Yazarımızın 14 Mart 2010 Pazar günü Sosyal Etütdler Derneğinde vermiş olduğu “Said Nursi ve Demokratik Açılım” konulu seminerin üçüncü bölümü
Birinci bölüm için buraya tıklayınız.
İkinci bölüm için buraya tıklayınız.
Üstad, bu gün anladığımız adem-i merkeziyet düşüncesine prensip olarak taraftar, ama şartlar ne kadar uygun? Adem-i merkeziyetin anlamı yerinde yönetim. Mahallere, bölgelere mümkün olan bütün yetkileri vermek. Mahalli idareleri tam anlamıyla güçlendirmek. Şimdi bu yerinde yönetimin sınırları önemli. Eğer bu yerinde yönetim, adem-i merkeziyet, Mustafa Paşa gibilere zulüm imkanı veriyorsa, dedemizi de padişah İstanbul’da içeri atıyorsa, böylesine yöntemler çare olmaz. Ama Mustafa Paşa’lara müdahale edecek bir otorite lazım. Yani adem-i merkeziyet hem bölünmeye ve parçalanmaya ve hem de bazı despotları ortaya çıkarmaya sebebiyet vermezse olabilir. Peki bu günkü şartlarda bu ne kadar mümkün olabilir? Sınırları ne olacak?
Tabi bir beyin fırtınası yapılarak, farklı görüşler belirtilerek bir orta yol ve en makul çözüm bulunabilir. Ama mutlaka bir yol bulunur.
Kurtuluş Savaşında bütün diğer unsurlar, çok enteresan bir şey söylüyorum, bu tarihi bir tesbit, bütün unsurlar Osmanlıya ihanet etti. Bir tek Kürtler ihanet etmedi. Bunun aksini iddia eden yazsın. Araplar dâhil olmak üzere.
Kurtuluş savaşında, Osmanlı Tebası olan unsurlar, Trakya’daki bütün Müslüman azınlıklara kadar hepsi, ayrı bir devlet kurma peşinde koştular. Araplar da bir yerde İngilizlerin oyununa geldi, Ermenileri zaten biliyorsunuz, Ruslarla birlikte hareket ettiler. Bir tek Kürtler Osmanlı devletine ihanet etmedi. Bunun örnekleri de yok. Bazı insanlar ve bazı küçük gruplar, farklı görüşler ifade etmiştir. Osmanlıya başkaldırı şeklinde bazı düşünce ve tavsiyeler olmuştur. Fakat bu düşlünceler, hiçbir zaman Kürt halkının vicdanına yansımadı, uygulamaya yansımadı.
Ermenilerden en büyük zararı da Kürtler gördü. Zaman zaman Ermenilerle Kürtlerin ittifak yaptığından bahsedenler oluyor. Ermenilerin en büyük katliamı Kürtlere olmuştur. Ermenilerle Kürtlerin nerede bir ittifakı olmuştur ki?.. Evet Ermenilere en büyük engel de Kürtlerden gelmiştir.
Soru: Kürt Teali Cemiyetinin amacı nedir?
Kürt Teali Cemiyetinin amacı, başlangıçta kesinlikle ayrı bağımsız bir Kürt devleti kurmak değildir. Kesinlikle değil. Hatta bunu demin anlatmak istedim ama, Memalik-i Osmaniye içerisinde, özetle okuyacağım, Kürt unsurunun, haklarını temin etmek için kurulmuş bir örgüttür. Bu örgütün başında da Seyyit Abdulkadir vardı. Aynı zamanda bu zat Osmanlı Şura-yı Devlet Teşkilatı’nın da başkanı idi. Bugünkü adı ile Danıştay’ının başkanı olan bir zattı bu kişi. Ve Mondorus’a heyet gittiği zaman, Seyyid Abdulkadir aynen böyle diyor, oradaki adamlara ve bazı Kürtlerin temsilcilerine; “Osmanlı bu kadar zor durumda iken, biz Kürtlerin haklarını gündeme getirip Osmanlıyı sıkıntıya sokmayalım. Bu bize yakışmaz. Sonra kendi içimizde meselelerimizi hallederiz.” Ama bu Seyyit Abdulkadir, Şeyh Said hadisesinde, hiçbir fiili yardımı olmadığı halde, bakın çok dramatik bir şey söyleyeceğim size, oda aklıma geldi. Bunu İstanbul’dan aldılar, Diyarbakır’a götürdüler, oğlu ile beraber idam ettiler. Önce oğlunu idam ettiler, Mahkeme azasından Ali Saip Ursavaş’ın talimatı ile. Seyyid Abdulkadir burada yalvardı, yakardı, “Önce beni idam edin, oğlumu benim gözüm önünde idam etmeyin” diye. İnsanın gözünün önünde evladının idam edilmesi çok korkunç bir hadise. Hayır dedi Ali Saip Ursavaş, “Önce senin oğlunu idam edeceğim.” Bütün yalvarmalarına, ricalarına rağmen önce gözünün önünde oğlunu idam ettiler, sonra Seyyid Abdulkadir’i idam ettiler. Ali Saip Ursavaş’ın en büyük zaaflarından biri de buymuş. Baba oğul idam edilecekse, önce oğlunu idam ettirirmiş, baba azap çeksin, sonra da babayı idam edermiş. Arkadaşlar o kadar çok enteresan şeyler var ki bu İstiklal Mahkemelerinde. Bunlar dışarıya yansıyan ve kayıtlara geçen çok az bir kısım. Çok büyük dramlar ve trajediler yaşanmış bu mahkemelerde.
Katkı: Galiba Seyyit Rıza’yı da o şekilde idam etmişler.
Seyyit Rıza’yı da baba oğul beraber idam ettirmişler. Neyse devam edelim. Kurtuluş Savaşında Kürtler çok büyük kahramanlıklar göstermişler. Osmanlı ile beraber tam bir namus ve haysiyet mücadelesi vermişler. Bizim doğuda, çok bilinen efsanevi bir kahraman var: Bişare Çeto. Bişari Çeto’yu duymayan yoktur bizim Doğu illerinde. Bizim orada derler ki birisi bir kahramanlık yaptığı zaman, “Bişare Çeto gibi adam” derler. Öyle erkek bir adam, Kurtuluş Savaşında yüzlerce adamıyla beraber, Bişare Çeto aşiret reisidir. Gözünü budaktan esirgemeyen bir adam. Çok nişancı imiş, uzaktan iğneyi vuran bir adammış. Kurtuluş savaşında yüzlerce adamıyla Ruslara karşı savaşırken, şehit düşüyor. Bişare Çeto’nun menkıbeleri söylenir doğu illerinde.
Mesela, Şeyh Ziyaeddin Hz.leri, Üstad gibi bir alay kurup Ruslara karşı savaşan bir insan, kolunu orada kaybediyor. Kardeşi Muhammed Said de o savaşlarda şehit olmuş. Yüzlerce Kürt, ellerinden gelen imkânlarla her tarafta bu hizmetlerde bulunmuşlar. Bir örnek daha vermek istiyorum arkadaşlar: Şeyh Masum Efendi, Üstadın dostu ve Van Müftüsü. Van Müdafai Hukuk Cemiyeti Reisi, Ermenilerin ve Rusların Van’ı işgalinde, en büyük hizmetleri yapan insanların başında geliyor. Şeyh Masum Efendi. Şeyh Said hadisesinden sonra, seksen yaşında bir yaşlı adam iken sürgünle götürüyorlar, bir asker arkadan dipçikliyor yere düşüyor, elleri kanıyor. Bu adam Van Müdafai Hukuk Cemiyeti Başkanı, Van’daki insanları, İstiklal Savaşında Ermenilere, Ruslara karşı örgütleyen bar adam. Şimdi ben size yüz tane örnek verebilirim, gerek yok. Günümüze doğru yavaş yavaş gelelim arkadaşlar,
Günümüzde de çalışan insanlar hep mağdur ediliyor, oradan mı kalma? Her ne ise… Çalışanın, bir şeyler yapmaya uğraşanın sonu iyi olmuyor galiba, ne dersiniz?
Çok sayıda mağduriyetten bahsedebiliriz, tabii ki elimizde çok kesin rakamlar olmayınca bir şey diyemiyoruz. İşte Üstad alay kurmuş, Ruslara ve Ermenilere karşı kahramanca savaştı. Talebelerinin büyük bir çoğunluğu şehit düştü, en yakın kahraman talebeleri şehit düştü, yeğeni Ubeyt şehit düştü, kendisine neler yapıldı neler…
Soru: Hocam şöyle bir şey ermeni mezalimi yüzde doksan Kürtlere karşı olmuş. Bu doğru mu?
Şimdi dünyaya getirilmek istenen bir konu var. Dünyada 16 devlet Türklerin Ermenileri katlettiği, soykırım yaptığını kabul ettiler. Şimdi buna karşı biz, devlet olarak, niye Ermenilerin mezalimini anlatamıyoruz? Hakikaten Kürtlerin bu memleketin bir parçası olduğunu, yani birinci sınıf vatandaşı olduğunu gözden kaçırmak için mi acaba? Açıklanmıyor. Ermeniler de işte Erzurum’da, Van’da, mezalim yaptı. Osmanlı Rus savaşında Erzurum’un nüfusu 15 bine kadar inmiş. Yani çoğu katledilmişler. Neden? Niye devlet bunu nazara vermiyor?
Çok dramatik hadiseler var. Şimdi Ermeni meselesini gündeme getirdiniz ya. Osmanlı çok zor şartlarda Ruslara karşı bir savaş veriyor. l. Dünya Savaşı. Biliyorsunuz. Osmanlı askerini gönderirken, Ermeni çeteleri önlerini kesiyor ve suikast yapıyorlar. Osmanlının kendi tebası, ülkesini işgal eden bir dış devlet ile Ruslarla işbirliği yapıyor. Osmanlı askerleri doğuya giderken Ermeni çeteleri Tren yollarına suikast düzenliyorlar, tren yollarını kullanılmaz hale getiriyorlar. Telgraf tellerini kesiyorlar, haberleşmeyi engellemeye çalışıyorlar. Bu arada Ermeni çeteleri birçok Müslüman köylerine baskınlar düzenleyip insanlar çoluk çocuk kadın yaşlı demeden öldürüyorlar. Buna karşı tabii ki Osmanlı İmparatorluğu bazı tedbirler alacak. Bir tehcir yasası çıkarmış, 1915’te çıkarılmış. Talat Paşanın çıkardığı bir yasa. Bu tehcir yasası şudur: Savaş yolundaki Osmanlı ordusunu engelleyen Ermenileri ve buralarda oturan Ermeni nüfusunu geçici olarak başka yerde iskan etmektir. Bunlar Suriye’ye gönderiliyor. Çünkü engel oluyorlar. Çünkü yolu kesiyorlar, telefonu koparıyorlar, Trenlere suikast yapıyorlar, şimdi aşağı yukarı bir milyon Ermeni, oralardan alınıp güneye doğru gönderilmiştir.
Şimdi Güneye doğru indirilirken arkadaşlar, Güney doğuya doğru indirilirken bu bir tarihi gerçektir, adam her şeyini satmış, Ermeni her şeyini satmış, altın yapmış cebine koymuş, çünkü malını götüremez, evini, ineğini, hayvanını götüremez, bunları paraya çevirmiş altın yapmış götürüyor. Götürürken yolda, bunların hepsi büyük bir çoğunlukta hücuma maruz kalıyorlar, eşkıyalar bunların bir kısmını öldürmüş ve paralarını almış. Çok sayıda buna benzer vukuat var. Osmanlı zaten savaş halinde. Zabıta yok, asayiş yok. Bu türden çok hadiseler olmuş. Hatta çocuklarını bile bizim doğudaki insanlara teslim ediyorlar. “Biz gidiyoruz, ne olacağımız belli değil. Alın çocuğumuzu, yanınızda kalsın. Dönersek alırız, dönemezsek sizin olsun” demişler.
Bugün Cizre’de, Midyat’ta, Van’da Diyarbakır’da, Urfa’da ve Türkiye’nin her tarafında Müslüman olarak büyümüş binlerce Ermeni çocuğu var. Müslüman olarak yetişen insanlar var. Binlerce insan, sayısı bilinmiyor. Tehcir edilen çok insan olduğu için, Bu yapılanlar, Osmanlının sistematize olarak yaptığı bir şey değil. Adam oradan geçiyor. Parası var. Adamı öldürüp parasını alıyor. Yani şimdi Ermeniler öldürülmedi demek mümkün mü? Yüz binden fazla Ermeni öldürülmüş. Yani altın için, intikam için, başka husumetler de olabilir. Osmanlı sistematik olarak “öldürün” demiyor. Osmanlı oradaki Ermenileri alıp götürüp güneye yerleştirmek istiyor. Savaş bitene kadar tabi. Tabi bir daha kimse dönmedi ayrı mesele. Yani şimdi Cizre’de anlatıyorlar, dedelerimiz bunu anlatıyor. Getiriyorlardı Dicle Nehri üzerinde kesip nehre atıyorlardı. Günlerce Dicle nehrinin kan aktığını, dedelerimiz anlatıyor. Yani şimdi hiçbir şey yoktur derken, bu yanlış ama, Osmanlı bunu din adına, sistematik bir şekilde yapmadı. Ermenilerden zarar gören, çoluk çocuğu öldürülen çok sayıda insan, bu fırsattan yararlanarak öç alma peşine düşmüştür. Bu sürgün de, tehcir de, çok fazla suiistimaller yapıldığını biz kabul etmek durumundayız. Bu tarihi bir gerçektir. Zaten Osmanlı da kabul ediyor. Ermenileri öldürdü diye Boğazlıyan Kaymakamı idam edilmiştir.
Katkı: Şimdi hocam bu tabi siyasi. Avrupa’da ki parlamentolarda kabul edilmesi olaya ilmi ve tarihi açıdan bakmaktan ziyade, siyasi bir olay olarak bakılıyor. Çünkü Devlet Arşivlerinde Ermeni tehciri ile ilgili olsun, Ermeni mezalimi ile ilgili 8-10 cilt kitap yayınlandı. Avrupa ve Amerika’daki o meşhur kütüphanelere, hükümet başkanlarına kadar hepsi gönderiliyor. Ama bazı kütüphanelere özellikle de Fransa’daki, Amerika’daki kütüphanelerde Ermeni çalışanlar var, orada bu kitapların listeye geçmemesi için çok uğraşanlar var. Bu kitaplarda Türkiye’de, Ermenilerin katlettiği Müslümanların toplam sayısının 518 bin olduğu görülüyor. Bu ilan edildiği halde her kes kulağını tıkıyor maalesef. Bir de bu tehcir sırasında, Osmanlı tehcirle kalmamış, Ermenileri korumak için bir çok kanun da çıkarmış.
***
Katkı: Bizim dedemiz Bitlis’ten hicret ettikleri zaman, Diyarbakır’a yakın bir yerlerde, Rus ve Ermeni istilasında hicret etmişler. Önce Bitlis’in Mutki dağlarında eşkıyalara rast geliyorlar. Eşkıyalar bunları elbiselerine kadar soyup külotla bırakıyorlar, canlarını zor kurtarıyorlar eşkıyalardan.. Sonra gittikleri yerde gavur muamelesi yapmışlar. Yani orada toplum bu günkü gibi değil, yani kimse kimseyi tanımıyor. Bitlis halkı Diyarbakır halkını tanımıyor. Yani kördöğüşü gibi bir şey. Tarlada buğdayı biçiyorlar yere dökülen taneleri toplayıp yemesinler diye. Onları bile hayvanlarına yediriyorlardı. Su testisinde su içseler “o haram oldu” diye testiyi kırıyorlardı. Yani bu kadar biri birini tanımamak var. Sadece Ermeni meselesi değil.
Yine babamızın üvey ablaları vardı, rahmetli. Bitlis işgalinde 8 yaşlarındaymış. Ninesi yaşlı olup kaçamayınca, bu da küçük olduğu için ikisi gizlenmişler. Gündüzleri ekmek yapılan yer tandır içine saklanır, gece çıkıp yiyecek ararlarmış. Bir müddet böyle saklanmışlar. Sonra Rus askerleri aramada bu ikisini yakalamışlar. Yolda esir götürürken Ermenilere rast geliyorlar. Ermeniler kızcağızı görünce içlerinden birisi diyor babamı biliyormuş ki, babamın ismini zikrederek “Dinini ne ettiğimin Cafosu’nun kızı” diye beni öldürmek istedi, ama bizi esir alan Rus askeri bırakmadı, mani oldu. Sonra bizi esir kadınların olduğu cami gibi bir yere götürüp attılar. Birkaç gün daha geçti. Bir gece Ermeniler bu yeri bastılar ve silahlarla biz kadınları taradılar. Bütün kadınları öldürdüler. Ben Allah’ın takdiri küçük olduğum için şehitlerin altında kalmıştım. Bana bir şey olmamıştı. Yine Ruslar gelip beni alıp bu defa Kızıl Cami adlı Bitlis merkezdeki camiye esirlerin içerisine koydular. Ruslar bize çok iyi davranıyordu. Hatta bize tavuk vermişlerdi yemek için. Ama Ermenilerin eline geçseydik kesinlikle bizi öldürürlerdi. İşgal müddetince camide kalıyorduk. Rus askerleri bizi bekliyordu. Bir gün bir Rus askeri geldi dedi: “Bizler çekiliyoruz.” Galiba kazak imiş ve Türkçe biliyormuş. “Biz emir var çekileceğiz, sakın bu gece hiç ses çıkarmayın ve ışık yakmayın. Biz gidince Ermeniler gelir sizleri öldürürler.” diye tembihleyip gitmişti. Bizler o gece sabaha kadar çıt çıkarmamış, kandil yakmamıştık. Daha sonra Rusların hakikaten gittiklerini ve aşağıdan piyade olarak Türk askerlerinin geldiklerini görmüş, onlara doğru ağlayarak koşmuş ve askerlerin ellerini ayakların ağlayarak öpmüş ve birbirlerine sarılmış. Bitlis harabe perişan bir haldeydi. Ağustos ayı idi. Yiyecek bir şey yoktu. Dut yiyerek, dut yaprakları yiyerek hayatta kalmışlar. Hepsi ishal, hasta ve perişan olmuş, yaprak yemekten ve açlıktan. Demek ki Ermeniler önce Osmanlıya hıyanet etmişler, bir nevi arkadan hançerlemişler. Sonra da bu mezalimi duyanlar da kaide-i zalimanesiyle mukabelede bulunmuşlar. “Men dakka dukka” misali.
***
Osmanlı Devleti, tehcir edilen bu Ermenilerin güvenliği için imkânlar nispetinde her türlü tedbiri almaya çalışmış. Onları korumak için kanun çıkarmış. Yolluk vermiş. Kalacakları yerlerdeki masraflarını karşılamaya çalışmış. Bunların belgeleri Osmanlı Arşivlerinde mevcut. Ermenileri öldürdü diye Yozgat-Boğazlıyan Kaymakamı idam edilmiş mahkeme tarafından. Ermeniler Halep’e gittiler. Esas meskûn yerleri Halep idi. Ama oradan birçoğu fırsatını bulur bulmaz Avrupa’ya gittiler, Fransa’ya çok sayıda Ermeni gitti. ABD’ye çok sayıda Ermeni göç etti. Bu Ermeniler yurt dışında gerçekten iyi çalışmışlar. Çok sayıda yayın yapmışlar. İyi propaganda yapmışlar. Biz, “Her şey Osmanlının suçu, yeni bir devlet kurduk, bize ne!” havalarına yatmışız. Fransa da 25 bin tane çalışma yapılmış, akademik çalışma. Ermeniler bunu yapmışlar. Bütün Avrupa’nın beynini yıkamışlar. Bu gün soykırım kanununu kabul ediyorlar diye kızıyoruz. Ama Türkiye’de yapılan araştırmalar elliyi geçmez. Türkiye’deki bu ideolojik yaklaşım sadece Kürt meselesi değil, bütün meselelerde gözünü kapatmış. Sadece bir şeyi millete dikte etmek istemiş, “laiklik” demiş, dinden uzaklaştırmaya çalışmış, diğer meselelere hep mesafeli davranmış. Ermeni meselesine bir akademisyen sarılıp “Ben bunu şöyle bir ortaya çıkarayım” dediği zaman önüne engeller konmuştur. Türkiye toplumu aydınlatılmamış. Ama Avrupa’da beyin yıkamışlar Ermeniler. Gerçekten bir kıyım var, ölüm var ama onu abartarak, büyüterek, çok büyük yalanlarla ve düşmanlıkla anlatmışlardır. 25 bin tane akademik çalışma ne demek. Bu sadece Fransa’da yapılan çalışmalar. Yani Amerika’sı, İngiltere’si, şusu busu hariç. En çok Fransa bu konuda hassas. Niye Fransa bunu çok fazla yapmış, bu konuda Fransa büyük bir dezenformasyona tabi tutulmuş. Bilgi yoğunluğu olmuş. Yanlış bilgi bombardımanı olmuş. Bizde Ermenilerle ilgili olarak yapılan araştırma, o da resmi ideolojinin, dar ve basit kalıpları içerisinde çok az sayıda.
Katkı: Yani bir tarih müzakeresi yok. Biraz daha ilave edebilir miyim? Tabi bu akademik çalışma derken, vaktiyle Dışişleri Bakanlığından biriyle görüşmüştüm. Üç tane kitap hazırlamışlar Ermenilerle ilgili. “Adamlar nerede ise yılda otuz kitap basıyor, biz para yokluğundan üç kitabı basmadık.” Şeklinde yakınıyordu bu görevli. Bir ikinci husus basılan Ermenilerle ilgili kitapları, milletvekillerine, bakanlara ve bürokratlara filan gönderiyoruz, görevlilerden bunların ellerine bir türlü ulaşmıyor. Bu kitapların götürülüp kitapçılara satıldığını işitiyoruz. Ulaştırılanlar da ilgi duymuyor. Şimdi bizim Devlet adamlarımız ilgi duymazsa, iş tabii ki yürümez.
***
Evet çok enteresan şeyler var da, bunu demezseniz kim bunu bilecek? Nasıl bunu öğrenecekler? Öğrenemezler. Dolayısıyla bizim devletin, bu yetmiş senelik katı ırkçı, jakoben tek adamcı, tek zihniyet politikaları, yani bu yalnız Ermeni meselesinde değil, tabi bir acı gerçeği de ifade edeyim: Biz Ermeni meselesini bilmiyorduk. 1970’li yıllarda bizim büyük elçilerimize suikastlar yapıldı da, Türkiye’nin bir Ermeni meselesi olduğu ortaya çıktı. Çok yazık bunu mu beklemek lazımdı? Bizler eğri oturup, doğru konuşup öz eleştirimizi yapmalıydık. Ama yapamadık. Ancak suikastlarla bunu öğrendik ki bir şeyler olmuş.
Şimdi ben bir şey daha söyleyeyim arkadaşlar. Konumuza dönelim. Evet şimdi Milli Mücadele yıllarında, bir iki şey daha söyleyeyim, Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal, Bekir Sami ve Rauf Beyler bir protokol imzalıyorlar. Osmanlı Hükümeti ile imzalıyorlar. Bahriye Nazırı Salih Paşa ile imzalanan bu gizli protokolde şöyle bir madde var: “Milli sınırlar, Osmanlı Devleti’nin Türkler ve Kürtlerle meskûn olan arazisidir. Kürtlerin Osmanlı camiasından ayrılması imkânsızdır. Kürtlerin serbestçe gelişmelerini temin edecek şekil ve surette geleneksel ve toplumsal hukukumuzca müsaadelere mazhar olması dahi desteklenmek ve yabancılar tarafından görünüşte Kürtlerin bağımsızlığı maksadı altında yapılan tezviratın, (dedikoduların) önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce malum olması uygun görüldü.”
20 Ekim 1919 yılında Osmanlı Bahriye Nazırı ile Mustafa Kemal arasında imzalanan gizli protokoldür bu. Yine 24 Nisan’da Mecliste bir uzun konuşma yapıyor Mustafa Kemal. Meclisin açılışının ikinci gününde, 24 Nisan 1920’de; “Yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir fakat hepsinden mürekkep bir anasır-ı İslamiyedir. Vatandaştırlar, birbirlerine karşılıklı hürmetle bağlıdırlar ve diğerinin her türlü hukukuna, ırki, sosyal, coğrafi hukukuna daima riayetkârdırlar.” bunları diyor.
15 Eylül 1919’da da Malatya Kürt ileri gelenlerinden Hacı Kaya ve Hacı Mustafa Ağaya çektiği bir telgrafta Mustafa Kemal Paşa, “Sizler gibi din ve namus sahibi büyükler oldukça Türk ve Kürt’ün yekdiğerinden ayrılmaz iki öz kardeş olarak yaşamakta devam edeceği ve Makam-ı Hilafet etrafında sarsılmaz bir vücut halinde iç ve dış düşmanlarımıza karşı demirden bir kale halinde kalacağı şüphesizdir. Cenab-ı Hak, mesainizi meşkûr eylesin.’’ diyor.
İzmit’te 1922 yılında, Mustafa Kemal Paşa’nın Halkevinde yaptığı bir konuşma var. Çok uzun bir konuşma. Orada Cumhuriyetin kuruluşundan sonra tamamıyla bir özerklik zihniyeti ile Kürtlerin her türlü haklarını vereceğini, orada gazetecilerle yaptığı bir sohbette açıkça ifade ediyor. Yine burada çok enteresan görüşler var. Kurtuluş savaşında bir isyan var. Erzincan tarafında bir isyan. Alevi isyanı.
Soru: Bu isyanın Kürtlükle alakası var mı?
Kürtlerin büyük bir çoğunluğu Sünni’dir, az bir kısmı alevidir. Türklerde de Kürtlerde de alevi var. Tunceli’deki Kürtler alevidir. Irak’taki bütün Kürtler Sünni’dir. Suriye Kürtleri Sünni’dir. Çok enteresan bir şey, İran’daki Türkler Caferi’dir, Kürtler Sünni’dir. İran’daki bütün Kürtler Sünni’dir. Sadece Türkiye’de alevi Türk vardır, o da biliyorsunuz, Tunceli, Elazığ taraflarındadır. Sivas’ta da varlar. Ama çok fazla değiller. Ben tabi Şeyh Said hadisesini geçiyorum, bahsetmek istemiyorum. Çok dramatik, çok enteresan bir olaydır. Tabi hakikaten çok üzücü bir şeydir. Çok zulümler yapılmıştır. Çok insanlar haksız yere öldürülmüştür. Hiç böyle alakası olmayan insanlar öldürülmüştür. Ama Şeyh Said hadisesinin, Milli bir hareket olma karakteri son derece zayıftır. Biraz milli olma yönü de vardır. Hiç yoktur dersek doğru değil. Enteresan bir şey bu hadise sırasında Sultan Abdulhamid’in oğlu adına, Diyarbakır Ulu Camiinde hutbe okutuluyor. Eğer Şeyh Said hadisesi muvaffak olsaydı, kurulacak devletin başına Abdulhamid’in oğlu halife olarak geçirilecekti. Yine Dr. Rıza Nur şöyle diyor: “Şeyh Said gayet dindar bir adamdı. Medreselerin ve tekkelerin ilgası, şapka giydirme şaibesi bu adamı isyana sevk etmiş. Bunu, Mustafa Kemal Kürt Milli isyanı ve aynı zamanda irtica telakki etti. Halbuki resmi tahkikat asla Milli bir Kürt isyanı olmadığını göstermiştir. Ben bunu burada İstiklal Mahkemesi başkanı olan Ali Saip’e sordum. Asla Kürtlük meselesi yoktur, sırf dindir dedi.” Bunu bera-yı malumat olarak arkadaşlarıma arz etmek istedim
Katkı: Ben Melik Fırat’tan da dinlemiştim. Aynı şeyi söylemişti.
Katkı: Bu günkü Kürtçülük içerisinde, bir kısım dindar hocaların ve âlimlerin yer alması, biraz da bu felsefeden kaynaklanıyor. Yani biz Kürt devleti kuralım orada şeriatı uygulayalım gibi bir felsefe ile onlara destek oluyorlar. Bu belki İngiliz oyunu. Devam ediyor.
Şimdi bu meseleye Üstadın bakışı çok önemlidir. Tabi üstadın mektupları falan bu mevzuda var da ben olmayan bir şeyi anlatacağım size. Duymuşsunuzdur da. Abdulkadir Badıllı Mufassal Tarihçe-i Hayat’ta anlatıyor. Diyor ki: “Ben Molla Hamid abiyle görüştüm. Bana o meseleyi anlat. Ne oldu?” dedim. Dedi ki; “Ben ordaydım. Kör Hüseyin Paşa on bin tane askeri olan eski Hamidiye alay kumandanlarından bir tanesidir. On bin tane askeri var. Çok güçlü bir adam. 1925 yılında Üstadın yanına Erek dağına geldi. Elinde bir kese altın var. Üstadın önüne bıraktı. Üstad “Bu nedir?” dedi. “Kurban helal kazancımdır, zekâttır. Ne olur bunu al.” Dedi. Üstad sinirli bir şekilde; “Sen benim zekât kabul etmediğimi bilmiyor musun? “Birazını al. Bunu talebelere harcarsın.” Dedi. Üstad; “Hayır ben onlara bakarım.” dedi. Sonra döndü Üstada dedi ki: “Ben hususi bir mesele konuşacağım, talebelerin gönderir misin?” Üstad dedi ki: “Ben onlardan gizli bir şey konuşmam. Ne söylüyorsan söyle.” Molla Hamid diyor ki “Hüseyin Paşa boyu iki metre olan bir adam. Kolları benim kadar kalın. O kadar böyle babayiğit bir adam, bana dedi ki; “Kurban, Şeyh Said bana haber gönderdi. Aşağıda on bin tane asker bekliyor. Şimdi ne yapayım? Katılayım mı? Üstad elini başının arasına koydu ve öyle dört beş dakika düşündü, sonra başını kaldırdı, dedi ki: “Hüseyin Paşa Melayê Ciziri ne derse kabul eder misin?” “Kabul ederim.” Dedi. Hazret-i Üstad, cebinden divanı çıkardı ve tefeül ederek açtı, şu beyit çıktı:
“Hin jı nik dêrê ve tên, qesta keniştê hin dikin.”
“Ney ji van im, ney ji van im, min derê xemmari bes”
(Melaye Cıziri, Diwan, Fırat Yayınları, sayfa: 97)
Beytin Türkçe manası: “Bazıları kiliseden dönüp gelir, Müslüman olur. Bazıları da döner Yahudi mabedine Yahudi olur. Ben ise, ne onlardanım, ne de bunlardanım. Bana meyhane kapısı kâfidir.’’
Bu tefeülden sonra, Üstad Hazretleri: “İşte gördün mü Paşa!.. Ben şimdi ne sizdenim, ne de onlardanım’’ dedi.
Hüseyin Paşa: “Seyda, sen benim kolumu kanadımı soğuttun. Ben şimdi aşiretime dönsem, ‘Paşa korktu, onun için vazgeçti diyecekler.’ dedi.
Hazret-i Üstad: “Evet, korktu desinler, amma kan döktü demesinler’’ dedi. Ve en son, Hüseyin Paşa veda edip ayrılırken de; Hazret-i Üstad, Paşa’ya üç defa: ‘’Paşa kan dökme, kan dökme, kan dökme!..’’ dedi ve tekrarladı.
Hüseyin Paşa aşağı gidiyor askerlerinin arasına ve hadiseye katılmaktan vazgeçiyor. Ama tabi diyor ki Hüseyin Paşa anlatırken; “Kurban eskiden Ruslar geliyordu, bizi öldürüyorlardı, biz de onları öldürüyorduk. Şimdi askerler geliyor köyümüze, biz yemek veriyoruz, bizi evimizden çıkarıyorlar, namusumuza tecavüz ediyorlar, bir şey de diyemiyoruz askerimizdir diye. Artık tahammülümüz kalmadı. Buraya kadar geldi. Sen söyle biz ne yapalım? Biz isyan edeceğiz.” Aynen Hüseyin Paşanın söylediği Molla Hamid Abinin yeminle anlattığı, Abdulkadir Badıllı abinin, Celal Huyut’un ve üç dört kişinin de imzasını alarak, kaydettiği doküman budur.
Katkı: Buna rağmen kan dökme diyor Üstad.
Evet Üstad kan dökme diyor. Tabi Üstad neticesiz kalacağını biliyor. Üstadın manevi öngörüleri var, manevi perspektifleri var. Evet onları ben geçtim, biliyorsunuz. Bu anlattığım orijinal bir şey olduğu için anlattım. Tek Parti döneminde 29 Kürt isyanı var arkadaşlar. Yani önceden hiç yokken. Osmanlılar zamanında iki isyan var. Şeyh Ubeydullah ve Bedirhan Paşa isyanları ki, bunlar Kürt Milli isyanı değildir, kısaca değindik. Cumhuriyet zamanında 29 Kürt isyanı olmuş.
Katkı: Celali İsyanları ne oluyor?
Onlar, Türklerin Osmanlıya isyanlarıdır. Kısaca bu güne gelirsek, gerçekten demokratik bir açılım başladı, İnşaallah bu faaliyetler geriye dönmez. Neler yapılabilir? Meselenin kalıcı bir çözümü için, Türkiye’deki bütün insanların kardeşliğine dönük, sağlam bir alt yapı için neler yapılabilir? Tabi bir TRT Şeş açıldı. TRT-6 gerçekten bir devrimdir. Bundan 20-30 sene önce Türkiye’de, Kürtçe bir televizyon açılacak denseydi, hiç kimsenin aklının ucundan bile böyle bir şey geçmezdi. Ama tabi Türkiye çok geç kaldı. Zaten uydu ile 20-30 tane Kürt televizyonu var. Zaten isteyen evinde oturup bunları seyrediyor. Deseydik o zamanlar, çok menfi propagandalara hedef olurduk. Keşke bu televizyon 20 sene evvel açılsaydı. Ama maalesef bürokratik engeller, tek parti zihniyeti, Kemalist zihniyetten dolayı bu gerçekleşemedi.
Soru: TRT-6 ile alakalı bir itiraz var. Kürt Şeriatçılar, İslamcıları tarafından bir itiraz yapılıyor, TRT-6’i maksatlı açtılar, Kürtlerin, inançlarını, akidelerini bozmak için açtılar. Kemalizmi onların içine de sokmak için yaptılar. Buna ne dersiniz?
Tabi mutlaka bazı yanlış şeyler var. Ben TRT-6’te birkaç kez programa da çıktım, arkadaşlar da çıkıyorlar. Yalnız ben arkadaşların çoğundan şu izlenimi edindim: TRT-6’te hemen her gün mutlaka Bediüzzaman Said Nursi bir şekilde gündeme geliyor. Mutlaka isminden bahsediliyor. Söylenen ön yargılara, fikirlere katılmak mümkün değil. Ama devletin bazı politikaları var. Bazı şeyler orada işleniyor bu doğru. Fakat TRT’nin diğer kanalları ile kıyaslandığında en ehven kanal yine de bu. Fakat daha dikkatli olmaları lazım. Doğu’daki Kürtlerdeki dini hissiyatları incitmemeleri lazım. Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalptir çünkü.
Katkı: TRT-6 açıldığında Roj TV diyor ki: Kesinlikle seyretmeyin, Türkleşirsiniz. CHP yasa tasarısı veriyor; kapatın. MHP aynısı. Eleştiriler yapılırken bu kardeşlerimiz de yaptıkları şeyin nereye vardığını bir düşünsünler. Yani biz TRT-6’i eleştirirken Roj’dan ayrı olacağız. CHP ve MHP ile aynı tuzağa düşüyoruz, bunu düşünmek lazım.
Konuya isterseniz biraz daha devam edelim. İstiklal Mahkemeleri Türkiye’nin tarihinde üzerinde incelememesi gereken çok önemli karanlık bir sayfadır. Burada tabi birçok haksız uygulamalar yapılmıştır. Binlerce insan öldürülmüştür. Bu güne kadar onlarla ilgili arşivler açılmıyor. En son Meclis Başkanı ne dedi: “10 binlerce belgeyi araştırmaya açacağız. Ama İstiklal Mahkemesi zabıtları bunun dışındadır.” Niye bunun dışında kalmış bunlar? Kısa bir şey okuyorum, dikkatle dinlerseniz çok enteresan bir şey. Şark İstiklal Mahkemesi Savcılarından, Süreyya Özgeevren’in bir hatırası: “Bir gün mahkemeye karayağız bir Kürt genci getirdiler, Türkçe bilmediği anlaşılınca hâkimler delikanlının idamına karar verdiler. Gerekçeleri şöyleydi: Türkçe bilmeyen bir insandan bu memlekete hayır gelmeyeceğinden, idamına karar verilmiştir. Hemen o gece o çocuğu götürüp astılar. Dağkapı meydanında Yalova adlı küçük bir otel vardı. Orada kalıyordum, o gece uyur uyumaz o Türkçe bilmeyen çocuk rüyama girerek boğazıma sarıldı: ‘Niye beni bıraktın idam etsinler diye?’ Sabaha kadar kaç kez benim rüyamda boğazıma sarıldı. Deliye dönmüştüm.’’
Bunun gibi binlerce hukuk ve insanlık dışı, insanın kanını donduran facialar var ve bunların hiç birisi, bu gün bilinmiyor ve gün ışığına çıkarılmıyor. Türkiye bu noktaya gelmişse kendiliğinden gelmemiştir. Çok büyük zulüm ve haksızlıklar yaşandı. Çok örnekler var. Ben sadece bir örnek veriyorum. Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Ulaş, İstiklal Mahkemesinde yargılanıyor ve beraat ediyor. Mahkemeye itiraz ediyor diyor ki: “Bütün namuslu adamları astınız, beni niye beraat ediyorsunuz? Namusumda bir leke mi gördünüz de beni asmıyorsunuz?” Ahmet Kabaklı’nın Temellerin Duruşması adlı eserinde geçen bir hatıra.
Bir Sason hadisesi: Bir subay bir ağanın evine gidip misafir oluyor. Ağa, koyun kesiyor misafirlerine ikram ediyor. Ağayı bir bahane ile evden dışarı gönderip gelinine tecavüz ediyor. Sonra Sason hadisesi meydana geliyor. Onu tabi bir insanlık dramı diye ana başlıkla anlatıyorum.
Yine Adalet Bakanı Prof Dr. Mahmut Esat Bozkurt’un 19 Eylül 1930 tarihli Milliyet gazetesinde bir demeci var. Soyadını Atatürk vermiş, Bozkurt diye. Diyor ki: “Benim düşüncem şudur; herkes dost ve düşman bunu anlasınlar. Bu ülkenin efendileri Türklerdirler. Saf Türk olmayanların, Türk anavatanında sadece bir tek hakları vardır, köle olma hakkı, hizmetkâr olma hakkı.”
Katkı: Vay anasına bakana bak. Orta çağda yaşıyor adam.
Ülkede adaleti sağlayacak adam. Adalet kimlere teslim edilmiş, görüyor musunuz? Şimdi arkadaşlar çözüm çok. Çözüm, bunların hepsinin hesabını sormaktır. Devr-i sabık meydana getirmektir. Çünkü bunların hesabını sormazsanız tam adalet olmaz. Bir şey söyleyeceğim. İngiltere’de bir adam avam kamarasını basıyor, tehdit ediyor, silahlar patlıyor, sonra adam ölüyor. Aradan yüz sene geçiyor, bir gün bir milletvekili diyor ki, “O adam geldi, avam kamarasını bastı, sonra bir ceza görmeden öldü gitti. Ne yapalım? Bu İngiliz demokrasisi için büyük bir lekedir.” Oy birliğiyle şu kararı veriyorlar: Adamın mezarını açıyorlar, kemiklerini çıkarıyorlar, avam kamarasının önünde bir darağacı kuruyorlar ve kemikleri asıyorlar. Kemikleri ibreti âlem için asıyorlar. Şimdi bunlar hepsi kalsın mı? Elbette Mahkeme-i Kübra var, elbet bunların hesapları kat kat görülecektir, ama bu dünyada da ibreti âlem için bazı şeylerin yapılması mutlaka gerekiyor.
Dersim olayından da bahsetmiyorum. Dersim olayı çok büyük bir faciadır, dehşetli bir faciadır, gece vakti saat birde Mahkeme kuruyorlar, elektrik yok, arabaların farlarından ışıklar meydana getiriyorlar. “İşte samiin yok, yani dinleyici yok. Mahkemeye, dinleyici bulun!” Diyorlar, üç beş tane asker getiriyorlar: “İdam edeceğiz ama idamda mutlaka seyredeceğiz, ertesi gün Mustafa Kemal gelecek.” Haber gönderilmiş Atatürk gelmeden önce bu işi bitirin. Yoksa on bin tane beyaz donlu Kürt alevi Elazığ’ı doldurur, toplanır, bunların idamlarını engeller. O gece on yedi kişiyi idam ediyorlar. 70 küsür yaşındaki Seyyit Rıza’nın yaşını küçültüyorlar ki, idam edilebilsin, 17 yaşındaki oğlunu yaşını büyütüyorlar ki idam etsinler. Hukuk faciaları binlerce, binlerce binlerce. Bu anlattığım Seyyid Rıza olayının şahidi İhsan Sabri Çağlayangil. Bütün bunları anlatan İhsan Sabri Çağlayangil’dir. Hatıralarında bunları anlatıyor. Seyyid Rıza ve arkadaşlarının mezarı da orta yerde yok.
Katkı: Hocam özür dilerim. İstiklal Mahkemeleri tutanaklarının açılmamasının en önemli sebebi bence budur. Verilen emirler var onlara, kanun dışı verilen emirler var.
Kanuni bir şey yok zaten. Peki Şeyh Said’le birlikte 49 kişiyi daha idam ettiler. Hepsinin de cesetlerini toplu olarak bir yere gömüyorlar. Bu yer neresidir? “Diyarbakır’dadır” diye söylüyorlar. Peki nerededir? Birçok çukur kazıyorlar atıyorlar cenazeleri. Üzerlerini toprakla örtüyorlar, mezar falan yok. Mezarları belli değil.
Katkı: Resmi ideolojinin yargılanması lazım ki bunlar ortaya çıksın.
Seyyit Rıza ile birlikte 17 kişiyi toplu olarak gömüyorlar, yerleri belli değil. Mezarları nerede onların? Bu Kürt meselesi arkadaşlar, Barzani, Talabani, bunları geçiyoruz. Apo meselesi çok önemli bir konudur. Mutlaka anlatmak gerekiyor, ama ona da zamanımız yok. Çözümlere falan gelelim.
Katkı: İstiklal Mahkemeleri ile ilgili Delibaş İsyanı oluyor, Konya Ereğli’de. Dedem de oradaymış. Ona diyorlar: “Kaç! Seni de ihbar etmişler.” Her tarafta adam asmışlar, atına binip kaçıyor evine uğramadan. Bacısına diyor: “Çoluk çocuk sana emanet.” Evini yağma ediyorlar.
Aslında İstiklal Mahkemeleri, asker kaçakları, için kurulmuş bir mahkemedir. Mesela bir adamın iki asker kaçağı oğlu varmış, çağırmışlar babasını demişler, “Birisini idam edelim, hangisini idam edelim, sen seç. Adam ağlamış sızlamış, demişler: “Hangi oğlunu idam edelim?” Başka bir enteresan olay İstiklal Mahkemelerinde: On tane at hırsızı varmış, on tane de asker kaçağı. Demişler ki; “Asker kaçaklarını idam edin!” Cellâtlar yanlışlıkla götürmüşler at hırsızlarını idam etmişler. Sonra öğrenilmiş ki bu idam edilenler at hırsızlarıymış. Demişler: “Bir şey olmaz, diğerlerini de idam edin gitsin.” Arkadaşlar anlattıkça aklıma olaylar geliyor. Bu olaylar insanın kanını donduracak olaylardır. Bunlar fecaattir.
Dördüncü bölüm için buraya tıklayınız.






Yorumlar
Yorumumun "haksız, kasıtlı, yersiz ve çatışmacı" olduğunu ileri sürerek "Bu yazılanların Kürt devleti mücadelesi olarak yorumlamak tek kelime ile vicdansızlıktır " buyurmuşsunuz. Bu hükme nasıl vardığınızı bilemiyorum, ancak size tavsiyem önce benim yazdıklarımı bir kez daha dikkatlice okuyarak, doğru bir şekilde algılamaya çalışınız. Doğru anlamış olsaydınız; yazılanları bir Kürt devleti mücadelesi olarak nitelemediğimi, "Bugün Marksist-Leninist temelinde bir Kürt Devletinin mücadelesi veriliyor.. bunu görmek lazim" sözümle neyi kastettiğimi anlamış olur, itirazımın "Said Nursinin konuyla ilgili müspet fikirleri yerine, Kürdistanda yaşanan menfi hadiselere dikkat çekilmeye" dair olduğunu görürdünüz. Ayrıca söz konusu Hatibin, sizin savunmanıza ihtiyaç duymadan kendi fikirlerini savunacak durumda olduğuna inanıyorum. Eğer o makalede ifade edilenlerle ilgili bir fikriniz varsa onu ifade edin de görelim. Yoksa yorum yapanlara dil uzatmak size birşey kazandırmaz. Saygıyla Cevap | Alıntı | Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.