Şu An Buradasınız: Anasayfa GÜNCEL Alıntılar Risale-i Nur Risale-i Nur sadeleştirilmeli mi?

Risale Akademi

Risale-i Nur sadeleştirilmeli mi?

e-Posta Yazdır PDF
Risale-i Nur’u Risale-i Nur yapan özelliklerden biri de onun dili ve üslûbudur. Risalelerden birkaç cümle dinleyen bir kimse, bu eserlerde farklı birşeylerin bulunduğunu hisseder.

Bu farklı dil ve üslûp, ifade ettiği mânâların yanı sıra, kendisine has bir âhenk ve musikîye sahiptir. Bu mânâ ve bu musikî bir araya geldiğinde, insanın üzerinde esrarengiz bir tesir bırakır. Dinleyen dinlemeye, okuyan okumaya doyamaz.
 
Fakat Risale-i Nur’un dilinde, bugün bizim kullanmadığımız birçok kelime de vardır. Bu kelimeler de, özellikle gençler için, Risalelerin anlaşılmasını zorlaştıran bir etken gibi görünmektedir. Niçin derseniz:
Bu kelimeler, anlamlarıyla beraber dünyamızdan çıktılar da onun için.
 
Eğer o kelimeler anlamlarını başka kelimelere bırakıp da öylece bizden ayrılmış olsalardı, bir tür tercüme ile eserleri günümüzün diline çevirirdik. O zaman nesil farkı olmadan herkes kolaylıkla Risaleleri anlardı. Fakat Risale-i Nur, kullandığı dil ile, aslında bizim dünyamızdaki çok önemli boşlukları dolduruyor:
O, modern hayatın bize unutturduğu anlam ve kavramları tekrar dünyamıza getiriyor. İşte bunlardan birkaçı:
Rahmet, hikmet, celâl, cemal, hüsün, rububiyet, tecellî, Sâni’, masnû’, lütuf, kerem, ihsan, nuraniyet, cüz'iyet, külliyet ...
Bu kelimelerin her biri bir anahtardır, bir âlemin kapısını açar ve o âlemin zenginliklerini önümüze serer. Bugünkü dilimizde, bizi bu mânâlarla tanıştıracak kelimeler yoktur.
 
Bu kelimeler ve onlardan türeyen sair kelimeler, aynı zamanda, Risale-i Nur’un tefekkür sisteminin de yapıtaşlarıdır. Risale-i Nur’un son derece sağlam bir mantığa dayanan ve insana kâinatı bir kitap gibi okutturan tefekkür sistemi, kavramlar arasındaki akrabalıklarla okuyucuya yol gösterir.
Meselâ bir elmayı “nimet” olarak gösterir; ondaki “in’âm” fiiline dikkat çeker; bundan da “Mün’im” ismine varır.
Yahut kâinattaki "kerem" tablolarını göz önüne serer; onların arkasındaki "ikram" fiilini gösterir; ondan da "Kerîm" ismine intikal eder.
Veya rengârenk mahlûkatın süslü bir şekilde yapılışlarına dikkat çeker ve onların "ziynet"leri arkasındaki "tezyin" fiiline, ondan da "Müzeyyin" ismine bizi götürür.
 
Şimdi, bu kelimelerden herhangi biri değiştirilecek olsa, o muhteşem tefekkür örgüsü içindeki hatlar kesilmiş, bağlantılar koparılmış, sistem bozulmuş olmayacak mıdır?
Bozulan bu tefekkür örgüsü içinde o eserlerden bu mânâlara bizi götürecek olan kelimeler hangi dildedir?
 
Risale-i Nur'un dilinde sadeleştirmenin, onun tefekkür sistemini daha ilk merhalesinde bozmak mânâsına geleceği şüphesizdir. Bu durumda, şu yollardan birini tercih etmek kaçınılmaz olacaktır:
1.Ya bu kelimelerin yerine başka kelimeler bulunacak (ki bunlar bugünkü dilimizde mevcut değildir);
2.Ya bu kelimelerin mânâları uzun uzadıya cümlelerle izah edilecek (bu ise insanlara birkaç kelime öğretmekten çok daha zahmetli olduğu gibi, tamamıyla onun fonksiyonunu da karşılayamaz);
3.Veya leyleği kuşa “benzeten”  Nasrettin Hocanın metodu takip edilerek bu mânâlar topyekûn feda edilecektir.
 
Tercüme ile sadeleştirme aynı şey mi?
 
Risale-i Nur başka dillere tercüme ediliyorsa, niye sadeleştirilmesin?
İlk bakışta mâkul gibi görünen bu soru, aslında fasit bir kıyastan başka birşey değildir.
Zira tercümede mânâ—mümkün mertebe—sabit kalır, kelimeler değişir. Bu işteki başarı nisbeti ise, mütercimin maharetinden başka, tercüme edilen dilin kapasitesine bağlıdır. Bu bazan yüzde yüz bir başarıyla gerçekleşebilir. Hattâ bazan bir eserin tercümesi, aslından daha da güzel olabilir. Veya, dilin yahut mütercimin kabiliyetine bağlı olarak, tercüme, asıldan bir kısım şeylerin kaybına yol açabilir. Genel bir ifadeyle söyleyecek olursak, tercümede, aslı olduğu gibi aksettirebilme ihtimali mevcuttur.
 
Sadeleştirme ise, bir eseri, aynı dilde, müellifin tercih etmediği kelimelere dökmek demektir. Bu yüzden, sadeleştirme işleminde bir “değiştirme” söz konusudur. Bu da şöyle demek olur:
Sadeleştirilen eserin, tercüme kadar aslına yaklaşma ihtimali, daha işin başında yok edilmiştir!
 
Zaten adı üzerinde, bu bir “sadeleştirmedir.” Yani, eserin yeni şekli, eskisinden “daha sade” bir hal alacaktır. Bu ise, evdeki fazla eşyaları atarak daha rahat ve huzurlu bir hayata kavuşmak gibi bir sadeleşme değil, olsa olsa, kavram ve kelime zenginliğinden soyutlanarak içine düşülen bir “yoksullaşma” olur.
 
Bu bakımdan, “Risale-i Nur başka dillere tercüme ediliyorsa neden günümüz Türkçesine çevrilmesin?” şeklindeki mülâhazalarda bir hakikat payı aramak beyhudedir. Hele Risale-i Nur gibi muhteşem bir hazinenin olağanüstü zenginliği ile bugünkü dilimizin yetersizliği karşılaştırılacak olursa, böyle bir durumda nasıl bir mânâ katliâmının yaşanacağını tasavvur etmek hiç zor olmayacaktır.
 
Birgün, Şemseddin Akbulut dostumuz ile beraber, ilim ve irfan hayatımızın önemli simalarından rahmetli Ali İhsan Yurt’un ziyaretine gittiğimizde, söz Risale-i Nur’un diline geldi. O zâtın söylediği sözler bütün canlılığıyla hafızamda çınlıyor:
“Nasıl ki Kur’an’ın inişinden önce asırlarca Arap dili buna hazırlandı. Nihayet bir kelime ile üç yüz mânâ ifade edecek bir hal aldıktan sonra Kur’an indi. Türkçe de asırlarca Arapça ve Farsça ile yoğurulup da kıvamını aldıktan sonra Risale-i Nur yazıldı. Yoksa, Yunus Emre Türkçesiyle Risale-i Nur yazılmazdı.”
Yunus Emre Türkçesiyle yazılamayan bir eser, bugünün Türkçesiyle ne hale gelir; aklı, iz’anı ve insafı olan kıyas etsin!
 
Tefekkür-dil bütünlüğü ve “sadeleştirme”
 
Bir Risale-i Nur talebesi, başkalarından farklı bir yerden kâinata bakar.
O muhteşem bir sanat galerisindedir.
Âlemlerin Rabbi, gökleri ve yeri benzersiz sanat eserleriyle süslemiş, sonra insanı kendisine anlayışlı bir muhatap olarak seçmiş ve buraya göndermiştir.
Risale-i Nur’un her bahsi, her sayfası, her satırı bu şuuru, insan ruhunun derinliklerine kadar yerleştirir.
 
Onun için, bir Risale-i Nur talebesi, kâinatta nereye bakacak olsa, orada “masnû”lar görür.
O masnû’da bir intizam, bir mizan müşahede eder.
O intizamın arkasında bir tanzim, o mizanın arkasında bir tevzin fiilini bulur.
O fiillerden de Hakîm ve Âdil bir Sâni’in varlığına intikal eder.
Bu kadarla da kalmaz.
O masnû’u dikkatle incelediği zaman, onda hüsün, ziynet, suret, şekil, lütuf, nimet, rızık, merhamet, muhabbet gibi daha nice hakikatlerle karşılaşır.
Bu hakikatlerden tahsin, tezyin, tasvir, takdir, ikram, in’âm, terzik, terahhum, teveddüd, tahannün gibi fiillere geçer.
Bu fiillerden de Müzeyyin, Musavvir, Mukaddir, Kerîm, Mün’im, Rezzak, Rahîm, Vedûd, Hannân gibi Esmâya intikal eder.
 
Şimdi birisi çıksa, bu kelimelerden bir tanesini değiştirecek olsa, bir mantık silsilesini en can alıcı yerinden koparmış olmayacak mıdır? Meselâ “hüsün” değiştiğinde “tahsin”e nasıl varılacak, “tahsin” kaybolursa “Muhsin”e nasıl intikal olunacaktır?
 
Tek bir cümleyi kendi başına ele alacak olursanız, onda birkaç kelimeyi değiştirmekle bu kayıpları bu seviyede fark etmeyebilirsiniz. Katliâmı gerçek boyutlarıyla görebilmek için, o cümlenin, son derece girift bir tefekkür sisteminin bir parçası olduğunu ve ihtilâtlarının bütün sisteme yayıldığını dikkate almak gerekecektir.
 
Şunu da eklemeden geçmeyelim: Risale-i Nur’un kelimelerini aynen muhafaza etmek dahi kendi onun tefekkür sistemini bütünüyle kavramakta yeterli olmayabilir. Kelimeler ve kavramlar arasındaki akrabalıkları bir çırpıda görmek ve bunların birinden diğerlerine rahatlıkla intikal edebilmek için en verimli yol, eserleri Osmanlıca hattından okumaktır.
 
Hal böyle iken, Latin alfabesinin verdiği hasarın üzerine bir de kavram katliâmını eklemek suretiyle Risale-i Nur’u “sadeleştirmeye” teşebbüs edecek olan kimsenin yaptığı iş, elinde satırla beyin ameliyatı yapmaya kalkan bir kasabın marifetinden çok farklı sonuç vermeyecektir.
 
Risale-i Nur’un dili nasıl öğrenilir?
 
Bediüzzaman’ın talebelerinden Mehmet Fırıncı, gençliğinde Risale-i Nur’u yeni tanıdığı zaman, onu anlamak için ne yapmak gerektiğini Hüsrev Altınbaşak’tan sormuş, o da “Devamlı Âyetü’l-Kübrâ’yı oku” cevabını vermişti.
O da bu tavsiyeyi tuttu ve sürekli olarak Âyetü’l-Kübrâ’yı okumaya başladı. Ne bir sözlüğe baktı, ne kimseden birşey sordu. Sadece okudu, okudu. Sonunda, Fırıncı Abinin kendi tabiriyle, “mânâlar açılıverdi.”
 
Fırıncı Abinin hikâyesi, aslında, bu dünyaya gelen herkesin yaşadığı bir maceradan başkası değil.
Hayata gözümüzü açtığımızda, hiç bilmediğimiz bir dünya ile karşılaşmıştık. Etrafımızdaki eşyaları daha önce görmemiş, bu âlemin kavramlarıyla daha önce tanışmamıştık.
Bütün bunları yaşayarak öğrendik.
 
Risale-i Nur ile yeniden doğuş da aynen böyledir.
İnsan, bu eserlerle yepyeni âlemlere girer.
Bizim kendi ördüğümüz duvarlar arasında geçirdiğimiz, dış yüzü süslü, iç yüzü alabildiğine çorak hayatta adı sanı bilinmeyen zenginliklerle dolu âlemlerdir bunlar. Orada gördüğümüz şeylerin burada karşılıkları yoktur. Oradaki zenginlikler, bizim modern dünyamızda bilinmeyen kelimelerle görünür ve tanınırlar.
 
Onun için, biz, Risale-i Nur’un önümüze açtığı âlemlerdeki mânâları yaşayarak öğreniriz:
Tıpkı çocukluğumuzda anadilimizi öğrendiğimiz gibi.
Biz, öğrenmeye bir türlü doymayan bir çocuğun iştahıyla Risaleleri defalarca okurken, bir yandan onun doyumsuz üslûbunu tekrar tekrar zevk eder, bir yandan da, her biri farklı bir âlemin kapısını açan kelimelerin değişik yerlerde kullanılışlarıyla karşılaşırız.
 
Belki o kelimelerle henüz tanışmamışızdır; fakat o kelimelerin içinde yer aldığı cümleler ve pasajlar arasında dolaştıkça aldığımız kokular ve yaşadığımız duygular, mânâ haleleri halinde o kelimelerin etrafını kuşatır. Önceleri belli belirsiz şekilde, sonra gittikçe artan bir netlik ve parlaklıkla mânâlar görüş alanımıza girer, daha sonra da dünyamızın bir parçası olurlar. Belki sorsalar tarif edemeyiz, kelimelerin anlamını söyleyemeyiz; fakat söyleyemesek de biliyoruzdur, bilemesek de yaşıyoruzdur yaşanacak olan şeyi.
Zaten Risale-i Nur’un iman derslerine başka hiçbir kitapta rastlanmayan özelliğini veren şey de onun yaşanarak öğrenilmesidir. Mesele sadece birtakım bilgileri aktarmaktan ibaret olsaydı, bu dersler de felsefe seviyesinde kalırdı.
 
“Sadeleştirme” işleminden geçmiş bir Risale-i Nur’un ise, “yaşanan bir hayat” olmak bir yana dursun, felsefe dersi olarak kalmasını beklemek bile iyimserlik olacaktır.
 
Kimin konuşma hakkı var, kimin yok?
 
Risale-i Nur sadeleştirilmeli mi? Yahut sadeleştirilebilir mi?
Şimdiye kadar bu soruyu “esas” yönüyle ele aldık.
Fakat konunun, esastan da önce, “usul” yönü var.
Bu sorunun kesin cevabını verecek en yetkili isim kim olabilir?
Hiç şüphesiz, eserin sahibi.
Eğer Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin bu konudaki görüşü belli ise, bizim veya başkalarının bu görüşten başka yönde söyleyeceği sözün bir değeri kalmaz.
 
Risale-i Nur Müellifinin görüşü ise bellidir. Eserler üzerinde kalem oynatılmasına müsaade etmediğine dair yazılı ifadelerinden başka, hizmetinde bulunan talebelerinin ondan naklettiği sözler, Bedüzzaman’ın böyle birşeye asla razı olmadığını, hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak bir kesinlikle ortaya koymaktadır. Bediüzzaman’ın hizmetkârları arasında, onun eserlerinde sadeleştirmeye müsamaha ile baktığını söyleyen tek bir kişi bile yoktur; buna rızası olmadığını gösteren vak’alar ise pek çok talebesi tarafından icmâ’ halinde nakledilmektedir.
 
Eser sahibinin tavrı bu kadar açık bir şekilde meydanda iken, bunu bile bile Risaleleri sadeleştirmeyi savunmanın, onun da ötesinde, bu işi fiiliyata dökmenin, eser sahibine saygı ile bağdaşmayacağı açıktır. Faraza, dilinin ağırlığı sebebiyle Risale-i Nur’un okunup anlaşılmadığı iddiası kabul edilse bile, eserin sahibi böyle bir endişe içerisinde değil ise, üstelik eserinin lisanına dokundurmama konusunda da bir hassasiyeti mevcut ise, başkaları kim oluyor ki, bu eserlerin dilini değiştirmekte ve kendi arzusuna göre kesip biçmekte bir beis görmüyor?
 
Evet, Risale-i Nur’u anlamak, ona intisap eden herkesin ilk ve en önemli meselesi olmuştur. Ancak bunun sebebi, daha sade bir dil ile anlatılabilecek ve kolayca anlaşılabilecek meseleleri Risale-i Nur’un zorlaştırması değildir. Eğer problem böyle olsaydı, Risale-i Nur sadeleştirilir ve mesele çözülürdü. Bunun başta gelen sebebi, Risale-i Nur’un, en üst seviyede mücerret düşünceye ihtiyaç gösteren iman ilimlerini, en kapsamlı bir şekilde ele alışıdır.
 
Risale-i Nur’un bu husustaki muvaffakiyetine en kuvvetli delil ise, okuyanlar üzerinde vücuda getirdiği tesirdir. İlk telif edilmeye başladığı günden itibaren, insanlar, etrafında pervane olacak bir bağlılıkla bu eserlere tutuluyorlar, onu okuyorlar, okuyorlar, okuyorlar… “Risale-i Nur’u sadeleştirelim de herkes okusun” diyenlerin bir türlü görmek istemedikleri büyük gerçek de işte budur:
İngiltere’de okunan Shakespeare’den daha fazla Türkiye’de Risale-i Nur okunuyor!
 
Eğer Risale-i Nur’un dili konusunda incelenecek birşey varsa, o da, bu lisanın nasıl olup da insanları böylesine tesiri altına alabildiğidir. Dikkatler bu nokta üzerinde yoğunlaştığı takdirde, Risale-i Nur’u hem anlamak, hem de anlatmak konusunda çok daha verimli yolların keşfedileceğinden şüphe etmemek gerekir.





Risale Haber
Son Güncelleme ( Pazar, 05 Şubat 2012 11:28 )  

Yorumlar  

 
# Osman Uzuner 2012-02-27 15:13 Bu kadar harika bir çalışmaya ancak Maşaallah, Barekallah, tahsinler, tebrikler, teşekkürlerimi sunuyorum. Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 62 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter