Hocaefendi'ye göre sadeleştirme ve mutlak mantık içerisinde dil ve düşünce olguları
“Bana göre milletçe Türkçeyi öğrenmek vacip, iyi kullanmak sünnet, inceliklerine vâkıf olmak da müstahap mesabesindedir... Türkçeyi güzel kullanmamak, millî günah, güzel Türkçeyi mefkûremizin emrine vermek de en büyük sevaptır.” (Fethullah Gülen)
Sadeleştirme mevzuunda konuşacak ehil birisi değilim. Lakin dil hususunda en hassas insanlardan Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bu zamana kadar bazen yazılı bazen de kulaktan dolma bilgilerle etrafta söylenegelen sadeleştirme hakkındaki beyanlarına daha net birşeyleri paylaşma adına bu yazıda alıntılara başvurdum. Vicdanıyla beraber objektif bir bakış açısıyla bu yazıyı irdeleyenler Hocaefendi'nin dil ve üslup ve edebiyat alanındaki hassasiyetini hemen fark edeceklerdir. Bendeniz ciddi bir süreçten geçtiğimizi düşünüyorum. Sürekli düşündüğüm şeylerden biri de 1970'lerde sadeleştirme meselesini açıp izin alamadığı günlerden bugüne kadar Hocaefendi'nin dil ve edebiyat alanında toplumu ve topyekun milletini dert edinmiş bir himmet sahibi olarak bu meseleyi hep işlemiş olmasında gösterdiği sabır ve kararlılıktır. Bu hususta avam olarak ben bile ''bu insan bize birşeyi anlatmaya çalışıyor. Bir derdi var. Birşeyi dertlenmiş. Durup dinlemeliyim. İnsaf nazarıyla değerlendirmeliyim'' diyorsam hakiki ehl-i risale'nin zaten kat be kat öyle düşündüğüne kaniyim.
Özellikle bu yazıyı veya alıntıları paylaşmamda Ahmet Turan Alkan ve Hüseyin Yılmaz hocalarımın sadeleştirme yazılarından son derece istifade ettim.
Hocaefendi'nin münekkid biri olmayıp fikir üreten, çözüm sunan, alternatif yollar gösteren, şahıslara takılmayıp fikirleri tashih yoluna giden ve herkesi kendi konumunda kabul eden yanlarına son derece hayranım. Onun bu yönünün Bediüzzaman'a çok benzemesi dikkatlerden kaçmaz. Buradaki Onun sözlerinde aslında bu meseleyi nasıl dertlendiğine şahit olacaksınız:
“Türkçenin böylesi önem arz etmesi, başta edebiyatçılar olmak üzere, herkese ciddi sorumluluklar yüklemektedir. Bu açıdan sadece mevcudu öğrenip-öğretmekle kalmayıp; büyük istidatlar yetiştirerek onlara ciddi sorumluluklar yüklememiz ve dilimizin gelecekte çok ileri bir seviyede temsil edilmesini sağlamamız gerekmektedir. Bunun için de, bir taraftan dilin kendi kurallarına uygun kelime üretirken, diğer taraftan da asırlardan beri kullanıla kullanıla dilimize mâlolmuş kelimelerin muhafazasının zaruretine inanıyorum. Evet, millete mâlolmuş bu kelimeler artık bizimdir ve dil zenginliğimizin bir buududur. Meselâ, medreselerimizde okutulan eski kitaplara baktığımızda, o dönemde kullanılan dilin, maksadı ifadede -günümüzde olduğu gibi(!) istidradî birtakım açıklamalara ihtiyaç duymayacak ölçüde bir derinliğe ve zenginliğe sahip olduğunu görürüz. O hâlde, günümüzün gençleri bu dili anlamıyor diye bu zenginliğin bir kenara atılması kat’iyen doğru olamaz.” (1)
“Dilimizde çok güzel söz ve kelimeler bulunmasına rağmen, onları terk edip, âdeta kendinden kaçarak ve kendi değerlerine karşı saygısız davranarak acayip, tuhaf, yamuk-yumuk, eğri–büğrü ve bizim ağzımıza hiç yakışmayan kelimeleri kullananların hâli, ruhuma çok dokunuyor. O kadar ki, öz değerlerden kaçış saydığım böyle bir tavırdan dolayı hastalandığım ve belki bir gün boyunca kendime gelemediğim zaman olmuştur.” (2)
“Meselenin daha da vahim bir yanı var ki; o da, bir zamanlar dilimizi, onun namus ve haysiyetine uygun olarak kullanan insanlardaki üslûp değişikliği. Düne kadar gazete ve mecmualarda yazı yazan kimseler arasında, isim tasrih etmeyeceğim, çok berrak ve saf bir dil kullanan arkadaşlar vardı. Fakat şimdilerde bakıyorum ki, onlar da aynı cereyana kapılmışlar; genel akım karşısında onlar da dilleri mevzuundaki hassasiyetlerini yitirmişler ve artık gelişigüzel bir dil kullanıyorlar.” (3)
“Günümüzde bir kere daha, dilimize ait kelimelerin derlenip toparlanması, edebî nüshaların dikkatlice değerlendirilmesi, dilin kendi ruhuna uygun iştikak yollarının gözden geçirilmesi, aynı kökten farklı kelimeler üretme usûllerinin belirlenmesi ve asırlardan beri konuşula konuşula ince farklarıyla belirginleşen kelimelerin, deyimlerin yaygınlaştırılması mevzularında ciddi çalışmalar yapılması gerekmektedir. Bu konuda herkes kendi üzerine düşen vazifeyi eda ederse, öyle inanıyorum ki, binlerce senelik lisanımız, kendine has kural ve kaideleriyle, kendi iç mantığıyla çağımızın sesi, soluğu olacak; fevkalâde zengin, olabildiğine yumuşak, zevkle konuşulan ve sevilerek dinlenen bir dil olma keyfiyetini yeniden yakalayacaktır.” (4)
“Dilimizi koruma ve onu düzgün kullanma hususunda önce ferdî olarak neler yapabileceğimize bakmalı; dili bir namus gibi bilerek iffetimizi koruma hassasiyeti içinde onu korumaya gayret etmeliyiz. Ayrıca, konuşurken sun’îliğe ve tekellüfe girmemeli; fakat söyleyeceklerimizi en iyi şekilde ifade etmeye çalışmalı ve Türkçeyi çok dikkatli kullanmaya özen göstermeliyiz.” (5)
“Her yazar kendi memleketine has kelime ve sözleri kullanarak onları topluma mal edebilir. Şahsen, mahallî diller ve lehçelerle alâkalı sözlük çalışmalarını çok önemli, ciddi ve takdire değer gayretler olarak görüyorum. Değişik zamanlarda o tür sözlüklere de bakıyor, istifade ediyor ve orada geçen kelimelerin roman ve hikâyelerde kullanılmasının da çok faydalı olacağını düşünüyorum.” (6)
“Maksadı değişik imalara, işaretlere yükleyerek, her konuyu izah ve tefsir üslûbuyla anlatmaya çalışmakla beyan pazarında alış veriş yapılamayacağı açıktır.” (7)
“Millet, kendi dilini asla ilim dışı görmemeli ve kendi lisanını hem de husûsî bir ihtimamla bilimler kategorisi içinde mütalâa ederek ilme dönüştürmeli ve kitlelerin zevkle, merakla yönelecekleri bir konu hâline getirmelidir ki; bu da ancak, dile ait sözcüklerin derlenip toparlanmasına, dokümanların değerlendirilmesine ve dilin kendi esprisine uygun iştikak yollarının gözden geçirilmesine, iştikak usûllerinin belirlenmesine ve o dile ait kelimelerle ifade edilebilecek mazmunlarda, asırlardan beri konuşula konuşula nüanslarıyla tam netleşmiş kelimelerin, idyumların terviç edilmesine bağlıdır ki, bu hususların hemen hepsine saygılı olmak, o milletin kendine ve kendi kültürüne saygılı olması demektir; saygılı olması demektir, zîrâ o millet biz isek, bu sayede binlerce senelik lisanımız, kendine has kural ve kaideleriyle, fevkalâde zengin, olabildiğine yumuşak, sıcak, severek konuşulan ve sevilerek dinlenen; dahası, kendi iç mantığıyla çağımızın sesi, soluğu olmasını bilen ve nesilden nesile zevkle aktarılan bir dil hâline gelecektir.” (8)
“Diliyle, düşüncesiyle kendi çağını yaşayamayan gariplerin akıbeti bugüne kadar hep hüsran olagelmiştir; bundan sonra da öyle olacaktır.” (9)
“Eğer bir konu, sürekli gelişen, değişen hâdiselerle alâkalı ise, gelişme mantığı mutlak mantığın önüne geçirilerek ona daha bir serbesti verilmeli ve manevra alanı geniş tutulmalıdır. Aksine, her biri birer canlı vak’a olan dil ve düşünce ‘olguları’ duraklaşır, taşlaşır ve zamanla bütün bütün hayatiyetini kaybeder. Oysaki dilin, millî düşünce ve tasavvurların oluşumunda, bu düşünce ve tasavvurların mantıkî yapısında, fikrî çatısında çok hayatî tesirleri söz konusudur. Evet dilin, tarihsellik üstünde bir aşkınlıkta ve her türlü müspet gelişmenin gereklerini olumlu şekilde cevap verecek kıvamda olması çok mühimdir. Kendi dillerinin köklerine bağlı olmanın yanında, ona bu seviyede genişlik ve esneklik kazandıran milletler, her zaman en sesli, en konuşkan ve düşünce bakımından da en dinamik toplumlar olagelmiştir; bundan sonra da başka türlü olması düşünülemez.” (10)
Ali Osman Dönmez, Fethullah Gülen Hocaefendinin Edebiyata Dâir Fikirlerini Anlama Yolculuğu adlı yazı dizisinde şunları önemle belirtir: ''Onun kültürel açıdan özelde Türkçeye, genelde dile dâir fikirlerinin temelinde de, dinî hassasiyetler ağır basmaktadır. O, mukaddes hakikatlerin anlatılmasına asırlarca vasıtalık yapan Türkçeye, bu çerçevede bir kudsiyet yüklemektedir. Hocaefendi, Türkçeye âdeta sinmiş durumda olan büyük hakikatlerin insanlığa anlatılabilmesi için, onun bir ‘dünya dili’ hâline getirilmesi gerektiğini işaret etmiş ve bunun gerçekleşmesi adına çevresindeki insanlara bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Sözün oldukça ehemmiyet kazandığı günümüzde, ona göre, dili koruyup kollamak ve onun zenginleştirilmesi yolunda çalışmalar yapmak büyük önem arz etmektedir. Dilin nesiller arası köprü hususiyetine dâir de, çeşitli fikirler serdeden Hocaefendi, büyük bir medeniyetin mirasçıları konumundaki insanların ancak güçlü bir dille davalarını anlatabileceklerini belirtir. O ayrıca, geçmişten bugüne Türkçe üzerinde oynanan oyunlara dikkatleri çekerek, dilin korunması için yapılacak faaliyetlere temas eder.''
Ali Osman Dönmez'e ait Yağmur dergisinde yayımlanmış 12 bölümden oluşan “Hocaefendinin Edebiyata Dâir Fikirlerini Anlama Yolculuğu” adlı yazı dizisini -müzakereli biçimde- şiddetle tavsiye ediyorum.
Dipnotlar:
1.M. Fethullah Gülen, “Türkçenin Dünya Dili Hâline Getirilmesi”, Prizma-2, s. 171-172, Nil yay., İzmir, 2000.
2.“Türkçe ve Gökteki Mahkeme” İkindi Yağmurları (Kırık Testi-5), s. 40, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yay., İst., 2007.
3.“Türkçe ve Gökteki Mahkeme”, Age, s. 41.
4.“Türkçe ve Gökteki Mahkeme”, Age. s. 43-44.
5.“Türkçe ve Gökteki Mahkeme”, Age. s. 44.
6.“Türkçe ve Gökteki Mahkeme”, Age. s. 45.
7.“Dil ve Düşünce”, Yağmur, Nisan 1999.
8.“Dil ve Düşünce”, Yağmur, Nisan 1999.
9.“Dil ve Düşünce”, Yağmur, Nisan 1999.
Risale Haber
10.“Dil ve Düşünce”, Yağmur, Nisan 1999.






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.