Şu An Buradasınız: Anasayfa GÜNCEL Yazarlar Abdülkadir MENEK Sultan II. Abdülhamid Han, Dönemi ve Bediüzzaman

Risale Akademi

Sultan II. Abdülhamid Han, Dönemi ve Bediüzzaman

e-Posta Yazdır PDF

Osmanlı Cihan Devletinin en çok tartışılan Sultanlarının başında gelir. 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında uzun süre saltanatını sürdürdü. 1877-78 yıllarında meydana gelen ve büyük toprak kaybı ile neticelenen Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra yaptığı icraatları ve uygulamaları ile büyük tartışma ve husumetlere hedef oldu. Bir çok çalışma ve araştırmaya konu oldu. Biz bu mütevazı çalışmamızda konu hakkında bazı önemli noktalara işaret edecek ve bu arada Sultan Abdülhamid ve Bediüzzaman münasebetlerine bir paragraf açmaya çalışacağız.


21 Eylül 1842’de doğdu. Sultan Abdülmecid Han’ın oğludur.  Devrinin önemli din âlimlerinden dersler aldı. Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çok iyi derecede öğrendi. Amcası V. Murad’ın rahatsızlığı üzerine, 31 Ağustos 1876 yılında 34 yaşındayken tahta geçti. Osmanlı Cihan Devletinin en bunalımlı döneminde 33 yıl süre ile İmparatorluğu yönetti. En çok konuşulan ve en çok tartışılan Osmanlı Padişahlarının başında gelir. Padişahlığı döneminde büyük meseleler ile dâhiyane uğraştı. Tam bir devlet ve siyaset adamı idi.

Sadrazam Mithat Paşa ve ekibinin ısrarıyla, 23 Aralık 1876 tarihinde I. Meşrutiyeti kabul ederek ilk yazılı Anayasa olan Kanun-ı Esasiyi ilan etti. 240 üyeden oluşan bu mecliste 60 gayr-ı Müslim üye bulunuyordu. Mithat Paşa ve ekibinin gayretleri sonucu Meclis tarafından Ocak 1877 yılında Sultan Abdülhamid’in karşı olmasına rağmen, Rusya’ya savaş ilan edildi ve bu karar İmparatorluğun başına büyük felaketler getirdi. Bu savaş ve savaşın sonunda imzalanan Berlin Antlaşması ile, İmparatorluk yaklaşık olarak topraklarının üçte birini ve nüfusunun yüzde yirmisini kaybetti.  “93 Harbi’’ olarak da adlandırılan ve Osmanlı Devletinin hezimeti ile sonuçlanan bu savaşın sonunda 13 Şubat 1878 tarihinde Abdülhamid, ülkenin bölünmesi ile sonuçlanabilecek şiddetli tartışmalara sahne olan Meclis-i Mebusan’ı kapattı ve bütün yetkileri kendisinde topladı. (1)


Bu dönemden sonra dış güçlerin tahrikiyle Sultan Abdülhamid’i düşürmek için birçok oyunlar tezgâhlandı. Genç Osmanlılardan Ali Suavi’nin başını çektiği ve tarihe  “Çırağan Baskını’’ olarak geçen başarısız bir darbe teşebbüsünde bulunulunca, tarihe  “İstibdat Devri’’ olarak geçecek dönem başladı ve Sultan tarafından  “Gizli Bir Hafiye Teşkilatı’’ kuruldu.


Bu dönemde Sultan Abdülhamid’in yönetimi üzerine çok büyük tartışmalar yapılmıştır. Büyük bir istibdadın hâkim olduğu propagandası kasıtlı olarak, özellikle yayılmıştır. Ancak, Mithat Paşa ve ekibinin büyük yanlışları,  Meclis-i Mebusan’ın uygun olmayan şartlarda kurulması, mecliste ülkenin bölünmesi konusunda tekliflerin yapılabilmesi, devletin büyük oranda toprak ve nüfus kaybetmesi gibi sebeplerden dolayı Sultan Abdülhamid, zorunlu olarak ülke yönetimini eline almış ve ancak bu şekilde kapıda bekleyen büyük felaketlerin önüne geçilebilmiştir.


Yahudilerin, Filistin’de bir devlet kurma teşebbüslerine karşı çıktı. Yahudilerin toprak isteme taleplerini çok açık ve kesin bir dille reddetti. Hatta Filistinlilerin Yahudilere toprak sattığını görünce bunu engellemek için bir ferman yayınlamış, bunun önüne geçilemediği anlaşılınca bu toprakların önemli bir kısmını üzerine geçirmişti. Bu toprakları daha sonra da hazineye devretmiştir.1901 yılında Avusturyalı gazeteci sıfatıyla İstanbul’a gelen Siyonizm’in kurucusu ve fikir babası Theodor Herzl, Yahudi lobisinin desteğini alarak Emmanuel Karasso ile birlikte Sultan Abdülhamid’in huzuruna çıktı. Yahudilere Filistin’de verilecek toprak karşılığında Osmanlı Devleti’nin bütün borçlarının ödenebileceğini teklif etti. Bu teklif Sultan’ı çok kızdırdı. Theodor Herzl ve  Emmanuel Karasso’yu   “terk edin burayı, para karşılığı verilecek toprağımız yoktur’’ diyerek saraydan kovdurdu.
Budapeşte doğumlu olan ve Viyana’da yaşayan Theodor Herzl, bir piyes yazarı ve gazeteci olmasına rağmen, kendini Siyonizm davasına adamış, bütün hayatını bu ideal için geçirmişti. 1897 yılında ilk  “Siyonist Kongresi’ni İsviçre’nin Basel şehrinde topladı. Bu kongrenin ardında günlüklerine şu notu düşmüştü:’’ Ben Yahudi Devleti’ni Basel’de kurdum. Eğer bugün bunu yüksek sesle söylersem, cümle alem bana gülecektir. Belki beş yıl içinde ama kesinlikle elli yıl içinde onu herkes tanıyacaktır.’’ 1904 yılının 6 Ağustos’unda Viyana’da ölen ve buraya gömülen Theodor Herzl’ın kemikleri mezarından çıkarılmış ve 7 Ağustos 1949 tarihinde, ölümünden 45 sene sonra İsrail’e getirilerek bir kahraman gibi karşılanmış ve Kudüs’te kendi adıyla anılan bir tepede hazırlanan anıt mezara gömülmüştür. (2)


İsrail’in, Filistin topraklarında orantısız güç kullanarak bugün yaptığı insanlık dışı zulüm ve katliam göz önüne alındığında, bu kararlılığın ne kadar kıymetli olduğu ve ileri görüşlülüğün neticesi olduğu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.


Ermeni hareketleri ve asayiş olaylarına karşı doğuda Hamidiye Alaylarını kurdu. Bu alaylar, bazı olumlu hizmetleri yapmakla birlikte, su-i istimaller sonucu büyük tartışmalara konu oldu. Buna paralel olarak  “Aşiret Mektepleri’’ kuruldu. Ağa ve aşiret liderlerinin erkek çocukları İstanbul’a, askeri okullara yatılı olarak alınarak subay eğitimi almaları sağlandı. Bu okullardan mezun olanlar daha sonraları, Hamidiye Alaylarında üst düzeylerdeki görevlere atandı.  Ermeni Asıllı Fransız yazar Albert Vandal tarafından takılan  “Kızıl Sultan’’ lakabı, ülke dahilinde, İttihadcılar başta olmak üzere, düşmanları tarafından da  kullanıldı. Cumhuriyet sonrası yazılan tarih kitaplarında da bu lakap, Sultan’ı kötülemek maksadıyla sıkça kullanılmıştır.


Tarih ve siyaset ilimlerine çok meraklı idi. En çok kitap okuyan padişahların başında geliyordu. 14 yıl Mabeyn kâtipliğinde bulunan Reşid Bey, Sultan Abdulhamid’i şöyle anlatır:  “ Padişah tam bir iffet, haysiyet, vakar ve namus timsali idi. Fevkalade afif idi, yani kimsenin ırzına ve kesesine göz dikmezdi. Kimsenin ekmeğiyle oynamazdı.  Çok ta dindardı. İsraftan kaçınırdı. Düşmanlarını bile korur, şefkatle muamele ederdi.“(3)


Abdestsiz yere basmaz, sabahları uyandıktan sonra su ile abdest almadan önce teyemmüm eder, yere öyle basardı, Devletin hiçbir evrakını abdestsiz imzalamazdı.  Yine Reşid Bey’in ifadelerine göre,  “bu 14 yıllık süre içerisinde adi suçlardan idama mahkum edilen yüzlerce suçlu arasından, anasını ve babasının katleden bir caniden başka hepsinin idam cezalarını kürek cezalarına çevirmiş, tek idam kararını verdiği kalemi de kırarak sobaya atmıştır.’’(4) Hatta  “askeri siyasete karıştırmak,  Sultan Abdülaziz’i şehid ederek intihar süsü vermek’’ suçundan yargılanan Midhat Paşa, Damad Mahmut Celaleddin Paşa, Damad Nuri Paşa ve bazı görevliler Yıldız Mahkemesi tarafından idama mahkum edilmiş, ancak cezaları ömür boyu hapse çevrilerek Taif kalesine gönderilmişlerdir.(5) Kendisine şiddetle muhalif olan aydınları bile hapsetmekten ve idam etmekten kaçınmış, yüksek maaşlarla sürgüne göndermiştir.


Devrinde imar ve eğitim faaliyetlerine çok büyük önem vermiştir. Okuma yazma oranı büyük  ölçüde artmıştır. Ekonomik kalkınmanın yanında ulaşıma büyük önem vermiş, demiryollarının gelişmesi için büyük gayret göstermiştir. Onun zamanında Rumeli Demiryolları inşaatı tamamlanarak, İstanbul yolu Paris, Viyana ve Berlin ile bağlanmıştı. Sultan Abdülhamid zamanındaki demiryollarının uzunluğu 1896 yılı rakamlarına göre Avrupa yakasında 1983 kilometre, Asya yakasında ise 1947 kilometre idi. 1 Eylül 1900 tarihinde başlayan ve Sultan Abdülhamid’in çok büyük önem verdiği Hicaz Demiryolu inşaatı 1464 kilometre ile tamamlanarak 31 Ağustos 1908’de Medine’ye ulaştı. Bağdat Demiryolu da yine Abdülhamid’in üzerinde titizlikle durduğu bir diğer projeydi.(6) Saltanatı döneminde bir çok defa Çin’e, Endonezya’ya (Açe Bölgesine), Singapur’a ve diğer Uzak Doğu ülkelerine irşad heyetleri göndermiştir.


Meşrutiyet’in ilanı, hafiye teşkilatının fesh edilmesi ve Meclis-i Mebusan’ın toplanması için yoğun faaliyetlerde bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti, nihayet  amacına ulaştı ve Sultan Abdülhamid, 23 Temmuz 1908’de Kanun-u Esasiyi yürürlüğe koyarak İkinci Meşrutiyet’i ilan etti. Ertesi günde Meclis-i Mebusan’ı toplantıya çağırdı. Meclis-i Mebusan 17 Aralık 1908’de toplandı. Meşrutiyet ile birlikte ‘Genel Af’’ ilan edildi ve İttihat ve Terakki’nin ileri gelenlerinden Cemal, Enver, Talat, Necip ve Rahmi Beyler İstanbul’a gelerek Sadrazama ve devler erkanına baskı yapmaya, hükümetin işlerine karışmaya başladılar.(7)  II. Meşrutiyet’in ilanından sonra kurulan hükümette Talat Bey Dahiliye Nazırlığına getirilmiştir. İttihat ve Terakkinin hükümete büyük oranda hakim olmasıyla birlikte sansür kaldırılmış,  Sultan Abdülhamid’in aleyhinde çok sert yazılar yayınlanmaya başlanmıştır. Bu arada İttihat ve Terakki Cemiyeti karşıtı olarak dikkati çeken İsmail Mahir Paşa, Gazeteci Ahmet Samim ve Hasan Fehmi sokak ortasında öldürülmüşlerdi.   Bu tip olayların artması ve huzursuzluğun yayılması ile birlikte halktaki hoşnutsuzluk ta artmıştı. Bu sıralarda Bulgar Krallığı kurulmuş ve Bosna-Hersek Osmanlı devletinden kopmuştu.


Böyle bir kargaşa ortamında 31 Mart Olayı patladı.(13 Nisan 1909)  Bu olayları çıkaranların İttihat ve Terakki Cemiyetine bağlı olan ve Selanik’ten getirilen Avcı Taburları olduğu ve maksadın Sultan Abdülhamid’i idareden tamamen uzaklaştırarak, yönetime bütünüyle el koymak olduğu anlaşılacak, fakat bu arada çok sayıda masum insanın kanı dökülecekti. Görünüşte bu olayları bastırmak, fakat hakikatte İttihat ve Terakki Cemiyeti adına yönetime bütünüyle el koymak için Selanik’te, içinde çok sayıda  Sırp, Bulgar, Yunan, Makedon ve Arnavut çetecilerin bulunduğu  ve Hareket Ordusu adı verilen bir silahlı grup oluşturulup başına Mahmut Şevket Paşa geçirilerek İstanbul’a gönderildi. I. Ordu’nun, Hareket Ordusunu geri püskürtme teklifi, Sultan Abdülhamid tarafından şu gerekçe ile kabul edilmeyecekti:  “Biz yalnızca Padişah değil, bütün Müslümanların halifesiyiz. Otuz kusur senelik saltanatımızda hiç kan dökmedik. Hayatımızın sonlarında Müslümanları kırdırıp günaha giremeyiz. Onları Cenabı Hakka havale ediyorum.’’(8) Hareket Ordusu mensupları, İstanbul’da günler süren bir talan ve yağma işine giriştiler. Bu olaylar üzerine, sıkıyönetim ilan edilmesi ile birlikte, yüzlerce insan askeri mahkemelerde yargılanarak idam edildi. Askerin 31 Mart olayları bahanesiyle yönetime el koyması ile birlikte, Cumhuriyet Türkiye’sinde de devam edecek bir  “askeri müdahale geleneği’’ başlamış oldu.


Meclis-i Mebusan, Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi için Fetva Emini Hacı Nuri Efendi’den fetva istemiş, ancak Hacı Nuri Efendi,  bütün baskıları göğüsleyerek fetva vermeye yanaşmamış, bunun üzerine İttihatçıların kuklası olan Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi bu hal fetvasını imzalamış, böylece hal kararının dini prosedürü tamamlanmıştır. 27 Nisan 1909 tarihinde alınan Meclis-i Mebusan’ın hal kararı, ikisi Müslüman olmayan (Yahudi Emmanuel Karasso, Ermeni Komitecisi Aram Efendi) üç kişilik bir milletvekili grubu tarafından Sultan Abdülhamid’e tebliğ edilmiştir. 1901 yılında para karşılığı olarak Yahudiler için Filistin’den Theodor Herzl ile birlikte toprak isteyen Emmanuel Karasso’yu hal kararını tebliğ etmek için gelen heyetin içinde gören Sultan Abdülhamid çok üzülmüş ve  “bunun aranızda ne işi var’’ diyerek üzüntüsünü ifade etmiştir. Sultan Abdülhamid, daha sonra bir hatırasında, başına gelen bunca eziyeti Yahudilere toprak vermeyişine bağlamıştır.


İslam Birliği siyasetine büyük önem verdi. Asya ülkeleri ile yakınlaşmak için çalışmalar yaptı. Tarihçi Yılmaz Öztuna’nın Sultan Abdülhamid’in İslami siyasetle ilgili görüşleri çok dikkat çekicidir:’’II. Abdülhamid’in İslam dünyasındaki prestiji muazzamdı. Doğu Türkistan ve Orta Afrika’daki zenci Borno krallığı bile O’nun adına hutbe okutup para bastırıyor, padişahı metbu tanıyorlardı. Türk subayları, doktorları, hocaları, din adamları İslam âleminde gezip dolaşıyorlardı. Bugün(1967 yılı) bile Afrika’nın bazı ücra yerlerindeki camilerde II. Abdülhamid adına hutbe okunduğunun basına intikal ettiği hatırlanırsa, bu hükümdarın şahsi prestiji hakkında bir fikir edinmek kabil olur. Padişahın Panislam siyaseti, başta İngiltere olmak üzere Fransa ve Rusya’yı fevkalade ürkütüyordu. Bu ürkekliğin derecesini anlamak için o zamanın diplomatik vesikalarına bir göz gezdirmek kâfidir.’’(9)
Bediüzzaman Hazretleri, Bitlis Valiliğine atanan Van eski Valisi ve dostu Tahir Paşa’dan Sultan Abdülhamid’e hitaben yazılan bir mektup alarak İstanbul’a gitmek üzere yola çıkar. Bu mektupta Bediüzzaman’ın tedavisine yardımcı olması istirham edilir. 1907 yılının sonlarında İstanbul’a gelen Bediüzzaman, esas geliş maksadı olan Şark’ta Darü’l-Fünun talebini Sultan Abdülhamid’e iletmek için görüşme yolları arar. Tedavi talebinin, Sultan’la görüşmek için bir vesile olarak kullanılmak istenmesi kuvvetle muhtemeldir. Çünkü sonraki gelişmeler dikkatle incelendiğinde, bütün gayretlerin ‘’Medreset-üz Zehra’’ etrafında yoğunlaştığı görülmektedir. Israrlı görüşme teşebbüsleri bir netice vermez. Mabeyn’de bulunan görevliler, Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid ile görüşmesine müsaade etmezler. Meramını dilekçe ile ifade etmesini ve bu dilekçenin Sultan’a iletileceğini söylerler. Bunun üzerine  talebini ihtiva eden bir dilekçe verir.


Dilekçesinde doğuda ki eğitimin durumunu anlatır. Din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı eğitim kurumlarına olan şiddetli ihtiyaçtan bahseder. Bunun birlik ve beraberliğimizin tesis ve devamında önemli bir rol oynayacağını ilave eder. Bütün gayretlerine rağmen Padişah ile görüşmek için yaptığı çalışmalar bir sonuç vermez.  Bugünkü karşılığı olarak, Genel Sekreterlik denilebilecek olan Mabeynde, Padişah ile görüşmek için bulunduğu bir sırada, oradaki Paşaların engellemeleri üzerine şiddetli tartışmalar yaşanır.


Bu tartışmadan rahatsız olan Paşalar, bu zattan kurtulmanın yollarını ararlar ve Bediüzzaman’ı Toptaşı Akıl Hastanesine kapatırlar. Sultan Abdulhamid ile görüşme teşebbüslerinden neticeye ulaşamayan Bediüzzaman, bu ısrarın neticesinde kapatıldığı Toptaşı Akıl Hastanesinde,  kendisini muayeneye gelen doktorla uzun bir konuşma yapar.  Bu konuşmada,  kendisinden mecnun diye şüphe duyulmasının sebepleri arasında garip kıyafeti, ulema ile olan münazaralarını gösterir. İstanbul medreselerinin talebeleri tembelliğe ve şevksizliğe sevk eden metodunu tenkit eder. Kendisinin Şark’ın dağlarında büyüdüğünü, ahvalinin o yerlerin terazisiyle tartılması gerektiğini söyler. Eğer dalkavukluk etmek ve umumi menfaatlerin şahsi menfaatlere feda edilmesi, aklın gereği gibi gösteriliyorsa, o akıldan istifa ettiğini, böyle bir durumda deliliğin bir masumiyet mertebesi olduğunu, bununla iftihar ettiğini de ilave eder. Bu uzun hitabı dinleyen doktor, ‘’eğer Bediüzzaman’da zerre kadar delilik varsa, dünyada akıllı adam yoktur’’ şeklinde bir rapor düzenler.
 
Toptaşı Akıl Hastanesinden taburcu edilen Bediüzzaman, bu sefer de nezarete alınır. Nezarette iken Zaptiye Nazırı Şefik Paşa, kendisiyle bir görüşme yapar. Burada kendisine Sultan Abdülhamid’in bin kuruş maaş bağladığını, Şark’a dönerse bu maaşın yirmi otuz  altın liraya çıkarılacağını ifade eder. Ayrıca hediye olarak ta Padişah’ın gönderdiği seksen altını vermek ister. Ancak O bu maaşı ve altınları  ‘’  ben maaş dilencisi değilim. Bin lira da olsa kabul etmem. Kendim için gelmedim, milletim için geldim. Hem bu bana vermek istediğiniz rüşvettir ve hakk-ı sükûttur’’(10) diyerek kabul etmez.  Padişah’ın ihsanını red etmesi,  kendisini sevenleri telaşlandırır. Kendisine bir zarar gelmesinden endişe ederler. Ancak O ‘’ben ihsanı red ediyorum. Ta ki Padişah’ın nazar-ı dikkatini celp etsin. Beni çağırsın, Ben de gideyim. Kendisine Şark’ın halini arz edeyim ve Darü’l-Fünun talep edeyim’’ diyerek esas maksadının peşinde olduğunu bir kez daha ifade eder. Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid ile görüştüğüne dair bazı zayıf iddialar ileri sürülmüşse de, bu konuda kendisinin bir ifadesi olmadığı gibi, herhangi bir belge de mevcut değildir.


Nezarette bir şey elde edemeyeceklerini anladıklarından, büyük ihtimalle serbest bırakılır. İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri tarafından kaçırıldığı iddia edilmişse de, bu konuda bir delil söz konusu değildir.(11) Cemal Kutay ise, Yaver Kazım Nami Bey’e dayanarak,  Sakallı Nureddin Paşa'nın babası olan Müşir İbrahim Paşa'nın  kefaletiyle serbest bırakıldığını ifade etmiştir.(12)


Bediüzzaman’ın, Sultan Abdülhamid’e karşı olduğu konusunda ortaya birçok iddia atılmıştır. Bunlar kesinlikle doğru değildir. Belki bu konuda en büyük şansızlık, yakın tarihimizin çok önemli bu iki şahsiyetinin, karşılıklı oturup konuşma imkanı bulamamış olmalarıdır. Eğer Sultan Abdülhamid gibi son derece zeki bir insan, Bediüzzaman ile tanışır ve O’nun fikirlerini dinleme imkanı bulsaydı, herhalde çok yakın ve sıcak bir diyalog gelişir ve bu fetret devrinde farklı bazı neticeler alınabilirdi. Fakat kader hükmünü icra etmiş ve mukadder sona ulaşılmıştır. Şeyh Şamil’in torunu Said Şamil’in ifade ettiği ‘’eğer Bediüzzaman bir asır önce gelseydi Osmanlı Devleti’nin mukadderatı değişebilirdi’’  şeklindeki çarpıcı sözleri yabana atmamak gerekir.


Bediüzzaman ve Sultan Abdülhamid münasebetleri konusunda çok sayıda değerlendirme yapılmış ve bu değerlendirmeler halen yapılmaya devam edilmektedir. Bu konuda ifrat ve tefritten kaçınarak, objektif bir zeminde meseleyi tahlil etmekte fayda vardır. Bediüzzaman’ın, Sultan Abdülhamid’e karşı olduğu konusunda ortaya birçok iddia atılmıştır. Bunlar kesinlikle doğru değildir. Belki bu konuda en büyük şansızlık, yakın tarihimizin çok önemli bu iki şahsiyetinin, karşılıklı oturup konuşma imkanı bulamamış olmalarıdır. Eğer Sultan Abdülhamid gibi son derece zeki bir insan, Bediüzzaman ile tanışır ve O’nun fikirlerini dinleme imkanı bulsaydı, herhalde çok yakın ve sıcak bir diyalog gelişir ve bu fetret devrinde farklı bazı neticeler alınabilirdi. Fakat kader hükmünü icra etmiş ve mukadder sona ulaşılmıştır. Şeyh Şamil’in torunu Said Şamil’in ifade ettiği ‘’eğer Bediüzzaman bir asır önce gelseydi Osmanlı Devleti’nin mukadderatı değişebilirdi’’ çarpıcı sözlerini yabana atmamak gerekir.


Bediüzzaman Hazretlerinin,  Sultan Abdülhamid’in bazı icraatlarını tenkit ettiği, hürriyete ve meşrutiyete ciddi taraftar olduğu görüşü eserlerinde rahatlıkla görülmektedir. Belki şartların nezaketi gereği ortaya çıkan ‘’İstibdat Rejiminin ‘’  İslamiyet’te yeri olmadığını, İslam’ın adalet, hürriyet ve meşrutiyeti emrettiğini ısrarla ifade eder. Bu ifadelerin, ‘’Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid’in şiddetle karşısında idi’’ şeklinde yorumlanması doğru değildir. Fakat Sultan hakkında kullandığı ‘’şefkatli’’ ve ‘’veli’’ tabirleri ile talebesi Mustafa Sungur’a ifade ettiği ‘’Sultan Abdülhamid’i her sabah duasına dahil ettiği ‘’ (13) sözleri, O’nun bu konudaki kanaatini net bir şekilde ortaya koymaktadır. 


Bediüzzaman, İttihat ve Terakkinin idareyi ele alması ve Anayasa’nın tekrar yürürlüğe konulmasının üçüncü gününde İstanbul’da ve daha sonraları Selanik’te Hürriyet Meydanı’nda  toplanan coşkun kalabalıklara muhteşem bir nutuk irad etti. Selanik, İttihat ve Terakki Cemiyetinin merkezi konumundaydı. Anayasa’yı yürürlükten kaldıran Sultan Abdülhamid’e büyük bir baskı vardı. 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’ndan sonra ve şartların ağırlaşmasıyla birlikte yönetimde bir istibdat rejimi hüküm sürüyordu. Halkta ki huzursuzluk giderek artıyordu. Olaylar, gösteriler ve suikastlar, büyük bir sosyal patlamanın işaretiydi. Bu durumda daha büyük olayların önüne geçmek için Sultan, Anayasa’yı yeniden ilan etmek zorunda kaldı. Bediüzzaman böyle bir ortamda ‘’Hürriyet’e Hitap’’ nutkunu irad etti. Hürriyet, yıllardır peşinde koştuğu büyük bir hedefiydi ve Mardin’de Namık Kemal’in  Meşhur Rüya’sı ile uyandığını daha önceleri ifade etmişti. Bu hitabe Said Nursi’nin hürriyet hakkındaki görüşlerini anlatan bir manifesto niteliğindeydi.


Bediüzzaman gibi bütün hayatı boyunca hak, adalet, hürriyet ve meşrutiyet mücadelesi yapmış bir şahsiyetin, her ne şekilde olursa olsun ‘’müstebit’’ uygulamalara taraftar olması beklenemez. Fakat tenkitlerini yaparken, insaf düsturlarını asla elden bırakmamış, Abdülhamid’in şahsına direk olarak hücum etmekten ziyade bazı icraatlarını eleştirmiştir. Bu da en tabii bir hak olarak algılanmalıdır. 

Bediüzzaman, bu dönemdeki istibadı, ‘’mecburi bir istibdad’’ olarak ifade etmiştir. (14)  31 Mart Olayına karıştığı iddiasıyla Divan-ı Harbi Örfi’ye çıkarılan ve burada savunmasını yapan Bediüzzaman, bu sırada cevaplanması talebi ile on bir buçuk soru sorar. Onbirinci soruda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetim anlayışını  tenkit ederek Abdülhamid dönemi ile kıyaslar ve şöyle devam eder: ‘’Şedit bir istibdat ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır. Güya istibdat ve hafiyelik tenâsuh etmiş. Ve maksat da Sultan Abdülhamid’den istirdad-ı hürriyet (hürriyeti geri almak) değilmiş. Belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış!’’ (15)


Yine Bediüzzaman’ın talebelerinden Muhsin Alev’in hatıralarında anlattığı bir olay,  Bediüzzaman’ın Abdülhamid hakkındaki görüşlerini net bir şekilde ortaya koymaktadır.  ‘’İstanbul’da Sultan Abdülhamid hakkında kitap yazan bir adam, merhum padişaha çok hücum edip hakaret ediyormuş. Bunu Üstad duyunca üzüldü. Bize, “Sultan Abdülhamid 60 milyon Müslümanın halifesiydi. Ben ona bir veli nazarıyla bakıyorum” diye buyurarak Abdülhamid hakkında bir lahika mektubu neşretmişti.’’(16)  Nur Talebelerinden Ziya ve Muhsin imzasıyla daha sonraları Münazarat’a eklenen bu lahika mektubunda şu ifadeler bulunmaktaydı: 


‘’Üstadımızdan hem işitmiş, hem hâlinden anlamışız ki, ecnebilerin şiddetli desise ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve kanaat; husûsan âlem-i İslâmın kısm-ı âzamının halifesi olmak; hem, biçare vilâyât-ı Şarkiyenin bedevî aşâirini Hamidiye Alayları ile en yüksek bir derece-i askeriye ve medeniyeye onları sevk etmesi, Hamidiye Camiinde her Cuma günü bulunması, şeâir-i İslâmiyeye elden geldiği kadar mürâât etmesi, daima Yıldız dairesinde manevî üstadı kabul ettiği bir şeyhi var olduğu gibi, çok hasenatı için, Üstadımız, bütün hayatında onun padişahlar içinde bir nevî velî hükmüne geçtiğini kanaat etmişti.’’(17)


Aslında burada Hamidiye Alayları’na da bir paragraf açmak gerekir. Hamidiye Alayları Doğu Vilayetlerinde birçok hayırlı hizmetlere vesile olmakla  birlikte, bu alaylara komutan olarak atanan bazı aşiret reislerinin çok büyük zulümlere sebep olduğu da bilinmektedir. Birçok yerde bu silahlar ve devletin verdiği gücün şahsi menfaatler için kullanıldığı, bazı bölgelerde de halkın büyük baskılar altına alındığı birçok resmi rapor ile belgelenmiştir. Bediüzzaman Hazretleri bu gibi durumları ifade için ‘’Hükûmet hekim gibidir; millet hastadır. Farz ediniz, ben şu çadırda oturmuş bir hekimim. Şu etraftaki her bir köyde, Allah etmesin, birer ayrı hastalık var. Ben o hastalıkları teşhis etmemişim, hem de tâcizimi istemeyen müdâhenecilerden, yalancılardan başka kimseyi görmemişim. Şu halde, şu köylere, tanımadığım bir hastalığa, görmediğim bir hastaya gönderdiğim reçetesiz; mîzansız bir ilâcı istimâl eden, acaba şifâ mı bulur veyahut ölür?


Evet, ‘’daha ölmeden ölmek’’ sırrına, şunun sâye-i muzlimânesinde mazhar oldunuz. İşte her köye böyle ilâç göndermek, hattâ dâü’1cû ile karın ağrısına müptelâ olan emsâlinize hazım ilâcı hükmünde olan iâne toplamak, yahut eşkiyâlık ve husûmet derdiyle mültehap bulunan o vücuda, iltihâbı tezyid eden Hamidîlik icrâ etmek ve ilâ âhir, acaba tedâvi mi, yoksa tesmîm midir, melekü’1-mevte yardım etmek midir?’’ (18) ifadelerini kullanmıştır. (Hamidiye Alayları ile ilgili olarak bakınız: A. Hacıüzeyiroğlu, Risaleakademi.com)


Zamanında birçok büyük devletin kralları, Sultan Abdülhamid’i ziyaret için İstanbul’a geldi. Hatta Hicaz Demiryolunun maliyetinin üçte birlik kısmı, Hindistan Müslümanları tarafından karşılandı. İslam âlemi ile yakınlaşma politikasının sonucu olarak, Milli Mücadele yıllarında Hindistan Müslümanları tarafından büyük maddi destekler gönderildi. Genel kabul gören bir başka görüş ise,  eğer Abdülhamid’in saltanatı devam ediyor olsaydı, Osmanlı Devleti için büyük bir felaket ve hezimet ile sonuçlanan ve İttihatçıların acele ve yanlış kararları ile girilen I. Dünya Savaşına girilmeyecekti.


Böylece yönetime bütünüyle el koyan İttihad ve Terakki Cemiyeti, Padişahlık tahtına Sultan Mehmed Reşad’ı oturtarak Abdülhamid’i, Selanik’e sürgüne gönderdi. Balkan Savaşı çıkınca İstanbul’a getirilerek Beylerbeyi sarayına yerleştirildi. 10 Şubat 1918 tarihinde Beylerbeyi Sarayı’nda vefat etti. Çemberlitaş’taki Sultan II. Mahmud Türbesine defnedildi. Vefatından sonra, Abdülhamid’in saltanatının uzun bir döneminde ‘’topraklarında güneş batmayan imparatorluk’’ olan Büyük Britanya’nın Dışişleri Bakanı olan Edward Grey, şunları yazacaktı:’’ Ne büyük kayıp. Hasmımdı ama onun ölümü ile diplomasi mesleği artık zevkini kaybetti.’’(19)


Kaynaklar:
1- Prof. Dr Ahmet Akgündüz, Doç Dr. Said Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1999, Sayfa: 266
2- Mustafa Armağan, Zaman Gazetesi, 22 Şubat 2009.
3- Yavuz Bahadıroğlu, Osmanlı Padişahları Ansiklopedisi, 3. Cilt, Yeni Asya Yayınları,  İstanbul 1986, Sayfa 699-700
4- Yavuz Bahadıroğlu, a.g.e., Sayfa, 701
5-  Prof. Dr Ahmet Akgündüz, Doç Dr. Said Öztürk, a.g.e., Sayfa:277
6-  Ömer Faruk Yılmaz, Belgelerle Sultan İkinci Abdülhamid Han, Osmanlı Yayınevi,   İstanbul, 1999, Sayfa:288-293
7-  Ömer Faruk Yılmaz, a.g.e., Sayfa:159
8-  Yavuz Bahadıroğlu, a.g.e., Sayfa:747
9-  Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, Cilt 7, Sayfa:184
10-Bediüzzaman Said Nursi. Entelektüel Biyografi. Mary F. Weld. Etkileşim Yayınları. Nisan 2006. İstanbul. Sayfa: 72
11-Cemal Kutay. Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslümanı.
12- Necmeddin Şahiner, Aydınlar Konuşuyor, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1977, Sayfa:347
13-Abdülkadir Badıllı. Mufassal Tarihçe-i Hayat. Sayfa.184
14- Münazarat, Sayfa:58, Yeni Asya Neşriyat
15- Divan-ı Harbi Örfi, Sayfa:49, Yeni Asya Neşriyat
16- Necmeddin Şahiner, Son Şahidler Bediüzzaman Said Nursi’yi Anlatıyor, Cilt 1, İstanbul 1994, Yeni Asya Yayınları, s. 307.
17- Münazarat, Sayfa: 150-151, Yeni Asya Neşriyat
18- Münazarat, Sayfa: 24–26, Yeni Asya Neşriyat
19- Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 6. Baskı, İstanbul 1990, Sayfa:128

Risale Haber

Son Güncelleme ( Pazar, 13 Kasım 2011 18:55 )  

Yorumlar  

 
# Hasan 2009-05-17 14:24 Allah razı olsun. Kader hükmünü icra etmiştir. Sultan II. Abdülhamid, bence tarihteki şerefli yerini almıştır. Üstad da ikaz vazifesini yapmıştır. Bu araştırma için teşekkürler… Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 59 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter