Şu An Buradasınız: Anasayfa GÜNCEL Alıntılar Risale-i Nur Bir Mutasavvıf ve Bir Din Bilgininin “Tefvizname” Odaklı Mukayesesi

Risale Akademi

Bir Mutasavvıf ve Bir Din Bilgininin “Tefvizname” Odaklı Mukayesesi

e-Posta Yazdır PDF





İbrahim Hakkı ve Said Nursi Örneği





Prof. Dr. Ahmet KIRKKILIÇ
Yrd. Doç. Dr. A. Halim ULAŞ
Arş. Gör. Büşra KOÇAK





Özet
Bu çalışmada Anadolu coğrafyasında yetişen iki büyük isim olan Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Bediüzzaman Said Nursi’nin fikri mukayesesi “Tefviznameden” yola çıkarak yapılmıştır. Çalışmada İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Tefviznamesi esas alınmış ve Risale-i Nur Külliyatı’nda Tefvizname’ye fikri açıdan karşılık gelen temalarla karşılaştırılmıştır. Çalışmada Tefvizname’nin 22 bölümü “İlahi tavır ve kulun tavrı” olarak iki ana bölümde incelenmiştir. “İlahi tavır” başlığı altında Tefvizname’nin 7 bölümü; “Kulun tavrı” başlığı altında ise 15 bölümü incelenmiştir. Sonuç olarak, biri mutasavvıf, diğeri mutasavvıf olmayan iki dini şahsiyetin fikir olarak büyük bir benzerlik taşıdığı görülmüştür.





Anahtar kelimeler: İbrahim Hakkı, Said Nursi, Tefvizname, Risale-i Nur Külliyatı;
A Comparıson Focused on “Tefvizname” of a Sufı and a Relıgıous Scholar
(İbrahim Hakkı and Said Nursi Sample)




Abstract
In this study, a comparison of views of two great names grown in Anatolian geography, İbrahim Hakkı Erzurumi and Bediuzzaman Said Nursi has been done considering “Tefvizname”. In the study “Tefvizname” by İbrahim Hakkı Erzurumi has been based on and in the corpus of Risale-i Nur ,it has been compared with the statements in terms of views corresponding to “Tefvizname”. For this purpose İbrahim Hakkı’s Tevfizname has been mainly dealt and it has been compared with the statements in terms of views corresponding to “Tefvizname” in the corpus of Risale-i Nur. In the study 22 parts of Tefvizname have been examined in two main parts as divine attitude and liege’s attitude. Under the title “divine attitude”, 7 parts of Tefvizname ; under the title “liege’s attitude” 15 parts of it have been studied. As a result - one is sufi and the other is non-sufi -two religious personalities are seen to have considerable similarities in terms of views.



Key Words: İbrahim Hakkı, Said Nursi, Tefvizname, The Corpus of Risale-i Nur. 
 

 
Giriş
1. İbrahim Hakkı Hazretleri ve Bediüzzaman Said Nursi’ye Dair
On sekizinci yüzyılda Anadolu coğrafyasında yetişen mutasavvıf, şair ve ilim adamlarından biri olan İbrahim Hakkı Hazretleri. Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaşi Veli’ den sonra üzerinde en çok durulan isimlerdendir ve bu yönüyle bazı araştırmacılar O’nu “İkinci Mevlana” olarak kabul etmişlerdir (Savcı, 1972). O, marifet bilgisine ulaşmak için pozitif bilimlere önem verdiği gibi, bunun yanında dini naslar (Kur’an-ı Kerim ve Hadis) ve tasavvufî kültürden de son derece istifade etmiştir. Sadece bir mutasavvıf olmakla kalmayıp ilmî ve edebî çalışmalarıyla da örnek bir kişilik olmuştur. Nitekim İbrahim Hakkı’nın bugün bile ilgiyle okunan “Mârifetnâme” ve dilden dile dolaşan “Tefvîznâme” si onun adının anılmasına yetecek bir öneme sahiptir.






Bu coğrafyada yetişen bir diğer isim ise on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyılda yaşamış büyük din alimlerinden biri olan Said Nursi’ dir. Türkiye'de farklı toplumsal kesimlerin üzerinde bir türlü uzlaşamadıkları, kendisi hakkında olumlu ve olumsuz çok geniş bir yelpazede değişik değerlendirmelerin yapıldığı Said Nursi’nin şahsiyeti, düşünceleri ve eylemleri konusunda farklı görüş ve değerlendirmelerin olması, hayatının sosyal ve siyasî şartlara göre değişik özellikte dönemlerden ibaret olmasından ileri gelmektedir. Bugüne kadar bir din âlimi, bir müceddid, bir veli, bir mücadele adamı olarak inceleme konusu olan Said Nursî, çeşitli yönleriyle pek çok araştırma, inceleme ve tartışmaya konu olmuştur (Dursun, 2011). Her iki ilim adamının da çok yönlü ve sınırsız faaliyeti insan zekâsının, insanın çalışma azmi ve yeteneklerinin ne kadar büyük ve geniş bir alana yayıldığını ve bu haliyle insanın ne kadar da üreten ve yüksek amaçlar uğruna mücadeleler verebilen bir varlık olduğunu kanıtlamaktadır







1.1. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Hayatı ve Eserleri
İbrahim Hakkı Hazretleri 18 Mayıs 1703’te Erzurum’un Hasankale ilçesinde doğmuştur. Babası, eşinin vefatı üzerine öksüz kalan altı yaşındaki İ. Hakkı’yı kardeşlerine emanet ederek 1710 yılında hacca gitmek için yola çıkmışken, Siirt’e yaklaşık 7 km. uzaklıktaki Tillo’ya uğramış ve şeyhi İsmail Fakirullah’a bağlanarak oraya yerleşmiştir. Daha sonra oğlu İbrahim’i de dokuz yaşında yanına getirtmiştir. İbrahim Hakkı babasıyla birlikte bir süre aynı hücrede yaşamış ve kendisi 17 yaşındayken babası vefat etmiştir. İbrahim Hakkı babasının vefatından sonra eğitimi için Erzurum’a dönmüştür. Şeyhini ziyaret için tekrar Tillo’ya giden İbrahim Hakkı onun 1734’ deki vefatına kadar orada kalmıştır. Hayatının büyük kısmını şeyhinin yanında geçiren İbrahim Hakkı, Fakirullah’ın “halifesi” olmadan önce bazı mânevi derecelere tekâbül eden birtakım görevlerde bulunmuştur. İbrahim Hakkı, İsmail Fakirullah’ın müridi olmaktan iftihar etmiş ve şeyhinin kendisine verdiği ilham ve bilgiler sonucu değerli eserler verebildiğini söylemiştir (Altıntaş, 1997).






1747’de Sultan -I.Mahmut’un hükümdarlık döneminde-Padişah tarafından saraya davet edilmiş ve saray kütüphanesinden istifade etmesi için imkân sağlanmıştır. İlimle uğraşmaktan başka hedefi olmayan İbrahim Hakkı çalışmalarına başlamış ve Mârifetnâme’yi yazması esnasında da buradan edindiği bilgilerden istifade etmiştir. Ayrıca İbrahim Hakkı, bu yolculuk esnasında “ders okutmak amacıyla” I.Mahmut tarafından Erzurum’daki Abdurrahman Gazi zâviyedârlığına tayin edilmiştir. İkinci defa 1754’de İstanbul’a gitmiş ve Hasankale’ye dönünce bir yandan Mârifetnâme’yi yazarken bir yandan da öğrenci yetiştirmeye devam etmiştir. 22 Haziran 1780 tarihinde vefat eden İbrahim Hakkı, İsmail Fakirullah ın oğlu Mustafa Fani’nin isteğiyle şeyhinin kubbesi altına defnedilmiştir (Çağrıcı, 1994).







İbrahim Hakkı, on sekizinci yüzyılın en önemli dergâh şairleri arasındadır. Ayrıca dönemini iyi gözlemlemiş bir bilgin, İslami ilimlerde ciddi bir otorite ve İslam felsefesinde oldukça mesafe kaydetmiş değerli bir filozoftur. “Bu zamanda en dürüst dost, en uygun meclis arkadaşı, en seçkin yoldaş, yârların en hayırlısı ve sevgililerin en sevgilisi kitaplar olduğu için bunların sohbetine meylimi salmışımdır.” diyen İbrahim Hakkı’ nın okuma sevgisi oldukça büyüktür (Çağrıcı, 1994, s. 306). Topluma ve toplum ahlakına seslenen bir sosyolog; insanı psikolojik yönleriyle anlatmaya çalışan bir psikologtur. Ayrıca eserlerinde astronomiden ve birtakım tabiat olaylarından bahseder. İleri derecede bir mutasavvıf ve mütefekkirdir. Türkçe’ye büyük önem vermiş, eserlerinin çoğunu Türkçe olarak yazmıştır. İbrahim Hakkı aynı zamanda Şark kültürünün en güçlü temsilcilerindendir. Gerileme Dönemini yaşayan Osmanlı İmparatorluğu’nun mânevi koruyucularındandır. Yaşadığı dönemi aydınlatmakla kalmayıp kendisinden sonraki dönemlere de ışık tutmuş, birbirinden farklı konuları ele almıştır.









İbrahim Hakkı, her şeyi Allah’a havale ederek daima yeni ufuklara doğru ilerlemiştir. O’na göre yaşamak, daima Allah’a kulluk etmektir. O, maddeye değil mânâya öncelik vermiştir. Asıl maksadı ise insanları hakikate çağırmaktır. Son derece mütevazıdır ve mütevazı bir hayat sürmüştür. Hayatı boyunca övünmemiş ve değişmemiştir. Ayrıca o, her şeyde bir aşk tecellisi görmüş, hep bu minval üzere hareket etmiştir (Diclehan,1980). O’na göre her şey insan için, insan ise ibadet için yaratılmıştır. Bu nedenle insan çok kıymetlidir. Çünkü Allah iki cihanı ve onlarda olanları tamamen insan için var etmiştir. Tâki âlemdeki harika sanatlara bakıp Allah’ı tanısın. Ona göre, insanı gerçek insan seviyesine yükselten özellik ilim ve irfandır. İnsanı olgunluğa götüremeyen soyut bilgi, marifet ve irfan sayılmaz, ilim, yol gösterici olmalıdır (Yıldırım, 1993).








İyi derecede eğitim alan ve sürekli okuyarak kendisini yetiştiren İbrahim Hakkı’nın eserleri hakkında farklı sayılar verilmiş olup 1754-55 yılından başlayıp 1764-65 yılına kadar yazdığı beş eserini “ana eser”, 1766-1777 yılları arasında yazdığı on eserini de “evlad eser” olarak adlandırmıştır. Ana eserleri: Divan, Marifetname, İrfaniye, İnsaniye ve Mecmuatü’l-Meani’ dir (Çiftçi, 2000). O’na asıl şöhretini sağlayan Mârifetnâme’yi ise, 1757’de Hasankale’de tamamlamıştır. Kendi ifadesine göre İbrahim Hakkı bu eseri ortaya koyabilmek amacıyla 400 kitaptan faydalanmıştır (Külekçi, 2002). Eser, ansiklopedik bir tarzda düzenlenmiş olup; tabiat bilimlerinden, astronomiden, insanın fizyolojik ve anatomik yönünden bahsetmektedir. Mârifetnâme’nin konuları çeşitlilik arz etmesine rağmen asıl yoğunluk kazandığı konu tasavvuftur. İbrahim Hakkı, “Nefsini bilen Rabbini bilir” sırrınca önce insanın kendisini tanımasını, bunun için de fizik, astronomi gibi ilimleri bilmesinin önemini vurgular (Gökpınar, 2006).








İbrahim Hakkı hazretlerinin “evlad eser”olarak adlandırdığı eserleri ise şunlardır: Tuhfetü’l Kirâm, Nuhbetü’l Kelâm, Mesâriku’l-Yûh, Sefîne-i Rûh, Kenzü’l- Fütûh, Defînetü’r- Rûh, Rûhü’s-Sürûh, Ülfetü’l-Enâm, Urvetü’l –İslâm, Hey’etü’l-İslâm (Gökpınar, 2006). Ayrıca Lübbu’l-Kütûb adlı eseri, Farsça şiirlerden seçtiği 144 beyitten oluşan iki manzumesinin de bulunduğu antolojik bir eserdir. Tertîbu’l-Ulûm adlı eseri ise Türkçe manzum bir eserdir. Dört beş sayfadan oluşan risâle, çeşitli öğretim kademelerinde okunması gerekli dersleri ve öğretim kurallarını içerdiği için büyük önem taşımaktadır (Çağrıcı, 1994)






Hakkî mahlasıyla şiirler söyleyen Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın, başta “Mevlâ görelim neyler/ Neylerse güzel eyler” nakaratlı Tefviznâmesi olmak üzere “Can ellerinden gelmişem fani mekânı neylerem” ve “Cân u dilde hâne kıldın âkıbet” gibi birçok şiiri, ilâhî ve türkü formlarında bestelenmiş olup bu gün bile sevilerek okunmakta ve dinlenmektedir (Erdoğan, 2011) İbrahim Hakkı’nın hayatı ve şiirlerinde en dikkat çeken konular “İslâmî iyimserlik” ve “Kur’ânî ümid” olmaktadır. Şiirde Yunus ve Fuzuli havalarını taşıyan İbrahim Hakkı, ünlü “Tefviznâme”sinde de orijinalliği yakalamış ve kendine özgü bir üslup geliştirmiştir (Kabaklı, 1997).





Tefviz, sözlükte “ihale, sipariş etme, edilme, her şeyi Allah’tan bekleme” gibi anlamlara gelmektedir (Devellioğlu, 1998, s.1059). İbrahim Hakkı’ya göre ise tefviz; tehlikeli bir işin seçimini, bütün âlemin idarecisi, tedbircisi olan ve yarattıklarının yararını bilen ve onları terbiye eden Allah’a teslim etmektir. Tefviz, ne olacağı bilinmeyen bir işi gerçek failine vermektir. Her an Hakk’tan gelene teslim olmaktır. Bütün işlerinde Allah’a sığınıp, ona güvenmek ve O’nun tedbirini de O’na bırakmaktır. Tefviz, bedende teslim, gönülde itimat ve canda rızadır. İşi Allah’a ısmarlamak, başarı ve üstünlük vesilesi, rahat ve esenliğe ulaşma yoludur. Bunun da ötesinde tefviz, insanın iki cihan saadetine kavuşmasına neden olan önemli bir haslettir. Tefviz aynı zamanda teslim olmak ve boyun eğmektir. Kazaya razı olmak, belaya sabretmek ve nimetlere şükretmektir. (Yücelik, 2006).







İbrahim Hakkı Hazretleri tefviz konusunda Kur’an-ı Kerim’den ilham almıştır. İlham aldığı ayetlerden bazıları ise şunlardır: “Eğer Allah sana bir keder dokunduracak olursa, onu O’ndan başka açacak yoktur ve eğer O sana bir hayır dilerse o zamanda O’nun lütfunu reddedecek yoktur. O lütfunu kullarından dilediğine nasip eder. O çok bağışlayan, çok merhamet edendir (Yunus,10/107).” “Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa o hakkınızda hayırlıdır. Olur ki, siz bir şeyi seversiniz ama o, sizin hakkınız da bir fenalıktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz (Bakara,2/216).”






1.2. Bediüzzaman Said-Nursi’nin Hayatı ve Eserleri
Bediüzzaman Said Nursî 1878’de Bitlis’e bağlı Hizan ilçesinin Nurs köyünde dünyaya geldi. Çocukluğunda çevresindeki medreselerde eğitim gördü. Kendisinde görülen üstün zeka ve hafıza sebebiyle “Zamanın Harikası” anlamına gelen “Bediüzzaman” ünvanıyla şöhret buldu. Öğrencilik yıllarında temel İslamî ilimlerle ilgili doksan kitabı ezberledi. 1900’lü yılların başında, doğuda Medresetü’z-Zehra adında, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir İslam Üniversitesi kurmak fikriyle İstanbul’a geldi ve hayatı boyunca bu fikrini gerçekleştirmek için gayret gösterdi (
http://www.bediuzzamansaidnursi.org/node/9).





Birinci Dünya Savaşı’nda doğu cephesinde gönüllü alay komutanı olarak hizmet etti ve savaşta yaralanıp iki buçuk yıl Rusya’da esir kaldı. 1917’deki Bolşevik İhtilali sırasında çıkan kargaşadan yararlanıp esaretten kurtuldu. Dönüşte, Osmanlı’nın en üst düzey dinî danışma merkezi olan Dar-ül Hikmet-il İslamiyye’de görev yaptı. Anadolu’da başlatılan İstiklal mücadelesine destek verdi. 1925 yılında meydana gelen Şeyh Said hareketi sebebiyle, tedbir olarak önce Burdur’a, ardından Isparta ve Barla’ya gönderildi. Burada kaldığı 8 yıl içinde Risale-i Nur isimli Kur’an tefsirinin büyük bölümünü yazdı. Eserleri ve fikirleri sebebiyle Eskişehir Mahkemesine sevk edildi. Sürgüne gönderildiği Kastamonu’da eserlerini yazmaya devam etti. 1943’te Denizli, 1948’de Afyon Mahkemesi’ne sevk edildi ve beraat etti. 1950’de çok partili hayata geçildiğinde dini hak ve hürriyetler genişledi. Bediüzzaman, bu dönemde eserlerini matbaalarda bastırdı. Bediüzzaman Said Nursi, 23 Mart 1960’ta Hakk’ın rahmetine kavuştu (
http://www.bediuzzamansaidnursi.org/node/9).






Bediüzzaman Said Nursi, en büyük İslam âlimlerinden birisidir. Amacı genel olarak iman esaslarını akıl ve kalbin beraber kabul edeceği mantıki delillerle ve örneklerle açıklamaktır. Bu gayesini gerçekleştirirken, doğrudan Kur’an’ı kaynak olarak kullanmıştır. Sünneti savunmuş ve sünnete bağlılığını hayatıyla ispat etmiştir. Şahsını tamamen geri plana çekip, maddi ve manevi ücretlerden fedakârlık ederek, eser merkezli bir sistem oluşturmuştur. Bediüzzaman, evrensel çağrısı içerisinde hangi dinden ve düşünceden olursa olsun bütün insanlığa kucak açmıştır.






Said Nursi’nin “Risâle-i Nûr” adını verdiği külliyatı, Sözler, Mektûbât, Lem’alar ve Şualar olmak üzere dört temel eserden müteşekkildir. Arapça yazdığı eserleri hariç diğerlerinin neredeyse tamamı iki cilt halinde Risale-i Nur Külliyatı adıyla yayımlanmıştır. Külliyât içindeki eserleri konularına göre sınıflandırmak mümkün değildir. Bu eserlerde materyalizm ve pozitivizm gibi inkarcı akımlara karşı halkın dinî inançlarının korunması ve Kur’an’ın bilimsel teorilerin etkisindeki çağdaş insanların anlayacağı biçimde yorumlanması hedeflenmektedir. Bunların çok azı belli ilim dallarına ayrılmıştır. İşârâtü’l-İcâz Fî Mazânni’l-Îcâz adlı Arapça eseri bunlardan biridir. Mantık konusunda yine Arapça olarak kaleme aldığı eserler Gelenbevî’nin el-Burhân’ına yaptığı Talîkat ile Ahdarî’nin es-Süllemü’l-Mürevnak’ı üzerine yazdığı risaledir. Bunlara inanç konularıyla ilgili El-Mesneviyyü’l-Arabiyyü’n-Nûri ve eş-Şaykalü’l-İslâmiyye’yi de eklemek gerekir. Külliyât içindeki temel eserleri şu şekilde sıralanmaktadır: Sözler, Mektûbât, Lem’alar, Şualar, İşârâtü’l-İ’câz, El-Mesneviyyü’l-Arabiyyü’n-Nûri, Barla, Kastamonu ve Emirdağ Lahikası, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî ve Tiryak.






Bunların dışındaki eserleri Osmanlı döneminde basılan ve daha çok siyasî ve sosyal içerikli risaleleridir: Dîvân-ı Harbî-i Örfî, Münazarât, Hutbe-i Şâ-miyye, Muhâkemât, Sünûhât, Hutuvât-ı Sitte, Tulûât, İşârât ve Rumuz. Osmanlı döneminde yayımlanan eserleri ayrıca Âsâr-ı Bedîiyye içinde basılmıştır (Açıkgenç,2011).






Bu çalışmada İbrahim Hakkı Hazretlerinin Tefviznamesi ile Bediüzzaman Said Nursi’ nin Risale-i Nur Külliyatı’ndaki fikri benzerlikler incelenmiştir. Çalışmada Tefvizname “İlahi tavır” ve “Kul’un tavrı” olmak üzere iki farklı açıdan değerlendirilmiştir.




2. Tefviznamede yer alan “ilahi tavır ve kulun tavrı”na ait kavramların ve Risale-i Nur Külliyatı’ndaki benzer temalarla karşılaştırılması





2.1.İlahi Tavır
 
Hak şerleri hayr eyler
Zannetme ki gayr eyler
Ârif anı seyr eyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler






Allah kötülükleri iyiliğe çevirir. İyilikten başka bir şey yapıyor sanma. Ancak bunu ilim ve irfân sahipleri görür. Mevla neylerse güzel eyleyendir.








Arif olmanın gereği olarak şerde bile hayır tecellisini görmeyi tavsiye eden İbrahim Hakkı’ya paralel olarak, Nursi şöyle der: “Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazen saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Fakat insan, hem zahirperest, hem hodgâm olduğundan, zahire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle, yalnız kendine bakan netice ile muhakeme ederek şer olduğuna hükmeder. Hâlbuki eşyanın insana ait gayesi bir ise, Sânii’nin esmâsına ait binlerdir. Meselâ, atmaca kuşu serçelere tasliti, zahiren rahmete uygun gelmez. Hâlbuki serçe kuşunun istidadı, o taslitle inkişaf eder (Tarihçe-i Hayat, s. 117)
 

              ***
Geh mu‘tî ü geh mâni‘
Geh dârr ü gehî nâfi‘
Geh dâfi‘ ü geh râfi‘
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler





Allah, nimetlerini bazen bol bol verirken, bazen engelleyip alıkoyar. O bazen zarar, bazen fayda verir; bazen def eden, bazen yükseltendir. Mevla neylerse, güzel eyleyendir.






Said Nursi: “Âbid, namazında der: اَشْهَدُ اَنْ لآَ اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ Yani, "Hâlık ve Rezzâk, Ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, O’nun elindedir. O hem Hakîmdir, abes iş yapmaz. Hem Rahîmdir, ihsanı, merhameti çoktur”diye itikad ettiğinden, her şeyde bir hazîne-i rahmet kapısını bulur. Duâ ile çalar. Hem her şeyi kendi Rabbinin emrine musahhar görür. Rabbine ilticâ eder; tevekkül ile istinad edip, her musîbete karşı tahassun eder. İmânı ona bir emniyet-i tâmme verir” demektedir (Sözler, s. 25)
 
            ***
 
Her kuluna her anda
Geh kahr ü geh ihsânda
Her anda o bir şânda
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler.




Allah, kulunu bazen kahredip ezer; bazen lutfedip bağışlar; O her zaman farklı işlerdedir. Mevla neylerse, güzel eyleyendir.





Said Nursi, “aziz ya da zelil” olma durumunu insanların tavrıyla ilişkilendirir ve şöyle der: “Binaenaleyh, dünyaya ve cismanî lezâize meyledersen, âciz, zelil bir “cüz’î” olursun. Eğer cihazatını insaniyet-i kübrâ denilen İslâmiyet hesabına sarf edersen, bir “küllî” ve bir “küll” olursun.”(Mesnevi-i Nuriye, s. 182)
 
           ***
Geh bây eder ü miskîn
Geh hurrem ü geh gam-gîn
Geh şûh ü gehî sengîn
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler




Allah, insanı, bazen zengin, bazen fakir, zavallı; bazen sevinçli bazen hüzünlü; bazen neşeli bazen ağır ve yavaş eder. Mevla neylerse, güzel eyleyendir.





Said Nursi, bu durumu Allah’ın Celal ve Cemal isimlerinin kul üzerindeki tecellisiyle açıklar ve şöyle der: “Mâdem hayat Esmâ-i Hüsnâ’nın nukuşunu gösterir; hayatın başına gelen her şey hasendir. Meselâ, gayet zengin, nihayet derecede sanatkâr ve çok sanatlarda mâhir bir zât, âsâr-ı sanatını, hem kıymettar servetini göstermek için, âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için, bir ücrete mukabil, bir saatte murassâ, musannâ, yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder; hem, her nevi sanatını göstermek için keser, değiştirir, uzatır, kısaltır. İşte, onun gibi, Sâni-i Zülcelâl, Fâtır-ı Bîmisâl, zîhayata göz, kulak, akıl, kalp gibi havâs ve letâif ile murassâ olarak giydirdiği vücud gömleğini Esmâ-i Hüsnâ’nın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musîbetler nevinde olan keyfiyât, bâzı esmâsının ahkâmını göstermek için lemeât-ı hikmet içinde bâzı şuâât-ı rahmet ve o şuâât-ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.”(Sözler, s. 435)
 
             ***
Geh kulun eder ‘ârif
Geh eymen ü geh hâif
Her kalbi O’dur sârif
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler




Allah, kulunu bazen irfân sahibi; bazen talihli bazen korkak eder; kalpler üzerinde tasarruf eden O’dur. Mevla neylerse, güzel eyleyendir.






Geh kalbini boş eyler
Geh hulkunu hôş eyler
Geh ‘aşkına dûş eyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler





Bazen kalbini boşaltır; bazen huyunu güzelleştirir; bazen de kendi aşk ve arzusuna müptela kılar. Bakalım Allah neler yapar, ne yaparsa güzel yapar.








Burada yine Allah’ın Celal ve Cemal isimlerinin insan üzerindeki farklı tecelli ve farklı sonuçları üzerinde durulmaktadır. Nursi bu konuda şöyle der:“İşte, onun gibi, Sâni-i Zülcelâl, Fâtır-ı Bîmisâl, zîhayata göz, kulak, akıl, kalp gibi havâs ve letâif ile murassâ olarak giydirdiği vücud gömleğini Esmâ-i Hüsnâ’nın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musîbetler nevinde olan keyfiyât, bâzı esmâsının ahkâmını göstermek için lemeât-ı hikmet içinde bâzı şuâât-ı rahmet ve o şuâât-ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.”(Sözler, s. 435)
 
           ***
 
Nâçâr olacak yerde
Nâgâh açar ol perde
Dermân eder ol derde
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler





Allah çaresiz kalacağın bir durumda, ansızın bir perde açar ve o derde derman olur. Mevla neylerse, güzel eyleyendir.








Said Nursi, Allah’ın şefkatinin her şeyin üstünde olduğu gerçeğinden yola çıkarak konuyla ilgili şu yorumu yapar: “Ve medar-ı gam ve elem olan cüzî ve tesirsiz şefkatime bedel, nihayetsiz bir rahmet, onlara nezaret ve himayet ettiğini duydum, hissettim. Bir valide veledinin lezzetiyle, zevkiyle, rahatıyla zevklenmesi gibi, ben de o bütün şefkat ettiğim zatların, o rahmetin himayeti altındaki necatlarıyla ve istirahatleriyle zevklendim ve ferahlandım ve çok derin şükrettim.” (Şualar, s. 60)





2.2. Kulun Tavrı
 
Deme şu niçin şöyle
Yerindedir ol öyle
Bak sonuna seyreyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler





Şu neden şöyledir, deme; o öylece yerli yerindedir; onun sonucunu seyret ve gör. Mevla neylerse güzel eyleyendir.






Said Nursi, İbrahim Hakkı’nın bu yaklaşımını, Allah’ın evrende tecelli eden hikmetinin en geniş kapsamıyla ele alır ve kişisel itirazların anlamsızlığı üzerinde durur:“İ'lem eyyühe'l-aziz! Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk’a karşı hakk-ı itirazı yoktur. Ve şekvâ ve şikâyete de haddi yoktur. Çünkü şikâyet eden ferdin hilâf-ı hevesini iktizâ eden, nizam-ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irzâ etmekte, o bin hikmetin iğdâbı vardır. Bir ferdi razı etmek için bin hikmet fedâ edilemez.”(Mesnevi-i Nuriye, s. 162)
           ***
Dilden gamı dûr eyle
Cânınla huzûr eyle
Tefvîz-i umûr eyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler





Gönlünden kederleri uzaklaştır; kendinle huzur ve rahata kavuş; işlerini Allah’a havale et. Mevla neylerse güzel eyleyendir.





Said Nursi, elem ve kederin, psikolojik temelleri üzerinde durur, ve şu açıkmayı yapar: Derakab zeval ile acılanan mülakâtlar, keder ve meraka değmez. İştiyaka hiç lâyık değildir. Çünkü: zeval-i lezzet, elem olduğu gibi; zeval-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecazî âşıkların divanları, yani aşknameleri olan manzum kitapları, şu tasavvur-u zevalden gelen elemden birer feryattır. Her birinin, bütün divan-ı eş’ârının ruhunu eğer sıksan, elemkârane birer feryad damlar. نَمِى اَرْزَدْ مَرَاقَه اِينْ زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلاَقِى (Sözler, s. 83)





Ve yine aynı bağlamda, batıp gidenlerin ardandan ağlamamayı öğütler: “Bir matlûb ki, gurûbda gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor, âmâle mercî olamıyor, arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki, kalb, ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın. Ve son olarak, hadiseyi “kader cephesinde” ele alır ve şöyle der: Hem nasıl kader-i İlâhî netice ve meyveler itibâriyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir; öyle de, illet ve sebep itibâriyle dahi zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünkü kader hakiki illetlere bakar, adâlet eder; insanlar, zâhirî gördükleri illetlere hükümlerini binâ eder, kaderin aynı adâletinde zulme düşerler (Sözler, s. 195)
 

            ***
Bil kâdı-i hâcâtı
Kıl ana münâcâtı
Terk eyle murâdâtı
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler





İhtiyaçlarını giderenin “Allah” olduğunu bilerek, ona yalvar; bütün arzularını terk et; Mevla neylerse güzel eyleyendir.






Said Nursi, mikro alemde, enfüsi tefekkürden yola çıkarak, dünya için bir genellemeye ulaşır ve şöyle
der: “Benim en küçük, ehemmiyetsiz, hafî arzu-yu kalbimi bilen birisi, elbette bana merhamet ediyor, beni himaye ediyor. Öyleyse dünyanın minnetini beş paraya almam.” Ve aşağıdaki paragrafta, bir genellemeden yola çıkarak, özelde tefekkür ettirir. “Ey insan! Nimetin zevâlinden elem çekme. Çünkü rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevâlini düşünüp o elemden feryad etme. Çünkü o nimet meyvesi, bir rahmet-i bînihayenin semeresidir. Ağacı bâki ise, meyve gitse de yerine gelen var. Nimetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp, lezzeti, birden yüz derece yapabilirsin”. (Mektubat, s. 220)
 

             ***
Bir işi murâd etme
Olduysa ‘inâd etme
Hakk’dandır o reddetme
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler




Bir işin olmasını isteme; senin isteğin dışında gerçekleşirse o Hak’tandır reddetme, ona karşı direnme. Mevla neylerse güzel eyleyendir.





Said Nursi bu konuyu “rububiyet-terbiye edicilik” sıfatı bakımından ele alır. Ve şöyle der: “Madem O’nun rububiyetine razıyız; o rububiyeti noktasında verdiği şeye rıza lâzım. Kazâ ve kaderine itirazı işmam eder bir tarzda ah, of edip şekvâ etmek, bir nevi kaderi tenkittir, rahîmiyetini ithamdır. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti itham eden, rahmetten mahrum kalır. Kırılmış elle intikam almak için o eli istimal etmek nasıl kırılmasını tezyid ediyor; öyle de, musibete giriftar olan adam, itirazkârâne şekvâ ve merakla onu karşılamak, musibeti ikileştiriyor.”(Lemalar, s. 18)
 
               ***
Sen halk ile yorulma
Bu nefs ile hem kalma
Kalbinden ırak olma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler





Sen sürekli, yaratılmışlarla meşgul olup yorulma; kendinle de baş başa kalma, bunu yaparken kalbinden de uzak durma. Mevla neylerse güzel eyleyendir.






Said Nursi, bu bağlamda dünyayı, bir kitaba ve ticarethaneye benzetir ve şöyle der: “Dünya bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının Zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise mânâsını bil, al; nukuşunu bırak, git “Hem bir mezraadır. ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme. Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.”(Sözler, s. 187)
        
              ***
Hîç kimseye hor bakma
İncitme gönül yıkma
Sen kendine yan çıkma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler





Hiç kimseyi aşağı görme; kimseyi incitip gönlünü yıkma; bencillik de yapma. Mevla neylerse güzel eyleyendir.






Nursi, bu konuyu, halıkıyet-mahlukiyet, bağlamında ele alır. Ve şöyle der: “Ey insan! Kur'anın desatirindendir ki, Cenab-ı Hakk’ın masivasından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünki mahlukat, mabudiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi, mahlukiyet nisbetinde de birdirler.” Ve nefse muhabbetin ölçüsünü ortaya koyar: “Nefsine muhabbet ise, ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesâttan men etmektir.” (Sözler, s. 587)
 

            ***
Âkil huyu ceng olmaz
Ârif dili teng olmaz
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler





Mü’min hileli iş yapmaz; akıllı insanın tarzında çekişme yoktur; ârifin gönlü dar ve sıkıntılı olamaz.
Mevla neylerse güzel eyleyendir.





Nursi ameli planda, yalana asla cevaz olmadığını anlatırken, nur yolunun kavl-i leyyin olduğunu ifade ediyor:



“Fahr olmasın, derim: Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz. Zira, biliyoruz ki اِنَّمَا الْحِيلَةُ فِى تَرْكِ الْحِيَلِ “Risale-i Nurun mesleği nezihane, nâzikâne ve kavl-i leyyindir.” (Lem'alar, s. 116)
 

             ***
Gönlün Hakk’a berg eyle
Tedbîrini terk eyle
Takdîrini derk eyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler




Gönlünü Allah’a bağlayarak; plan program yapmayı bırak; kaderin sırlarını anla. Mevla neylerse güzel eyleyendir.





Said Nursi, her ne kadar insan, cüz’i irade sahibi olsa da, külli iradeye teslim olması gereği sadedinde şöyle der: “O cüz'-i ihtiyârîden dahi vazgeçip, İrade-i İlâhîyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Cenâb-ı Hakk'ın havl ve kuvvetine iltica ederek hakikat-ı tevekküle yapışmaktır. İnsan her ne kadar fâil-i muhtar ise de, fakat meşiet-i İlahiye asıldır ve kader hâkimdir. Meşiet-i İlahiye, meşiet-i insaniyeyi geri verir.”(Mektubat, s. 56)
 
              ***
Hôş sabr-ı cemîlimdir
Takdîr kefîlimdir
Allâh ki vekîlimdir
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler




Sabrı güzel bulanlardanım; Allah ne takdir etmişse teminatım ve yardımcımdır; Mevla, neylerse güzel eyleyendir.





Said Nursi, وَحْدَهُ’nun sırlarını anlatırken şöyle der: “Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellûk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Her şeyin anahtarı O’nun yanında, her şeyin dizgini O’nun elindedir. Her şey O’nun emriyle hâlledilir. O’nu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.”(Mektubat, s. 219)
 
             ***
Hallâk-ı Rahîm oldur
Rezzâk-ı Kerîm oldur
Fa‘âl-i Hakîm oldur
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler





Şefkatle yaratan, O’dur; yarattıklarına rızık veren, O’dur; hikmetle iş gören, O’dur. Mevla neylerse güzel eyleyendir. Said Nursi, Allah’ın, Halık, Rezzak, Hakim oluşuyla ilgili şöyle der: “Âbid, namazında der: اَشْهَدُ اَنْ لآَ اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ Yâni: “Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem Hakîm’dir; abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir; ihsanı, merhameti çoktur diye itikat ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur. Dua ile çalar. Hem her şeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar görür, Rabbisine iltica eder.”(Sözler, s. 25)
 

           ***
Az ye az uyu az iç
Ten mezbelesinden geç
Dil gülşenine gel göç
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler




Az yiyip, az uyuyup az içmekle beden çöplüğünden geçer; gönül bahçesine girebilirsin. Mevla neylerse güzel eyleyendir.





Said Nursi, maneviyatta yükselme sırrını cismaniyetten geçmeye bağlar: “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.”(Mektubat, s. 391)
  
            ***
Geçmişle geri kalma
Müstakbele hem dalma
Hâl ile dahi olma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler




Ne geçmişle oyalan ne de gelecekle vakit geçir; yaşadığın zamandan da geç. Mevla neylerse güzel eyleyendir.

 
Said Nursi, zaman kavramını yayarak tüm dünyaya geneller ve şöyle der: “Evet, insana verilen bütün cihazât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü insanı hayvana nisbet etsek, görüyoruz ki, insan, cihazât ve âlât itibâriyle çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyâdedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında, yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor.”(Sözler, s. 293)
 

           ***
Her dem anı fikr eyle
Zîrekliği koy şöyle
Hayranlığı bul söyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler





Her zaman Allah’ı tefekkür et; aklı bir yana koyarak hayreti bul ve şöyle de. Mevla neylerse güzel eyleyendir.





Gel hayrete dal bir yol
Kendin unut anı bul
Koy gafleti hâzır ol
Mevlâ görelim neyler
 

Gel, hayret yoluna girerek; kendini unut ve Rabbini bul; gafleti bırak ve huzur sahibi ol. Mevla neylerse güzel eyleyendir.





Nursi, hayret makamıyla ilgili şöyle der: “Şimdi, hayatının saadet içindeki kemâli ise, senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems-i Ezelînin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak Ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir.”(Sözler, s.134)
 
Neylerse güzel eyle
 
             ***
 
Sen Hakk’a tevekkül kıl
Tefvîz id ü râhat bul
Sabreyle ve râzı ol
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler




Sen işlerini Allah’a havale et de rahata er; sabret ve ondan gelene razı ol. Mevla neylerse güzel eyleyendir.





Nursi, iki cihan huzurunu, “malikiyet davasından” vazgeçip tevekkül etmekte bulur. Ve şöyle der:




“Ey insan! Sen kendine mâlik değilsin. Sen, kudreti nihayetsiz bir Kadîr, rahmeti hadsiz bir Rahîm-i Zât-ı Zülcelal’in memluküsün. Öyle ise sen, kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme; çünki hayatı veren odur, idare eden de odur.”





Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağırdır; kendi başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin. Öyleyse, beyhude ıztıraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır. O Mâlik hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinad et; rahmetini itham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.” (Mektubat, s.219)
 
Sonuç


İbrahim Hakkı ve Nursi’nin fikirleri, “Tefvizname” odaklı değerlendirildiğinde, iki şahsiyet arasında önemli bir paralelliğin olduğu görülmektedir. Bu paralelliklerin, “istek-talep”, “kader-rıza-teslimiyet-huzur”, “enfüsi tefekkür, kalbe yöneliş” “insanlarla iyi geçinerek, hüsn-i muaşeret”, “Allah’ın, Hallak, Rezzak, Fa’al oluşu”, “zühd ve takva”, “mazi hal ve istikbalden geçme”, “tefviz, tevekkül, tedbir, takdir, sabır, tefekkür, hayret” gibi tasavvufi terminoloji içinde önemli bir yer tutan kavramlardan oluştuğunu söylemek mümkündür. İlm-i kelam uleması ve mutasavvıflar arasında var olan görüş farklılıklarının,-bilinenin aksine- Nursi ve İbrahim Hakkı arasında, özellikle yukarda geçen kavramlar esas alındığında çok da farklı olmadığı tespiti yapılmıştır. Bu farkın, Nursi’nin klasik bir kelam âlimi olmayışı, dinin temel dinamiklerini esas alarak, asrın idrakine uygun yeni bir söylem geliştirmesinden kaynaklandığını ifade edebiliriz.





عِبَارَاتُنَا شَتَّى وَ حُسْنُكَ وَاحِدٌ وَ كُلٌّ اِلَى ذَاكَ الْجَمَالِ يُشِيرُ
 İbarelerimiz farklı ama senin hüsnün birdir. Hepimiz o cemale işaret ediyoruz.

KAYNAKÇA
Açıkgenç, A. (2011). Said Nursi Maddesi. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c.35.
Altıntaş, H. (1997). Erzurumlu İbrahim Hakkı. MEB. Yayınları. İstanbul.
Çağrıcı, M. (1994). İbrahim Hakkı Erzûrûmî. TDVİA, c.21,305-311.
Çiftçi, C. (2000). Erzurumlu İbrahim Hakkı, İstanbul: Şûle Yayınları.
Devellioğlu, F. (1998). Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara: Aydın Kitabevi.
Diclehan, Ş. (1980). Çeşitli Yönleriyle Erzurumlu İbrahim Hakkı. İstanbul: Er-Tu Matbaası.
Dursun, D. (2011). Toplumsal Muhalefetin Temsilcisi Olarak Bediüzzaman Said Nursî. Erişim Tarihi: 07.07.2011.http://www.bediuzzamansaidnursi.org/icerik/toplumsal-muhalefetin-temsilcisi-olarak-bedi%C3%BCzzaman-said-nurs%C3%AE
Elmalılı, H. Y. (1996). Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meâli, Sadeleştiren: M. Sadi Çöğenli-Nevzat Yanık. İstanbul: Huzur Yayınevi.
Erdoğan, K. (2011). Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Mahtumkulu Divanlarında Hz. Peygamber. A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi [TAED], 45,17-38.
Gökpınar,P. (2006). Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Mârifetnâmesinde Tasavvûfi Hayat. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Ankara.
Kabaklı, A. (1997). Türk Edebiyatı, c. II. İstanbul: Türk Egitim Vakfı Yayınları.
Külekçi, N. (2002). Erzurumlu İbrahim Hakkı. Erzurum: Toker Yayınları.
Nursi, S. Lem’alar. Erişim tarihi:08.10.2011.
http://www.risaleara.com/icindekiler.asp?kid=3
Nursi, S. Mektubat. Erişim tarihi:08.10.2011.
http://www.risaleara.com/icindekiler.asp?kid=2
Nursi, S. Mesnevi-i Nuriye. Erişim tarihi:08.10.2011.
http://www.risaleara.com/icindekiler.asp?kid=5
Nursi, S. Sözler. Erişim tarihi: 08.10.2011.
http://www.risaleara.com/icindekiler.asp?kid=1
Nursi, S. Şualar. Erişim tarihi: 08.10.2011.
http://www.risaleara.com/icindekiler.asp?kid=4
Nursi, S. Tarihçe-i Hayat. Erişim tarihi: 08.10.2011.
http://www.risaleara.com/icindekiler.asp?kid=12
Said Nursi Hakkında Kısa Biyografi. Erişim Tarihi: 07. 10. 2011.
http://www.bediuzzamansaidnursi.org/node/9
Savcı, S. (1972). İkinci Mevlâna İ. Hakkı Erzurumi, Son Havadis Gazetesi, 1 Temmuz 1972, s. 5.
Yıldırım, M. (1993) Erzurum'lu İbrahim Hakkı'nın İnsan Anlayışı .Felsefe Dünyası, 10,35-39.
Yücelik, H. (2006). Erzurumlu İbrahim Hakkı’da Ahlâk Anlayışı. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum.
 
Atatürk Üniversitesi,
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Atatürk Üniversitesi,
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
AİÇ Üniversitesi,
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Son Güncelleme ( Cuma, 09 Aralık 2011 10:18 )  

Yorumlar  

 
# vedat cihangir 2011-12-07 22:20 Tasavvufla Nur hareketinin hep tezat olduğunu zannederdik, yanılmışız. Çok güzel bir yazı teşekkürler Risale Akademi… Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# MUSTAFA YILDIRIM 2011-12-14 23:06 MÜKEMMEL BİR YAZI OLMUŞ, ELİNİZE SAĞLIK Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# MUSTAFA YILDIRIM 2011-12-14 23:06 Harika bir yazı… Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 60 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter