“Ey Mebuslar! Sizler mutlaka büyük bir gün için dirilip gönderileceksiniz..”
Ey ahalinin vekilleri! Allah’ın hakkı deyimiyle ifade edilen kamu yararlarını, medeniyet bostanında Allah’ın mebusu olan Hz. Muhammed’in şeriatıyla sulayınız; ta ki medeniyetimiz bu yeni canlanma ile gençliğini ebedileştirsin. Ve Allah’ın adaleti (evrensel adalet) tam olarak görünsün. Çünkü evrensel adalet, ancak şeriat makamında görünür. Şeriat tahtından inen yasaları kendinize tüzük yapınız. Ta ki evrensel hukukta Allah’ın izni olmadan bir şeyler değiştirmiş olmayasınız. Hak sahibinin izni olmazsa onun malında tasarruf etmek caiz değil. Evet, insanlar hürdür fakat yine de Allah’ın kullarıdırlar.
[Yani insan, insanlığın en birinci özelliği olan özgürlüğe sahip de olsa, kutsallık ve doğallık özelliğine sahip olan evrensel İlahî yasalardan sorumludur. Bu kutsallık ve doğallık genel evrensel hukukun iki temel özelliğidir. İnsan, bireysel hürriyeti namına bu iki özelliğe zarar veremez.]
İstibdat (despotizm) denilen yırtıcı devin gaddar pençesinden son dinin sonu olan İslamiyet susturulmak ile yaşatılmıştı. Şimdi elbette kamuoyu ile ifade edilen Meşrutiyet (Hürriyet ve Demokrasi) Süleymanı, medeniyet tahtına oturacak; onun mübarek parmağına, itaat özelliğini taşıyan kutsal şeriatın mührü layık görülecektir. Evet, şeriata uygun demokrasinin bu makama geçmesini ve bu mührü takmasını ona layık görünüz. Pratik olarak da bunu tebrik ediniz ve buna boyun eğiniz. İstibdadın pis pençesinin, demokrasinin adil eline yakışan Allah’ın o nuranî kılıcına ilişmesine fırsat vermeyiniz. Çünkü istibdat o nuranî kılıcı kendi şahsi garazlarına araç ederek onu kirletir.
Şeriat, milyonlarca dahi âlimlerin kesin ilkelerden ortaya çıkardığı bir düzendir. Tuba ağacı gibi dallanmış, mezhepler denilen bütün hukuk yollarını içermiş, siyaseten veya maslahaten hangi meselesinin ne zamanda uygulanacağı belli olmuş, adeta içinde yaş kuru her şey olan, sonsuz ve sınırsız bir hazinedir. Binlerce hukuk mücevherleriyle doludur. Bu hazinenin adil hükümlerini ve yüce prensiplerini anayasa edinmek üzere yeni bir düzenleme yapmak için dinin taşıyıcıları olan âlimler kamuoyuna başvurunuz. Ta ki, demokrasideki gerçekleri ve anayasadaki hükümleri daha mükemmel, daha açık olarak din ve şeriattan çıkarıp düzenlesinler. Nasıl ki, çok az bir uğraşla bu din âlimleri, Ahkâm Mecellesini[2] düzenlediler. Çünkü yaşamımızın kopmaz ipi olan birliğimiz, ancak bu ortak kutsal yasa ile gerçekleşir ve güçlenir.
Şimdiye kadar İslamiyet güneşi, istibdadın (despotizmin) kara bulutları ile ve istibdadın sonucu olan kötü ahlak ile ve dinden uzaklaşmakla gizlenmiş, tutulmuştu. Dinin aynası olan medeniyet uydusu da, cehalet ve vahşetin araya girmesiyle kararmıştı. Hâşâ! İslam dini despotizme ve geri kalmaya müsait sanılmıştı. Hikmet (bilim) inananın yitiğidir; onu nerede bulsa alır, gibi bir hüküm, şeriatın en birinci ilkesi ise; acaba İslamiyet nasıl ve ne biçimde kalkınmaya ve gelişmeye engel olur?!
Ey Mebuslar! Sizler demokrasiyi, kutsal düzen demek olan şeriat unvanı ile nitelendirin, öyle algılayın ve öyle anlatın. Ta ki “İslamiyet gelişmeye engeldir” olan asılsız yalanı dışlayasınız. Yoksa sadece vicdanî olan diğer dinlere İslamiyeti kıyas etmek, dini siyasetten ayırmak ile o batıl zannı tasdik etmeyiniz. Çünkü dinimiz manevi, vicdanî, uhrevî ve naklî olduğu gibi; aynı zamanda maddi, siyasi ve aklîdir. Dünyayı ve dünya hayatını düzenliyor ve gerçekleştiriyor. Bazı Avrupalı araştırmacılar demişlerdir ki: Dünyanın vahşi kalan bölgelerinin medeniyete girmesinin tek çaresi İslamiyettir.
İslamiyet, Müslümanların et ve kanına karışmıştır.. Onların duygu ve düşüncelerinde etkin olan, vicdanlarında itaati sağlatan sadece İslamiyettir. Şimdi kalkınmayı ve gelişmeyi çok sağlam bir temele dayandırmak için düşünce ve zihinlerde elektrik akımı gibi cereyan eden dinî konular ile halkın vicdanlarına hitap edin ve bu şekilde yayın yapın. Hem de çocukların eğitimi bazen zorla olur. Çocukluk seviyesinde kalmış diğer kavimlerin terbiye ve eğitimleri de zorla olabilir. Bu hürriyet zamanında devletin zorunlu eğitimi, iştiyak ve sevgi sebebi olacaktır. Evet, geri kalmış milletlerde iştiyakı doğuran yalnızca inanç sesidir. Ve onu heyecanlandıran özellik, ancak ruhanî cazibeye sahip olan Hz. Muhammed’in etkin emridir. Türklerden başka Osmanlı ahalisi olan Kürtler, Araplar ve Arnavutlar içinde gezenler, benim bu iddiamda asla tereddüt etmezler. Bu kavimlerin zihin ve duygularını ruhanî manyetizma ile manyetize etmek, ancak şeriat namıyla olabilir.
Hastalığımızı anatomik bir bakışla teşhis edelim; ona göre ilaç arayalım. Milletimizin hastalığı tembellik, cahillik ve dine ayak uydurmamaktan hâsıl olan ahlaksızlık ve bunların sonucu olan fakirlik ve yolsuzluktur. Bütün bunlar bir nevi aleni hırsızlıktır. Medeni dünya olan Avrupa, bu kötülüklerin bizden kalkmasını istiyor. Dini zayıflatmakla bu milleti tedavi etmeye çalışmak, parmaktaki iltihabın tedavisi için gözü çıkarmaya benzer. Zira milletin derin ruhî ve kalbî hastalığı, dindarlıktaki zayıflıklarındandır.
Özetin özeti: Demokrasi, şeriat kılıcını elinde tutmak zorundadır ki; Müslümanlar arasında yayılan üç büyük zakkum ağacını kesebilsin; Müslümanların tarih boyunca sonsuz bir hazine olarak kullandığı ve tuba ağacı gibi dallandırdığı değerleri muhafaza etsin.
Birinci zakkum ağacı: Avrupa yanlış bir zann ile İslamiyeti, terakki ve kalkınmaya engel sanmış. İslamiyeti despotizm olarak algılamış. Dolayısıyla Müslümanlardan nefret ediyor, Müslümanlara acımasız davranıyor ve gürültülü bir şekilde bizimle alay ediyor. Demek bizlerin demokrasi çerçevesi içinde şeriatın gerçeğini yaşayıp İslamiyetin böyle olmadığını ispat etmemiz lazım.
İkinci zakkum ağacı: Kötü ahlak kaynağı olan ve Avrupa medeniyetinin en kötü neticesi olan dinsizliktir. Bu akımın sonucu olarak, eğer her çeşit kalkınmayı ve gelişmeyi içeren İslam dini yalnız vicdana sıkıştırılsa, din bir tarafta kalır, hayattan kopar, kurur. Ve dinin taşıyıcıları olan âlimler ve ilim dünyamız bu şekildeki dine uymak zorunda kalacaklar. Maalesef bu uymaktan dolayı bu âlimler, geri kalarak, git gide düşüş göstererek dinsizliğin her alana yayılmasına zemin hazırlayacaktır. Çünkü birçok kişi, yan ve yüzeysel bir nazarla dine bakacak, dikkatsizlik ve taassup ile dine karışmış olan bazı İslami hikâyeleri, teşbihleri ve mitolojik bilgileri İslamiyetten sanacaklar. Nasıl ki, avam bunları İslamiyetten sanıyor. Maalesef dinin hayattan kopması sonucunda; ilim dünyası, fenleri incelediğinde insanın bütün duygularını dumura uğratan inançsızlığa müptela oluyor.
Üçüncü zakkum ağacı: İslam hukukunu ve dinini kenara bırakırsak, nifak ile İslam milletlerini bölmeye ve bireylerin düşüncelerini dağıtmaya, kamuoyunu bölmeye ve devletin yıkılmasına sebep olacaktır. Çünkü ne kadar avam olursa olsun, ne kadar korkak olursa olsun milletimizin her bireyi, eğer anayasa ve yasa din namına olsa en büyük âlim gibi ve en cesur adam gibi ona sahip çıkar. Vatan sevgisi veya yalnızca millet sevgisi ve dünyevî mutluluk duygusu gibi duygular halkın ancak binden birini etkileyebilir. Ki bunlar dahi vatan ve millet sevgisi içinde yine İslam şevkini ve dinin kaynağını düşündüklerinden böyle algılıyorlar. Eğer din giderse, bu vatan ve millet sevgisi de gidecektir.
Demek eğer yasalar, anayasa ve bunların icrası, din namına ve din vasıtasıyla olmazsa kollektif bir kişilik olan devlet, halk nazarında münafık veya dinsiz gibi olacak ve hayatımızın ruhu olan birlik ve hükümetin ruhu olan halkın itaat etmesi, örümcek ağı gibi zayıf olacaktır. Eğer bir askerden kalbî ve vicdanî duygunun kaynağı olan inancı kaldırsan, kendini feda etmesi için başka hangi sebep olabilir?! Eğer İslam dininin hukuku demek olan şeriat, bir şahıs veya bir sistem olarak görünse, istibdadı (despotizmi) şeytanı lanet eder gibi lanetleyecektir. İslam hukukunu kenara itmeyiniz; yoksa istibdat onu kendi menfaati için kullanıp kirletecektir.
Hürriyet ve demokrasi ortamında gelişen birinci tuba ağacı, bizim umumi birliğimizdir. Bunun da ruhu, inanç ve dindir. Çünkü din konusunda avam ve elitler eşit şekilde duygulanırlar. Eğer düzen, kutsallık ve din namıyla olmazsa, çaresiz halk geriye dönüp gidecek, siz milletvekillerini Asr-ı Saadete şikâyet edeceklerdir.
İkinci tuba ağacı, genç ellerin desteğini alan medeniyetimizdir. Çünkü şeriat ve din medeniyetin bütün güzelliklerini emrediyor. Medeniyetleri yıkan ve ihtiyarlatan sefahet, israf ve sınıflar arasındaki müthiş eşitsizliği yasaklıyor.
Üçüncü tuba ağacı, geleceğimizin varlığını temin eden dinimizi tam yaşamamamızdır. Çünkü demokrasi ortamında medeniyetimiz, en birinci atardamarı olan şeriatı soluyacak; halkın fikir seviyesini yükseltecek; İslamiyeti hikâyelerden ve hurafelerden arındıracaktır. Bu sayede medeniyetimiz, bütün dünya için bir dolaşım sistemi olacaktır. Bu hakikati şöyle de tasvir edebiliriz: İslamiyet, siyaset göğünde karanlık bulutlardan kurtulsa, medeniyeti aydınlatacak ve geliştirecek; bütün Aysa ve Afrika’yı, medeniyet çiçekleri ile geliştirip süsleyecektir. Zira din, hayatın aslı olursa, dinin taşıyıcıları, cahil kişiler değil de, dahi ve siyasi adamlar olacaktır. İslamiyeti hurafe ve israiliyattan temizleyecektir.
Fazilet odur ki düşman dahi onu kabul etsin. Amerika’nın en meşhur filozofu olan Carlyle demiş ki: İslamiyet çıktığı zaman, gezgin ateş kıvılcımı gibi odun parçalarına benzeyen diğer dinleri ve fikirleri yuttu. On iki çağ boyunca iki yüz milyon insanın hayat rehberi olan o yüce gerçekler, dünyanın kaos ve karışıklığını gideren özelliğiyle, bize Hz. Muhammed’i somut olarak gösteriyor.
(Devamı var)
Said-i Kürdî
Kaynak: İçtimai Dersler, s:513–527
Zehra Yayınları
Bugünkü dile çeviren:
Bahaeddin Sağlam
Bediüzzaman Molla Said-i Kürdî’nin
Mebuslara Hitabı[3]
Geçen nutkun hülasası olarak derim ki; sonsuz mücevherat hazinesine sahip olduğumuz halde yasa almakta Avrupa’ya muhtaçlığımızı göstermek, ahlakta onların dilencisi olmak, İslam dinine büyük bir hıyanettir. Ve milli hayatımızı öldürmektir. Dünya ve madde için din ve maneviyat feda edilmez. Aklî burhanlar üzere kurulu olan İslam dini, diğer dinlere kıyas edilmez. Evet, Avrupa’dan bazı şeyleri almaya muhtacız. İhtiyacımız, siyasi bilgi almak, ordumuzu donatmak ve işimize yarayan teknolojilerini almaktır. Dinimiz bize bunu emreder. Avrupa da bizden adil davranmamızı ve medeni olmamızı bekler ki; dünya dengeleri bozulmasın. İslam dini ve şeriatı adalet ve medeniyetin kurucusudur; genel olarak adalet ve medeniyete yöneliktir. Dindarlığımızın gevşemesi durumunda, elde etmek istediğimiz kardeşlik, hürriyet ve medeniyet, bataklıkta kalmış, kokuşmuş sulardan zehirlenmiş çiçek ve meyvelere benzer. Acaba Ebubekir, Ömer, Ömer İbn Abdulaziz, Harun Reşit, Me’mun ve Endülüs’teki Emeviler, dini bırakmakla mı kalkındılar?! Geçmiş zamanda dünyada hükümran olan istibdat ve despotizmin babası olan vahşilik olduğu halde, ilk Müslümanların özgürlük, adalet ve eşitlikleri açıkça gösteriyor ki; yüce İslam şeriatı gerçek hürriyeti, adaleti sağlıyor ve ibadetteki eşitlikle inanılan hukuk eşitliğini bütün bağlantı ve gerekçeleriyle sağlıyor. Buna dayanarak bütün gücümle derim ki; dinimizin bu yapısına rağmen şimdiye kadar eksikliğimiz ve geri kalmışlığımız ve kötü ahlakımız şu dört sebepten dolayı olmuştur:
Birincisi: Yüce şeriatın ahkâmına ayak uydurmamamızdan ve dinin bazı gerçeklerini başka isimler ile göstermemizden halkı dinden nefret ettirmişiz ve vicdanî itaatlerini sarsmışızdır. Osmanlı’nın gerileme döneminden beri güya şeriat üstü bazı yönetmelikleri yaymak, şeriattan izin almadan onları icra etmek, gerileyişimizin en büyük sebebidir.
İkincisi: Din namına bazı yağcıların dini kendi heveslerine göre yorumlamasıdır. Hâşâ İslamiyeti despotizme müsait ve medeniyete mani gibi göstermesidir.
Üçüncüsü: Dinin zahiri metinlerine takılan bazı cahil dostları, yersiz taassuplarla bir kısım teşbihleri gerçek sanarak ve öyle anlatarak ve bunu iyilik sanıp dine hıyanet etmesidir.
Dördüncüsü: Bazı kesimlerin, elde edilmesi zor olan medeniyetin güzelliklerini bırakıp çocuklar gibi heva ve hevese uygun olarak medeniyetin günah ve kötülüklerini papağan gibi taklit etmeleridir.
Ey milletvekilleri! Şeriat namıyla meydana çıksanız İslam birliğinin küçük bir dili olacaksınız. Hem de yüce şeriatın sesiyle bütün zihinleri manyetizmalandıracak emirleriniz ruhen ve vicdanen uygulanacaktır. Sizler ehl-i teşri’ (yasama organı) değilsiniz; asıl yasamayı din yapar. Sizin göreviniz, dinin hazır yasalarını seçmek ve zamana uygun olarak onları tatbik etmektir. Böyle temel konularda küçücük bir ihmal veya sapma, matematikteki bayağı kesirler gibi detaylarda büyük bir yekûn teşkil eder. Bu yekûn şimdi tam görünmese de, gelecekte ebucehilkarpuzu gibi zarar verecektir. Ehven-i şerri seçmek adalet-i izafiyedir. Bu konuda acele etmeyin; acele eden misafir gibi davranmayın. Ta ki, sizin yaptığınız bu izafi adalet, gerçek adalete müsait bir zemin oluştursun.
Ey milletvekilleri! “Bir şey ezberlediniz, fakat çok şey kaybettiniz” sözü sizi alaya alan bir önerme olmasın. Elhasıl, adalet hangi isimle olursa olsun adalettir. Fakat ismin büyük bir etkisi var. Hatta mantık ilminde aynı şey, bir isim ile bedihi iken başka bir isimle teorik olabilir. Ve namaz kılmak, ibadet ismiyle ve kıbleye yönelik olarak geçerli ve Allah’a yaklaştırıcıdır. Fakat namazla oynayarak veya başka bir tarafa yönelik olarak namaz, batıl ve yasaktır. Şeklen aynı namaz dahi olsa..
Bundan dolayı demokrasi ve anayasa denilen adalet ve istişare bu isim ile beraber şeriatın muhteşem ismiyle olsa hem daha etkin olur; hem gerçek adaleti içerir; hem milletimizin birlik yönü olur ve demokrasiyi darbelerden korur. İman ve İslamiyet konusunda vehim ve kuruntular sahibi olan kişileri kurtarır. Geleceğimizi ve ahiretimizi temin eder. Sizi Allah’ın hukukuna izinsiz olarak tasarruf etmekten kurtarır. Milli hayatımızı korur. Bütün zihinleri kendine çeker. Yabancılara karşı olgunluğumuzu, gücümüzü ve varlığımızı gösterir. Siz mebusları dünyevi ve uhrevi sorumluluktan kurtarır. Bütün vatandaşlarımızı amaç ve yöntemde birleştirir. Ve asla sarsılmayan bir kamuoyu oluşturur. Medeniyetin pisliklerinin hürriyet ve medeniyetimize karışmasını önler; bizi Avrupa dilenciliğinden kurtarır; geri kaldığımız bunca yüzyıldan sonra çok kısa bir zamanda mucize gibi bizi kalkındırır. Türkleri, Arileri ve Samileri birleştirir. Bize bir değer verir. Hükümeti İslam hükümeti olarak gösterir. Ve Osmanlı Anayasasının azınlıkların bütün haklarını temin altına alan 11. Maddesini garanti altına alır. Avrupa’nın bizim hakkımızdaki kötü kuruntularını yalanlar. Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu gösterir. Dinin ebedi olduğunu tasdik ettirir. Hayatın ve medeniyetin zehri olan dinsizliği önler. Fikir ayrılıklarını ve karmaşasını parlak nuruyla ortadan kaldırır. Başta Diyanet olmak üzere bütün sivil toplum kuruluşlarını devlete yardımcı kılar. Gerçek adalet ve şefkat sahibi olduğundan gayr-ı müslimleri daha çok birleştirir ve bize bağlar. (Evet, daha ziyade bağlar. Çünkü onlar ancak din namına olursa inanırlar.) ve en korkak ve avam bir adamı en cesur ve has adam gibi kalkınmışlık, fedakârlık ve vatanseverlik duygusuyla duygulandırır. Medeniyetin yıkıcısı olan sefahet, israfat ve gerçek ihtiyaç olmayan şeylerden bizi kurtarır. Ebedi hayatımızı kurtarmakla beraber dünyayı dahi imar etmekle çalışmayı teşvik eder. Ve medeniyetin ruhu olan güzel ahlak ve yüce duygular düsturlarını ders verir. Ve her birinizi elli bin kişinin sorumluluğundan kurtarır.. Sizi İslam âleminin birliğinin ruhu ve esprisi yapar. Her şey niyete göredir, hükmünce sıradan çalışmanızı ibadete çevirir. Üç yüz milyon Müslümanın hayatlarına kastetmekten sizi kurtarır.
İşte bu kadar faydalarla beraber, eğer din namına yasa yapsanız, acaba ne kaybedeceksiniz.!?
Eğer denilse: Medeni dünyayı oluşturan bağlar ve bilimlerdeki gerçekler şeriattan nasıl çıkarılacak ve nasıl tatbik edilecek?
Ben derim: Din âlimlerinin kamuoyuna müracaat ediniz. Ve işi eleştirmenlerin zihinlerine havale ediniz. İftihar olmasın; bunlardan biri de benim olmam cihetiyle iddia ediyorum ki, benden sorunuz. Medeniyetin ve çağdaşlığın gerçek güzelliklerinin daha mükemmelini şeriatta göstereceğim. Fenlerce tespit edilen hiçbir gerçeğin İslamın kesin hükümlerine aykırı olmadığını ispat ederim. Dinle bilimin farklılığı sadece bazı teorik ve bilim kurgulardadır. Ki gençlerimiz papağan taklidi gibi bu teorileri ve bilim kurguları kesin sanmışlar. Bunu da derim ki; bu dinle bilimin çatışması bazı dindarların metnin zahirinde kalmalarından kaynaklanmıştır.
(……..)
Ayrıca yasa ve yönetim, din namına olmazsa devlet hukuk devleti olamaz. Yani o zaman kuvvet kanunda olmaz. Kişiler adedince despotik noktalar ortaya çıkar. Bir kanunun gücü o kanunu koyanın gücüyle orantılıdır. Gerçek kuvvet sahibi sadece Allah’tır, hükmünü düşününüz. İslamiyet’in otuz yıl gibi kısa bir zamanda bütün Doğu ve Batıya yayılmasının gücü bu noktadan kaynaklanıyor. Şeriata göre; devlete ve büyüğe itaat despotizm değildir. Çünkü şeriatta, üstünlük sağlamış en büyük bir adama itaat dahi, nefis namına değildir. Dini özgürlük içeren saygı ve sevgi iledir. Bilgelik ve takva üzere kurulu olan fikri uyanış cihetiyle kanunlara itaat etmek, korku ve zorbalık üzere kurulu olan istibdat değildir. Dine itaat, fikri özgürlük sahasında farklı olmakla beraber amaç ve sonuçta birliktir. Merkezkaç ve merkeze çek gücü gibi devletle halk veya halkın halkla ilişkisi, dengeli olmalı. Yoksa kuru bir birlik, taklidi doğurur, özgürlüğü kısıtlar.
(………)
Ben Kürt olduğum için Kürtlere yönelik bir iki söz söyleyeceğim. Bizim Kürtler bilgiyi ve eğitimi kılıçlarıyla öğrendiklerinden dolayı, fenlerden ve muasır eğitimden dört sebepten dolayı ürküyorlar:
Birincisi: Fen ve ilimlerin, çocuklar ve avam gibi takliden veya yanlışlıkla İslamın inanç ve gerçeğine ters düştüğünü sanıyorlar. Bu fenlerin, sonradan İslama girmiş olan bazı hikâye ve israiliyatla çeliştiğini görüyorlar.
İkincisi: Ehl-i fen ve mektebe yüzeysel ve taklidi olarak dinin zahiri anlatılıyor. Bunun sonucu olarak çocuksu bir inanç biçimi ortaya çıkıyor. Ehl-i fennin derin ve feylesofane olan bilgileri, bu çocuksu inanç ile yüzleştirilir ve kıyas edildiğinde vehim ve kuşkular bataklığı oluşuyor. (Yani ehl-i fen genellikle dinsiz olduklarından çoğunlukla dindar olan Kürtler, fen ve bilimlerden ürkmüşler.)
Üçüncüsü: Kürtler, bütün olgunlukların ve olgun insanların çıktığı yatak olan medreselerin aksine kuru bir taklit içinde yaşıyorlar. Hâlbuki medrese taklit yeri değildir. Müzakere, tartışma ve istişare yeridir.
Dördüncüsü: Sırf Batıdan geldi, diye bu fen ve ilimlere karşı gelmeleridir.
Bu dört engelin çaresi başta Hamidiye Alayları olmak üzere mektep ve medreselerde dini ilimler ile fenni ilimleri beraber ve eşit olarak okutmaktır. Ve Kürdistan’da yerle bir olmuş medreseleri ihya etmektir. Kürtlerde temini çok zor olan öğrencilerin aidatını Milli Eğitim ve Evkaf bakanlıklarından vermektir. Böyle bir eğitim tarzı, on beş seneden beri benim hususi mesleğim idi. Şimdi bunu kamuoyuna öneriyorum ki; genel bir yöntem ve yol olsun. Zira böyle bir şeyin vakti çoktan gelmiştir.
Molla Said-i Kürdî
Geçen Nutkun Sonucu[4]
Benim dört köşeli bir fikir ve iddiam var.
Birincisi: Avrupa’dan medeniyetin güzelliklerini almaya muhtacız. Hâlbuki medeniyetin güzellikleriyle beraber kötülükleri de çok gelişmiş, çok garip ve aldatıcı bir şekil almıştır. Bu kötülüklerin en fenası ve medeniyetin tahripçisi ve ağır yükü sefahet ve eğlenceler; zorunlu olmayan ihtiyaçlarda israf ve geçimdeki dehşetli eşitsizliktir. Bundan dolayı medeniyetin güzellikleriyle beraber kötülüklerinin medeniyetimize girmemesi için bize öyle etkin ve seçkin bir yasa lazımdır ki; nefsimizin heva ve hevesini kırabilsin. Zira biz doğulularda bir miktar çocuk huyluluğu vardır.
İkincisi: Nasıl ki, Kürtlerin tutucu, yüksek ve egemen bir reisi, Avrupa’ya yağcılık için smokin giyse, Kürtler o başkana itaat yerine ihanet edeceklerdir. Şayet Kürt olduğunun farkına varsalar milli kıyafetini değiştirdiği için, milletine hakaret etmiş, diye onu suçlarlar. Bunun gibi bu hürriyet ve demokrasi döneminde egemenliği sağlayabilmek, kişisel bir despot ile olmaz. Egemenlik sadece seçkin yasalarla olur. Ve bu seçkin yasayı milli bir giysi içinde göstermek lazımdır. Yoksa bünyemiz, milli bir asabiyet ile buna karşı çıkacaktır.
Üçüncüsü: Gayr-ı Müslim unsurlar, Avrupa’dan alacağımız kanunla adalet, eşitlik ve özgürlüklerinin devamı için bize güvenmezler. Çünkü onların bize güvenmesi, dinin ruhu olan eşitlik ve adalet gibi noktalara dayanan kutsal kanunla ancak olabilir. Yani bizim onlarla olan eşitlik ve adaletin, dinimizin gereği olduğunu bilmeleriyle ancak onlar güvenir. Ve ancak o zaman bizden ürkmezler. Çünkü iki millet, dini sahada ortak bir nokta bulabilir. Fakat insanın duygusal bir yönü olan milliyetçilikte ortak nokta bulunmaz. Çünkü her millet, daima başka bir millete düşman olur. Böyle nefsanî bir konuda birlik olsa da, geçici olur. Çünkü yapay, heva ve hevese müsait bir alan, daima şahsi garazların ve bencilliklerin kaynağı olur.
Dördüncüsü: Keskin mizaçlı olan bir âlimin hiddetinden ortaya çıkan kötülükler, davranış hastalığından dolayı onun ilmini de kirletebilir. Meğer o âlim ahlaklı ise ve o kötülüklerin onun sinirliliğinden kaynaklandığı ispat edilse.. İşte bunun için geçmiş zamanın ve istibdat döneminin kötülüklerinin din ve şeriatı kirletmemesi için meşrutiyet ve demokrasiyi şeriat elbisesiyle göstermek ve şeriat namına tatbik etmek gerekir.
Asr-ı Saadeti ve Ömer İbn Abdülaziz zamanını taklit edebiliriz.
Eğer denilse ki: Asr-ı saadetteki safilik ve güzel ahlak bizde yoktur ki; onları taklit mümkün olsun?
Ben derim: Kalkınma duygusunun uyarısıyla bizde fikirler uyanmış, birleşme ve uyuşmaları mümkün olmuş ve birçok alt yapı tamamlanmıştır; medeniyet yayılmıştır. Bu dört değer, o asırdaki safilik ve ahlakın yerini tutar. Bu dört değere dayalı olan yabancı devletlerin dengesi ve medeniyeti bu cevabı ispat eder. İslam medeniyetinin şimdiki medeniyetten tek farkı, insanı günahlardan, ahlaksızlıktan ve nefsine esir olmaktan korumasıdır. Bu yapımıza rağmen Avrupa medeniyetini aynen almamız, gayet mert bir erkeğe makyajlı bir kadının giysilerini giydirmek gibi olur. Ve eğer bir erkek böyle bir şey yaparsa rezil olur. Ve bil-akis.. (Yani bir kadın da böyle tersine davransa rezil olur.)
Elhasıl: Çürük olan Avrupa medeniyeti kötülüklerinin, medeniyet ve hürriyetimizin sınırları içine girmesini şeriatla engelleyeceğiz. Ta ki medeniyetimiz, şeriatın kutsal suyuyla ebediyen yaşasın. Eğer İslamiyet medeniyeti, biyolojik bir beden gibi düşünülse şeriat onun dolaşım sistemi, iman da onun canlılık ısısı olur. Ve bütün bunlardan başka şeriat zamanlar üstü olduğundan daha gerçekçi ve daha doğaldır.
Bilinen bütün peygamberlerin Osmanlı toprakları olan Ortadoğuda çıkması Allah’ın kaderinin bir işaretidir ki; bu insanların kalkınma makinesinin buharı din ve imandır. Asya ve Rumeli çiçekleri, iman ışığıyla gelişecektir. Çünkü her Müslüman, bu asırda dinini yüksek seviyede yaşamaktan sorumludur. Ve bu da ancak maddeten kalkınmışlık ile olabilir. Biz Müslümanlar bizi gerileten sebeplere karşı cihad etmekle mükellefiz. Bu düşmanların en büyüğü de içimize sinmiş olan, görünmeyen şu üç başlı yılandır. Birincisi, fakirlik; ikincisi, cehalet; üçüncüsü, bölünmüşlük.. Biz her şeyden önce bu üç düşmana karşı cihad etmekle mükellefiz.
Bu düşmanlara karşı üç elmas kılıcı elde etmemiz lazımdır. Birincisi, milli sevgi; ikincisi, milli birlik; üçüncüsü, milli eğitimdir. Cephelerde savaş tarzındaki cihadı İslamın bilimsel kesin delillerine bırakacağız. Çünkü bu zamanın cihadı ancak düşmanını sevmek ve kendini ona sevdirmekledir; korkutmak ile değildir. İstibdat dönemi “Casusluk yapmayın” ayet-i kerimesinin emrine muhalif olarak binlerce hafiyeyi çalıştırıp milleti korkutuyordu. Hiç kimse gerçek yeteneğini ve gücünü kullanamıyordu. Gazeteler, bu ayetin devamı olan “Birbirinizin gıybetini yapmayın” emrine muhalefet ederek herkese bir kaygı ve çelişki vermişti. Ayrıca aşırı gitmeye müsait olanlar geri kalmaya da müsaittirler.
Ey âlimler, size söylüyorum. İstibdat zamanında her âlim müstebit sultanları taklid ederek ilmi istibdat yapıyordu. Şimdi demokrasi geldi; artık egemen olan, kişi değil; belki istişarenin ruhu olan kamuoyudur. Siz âlimler de ilimde bir nevi demokratlığı uygulayınız. Çünkü istibdat, kalkınmışlığın meyvelerini tüketiyor, insanların gerilemesine sebep oluyordu. İstibdat gelecekten küsmüş; geriye doğru gidiyor. İstibdatta herkes şahsi davranıyordu. İnsanlar su damlaları gibi kuruyup gidiyordu. Şimdi bu damlalar, birleşiyor, bir havuz oluşturuyor.
İstibdadın bir kötülüğü de maddi gelişmeleri ve fenni ilimleri maneviyata kıyas etmesiydi. Hâlbuki maddi ilimlerde ve fenlerde araştırma ve fikir birikimi gerekir. Manevi konularda ise bir kişi tek başına yeterli olabilir. Avrupa maddi ilimlerde ve fenlerde altyapıyı tamamlayarak kalkındı; biz de bu sahada onlar gibi yapmalıyız.
(Bu son iki paragraf sadece özet olarak çevrildi.)
Molla Said-i Kürdi
Hazırlayan: Bahaeddin Sağlam
Hazırlayan: Bahaeddin Sağlam
[1] Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi, Sayı:3, Sayfa:20–22, 6 Kanun-ı Evvel 1324, 19 Aralık 1908
[2] 1868–76 yıllarında Cevdet Paşa başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanan Osmanlı hukuk kitabı. 1926’da İsviçre ve İtalyan hukuku ithal edildiğinde bu Mecelle yürürlükten kaldırıldı.
[3] Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi, Sayı:4, Sayfa 29–30, 13 Kânun-ı Evvel 1324, 26 Aralık 1908
[4] Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi, Sayı:6, Sayfa 33–44, 27 Kânun-ı Evvel 1324, 9 Ocak 1909





