadüf kelimesi, etimolojik olarak inci sadeflerinin birbirine tam denk gelmesi demektir. Evet, insan bazı olayları rastlantı sanıyor. Fakat iyice dikkat ederse, içinde bir mana incisinin saklı olduğunu görür.
“Karışık” kelimesi bugün bilim dünyasında kaos ile ifade edilir. Acaba bu materyalistler ve naturalistler hiç düşünmüyor mu?!.. Bu güzelim ve düzenli evrene, bu kozmosa biz iftira ediyoruz; ona kaos, diyoruz, diye korkmuyorlar mı?!
“Tevehhüm” delilsiz ve bilgisizce girilen kuruntu demektir.
“Manasız” anlamsız, faydasız ve fonksiyonsuz demektir. Acaba böyle şeyler evrende var mı? Dünyamızda böyle şeylerin olmadığını, dindar-dinsiz herkes biliyor. Fakat bu sonsuz uzayda bu büyük galaksi ve güneşlerde de gerçek böyle midir? Bu sayfayı yazmadan önce TV’de gezegenlerdeki fırtınalarla ilgili bir belgesel seyrettim. Gördüm ki biz dünyadaki fırtınaları dahi tam bilmiyoruz. Dış âlemdekiler hakkında ise daha yeni yeni bir şeyler sadece görüyoruz. Yani yorumlama seviyesinde henüz değiliz. Fakat şöyle 4–5 not düşebiliriz:
1) Evvela kara madde, kara enerji ve kara deliklerin içyapısı hariç bugünkü bilim, ana hatlarıyla kâinat kitabının ana alfabesini okuyabiliyor. Bu alfabe de ana hatlarıyla şunlardır: “Isı ve ısının dereceleri, kütle çekimi ve bu çekimin mertebeleri, ışık ve ışığın çeşitleri; elektrik ve elektriğin çeşitli fonksiyonları; kimyevi reaksiyonlar ve bunların türevleri..”
İşte bakın sonsuz bir bilinç, birlik ve sanat çerçevesinde beş on kalemlik bir emirler toplamı ile bu evreni bir kitap, bir beden, bir tablo gibi yaratmıştır. Ve bunları canlı kılmıştır; yani her an onları yeniliyor.
[1] Arabî Mesnevi-i Nuriye
[2] 19. ve 25. surelere bakınız.
[3] Arş, taht yani gerçek idare alanı demektir.
[4] Yani sonsuz bilgi sahibi olup sonsuz bir şekilde bu bilgileri somutlaştıran Âlim ve Habir Allah’ı bile herhangi bir nesne gibi sandılar. “Rahman da kimdir?” diyeceklerine Rahman da nedir? diye bilgisizliklerini ve materyalistliklerini gösterdiler.





