Yazarımızın 14 Mart 2010 Pazar günü Sosyal Etütdler Derneğinde vermiş olduğu “Said Nursi ve Demokratik Açılım” konulu seminerin dördüncü bölümü
Birinci bölüm için buraya tıklayınız.
İkinci bölüm için buraya tıklayınız.
Üçüncü bölüm için buraya tıklayınız.
Soru: Bu demokratik açılım konusunun bence gelinen en can alıcı noktası bu. Şimdi malum zihniyetin, malum şahsın, Hadis-i Şeriflerin ihbaratıyla, dehşetli bir şahıs ve zihniyet olduğunu, iman nuruyla görmek mümkün. Üstad bu konuda eserler telif etmiş, orada daha zuhur etmeden evvel bunların özelliklerini anlatmış. Şimdi bütün bunlardan sonra gelinen noktada bu zihniyet, demokrasi, temel hak ve hürriyetleri konusunda, ta baştan buraya kadar, insan gibi yaşayacak bir ortamın tesisi noktasında, öyle bir demokratik yapının oluşmasını engellemek ve istibdadını, saltanatını, zulmünü, tahakkümünü devam ettirmek için ekall-i kalil hükmündeki bu zihniyet, sürekli bir takım hileler, entrikalar, dolaplar ve ifsat hadiselerini icra mevkiine koyuyor, Şimdi onlar tabi insanların kimisi Hutuvatt-ı Sitte’de olduğu gibi, kimisinin milliyetçiliğinden, kimisinin dindarlığından yararlanıyor vs. vs. Ama her halükarda bu vatan ahalisini biri birine düşürttürüp kendisinin hâkimiyetini devam ettirmek istiyor. Şimdi bu ortaya attığı senaryolarını uygulamaya koyarken çeşitli, işte istediği tiplerde insanları seçiyor, onlarla bu icraatlarını uygulamaya koyuyor. Ha şimdi burada diyelim ki Kürtler, bunu siz içinde olduğunuz için, aslında bunu söylerken bile, hoş gelmiyor ama anlatmak adına söylemek istiyorum, mesela Kürtler şöyle düşünüyor olabilirler mi? Siz şimdi yöre insanlarını tanıyorsunuz. Apo derin devletin çıkardığı bir adam. Kendi senaryolarını onun eliyle uygulatıyor, vakıa öyle. PKK memleketin zavallı çocuklarını cahil bırakmış, fakir bırakmış, işsiz güçsüz bırakmış ve o ortamın içerisine bırakmış, istediği gibi kullanabiliyor. Ama bütün bunlara rağmen, Kürtler şöyle düşünüyorlar mı acaba? “Biz bağımsız bir devlet kurmak istiyoruz. Bu bizim de hakkımız. Nasıl Türkler kurmuş, adına Türk Devleti demişler, Türk bayrağı demişler, Türk vatanı demişler, biz de Kürdüz, biz de kendi ana lisanımızı istediğimiz gibi kullanacağız, kendi bayrağımız olacak, kendi yurdumuz olacak, kendi vatanımız olacak. Bu da bizim hakkımız. Sonuçta her ne kadar hâkim zihniyet böyle bir senaryoyu uygulamak adına da olsa biz kendi hedefimize varmak için, kendi istediğimizi elde etmek için karşılıklı olarak böyle bir denge noktasında bu işi götürüyoruz.
Ha onlar kendilerine bunu alet olarak yapıyorlar, ama biz de kendi hedefimize varmak için bunu yapıyoruz. Apo bizim için bir kahramandır. Niye onlara hizmet ediyor? gibi bile olsa bizim kendi devletimizin kurucusu pozisyonunda. Hakikatte öyle olmasa bile böyle olması bizim işimize geliyor,” diye düşünerekten. Kürtlerin büyük ekseriyeti kendi hedefledikleri gibi bir Kürt devleti kurmak adına mevcut tabloyu, demokratik açılımı, bu açıdan değerlendirerek; “Biz demokratik hakları elde etmek adına olsa da bu mücadelenin içine, APO, PKK vs. Kürt Milliyetçiliğini savunanlarla beraber davranıyoruz, daha da güçlü oluruz ve kendi hedefimize biraz daha yaklaşmış oluruz.” diyerekten o malum zihniyetle biraz hemhal olarak o malum zihniyetle de işbirliği halinde hareket ediyor olabilir mi? Böyle bir bakış açısı, Kürtlerin lehine bir sonuç doğurabilir mi? Kürtlerin böyle gerçekten bir düşünceleri varsa, eğer bu düşüncelerine hizmet eden mevcut durumun devamından yana olabilirler mi?
Cevap: Benim şahsi görüşüm, Apo’ya inanan belli bir kesim var. Bunu biliyoruz. Birçok olayda bunun yansımalarını görüyoruz. Seçim sonuçları da bunu gösteriyor. Özellikle son 30 yıldır uygulanan politikalar, Diyarbakır Hapishanesinde yaşanan insanlık dışı olaylar, işkenceler PKK’ye büyük oranda adam kazandırmıştır. Boşaltılan binlerce köy PKK’ye büyük oranda adam kazandırmıştır. Kürt şehirlerindeki çok sağlıksız nüfus artışları ve çok sayıda işsiz insanın bulunması, sağlıksız şehirleşmeler PKK’ye büyük oranda adam kazandırmıştır. Operasyonlarda suçlu suçsuz demeden bölge halkına çok büyük zararlar verilmesi PKK’ye büyük oranda adam kazandırmıştır. Ama büyük bir kesim, DTP ve o partiye oy verenlerin büyük bir kısmı, şöyle düşünüyor, bunu arkadaşlarımız da biliyorlar:
Bu adamlar kalktılar, bizim haklarımızı savunmaya başladılar, biz gündeme geldik, biz konuşulmaya başladık. Eğer bunlar olmasaydı, TRT-6’te olmazdı, Kürtlere verilecek haklar konuşulmazdı. Kürtler yine inkâr edilmeye devam edilecekti. Demokratik açılım konuşulmazdı. Şu da olmazdı, bu da olmazdı. Bu yönden destek olalım diyen insanlar daha çoğunlukta. Ve şunu da söylüyorum ve net olarak biliyorum, Kürtlerin büyük bir çoğunluğunun bağımsız bir devlet taraftarı olduğunu düşünmüyorum, zannetmiyorum, asla böyle bir görüntü yok. Birçoğunun gönlünden geçse bile, böyle bir şey olamayacağını biliyorlar. Eğer Kürtler yani yüz senedir büyük bir çoğunlukla, büyük bir ekseriyetle böyle bir şeye taraftar olsalardı, bu gün Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin işi çok daha zor olurdu. Karşı koymak bu kadarda kolay olmazdı, belli bir kesim bazı olayların içine giriyor ama bu hiçbir zaman halkın çoğunluğuna dayanan bir hareket değil.
Soru: Neden acaba?
Cevap: Benim kanaatim böyle. Yani Kürt insanları dine karşı çok hassas. İslami hassasiyet çok önemli bir faktördür orada. Bu adamlarda dine karşı bir lakaytlık görüyor. Dindar insandır bu noktadan sevmiyor. Ama onları, kendi haklarını gündeme getirmesi noktasında destekliyor. Bunlar dindar değil diyor ve bu nedenle de mesafe koyuyor araya. Büyük çoğunlukla böyle yapıyor. Yani benim şahsi görüşüm, zaten devlet olması mümkün değil, çare de olmaz. Demin en başta söylediğim gibi. Tam demokratik bir Türkiye, yani federasyon bile olamaz. Ben Abdulkadir Ağabeyin görüşüne de katılmıyorum bu noktada. Onun nedenini izah ettim. Çünkü Türkiye’nin şartları bu gün için müsait değil. Bakın Osmanlı üç yüz kusur sene bunu yaptı ve gayet de başarılı uyguladı. Tam federasyon, neredeyse bağımsız devlet gibiydi. Her icraatta kendileri karar veriyorlardı, sadece iki yönden Osmanlıya bağlıydılar, asker veriyordu, vergi veriyordu. Kanunların hepsini kendileri çıkarıyorlardı. Bir problem çıkmadı üç yüz sene. Ne zaman ki Tanzimat’tan sonra, Osmanlı İmparatorluğu, Batının tesiriyle merkezi otoriteyi kuvvetlendirmek istedi, oradaki Ekrad hükümetlerini lağvetti, işte o zaman kıpırdanmalar başladı. Onu zaten en başta söyledik. Fakat bunun dışında bu hakları verdiğiniz zaman, insanların böyle bir şeye girişeceklerini düşünmüyorum, benim şahsi görüşüm budur. Farklı görüşte olan insanlarda var. Zaten konjonktür de buna müsait değil. Olsaydı Irak’ta olurdu. Irak’ta şu anda fiili olarak bir Kürt devleti kuruldu ama, hiçbir zaman uluslar arası konjonktürde ve kuruluşlarda temsil edilebilir bir devlet yok yani. Var mı öyle bir şey? Özerk bir devlet var. Netice itibariyle insan hakları denen bir şey var.
Size iki şey daha anlatayım, bu meseleyi teyit eden. PKK ortaya çıktı. Yahu durup dururken ortaya çıkmadı. Bakın bir örnek: Ahmet TÜRK kibar bir adamdır. Biz Mehmet Ali Bey’le ziyaretlerine gittik, Kızıltepe’ye kendi köylerine gittik. Kasra Kanco’ya. Son derece kibar olarak bizi karşıladı, Üstadı anlattık.
Ahmet TÜRK NTV’de anlattı: “Ben 12 Eylülden sonra yakalandım. Diyarbakır Hapishanesine atıldım. Aşiretime mensup on binden fazla insan var. Beni çırılçıplak soydular, iki yüz askerin arasında gezdirdiler.” Siz bir Türk olarak böyle bir durumla karşılaşsaydınız ne yapardınız?
İkincisini de anlatayım: Leyla Zana bir ev kadını, tahsili olan bir insan da değildir. Kocası Mehdi Zana 1977 yılında Diyarbakır’da Bağımsız Belediye Başkanı adayı oldu, % 70 oy aldı. Adalet Partisi adayı Felat Cemiloğlu %25 civarında oy aldı. 12 Eylül İhtilali oldu, Mehdi Zana’yı yakaladılar hapse attılar. Leyla Zana kocasını ziyarete gitti. Bir defa görüştürmediler, iki görüştürmediler, üç görüştürmediler, dört görüştürmediler, kavga etti oradakilerle. Yakaladılar kadını, falakadan geçirdiler. Kendisi anlatıyor: “Ben dayaktan bayılmışım. Gözlerimi açtığımda beni çırılçıplak soyundurmuşlardı, gözlerimi bağlamışlardı.” Bir insanın karısını bu hale getirseler ne yaparsınız? Leyla Zana, işte bu olaydan sonra, bu Leyla Zana oldu.
İşte arkadaşlar Kürt meselesi olmuş, sanki kendiliğinden ortaya çıkmış değil. Durup dururken ortaya çıkmış değil. Bunun gibi binlerce hadise var. Leyla Zana bunu anlattı, Ahmet Türk bunu anlattı. Anlatamayan yüz bin insan var. Emin olun, o kadar dramlar yaşanmış ki, bu doğuda, bunu anlatmaktan hicap duyuyorum. Kendileri de anlatmaktan hicap duyuyorlar. Bunları yapanlarda zerre kadar hicap ve insaf yok. Bunları anlatınca da bazı insanlar, “Niye bunları anlatıyorsunuz?” diye tepki gösteriyorlar. İyi de hadisenin niye bu noktaya geldiğini anlatmak için bunları anlatmaktan başka çare yok ki… İşin mahiyeti anlaşılmıyor. Milliyetçilik saikasıyla buna bazıları belki tepki gösterebilir. Fakat insafla bakan Nur Talebeleri elbette bunları anlayışla karşılar. Bunlar İslami terbiyenin zedelenmesi sonucu ortaya çıktı. Kendiliğinden bu noktaya gelmedi ki.
Katkı: Bir şey anlatayım. Nur talebesi bir imamı yakalıyorlar. Bir tane terörist diyor ki: “İmam bize silah veriyordu.” Bilinçli bir şekilde “Bu bize silah verdi, yardımcı oldu.” Diyor. On beş gün içerde tutmuşlar imamı.
İmam anlatıyor: “Sonra benim kızımı getirmesini istediler. Benim karşımda, diğer tarafını anlatamıyorum. Onlara dedim ki, ‘Bana ne diyorsanız deyin, ne istiyorsanız isteyin. Ben oyum. Yeter ki kızımı bırakın.’ Beni sonra teröristle yan yana koydular. Teröriste dedim ki, ‘Ben ne zaman böyle bir şey yaptım? Ne zaman benim evime geldin? Ne zaman sana silah verdim? Ben ne zaman size yataklık yaptım?’ Bana dedi ki: ‘Sen hep PKK’yı kötülüyordun, aleyhte konuşuyordun. Bak işte Devleti gör.’’ Devletin içindeki derin güçler. Böyle olaylar binlerce var.
Arkadaşlar Üstad’ın görüşleri ışığında çözüm önerilerini özet olarak sunalım ve konuyu bitirelim. Yoksa bu hamur çok su götürür. Emin olun on saat konuşsak bunları bitiremeyiz.
Katkı: Bir şey açık kaldı izin verirseniz. İsyan kelimesi müphem kaldı. Bence biz 1930’lu yıllarda olsaydık, 1920’li yıllarda bir araya gelseydik, biz isyanla nitelendirilecektik ve belki idam edilecektik. Bu isyan olarak söylenenlerin çoğu uydurma, belki sadece bir kaçı isyan niteliği taşıyan olaylardır. Tenkid eden adamı haydi “isyan etti” deyip asıyorlar, kesiyorlar. Bence isyan kelimesinin altında çoğu bunlar var.
Evet. Şimdi çözüm önerileri olarak on kadar maddeyi kısaca söyleyeyim:
1-Mutlaka özel televizyonlara da izin verilmelidir.
Zaten TRT-6 kuruldu. Tabi bu yeterli bir çözüm değil, Yıllarca bu ülkede en az %30 nüfusa sahip Kürtler yok farz edildi. Hiçbir şekilde hiçbir hakları verilmedi, okullara gittiğimiz zaman Türkçe öğrettiler, teneffüste adam taktılar peşimize, Kürtçe konuştuğumuzda ceza kestiler bize, öğretmene şikâyet ettiler. Öğretmen de bizi dövdü, “Nasıl teneffüste Kürtçe konuşursunuz?” diye. Bu günlere kadar geldik. Televizyon yayını bir başlangıç ama yeterli değil, mutlaka özel televizyonlara da izin verilmeli. Kanun çıktı mı bilemiyorum. Tabi bunun kuralları kaideleri olur. Ben orasını bilemem. Onu kuranlar bilir. Özel televizyonlara da yayın hakkı vermek gerekiyor.
2-Bir an önce koruculuk sisteminin kaldırılması gerekir.
Koruculuk sistemi yıllarca, tabi bazı insanlar tabiri çok kaba kullanıyorlar, ben kullanmak istemiyorum, hani “iti ite kırdırmak” sözü ile diyorlar. 80-90 bin korucu var deniyor, eline silah veriyor, kendilerin aradan çekip “Git orada öldür” deniyor. Bunun ne kadar yanlış olduğu ortaya çıktı. Katliamlar oldu. Devletin silahını verdiğiniz adam, kendi amcasının oğlunu öldürdü. Mardin’in Bilge köyünde tam bir korucu katliamı yaşandı. Tam 44 tane kişi öldürüldü. Bunun çok sayıda misali var. Üstadın dediği gibi Hamidîlik nasıl iltihabı arttırmışsa, koruculuk da problemi arttırmıştır. Bunun gibi binlerce hadise var. Koruculuk sistemi Hamidiliğin çağdaş bir versiyonudur, yeni bir şeklidir. Aynen iltihabı artırdı, zulmü artırdı. Cahil insan silahı eline alınca, onu karşı rakip aşirete doğrulttu arkadaşlar. Onu PKK’lı gördü. Bunun çok örnekleri var, bu araştırılsa belki yüzlerce cilt kitap çıkar. Bunu söylemeye gerek yok. Bir an önce koruculuk sisteminin kaldırılması gerekiyor. Cizre’nin Yeşilyurt köyüne gittiler ve insanlara dışkı yedirdiler dışkı. Bu tabi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde cezalandırıldı, bunun gibi çok şeyler var.
3-Bir an önce değiştirilen yer isimleri eski haline getirilmelidir.
Köy kasaba şehir isimleri arkadaşlar, bunları değiştirmeye ne hakkınız var? Binlerce yıldır anılan bilinen isimler var. Bu bilinen, tanınan, hatıraları olan isimleri masa üzerinde değiştirerek kendi kafanıza göre alakası olmayan uydurma isimleri koydunuz. Böyle bir hakkınız var mı? İnsanın kendi koyduğu ismi başkasının başka isimle değiştirmeye hakkı var mı? Senin ismin İsmail iken birisi, “Sen İsmail değil şusun” demeye hakkı var mı? Nasıl kendini biliyorsan öyle. Şimdi bu doğuştan gelen bir haktır, bu fıtri ve insani bir haktır. Bu Allah’ın vermiş olduğu bir haktır. Üstadın Nurs olan köyünün ismini ‘’Kepirli’’ diye değiştirdiler. Bitlis’te Şeyhlerin Nurşin olan köyünün ismini değiştirdiler. Güroymak koydular. İsmi değiştirilmeyen yerleşim birimi bırakmadılar ki. Tillo’nun ismini Aydınlar yaptılar. Bir an önce bu değiştirilen isimler eski haline getirilmelidir. Ne ise bin yıldır, ne kullanılıyorsa o. Mesela Cizre’de iki yüz tane köy var. Köylülerin çoğu Türkçe isimleri bilmezler, gelirler ilçede eski isimleri söylerler. Memurlar da çoğunlukla Türk olduğu için eski ismini bilmiyorlar. Ortada ciddi bir “Hangi köydensin?” anlaşmazlığı var. Bulurlar bir yerli vatandaş meseleyi çözmeye çalışırlar. Kürt vatandaş da yeni ismi bilmez. Bunun çok örneklerine defalarca şahit olduk. Bir an önce bu yanlışın da düzeltilmesi lazım. Bu da büyük bir haksızlıktır, bölge insanının duygu ve düşüncelerini hiçe saymak ve aşağılamaktır.
4- Anadili ile eğitim serbest bırakılmalıdır.
Eğitim ve Kültürel alanda bin sene boyunca Kürdistan Medreselerinde Kürtçe eğitim görülmüştür. Kimse kimseye bir şey demedi. Cizre’de, Norşin’de, Van’da, Tillo’da bütün Kürt Medreselerinde Kürtçe eğitim verildi. Halen de birçok yerde, medreselerde gizli olarak Kürtçe eğitim verilmeye devam edilmektedir. Arapça kitaplar ile birlikte Kürt âlimlerinin yazdığı dini eserler okutulmaktadır. Ayet-i Kerime var: “Farklı diller Allah’ın ayetlerindendir.” Üstad 103 sene önce Kürt bölgesinde üç dilin okutulduğu bir eğitim modeli öneriyor. Bugün bile birçok insanın aklı almıyor. Bazı Nur Talebeleri bile bu konuda tam ikna olmuş değiller. Meseleyi eğip büküp başka bir yere çekmek istiyorlar. Yetmiş senedir devam eden laik ve ırkçı eğitim, şöyle veya böyle insanları etkiliyor. Farklı bir şey söyleyince, bilinçaltına yerleşen, okulda verilen ırkçı ve Türkçü eğitime zıt bir şey olunca, insanlar bazen farkında olmadan da tepki gösteriyorlar. Bu düşünceler, sanki İslami bir düşünce gibi zihinlere yerleşiyor. Her sabah okullarda ilköğretim okullarında ırkçı bir and okutuluyor. Bu behemehâl kaldırılmalıdır. Adam eğitimini kendi ana dili ile almak isteyebilir. Çocuğuna kendi ana dili ile eğitim vermek isteyebilir. Bu istek elbette ırkçı düşüncelere sahip olan insanların aklına yatmayabilir. Bundan daha tabi, daha İslami, daha insani bir hak olabilir mi? “Ama, fakat, bu olursa şöyle olacak’’ gibi kelimelerle buna bir engel koymanın hiçbir insaflı tarafı yoktur.
5- Doğudaki işsizlik ve fakirlik önlenerek PKK’nin istismar kaynağı kurutulmalıdır.
Ekonomik kalkınma çok önemli bir konudur. Ben şunu gözlemledim, doğudaki insanlarda ekonomik yönden gerçekten büyük bir geri kalmışlık var. Bu kadar yıl geçmiş ve bu kadar çalışmalar yapılmış, maalesef bu geri kalmışlık büyük ölçüde devam ediyor. Yani fakirlik var. Üstad diyor ya, “Bizim düşmanımız; cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahıyla mücahede edeceğiz.” Zaruret yani fakirlik maalesef doğunun yüz yıllardır devam ede gelen büyük bir ayak bağı olmuştur. Hükümetler de buna gereken önemi vermemiştir. Özellikle tek parti döneminde ve ihtilal dönemlerinde Kürt bölgeleri özellikle geri bırakılmış ve ekonomik bir yatırım yapılmamıştır. Bir şeyler yapılmışsa, bu da demokrasi sayesinde olmuştur. PKK için en güzel istismar zemini, bu işsizlik ve fakirliktir. İşsiz adam çok kolay bir şekilde örgüte katılır. Zaten yapacağı bir şey ve bir işi yoktur. Kocaman adam olmuştur. Bir okul da kazanamamıştır. Etraftan büyük oranda eleştirilere hedef olmaktadır. Örgüte katılma bir kaçış yolu olmaktadır. Pozitif ayırımcılık ile buradaki işsizlik düzeyi minimum seviyeye indirilmelidir. Bazıları bundan rahatsız olsa bile Türkiye’nin geleceği için, huzur ve kardeşlik ortamı için bu şarttır. Doğuya şimdiye kadar hizmet anlamında askerin gitmesi için yol yapmışlar, karakol götürmüşler, sürgünleri göndermişler, bir de tek parti döneminde merkezî yerlere “Yatılı İlköğretim Bölge Okulları” açmışlar. Mutlaka bunu bir an önce bu problemi halletmek lazım.
6- “Bu bölgenin fıtratına uygun bir cereyan vermek lazımdır.’’
İslamî konulara gereken hassasiyetin gösterilmesi gerekiyor. Halk dindardır, din olduğu zaman akan sular durur. Eğer siz dinle giderseniz, hiçbir şey olmaz. “Bu bölgenin fıtratına uygun bir cereyan vermek lazımdır’’ diyor Üstad Hazretleri. Tabi dini de kaldırmışlar, bir de bu Kürt meselesi de olmayınca adamlar iyice zıvanadan çıkmışlar. Evet bu zıvanadan çıkma meselesi kendiliğinden değil. Zaten Kürtlükleri inkâr edilmiş ve Türkleştirmeye çalışılmışlar. Dinleri de inkâr edilince tabi iki büyük sıkıntı meydana gelmiş. Hem dili, hem ırkı inkâr edilen ve hem de dînî yönden büyük baskılara maruz kalan insanlar da muhabbet kalır mı? Orada yaşayan şeyhlerin büyük bir çoğunluğu bölgeyi bu baskılar nedeniyle terk edip Suriye ve Irak tarafına göç etmişlerdir. Adeta sistem bu problemleri doğurmaya, yeni bir toplum, yeni bir anlayış ve yeni bir din ortaya çıkarmaya çalışmış. Tamamen ırk esasına dayanan ve lâdînî bir toplum. Doğu insanı, medrese ve tarikat geleneği buna karşı çıkmış ve kabul etmemişler. Tabi esas bütün oyunları bozan Risale-i Nur’un başarısıdır.
7- Anayasa bütünüyle mutlaka değişmesi lazımdır.
Yine önemli bir nokta daha, demokratikleşme meselesidir. Bu konuda akla, vicdana, fıtrata uygun adımlar atmak lazımdır. Anayasa değişikliğinden bahsediliyor, mutlaka anayasanın değişmesi lazım. Hem de bütünüyle değişmesi lazım. Belki kısa vadede bazı değişikliler yapılarak belli bir noktaya ulaşılabilir. Mutlaka anayasanın kısa ve öz bir şekilde yeniden yazılması lazım. Öyle uzun metinli, anlaşılması güç, lastikli maddelerin olduğu bir anayasa ile bu ülke idare edilemez. İngiltere gibi bir devlette yazılı bir anayasa yok ve geleneklerle idare ediliyor. Avrupa ülkelerinin çoğunda da, detay şeyler anayasaya yazılmaz, temel prensipler yazılır. Kırk elli maddelik anayasalar olur. Kalkıp ta yüzlerce maddeden oluşan bir anayasa olur mu? Yani Türkiye’de kanun gibi, yönetmelik gibi, tüzük gibi anayasa çıkarmışlar. Her şey anayasa, her şey anayasa. Böyle olunca da Anayasa Mahkemesi, Danıştay şu bu, her şeyde Anayasa Mahkemesine başvuruluyor, Mahkeme de maddesini bularak iptal ediyor. Bunların önünü almak için değiştirmek lazım.
8-Anayasal Vatandaşlık kavramının mutlaka yerleştirilmesi lazımdır.
Irk esasına dayanmayan, etnik bir kökene dayanmayan bir vatandaşlık kavramı, zaten çağdaş bir anlayıştır ve aynı zamanda insânî ve İslâmî bir anlayıştır. Önemli olan 75 milyonun birliğini, beraberliğini ve kardeşliğini temin etmek değil midir? Esas olan ayrıştırıcı, ötekileştirici, başkalaştırıcı değil de birleştirici, bütünleştirici olmak değil midir? Türk vatandaşlığı yerine ‘’Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı’’ kavramı en baştan itibaren yerleştirilmeye çalışılsaydı, bu eksen de bir kardeşlik tesis edilmeye çalışılsaydı, bu kadar büyük zaman, enerji, insanlar ve yıllar kaybedilir miydi? Buna kimsenin itirazı olmamalı. Ama mutlaka sen Türksün diye de bir dayatma olmaz. Türk değil adam. Adam kendisini ne hissediyorsa odur. Allah insanları nasıl yaratmışsa odur. Mesela Amerika’da kişi Amerikan vatandaşıdır. Vatandaşlık kavramı var. İspanyol da ben Amerikalıyım diyor, bütün Avrupa’dan Amerika’ya yerleşenler de öyle diyor. Biz de Türkiye vatandaşı desek, Anayasaya böyle bir madde konsa, herkes bu çerçevede bir araya gelse, ne zararı olur? Hiç bir zararı olmaz. Bilakis, faydası olur. İnsanları rahatlatır. Demek artık dayatmalar, baskılar azalıyor. İnanç ve diğer meselelerde iyi yaklaşımlar görülüyor. Yazık oldu bunca yıla ve kaybedilen, heder edilen bunca insana. Zararın neresinden dönülürse kârdır.
9- Doğuyu ihya edecek olan din hissidir.
Doğu bölgelerine kaliteli elemanları ve memurları göndermek gerekir. Halkta sarsılan güven duygularının yeniden tesisi için bu şarttır. Yine önemli bir nokta daha arkadaşlar, tabi Üstadın; “Doğuda hâkim olan his, hiss-i dindir.” sözüdür. “Ben Beytüşşebap aşairinde iken isyan edip dağa çıkan insanlar vardı. Yanlarına gittim ve ‘Ne için isyan etmişsiniz?’ diye sordum. ‘Kaymakamımız namaz kılmıyor’ dediler. Bunu söyleyen hem namazsız ve hem de eşkıya idiler.’’ Üstad diyor: “Siz batıda başka bir şey uygulasanız bile mutlaka doğuda dini eğitime önem vermelisiniz ve doğuya göndereceğiniz insanlarda bazı özelliklerin olmasına dikkat etmelisiniz.” Irkçı, kafatasçı ve dine uzak insanlar, memurlar ve askerler gönderseniz ne olur? İşte fail-i meçhuller, ölüm tarlaları ve asit kuyuları çıkar ortaya. Bütün bunlar hep realite ve hepsi de yaşandı. Doğuyu ayağa kaldıracak olan din hissidir, Bu da göz önüne alınmalıdır. Bilakis tam tersi uygulamalar yapılmıştır. Oraya en gereksiz insanlar gönderildi. Dini hassasiyeti olmayan insanlar gönderildi. Memurlar kalkıp içki içip, gayrı meşru işlerle uğraştılar. Bilhassa hırsız-rüşvetçi, istenmeyen memurları doğuya sürdüler. Kürt bölgeleri sürgün memleketleri haline geldi. Onlar da iş yapmayıp yan gelip yattılar. Doğudaki insanlar da baktılar, memurlar hem içki içiyor, hem rüşvet yiyor, hem insanlara zülmediyor, devletin memuru böyle.
10- Esas kalıcı, bütün dünyayı ve özellikle de İslam âlemini bu konuda rahatlatacak çözüm yolu; “İttihad-ı İslam’dır”.
Bediüzzaman’ın üzerinde durduğu nokta, İslam birliğinin sağlam bir zeminde kurulması hadisesidir. Gerçekten Üstad 1911 yılında Emevi Camiinde, vermiş olduğu hutbede, şöyle diyor oradaki Araplara: Kürt gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri sizin gibi büyük ve muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hâkim üstadlara bağlıdır. Sizin tembelliğiniz ve füturunuz ile biz biçare küçük kardeşleriniz olan İslam taifeleri zarar görüyoruz. Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş olan ve gelecek olan Araplar! En evvel sizlerle bu sözleri konuşuyorum. Çünkü bizim ve bütün İslam taifelerinin, üstadlarımız, imamlarımız ve İslamiyetin mücahitleri sizlersiniz. Sonra muazzam Türk milleti bu konuda size tam yardım ettiler. Eğer İslam birliği âdilâne kurulursa, diğer küçük taifeler de, küçük milletler de bu haklardan yararlanır, kimseye karşı herhangi bir baskı ve zulüm söz konusu olmaz. Müslüman milletlerin birbirine husumeti de kalmaz. Bediüzzaman bir ittihad-ı İslam taraftarı. Bütün hayatı boyunca bunu söylüyor, bunu takip ediyor, elinden geldiği kadarda bu konuda çalışıyor. Diyor ki: “Evvelâ; müttefekun aleyh (üzerinde birleşilen, anlaşılan mesele) olan makasıd-ı âliyeye nazar etmektir. Çünki Allahımız bir, Peygamberimiz bir, Kur'anımız bir, zaruriyat-ı diniyede umumumuz müttefik, zaruriyat-ı diniyeden başka olan teferruat veya tarz-ı telakki veya tarik-i tefehhümdeki tefavüt bu ittihad u vahdeti sarsamaz, racih de gelemez. ‘El-hubbü fillah’ düstur tutulsa, aşk-ı hakikat harekâtımızda hâkim olsa -ki, zaman dahi pek çok yardım ediyor- o ihtilafat sahih bir mecraya sevkedilebilir.”
Muhterem Misafirler, bu önemli konuyu bağlamak istiyorum. Çok uzun zaman geçti. Sabırla dinlediniz. Üstad konuşsun: “Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef ve maksadı, o kadar uzun, münşaib (dallara ayrılan) ve muhit ve merakiz (merkezler) ve meabid-i İslâmiyeyi birbirine rapt ettiren bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut olanları ikaz ve tarik-i terakkiye (ilerleme yoluna) bir hâhiş (istek) ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir. Bu ittihadın meşrebi muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki, bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayr-ı müslime karşı hareketimiz iknadır. Zira onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbup ve ulvî göstermektir.’’
Irkçılık şeytanla başlamıştır, şeytan kendi ırkını insanlardan üstün görmüştü. Irkçılık şeytan mesleğidir. Cenab-ı Hak bize bu manayı tahakkuk ettirsin. İttihad-ı İslamı nasip etsin, Kürd’ü, Türk’ü, bütün İslami unsurları tam kardeşlik şuuruyla bir arada yaşatsın. Kimsenin kimseye üstün olmadığı, kimsenin kimseye baskı ve zulüm etmediği, kimsenin kimseye hakaret etmediği, kimsenin kimseyi küçük görmediği, kimsenin kendisini üstün görmediği, üstünlüğün ancak takva ile olduğu, bir dünya nasip etsin. Beni sabırla iki buçuk saattir dinlediniz, hakkınızı helal edin, kusura bakmayın. Çok teşekkür ederim.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
1- Abdullah Yaşın, Tarih, Kültür ve Cizre
2- Abdulkadir Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayat, Timaş Yayınları, İstanbul, 1991
3- Abdülkadir Badıllı, Türk-Kürt İlişkisi, 2. Baskı, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Ağustos 1995
4- Abdulkadir Menek, Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul Hayatı, Yeni Asya Neşriyat, 2. Baskı, İstanbul, 2008
5- Abdurrahman Dilipak, Bir Başka Açıdan Kemalizm, Beyan Yayınları, İstanbul, 1988
6- Âdem Ölmez ve arkadaşları, Bediüzzaman ve Şark Düşünceleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1998
7- Ahmet Akgündüz, Güneydoğu Meselesi ve Çözüm Yolları, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 1994
8- Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 1990
9- Ahmed Şahin, Onlar ve Biz, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, Haziran 1973
10- Aksiyon Dergisi, Sayı 769, 31 Ağustos - 06 Eylül 2009
11- Ali Bulaç, Kürt Soruşturması, Sor Yayıncılık, 1992
12- Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş Yayınları, İstanbul, 2009
13- A. Vehbi Vakkasoğlu, Tarih Aynasında Ziya Gökalp, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1980,
14- Bediüzzaman Said Nursi, Asar-ı Bediiye, Elmas Neşriyat, İstanbul, 2004
15- Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası
16- Bediüzzaman Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009
17- Bediüzzaman Said Nursi, Divan–ı Harb–i Örfi, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1996
18- Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası
19- Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat
20- Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat
21- Bediüzzaman Said Nursi, Sözler
22- Bediüzzaman Said Nursi, Sünuhat Tuluat İşarat
23- Bediüzzaman Said Nursi, Şualar
24- Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
25- Behcet Cemal, Şeyh Said İsyanı, 1955
26- Belma Akçura, Devletin Kürt Filmi, Ayraç Yayınları
27- Birgün Gazetesi
28- Bugün Gazetesi, 6.7.2009
29- Celadet Ali Bedirhan, Bir Kürt Aydınından Mustafa Kemal'e Mektup, Doz Yayınları
30- Cumhuriyet Gazetesi, 3.12.1993
31- Cüneyt Arcayürek, Çankaya’ya Giden Yol, Bilgi Yayınevi
32- Cüneyt Arcayürek, Darbeler ve Gizli Servisler, İstanbul, 1989
33- Dr. Muhammed Nuri Dersimi, Dersim Tarihi, Eylem Yayınları, İstanbul, 1979
34- Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım,
35- Fikret Bila, Komutanlar Cephesi, Detay Yayıncılık
35- F. Sümer-A.Sevim, İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı, TTK Yayınları, 1971
36- Habertürk Gazetesi, 22 Ağustos 2009
37- Hasan Cemal, Kürtler, 2. Baskı, Doğan Kitap, İstanbul, Nisan 2003
38- Hasan Hişyar Serdi, Görüş ve Anılarım (1907–1985), Med Yayınları, Çeviri: Hasan Cunî, İstanbul,
39- Hürriyet Gazetesi, 13 Mayıs 1989
40- İkibine Doğru Dergisi
41- Kazım Karabekir, Kürt Meselesi, Emre Yayınları, İstanbul 2004
42- Köprü Dergisi
43- Malmisanij, Cizira Botanlı Bedirhaniler
44- Mary Weld. Bediüzzaman Said Nursi. Entelektüel Biyografi. Etkileşim Yayınları. İstanbul. 2006
45- Mehdi Zana, Bekle Diyarbakır, Düz Yayınları, İstanbul 1991
46- Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Zaman Yayınları, Cilt 1
47- Mehmet Ali Birand, APO ve PKK, Milliyet Yayınlar, 11. Baskı, İstanbul, 1991
48- Mehmet Latif Salihoğlu, Türkçe İbadet Tartışması, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1998
49- Mehmet Latif Salihoğlu, Türk Kürt Kardeşliği, Gençlik Yayınları, İstanbul, Mayıs 1994
50- Mehmet Selim Mardin, Yeni Asya Gazetesi, 7–8 Haziran 2007
51- Milliyet Gazetesi, 15 Eylül 1988
52- Muhsin Kızılkaya, Halil Nebiler, Dünden Yarına Kürtler, Yurt Kitap-Yayın, İstanbul, 1991,
53- Musa Anter, Hatıralarım, Cilt 1
54- Mustafa Akyol, Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek, Doğan Kitap Yayınları
55- Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk
56- Necip Fazıl Kısakürek, Benim Gözümle Menderes, Büyük Doğu Yayınları
57- Necmeddin Şahiner, Bediüzzaman Üniversitesi, Timaş Yayınları, İstanbul 1996
58 -Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, 1.Cilt, Nesil Yayınları, İstanbul, 2003
59- Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1976, 4. Baskı
60- Nokta Dergisi
61- Osman Aytar, Hamidiye Alaylarından Köy Koruculuğuna, Medya Güneşi Yayınları, İstanbul, 1992
62- Ömer Faruk Yılmaz, Belgelerle Sultan İkinci Abdülhamid Han, Osmanlı Yayınevi, İstanbul 1999
63- Ömer Vehbi Hatipoğlu, Bir Başka Açıdan Kürt Sorunu, Ankara, 1992
64- Radikal Gazetesi, 9 Mayıs 2009
65- risaleakademi.com/arastirma-projeleri/mektup-hatra-ve-belgeler/313-bediuezzamann-gazete-mueracaat
66- Risale-i Nur’dan Portreler, 2. Cilt, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2008
67- Rohat, Ziya Gökalp’in Büyük Çilesi Kürtler, Fırat Yayınları
68- Sabah Gazetesi, 2 Mart 2008
69- Sultan Abdülhamid Han, Siyasi Hatıralarım, Dergâh Yayınları, 1987
70- Şerefhan; "Şerefname" (Kürt Tarihi), Deng Yayınları, İstanbul, 2006, Çev. M. Emin Bozarslan
71- Şevket Beysanoğlu, Anıtları ve Kitabeleri İle Diyarbakır Tarihi, Diyarbakır Belediyesi Yayınları, 2. Cilt, 1990
72- Şükrü Mehmet Sekban, Kürt Sorunu, Kamer Yayınlar, İstanbul, 1998
73- Taha Akyol, Ama Hangi Atatürk, Doğan Kitap, İstanbul, 2008
74- Taraf Gazetesi, 12 Ağustos 2009
75-Tarık Ziya Tunaya. Türkiye’de Siyasi Partiler II. Hürriyet Vakfı Yayınları. İstanbul. 1986, sayfa:188
76- TDV İslam Ansiklopedisi
77- Tuncay Özkan, Operasyon, Doğan Kitap
78- Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar, Genel Kurmay Harp Tarihi Yayınları, Ankara, 1972
79- Uğur Mumcu, Kürt -İslam Ayaklanması, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1994, 13. Basım
80- Vakit Gazetesi, 25 Ağustos 2009
81- Yakın Tarih Ansiklopedisi, Yeni Nesil Yayınları, İstanbul
82- Yeni Asya Gazetesi
84- Yeni Şafak Gazetesi, 09.03.200983- Yeni Nesil Gazetesi, 3 Haziran 1989
85- Zaman Gazetesi, 25 Ağustos 2009






Yorumlar
yeterli olurdu. Ayrıca, Demokrasinin Bölgede uygulanabilmesi için mevcut feodal yapının en büyük bir engel olduğu gerçeğine değinilmemiş olması da önemli bir eksikliktir. Cevap | Alıntı | Alıntı
Meseleye tarihi bir perspektif içinde yaklaşılması ve çözüme kadar gelinmesi de çok isabetli olmuş.
Yanlız bir meseleye kurulmuş bir halde baştan itibaren hep eleştri nazarı ile bakanlardan müsbet bir söz beklemek abes olur. Herkesi kendi ön yargısı ile başbaşa bırakmak herhalde en doğrusu olsa gerektir.
İsteyeh H. Cemal'in Kürtler kitabını okur, isteyen başka bir şey. Bir meseleyi kendi dar görüşleri ile düşünen ve hereşeye tenkit nazarı ile bakanlardan sığ ve sathi yaklaşımlar beklenir sadece.
Kürtlerin uğradığı insanlık dışı zulümlerin anlatılmasından , bu işi biliçaltından mübah görenler rahatsız olabilir.
Dersim'de, Zilan deresinde Şeyh said isyanında on bişnlerce insan öldürüldü. Doğudaki facianın binde biri batıda yaşanmadı. Bu bir islami, insani ve vicdani görevdir.
Neyse bunları vicdan sahibi herkes değerlendirecek tir. Cevap | Alıntı | Alıntı
Acaba bu seminerin hangi cümlesinden böyle bir çıkarım yapmış. Doğrusu merak ettim. Allah insaf versin. Cevap | Alıntı | Alıntı
Şahsıma yöneltmiş olduğunuz soruyu geç farkettim. Bediüzzaman Hazretlerinin şarkta bir üniversite kurulması meselesindeki gerekçelerini ve kurulacak o üniversitenin eğitim dili ile ilgili önerilerini Risalelerden bir kez daha fakat milliyetcilik duygularından uzak ve ümmetçi bir anlayışla bir kez daha okuyup üzerinde düşünmenizi, ayrıca Vacip- Lazim ve Caiz kelimelerinin anlamlarını muteber bir lügatten bakmanızı dilerim.. Selam ve muhabbetle.. Cevap | Alıntı | Alıntı
"Kürdi caiz" den kasıt nedir anlamak için, "üçüncü"ye bakmak yeterlidir. Orada ya Kürt öğretmen veye Kürtçe bilen başka bir öğretmen tayin edilmeli demektedir.
Kürtlerin talebi bu işi meşru kılar.
Rafet Kalyoncu bu konularda, başkasını samimiyetsizlik le suçlamaktadır. Sanki mübarek ihlasın ölçü aleti. "Ayrılık fikri taşıyanlar, bu fikirlerine Kur'anı ve Risale-i Nur'u alet etmeden; .. " bu sitedeki (7 soru 7 cevap) bir yorumundan alınmıştır.
80 yıllık laik ve menfi milliyetçi paradigmayı bize Müslüman kılıfına sokup müdafaa edilmesin. Konjöktöre veya fani sistemin bekası hassasiyetine göre düşüneceğine safi, halis, Kur'ani bakışa göre düşünsün ki değer verelim. Cevap | Alıntı | Alıntı
Müslümanların özellikle de Nurcuların; her ne sebeple olursa olsun, ırk temelinde bir milliyetçiliği çağrıştıracak fikirleri savunmalarının doğru olmadığına inanan biri olarak size acizane önerim; o yorumdaki bir cümleyi alıp, öyle mühtehzi bir ifade ile yargılama yerine, konuyla ilgili diğer yorum ve cevaplarımızı da okuduktan sonra; düşüncelerinizi lütfederseniz, sizin ihlasınızdan ve yüksek fikirlerinizden yararlanmış oluruz. Selam ve muhabbetle.. Cevap | Alıntı | Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.