Yazarımızın 14 Mart 2010 Pazar günü Sosyal Etütdler Derneğinde vermiş olduğu “Said Nursi ve Demokratik Açılım” konulu seminerin ikinci bölümü
Birinci bölüm için buraya tıklayınız.
-Hiç kimse bunun aksini iddia edemez. Hiç bir kaynakta öyle bir şey yok. Çünkü zaten Kürtler istenmeyerek baktıkları için, kalkıp da kardeşimi öldüreyim, orada çok dini hassasiyetler hâkimdir, âlimler, şeyhler her tarafta olduğu için her zaman kardeşlik anlatılıyor, onlarında hep kafasında bu düşünceler var. Yani Kürtçülük diye bir şey yok. Ne zaman başladı biliyor musunuz.? İttihat ve terakkinin yönetime bütünüyle hâkim olmasından sonra yavaş yavaş uygulamaya başladığı ırkçı politikalara aksülamel olarak Kürtçülük ortaya çıktı. Kürtçülük asla aksiyoner bir hareket değildir arkadaşlar. Reaksiyoner bir harekettir. Bir tepki hareketidir. Zaten Kürt Ziya Gökalp bunun en bariz örneklerinden bir tanesidir. Diyarbakırlıdır. Kürtçüdür, bunu bütün ailesi biliyor. Ailesinin fertlerinin ifadesiyle bu sabittir. Hem de aşırı bir şekilde. Ama kimse ona iltifat etmiyor. Peşinden giden kimse yok. Ondan sonra İttihat ve Terakkiye giriyor, bu girişten sonra Türkçü kesiliyor. İstanbul’daki bu faaliyetlerden sonra, Türkçülük faaliyetlerinden sonra buradaki insanlar, gençler, Kürt gençleri arasında Kürtçülük başlıyor. İstanbul’da Kürtçülük başlıyor zaten doğuda Kürtçülük başlamamıştır.
İstanbul’da İttihat ve Terakkinin okullarda yapmış olduğu eğitime bir tepki olarak Kürtçülük ortaya çıkıyor. Bunların içinde de bu işin en başta gelenlerinden birisi, Bedirhan Paşa’nın torunu Celadet Bedirhan’dır. Celadet Bedirhan Şam’dan Mustafa Kemal’e bir mektup yazıyor. Bu mektup Doz Yayınları arasında daha sonraları kitap olarak yayınlanıyor. Yüz elli sayfadan ibaret bir mektuptur. Paşaya anlatıyor diyor ki: “Hiç birimiz Kürtçülüğün farkında değildik, Hatta birçoğumuz Kürt olduğumuzun farkında bile değildik. Ama İttihat ve Terakki hükümeti okullarda Türkçülük başlattı. Türkçü gençler tahtalara, teneffüslerde şurada burada bir şeyler yazmaya başladılar. ‘Türk olmayanların aramızda
yeri yok. En üstün ırk Türk. Türk herkesten üstündür.’ gibi bir şeyler yazmaya başladılar. Bizde buna üzülüyorduk. Tahtadan onları siliyor ve tahtaya ‘En üstün ırk Kürt ve Kürtlerden daha üstünü yoktur.’ diye yazmaya başladık.” Ve mektubunda şu çarpıcı cümleye yer veriyor: “O İttihat ve Terakkinin zihniyeti ile oluşturulan mektepler, size Türkçü yetiştirdiği kadar bize de Kürtçü yetiştirdi.” Ve tabii ki bir sosyolojik, bir tarihi gerçeği de, bu şekilde tespit ediyor. Zamanı olan varsa bu mektubu okumalarını tavsiye ederim. Bizim alacağımız çok dersler olduğunu ben burada şahsen gördüm.
-Efendim özür dilerim bu Celadet Bedirhan, bu şahıs Kürtçülüğü gayri İslami Sosyalist bir zemine mi oturtuyor, Atatürkle muhatap olarak?
-Sosyalist değil laik bir zemine oturtuyor. Kürt Laikliği şeklinde. Seküler bir düşünceye sahip. Kürtçülüğün sekülarist tarafı diyelim.
-Dini bir hassasiyet var mıdır?
-Hayır hayır onlarda öyle belirgin dini bir hassasiyet yoktur. Onu çok açık olarak biliyoruz. Zaten ondan dolayı Kürtlerdeki dini hassasiyetlerin kırılması noktasında zarar verdiklerini zaman zaman ifade ediyoruz.
-Erzurum Tekman’da görev yaparken, Kürtçülüğün Esasları diye Ziya Gökalp’ın bir kitabını gördüm, öyle bir kitabı var.
-Ben hiç görmedim. Elime geçmedi maalesef.. Kürtçülüğün Esasları diye bir kitap. Diyarbakır’da yazmış. Fakat rağbet görmemiş. İstanbul’da Türkçülüğün esaslarını yazmış. Zaten Ziya Gökalp’in esas davasının o olduğunu, o şekilde başladığını herkes biliyor ama çok fazla rağbet görmemiş. Ben mesela o kitabını görmedim, bilmiyorum. Elime geçerse çok sevinirim. Öyle bir yerde bulursam getirtirim. Ben istiyorum ki göreyim. Ne diyor ne anlatıyor? Belki istifade edeceğimiz şeyler olabilir.
Ben mesela bir şey biliyorum; Ziya Gökalp’in o zaman bir makalesi yayınlanıyor. Diyor ki Ziya Gökalp: ‘’Kürtçe dili, Arapça dâhil bütün şark dillerinin hepsinden daha zengin bir dildir.’’ Böyle bir iddiası var. Onun kaynağı var bende; Yeşil Giresun gazetesinde yayınlamış. Yazdığı kitapta da bunun gibi değişik iddiaları olabilir.
Şimdi yine bu Kürt meselesinde, dönüm noktalarından bir tanesi de Sultan Hamid’in politikalarıdır. Bazı alaylar kuruyor, Ne diyoruz bu alaylara? Hamidiye alayları. Bu Hamidiye alayları gerçekten çok önemli. Niye kuruyor bunları, Sultan Abdülhamit? İki maksat için. Yani kendilerinin ifadeleri iki maksat. Bir tanesi Ermeni istilasına karşı oradaki vatandaşları korumak. Çünkü Ermeniler artık son zamanlarda Rusların tahrikiyle doğudaki insanlara, doğudaki bölgelere tacizde bulunmaya başlamışlardır. İnsanlar ölüyor. Ermeniler köylere baskınlar yapıyorlar. Kendi kendilerini korumaları maksadıyla. Hamidiye alayları teşkil ediyor. Bir diğeri de çok açık; Kürtlerin son zamanlarda yavaş yavaş kıpırdamaya başlayan farklılık düşüncelerinin ortadan kaldırıp Osmanlıya bağlamak. İki tane ana düşüncenin olduğu söyleniyor. Hamidiye alayları, yüzden fazla kurulmuş.
Tabi Üstad da bu Hamidiye alaylarını en başta teşvik ediyor. İşte şarkı, yüksek bir seviyei ilmiyeye çıkarabilir diye savunuyor, ama daha sonraları iltihabı tezyid ettiğini, arttırdığını ifade ediyor. Demek şarktaki o yarayı iyileştirmediği gibi, iltihabı artıran bir özelliğe giriyor. Niye? Arkadaşlar, ben size bir iki örnek vereceğim. Çok fazla detaya girmeye gerek yok. Hamidiye Alayları meselesi başlı başına bir konudur.
Şimdi Cizre’de Mustafa Paşa diye birisi var. Miranlı Mustafa Paşa. Bu Paşa biliyorsunuz. Üstad Tillo’da iken Abdulkadir-i Geylani Hz.lerini rüyada görüyor. Kel Mustafa Paşa, Üstadın tabiri ile; “Mustafayê Keçel”, Keçel Mustafa Paşa. Gavs-ı Geylani (KS) diyor ki: “Cizre’ye git. Mustafa Paşa halka eziyet ediyor. Namaz da kılmıyor. Sen onu namaz kılmaya davet et. Zülmü de bıraksın. Eğer dediğini yapmazsa onu öldür.” Kalkıp Cizre’ye geliyor. Yolda Şırnak-Cizre arasında onlar da yayladan Cizre’ye dönüyorlar. Mustafa Paşa, Miran aşireti reisidir. Miran Aşireti, onlarca aşiretten meydana geliyor. Hepsinin en üstü bir aşiret. .Oymakları, kabileleri çoktur. Hepsinin de reisidir. Büyük bir kısmı Suriye’de oturuyor, bir kısmı Türkiye tarafında oturuyor. Tabi o zaman Suriye-Türkiye yoktur. Sonradan o tarafta kaldılar. Sınır çizilince, büyük bir kısmı Suriye tarafında kaldı Cumhuriyetten sonra. Yolda onları görüyor, soruyor. Mustafa Paşa orada hazır değilmiş.
Çadırına gidip istirahat ediyor. Onun kumandanları da Üstada ne için geldiğini soruyorlar. Tabi Bediüzzaman Molla Saidê Meşhur diye çok bilindiği için herkes hürmet gösteriyor. Üstad da Mustafa Paşayı görmeye geldiğini söylüyor. Mustafa Paşa biraz sonra geliyor. Herkes ayağa kalkıyor Üstad ayağa kalkmıyor. “Bu kimdir?” diyor. Üstad, 1894 yılında Cizre’ye geliyor. Üstad 1878 yılında doğmuş. 16 yaşında iken Cizre’ye geliyor. Genç bir delikanlı o sıralarda. Kalkmıyor ayağa. Mustafa Paşa; “Niye geldin?” diye sorunca Bediüzzaman: “Sen halka zulmediyorsun, zulmü bırak, namaza da başla, bunun için geldim. Seni hak yola davet etmeye geldim.’’ diye cevap veriyor. Mustafa Paşa; “Dediklerini yapmazsam ne olacak?’’ diye tekrar soruyor. Üstad da; “Yapmazsan seni öldüreceğim.’’ diyor. O zaman Üstadın kılıcı çadır direğine asılı olarak duruyor. Mustafa Paşa kılcı göstererek; “Bu pis kılıçla mı?’’ diyor. Üstad da; ‘’Kılıç kesmez, el keser.’’ diye cevap veriyor.
Köpürüyor adam. O kadar zalim bir adam ki, bir insanı öldürmek onun için çok küçük bir şey. Dışarı çıkıyor. Biraz hava alıyor. Tekrar geliyor; “Söyle bakayım niye geldin?’’ diye bir daha soruyor. “Ben sana söyledim ya. Onun için geldim.’’ Diye aynı cevabı veriyor. Mümkün değil. Mustafa Paşaya karşı kimse konuşamaz.
Mustafa Paşanın ailemiz ile ilgili, çok dehşetli bir icraatı var. Benim ninemin babası; o da bir ağadır. Dört tane köyleri var. Ahmedi Hacıluk diyorlar. Benim büyük dedemin dört tane köyüne de Mustafa Paşa el koyuyor. 1890 yılında. Ne yapıp ne ediyor vermiyor köylerini. O da diyor ki, ben seni şikâyet etmeye gideceğim. Tabi şikâyet etmeye gidecek ya çocukları Cizre’de bıraksa Mustafa Paşa’nın zulmüne hedef olacaklar. Önce onları emin bir yere, Mardin’e götürüyor. Ninem, başlarından geçen ve çocukluk yıllarına ait bu hatırayı ve Mardin’e gidişlerini zaman zaman anlatmıştır. Orada bir ev tutuyor, onları oraya yerleştiriyor. İstanbul’a gidiyor.
Uzun süre bekliyor ve nihayet Abdulhamidle bir şekilde görüşüyor. Diyor ki: “Ağayım, eşrafım. Dört tane köyüm var. Mustafa Paşa dört köyümü de elimden aldı.’’ “Mustafa Paşa mı aldı? Ben ona karşılık ne istiyorsan sana vereyim. Köylerden vaz geç diyor Sultan Abdülhamid. “Ben köylerimi istiyorum.” Diyor. “Sen ne istiyorsan ben sana vereyim. Mustafa Paşa’dan köylerini geri isteme.” Diyor. Mustafa Paşa tam bir devlet kurmuş. Müthiş bir zulüm idaresi kurmuş. Hükümlerine kimse karışamıyor. Sultan Abdulhamid bile karışamıyor. “O zaman sana kaymakamlık vereyim, valilik vereyim, resmi görevler vereyim.” Diyor. Dedem yine; “hayır ben köylerimi istiyorum.” Diye ısrar edince, tabi Abdulhamid kimseyi öldürmezdi ama insanları hücrelere atıyordu. Bizim dedeyi hücreye atıyorlar. Dört ay hücrede kalıyor. Sonra bırakıyorlar Mardin’e geliyor. Çocukları orada. Uzun yıllar Mardin’de yaşıyorlar. 1902 yılında, Mustafa Paşa öldürülünce, nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla, dedem yine Cizre’ye dönüp köylerine kavuşuyor.
Bir başka örnek daha var. Ben son zamanlarda Bediüzzaman ve Cizre münasebetleri ile ilgili olarak bir araştırma yapıyorum. Çok enteresan hadiseler duyuyorum. Bunu da anlatayım. Müftü var, Cizre’de büyük bir âlim. Şimdi bile ‘’Müfti ailesi’’ diye bilinirler. Çok büyük bir âlimmiş. Çağırmış, ona demiş ki, “Bana bu konuda fetva ver.” Müftü Efendi de; “Bu konuda fetva vermem yanlıştır, dinen caiz değildir.’’ diye karşı çıkıyor ve ilmin izzetini muhafaza ediyor. Müftü efendiyi çırıl çıplak milletin önünde soyarak bir küp pekmezi başından dökmüş. Güneşin altında bütün arılar sinekler üzerine konuyor. Akşama kadar alay etmiş onunla. Böyle bir zalim adam. Alimlerden de, ilim ehlinden de hiç hoşlanmazmış.
Hamidiye Alayları konusunda birçok yanlış yapılmış. Osmanlı şöyle yapıyor: Şurada gücü kuvveti olan, aşireti, adamı olan insanları alay kumandanı yapıyor ki, çevreye hâkim olsun. Bunlar direk Sultan Abdulhamid’e bağlılar. Hiç kimseye hesap vermek zorunda değiller. Bunlar valiye bile bağlı değiller. Kimse onlara dokunamıyor.
Altan Tan bir şey yazıyordu kitabında. Hamidiye Alay Komutanlarından Milli İbrahim Paşanın da büyük zulümleri olmuş. Lakabı milli. Viranşehir tarafında. O kadar zalim bir insanmış ki, Mustafa Paşadan çok daha beter. Herkesin köyünü, evini, çoluk çocuğunu alıyormuş. Tabi ben demin anlatmadım. Mustafa Paşa aynı zamanda ahlaksız bir adam, hoşuna giden bir kadını da alıyor. Bir hafta tutuyor sonra bırakıyor. Milli İbrahim Paşa da öyle. Bu paşaların çoğu öyledir. Tabi böyle bir ağa, köyleri elinden alındığı için, İstanbul’a gidiyor. Sultan Abdulhamid’e görüşmesinde; “Ben Diyarbakır bölgesinden geldim ve bir maruzatım var.’’ deyince daha meramın anlatamadan Sultan Abdulhamid şunları söylüyor: “Benim evladım İbrahim Paşa nasıldır?’’ ilk sorusu bu. Öyle söyleyince köyü elinden alınan ve şikayet için giden adam, şikayetin bir işe yaramayacağını anlıyor ve şikayet etmekten vazgeçiyor. “Ben de, evladınız İbrahim Paşa da ellerinizden öpüyoruz, sağlığınıza duacıyız.’’ der ve geri döner.
Tabi Hamidiye alayları iltihabı tezyid etmiştir. Ama tabi hayırlı hizmetlerde de bulunmuştur. Bu Hamidiye alaylarının daha sonra İttihat ve Terakki döneminde ismi değiştirildi ve Aşiret Alayları oldu. Cumhuriyet kurulduktan sonra da tamamen kaldırıldı. Aşiret Alaylarının İstiklal savaşında büyük hizmetlerde bulunduklarını biliyoruz. l. Dünya savaşında, Doğu cephesinde çok büyük hizmetleri olduğunu biliyoruz. Hatta Üstadın kurduğu Milis alayının silahlarını, Van’da kurulu bir Hamidiye alayından alındığı söyleniyor. Dış düşmanlara karşı yerinde ve güzel hizmetlerde bulunan bu alaylar, içeride maalesef büyük zulümlerin içinde olmuşlardır. Bence bunda en büyük etken, bu alayların idarecilerinin cehalet ve feodal yapılarından geliyor.
Çok özür dilerim ben tabi tarihçi değilim. Tespitlerimi söylüyorum. Şu İttihat ve Terakkide bir iki noktayı açmak için söylüyorum. İttihat ve Terakki ile birlikte ırkçılık başladı. Bu ittihat ve Terakki fitnesi, bir tarafta Türklere Türkçülük hareketini başlatırken, harekete geçirirken, tabi işin içinde Osmanlıda var, yabancılarda var. Bir taraftan da bu Kürtçülük cereyanına zemin hazırlamıştır. Aynı zamanda dinden uzaklaşma ve sekülarizm de bu zihniyet ile devlet idaresinde destek bulmuştur. Zemin bulmuştur. Cumhuriyeti kuran, yani tek parti zihniyeti şeklinde kuran ve dine mesafeli davrananlar da büyük bir çoğunlukla o dönemlerde İttihat ve Terakki mensubu idiler.
Türkçülüğü çıkaranların da büyük bir kısmı Türk değil. Üstad diyor ki; “Ben bunca tecrübelerimle, hissiyatımla anladım ki, bana zulmedenlerin hakiki Türk olmadıklarını anladım.” Hakiki Türk, Müslümansa kalkıp zulmü, bu kötülüğü yapar mı? Yani bu işin içinde Selanik zihniyeti var. Sebatayist zihniyet var. Tabi bunlar kimi ne yapacaklar? Türkçülüğü tahrik edip Kürtçülüğü de ortaya çıkararak bir fitne ortaya çıkaracaklar. Maksatları bu. Yani bu İslami filan değil. Zındıka komitesi. Üstad’ın işaret ettiği zındıka komitesi.
Bakınız bağımsız bir çok gezgin, bir çok gözlemci bu Hamidiye alaylarının hâkim olduğu bölgelerde gezmişler, Avrupa’ya gitmişler ve pek çok gözlemlerini yazmışlar. Bu gözlemlerin birçoğu var. Çoğu var yanımda. Burada hepsini okuyamıyorum kusura bakmayın. Belki on tane adamın gözlemleri var. Ve hepsi Mustafa Paşanın, adeta bağımsız bir devlet kurduğunu, astığı astık, kestiği kestik olduğunu, damadı Tahir Paşa ile birlikte köylere baskın yaptığını, kadınları öldürdüğünü, hamile bir kadını çocuğuyla birlikte öldürdüğünü, hep böyle kayıtlara geçirmişler. Hatta Osmanlı valileri de bu adamlardan muzdarip. Onlar da Padişaha yazıyorlar. Padişah yine bir şey yapmıyor. Yani padişah o zaman her halde öyle bir sıkıntıya girmiş ki, hani denize düşen yılana sarılır misali, Osmanlıyı parçalatmamak için bunların zulümlerine göz yummuş. Tabi kader cihetini bilemiyoruz. Ama tabii ki biz zulme rıza gösteremeyiz. Böyle bir zulme de gerekçeler uyduramayız. Sultan Abdulhamid’in bu meselede bazı hataları, birçok hatası olmuştur.
-Peki Abdulhamid bu olayların haksızlıkların farkında değil miydi?
-Bence Sultan Abdulhamid farkındadır. Öyle zeki bir Sultanın farkında olmaması mümkün değil. “Ehvenüşşer” diye kendi kafasından bir şey çıkarmıştır. “Dışa karşı bizi bunlar koruyor. İçteki durumlarına da göz yumalım mı?” Demiştir. Çünkü Abdulhamid’in çok zeki bir insan olduğunu her kes biliyor. Yani bunların farkında olmaması mümkün değil. Bizim dede söylemiş ona mesela. Sultan Hamid kabulde etmiş, ama; “Sana ne vereyim, arazini almış kabul ama ben sana ne istiyorsan onu vereyim. Seni vali yapayım.” demiş. “Hayır ben kendi köyümü istiyorum.” deyince onu nezarete atmış. Yani adam biliyor bir zulüm olduğunu ama, yine de karışmıyor.
-Geçmiş bu tarihi olayları bu günle irtibatlandırsanız?
-Peki. Aslında ben kısaca, Kürt meselesinin de Kürt açılımının da, Üstadın yüz seneden önce başlayan, çok müthiş çözümleri var. Çözüm önerileri var. Medresetüzzehra bunun en başta gelenlerinden bir tanesidir. Bu da bir seminer konusu zaten. Ben bunu anlatmayacağım. Yani ben sadece bu üç dört tane noktayı isterseniz bundan hâsıl olacak sonuçlar ne idi onları size söylersem meselenin mahiyeti anlaşılır.
Üstad 1907 yılının Kasım ayında çıkıyor. Herhalde aralık ayında İstanbul’a varıyor, 1907’nin sonları. Üç tane dil; Arabî vacip, Türkî lazım, Kürdi caiz. Yani üç tane dille eğitimin olması gerektiğini söylüyor. Şimdi bu üç dil olmasının faydalarını Üstad ne olarak düşünüyor? Sadece bunun faydalarının ne olduğunu birkaç madde olarak okuyacağım:
•Türk ve Kürt âlimlerinin geleceğini temin etmek. Ben bunları Risale-i Nurdan biraz farklı olarak çıkardım, hepsinin kaynağı Risale-i Nurda var.
•Maarifi, (Eğitim ve öğrenimi doğuya) Medrese kapısı ile sokmak.
•Meşrutiyetin faydalarını, hürriyetin gerekliliğini ve güzelliklerini göstermek ve onlardan istifade ettirmek.
•Medreseleri birleştirmek.
•Hem eğitim, hem öğretim, hem müfredat bakımından yenilemek.
•İslamiyeti paslandıran uydurma hikâyelerden, İsrailiyattan ve hoş karşılanmayan soğuk bağnazlıktan kurtarmak.
•Çağın gereği olan eğitim metotlarını bilimsel olarak medreseler sokmak ve bir menfez açmak.
•Medrese, tekke ve mektep ehlini barıştırmak. Bu da bir maksadı.
•Menfi ırkçılığın, Arabistan, Hindistan, İran, Kafkasya, Türkistan ve Kürdistan’daki milletleri ifsat etmesini önlemek. Üstadın tabiri aynen bu.
•Hakiki müsbet ve kudsi milliyeti hakiki olan İslamiyet Milliyeti ile Kur’an’ın bir kanunu esasisi olan “İnneme’l-mü’minune ihvetün” düsturunun tam inkişafına vesile olmak.
•Ortadoğu’da barışı temin etmek, hatta İnsanlık âleminde genel bir barışa vesile olmak, sulhu umumiyi temin etmek.
•Tabii ki Anadolu’daki mektep ve medreseler arasında, birlik ve beraberlik sağlayarak birbirlerine yardımcı olmalarını temin etmek.
Üstad bütün hayatı boyunca bu Zehra Üniversitesi idealinin takipçisi olmuştur. Üç dört tane madde halinde söylüyorum. 1907 yılında İstanbul’a geliyor, Sultan Abdulhamid’le görüşemiyor, görüşme imkânı bulamıyor. Görüşme imkânı bulsaydı ne olurdu? Her halde Abdulhamid gibi zeki bir insan Üstadın bu görüşlerini dinleme imkânı bulsaydı ve bunları uygulama imkânı bulsaydı, her halde Osmanlının akibeti farklı olurdu. Şeyh Şamil’in torunu Said Şamil’in de görüşü de budur.
Sonra 1911 yılında, tekrar İstanbul’a geliyor Sultan Reşat’la Rumeli gezisine katılıyor. Orada ısrarla bu Zehra Üniversitesinin ehemmiyetini vurguluyor, şart olduğunu söylüyor, ama o zaman Rumeli’de, Makedonya’da, Üsküp’te Üniversite temeli atılıyor. 1912 yılında Balkan Savaşında oralar elden çıkınca, oranın ödeneği 20 bin lira, şark üniversitesine aktarılıyor, Üstad’da o paranın bin lirasını, elden alarak hemen Van’a gidiyor, temelini atıyor, büyük bir ziyafetle, vali herkes katılıyor. Fakat l. Dünya Savaşı çıkıyor, bu teşebbüs akim kalıyor. 1922 yılında Ankara’ya geliyor. Israrlı davetler sonucu geliyor ve resmi “hoşamedi” töreni ile karşılanıyor. 163 milletvekilinin oyları ile ve 150 bin lira ödenek vermek şartıyla teklifin görüşülmesi kabul ediliyor. Fakat Ankara’da yönetime egemen olan anlayış ile uyuşamayacağını anlıyor ve 1923 yılının Nisan ayında Van’a gitmek üzere Ankara’dan ayrılıyor.
Üniversitenin yapılması düşüncesi erteleniyor. Bunun temeli atılsa bile uygulamada istediği maksada matuf hizmet veremeyeceğini gördüğü için vazgeçiyor. 1950 yılından sonra Menderes Hükümeti zamanında, yazmış olduğu mektuplarda ısrarla hem Bayar’a hem Menderes’e, hem talebelerine sürekli bu konuyu gündeme getiriyor. Hatta 1955 yılında Celal Bayar’a yazmış olduğu mektupta bu doğu üniversitesinin çok önemli hayırlara vesile olacağını ve özellikle arkadaşlar buraya dikkat ederseniz ırkçılığın önünde bir set olacağını ifade ediyor. Tabi ama şu var arkadaşlar, mevcut bir zihniyet var. Doğu insanının eğitim almasını istemeyen bir zihniyet var. Bakın Ferit Melen söylüyor, eski başbakanlardan. Diyor ki: “Ben Fevzi Çakmak’ın ağzından şunu dinledim. Fevzi Çakmak’ı hepimiz iyi biliriz. Hiç unutmam Fevzi Çakmak ile doğu konusunu konuştuk, okulların açılmasını istedim. ‘Ne okulu?’ dedi, biz cahili ile başa çıkamıyoruz, okumuşu ile hiç halleşemeyiz.”
Yani okumuş olsa, aydın olsa aklı başına gelecek, hakkını arayacak, “Cahilini halledemiyoruz. Nasıl okumuşuyla baş ederiz? demiş Fevzi Çakmak. Fevzi Çakmak ile ilgili çok tesbitler var. Belki birçoğunu biliyorsunuz. Bir kısmı da fazla söylenmeyen şeylerdir bunlar hakikaten bizim kesimde. İşte Burdur’a gittiğinde; “Bediüzzaman’a ilişmeyin, hürmet ediniz.” demiş ama, bunların hepsinin konjöktürel olduğunu ben şahsen inanıyorum. 25 sene Erkan-ı Harp Reisi olarak görev yaptı. Bütün icraatları can u gönülden destekledi. En ufak bir şeye karşı çıkmadı. Hiçbir şeye hiçbir itirazı olmadı. Bütün bunlar da gösteriyor ki, yapılan bütün icraatları destekliyor ve kabul ediyor. Öyle bir şey olmasaydı itiraz ederdi. Yok efendim Kur’an’ı kaldıracaklarmış da, Fevzi Çakmak karşı çıkmış. Kur’an’ı kaldırdılar zaten. Kaldırmadılar mı? Ne yaptı? Hiç. Eski yönetim Kur’an’ı kaldıracakmış, yok efendim Fevzi Çakmak, “Ben isyan ederim.” demiş, öyle bir şey yok.
1959 yılında tarihe 51’ler olarak geçen bir tevkif hadisesi oldu. Bazı Kürt gençleri bir dernek kurmaya kalktılar, bunların tabi içerisinde bizim akrabalarımızda var. Ali Dinler var, Şerafettin Elçi var. 51 kişi. Bunları yakalıyorlar, bunun dışında elli altmış yılları arasında herhangi bir hadise meydana gelmiyor. Nisbeten demokratik bir ortam meydana geldiği için, devletin zecri politikaları tarzında herhangi bir olay meydana gelmiyor. 1960 ihtilalinden sonra meşhur Sivas kampı var. Biliyorsunuz doğuda ne kadar aşiret sahibi, ne kadar âlim, şeyh, tabi çoğunluğu Kürt kökenli olarak insanları yakalamışlar ve Sivas’ta bir kampa koymuşlar. Bunlarında elli beş tanesini sürgüne gönderdiler. Yani önce yüzlerce kişiyi Sivas’a getiriyorlar, onlardan elli beşini başka yerlere sürgüne yolluyorlar. Mehmet Kayalar sürgüne gidiyor, Kırkıncı Hoca’yı da Erzurum’a geri gönderiyorlar.
Yani oradaki yerel otoriteler de, ağalar da, aşiret reisleri de kendi teb’alarının okumasını istememişler. Okumuş insanla baş etmek çok daha zor diye. Cahil insanların idare etmenin kolay, okumuş insanların idaresinin daha zor olacağını düşünen yerel bazı otoriteler de onların okumalarını istememeleri de kuvvetle muhtemeldir. Doğuda yine asimilasyon politikasının sonucu olarak yaygın bir şekilde Yatılı Bölge Okullarına ağırlık verilmiştir. Batıda son derece az. Biz bunları biliyoruz, birkaç yerde var, doğuda bütün merkezi yerlerde kurmuşlar. Bu konu ile ilgili resmi bilgiler de var. ‘’Biz çocuğu alacağız, Kürtçe konuşturmayacağız, ailesinden uzak bulunduracağız ve asimile edeceğiz.’’ Aynen politika bu. İsterseniz okuyayım size. Çoğu da solcu oldu o okullardan çıkanlar. Yani okumak falan değil, sırf Kürtleri asimile etmek politikası. Bunların çoğunu resmi raporlara da geçirmişler.
Tabi Üstadın çok çalışmaları var. Bunlardan bir tanesi 1909 yılının 2 Şubat’ında bir gazete müracaatı var Üstadın. ‘’Maarif ve İttihad-ı Ekrad.’’ ismi ile bir gazete müracaatı oluyor. Tabi 2 Şubat 1909. 13 Nisan 1909’da 3l Mart Hadisesi meydana geliyor. Bundan iki buçuk ay sonra. Bu gazete önce haftalık, sonra yevmi yani günlük olarak çıkarmak üzere. Ama Üstad tabi bu gazeteyi niye çıkarmadı? Bu gazete niye yayına başlamadı? Bu konuda bir bilgi yok. Benim kanaatım şudur: 31 Mart Hadisesi meydana geldi. Birçok gazeteler kapanmaya başladı. Açılmış gazeteler kapanmaya başladı. Birçok gazetenin başyazarları öldürülmeye başlandı. Basın üzerinde büyük bir baskı ve sansür uygulanmaya başlandı. İttihat ve Terakki hükümeti eski baskı ve sansürü aratır bir politika uygulamaya başladı. Üstad neyi yapacak, neyi çıkaracak? Çıkaracak ortam yok ki zaten, Üstad da vazgeçti. Yani gazete çıkaracak ortam yok. Hasan Hüsnü ve birkaç tane gazete başyazarı öldürülüyor. Volkan Gazetesi Başyazarı Derviş Vahdeti idam ediliyor ve gazetesi kapatılıyor. Birçok gazete kapanıyor. Zaten yetmiş gün sonra 31 Mart Vakası meydana geliyor.
Tabi Üstadın Barla’da çok enteresan şeyleri var. Bunları ben arkadaşlarımın okumasın çok isterim. Bir tane örnek vereceğim. Barla’da bir Türk Yurdu, Türk Ocağı kuruyorlar. Üstad bundan son derece rahatsız oluyor. Üstadın eğer mektubunu bulabilirsem, Barla Lahikası’ında bu mektup var. Diyor ki burada Üstad, “Cengiz’in, Hülagu’nun menkibelerini okutarak ırkçılık fikrini aşılayarak İslami hassasiyetleri kırmak yani bu manada, maksatlarına ulaşmak istiyorlar.” Ama hiçbir şey İslam’ın yerini tutmaz. Adilcevazlı Kürt Bekir Beye yazdığı mektupta bunları söylüyor. Adilcevazlı kardeşim Kürt Bekir Ağa ismindeki talebesine bu mektubu yazıyor.
Üstadın yazmış olduğu bir tek Kürtçe makalesi var. Bu Kürtçe makale Kürt Tevün ve Terakki Gazetesi’nde yayınlanıyor. Gazetenin, 5 Aralık 1908 de yayınlandığı ilk sayısında yayınlanıyor. Başlık şudur: “Şireta Bediüzzaman Molla Saidi Kürdi.” “Ey geli Kurdan.” Diye başlıyor. “İttifakta kuvvet var, ittihatta hayat var, kardeşlikte saadet var, hükümette selamet var.” En son bölümü: “Vasiyeta Paşi (En son vasiyetim.) Okuyun, okuyun, okuyun. El ele tutuşun, el ele tutuşun, el ele tutuşun.” Bir tek Kürtçe makalesini bu olarak biliyoruz.
Aslında Prens Sabahattin’den de bahsetmek isterim. Prens Sabahattin’in ademi merkeziyet fikri var. Yani Üstadın yazdığı mektupta, sanki eyalet sistemini uygun görmüyor gibi bir görüş görünmektedir. Çünkü diyor ki, “Öyle bir şey olursa tevaif-i müluk ortaya çıkar.” Nedir tevaif i müluk? Küçük küçük guruplar ortaya çıkar, devletcikler ortaya çıkar ki bunun örnekleri var. İşte İspanya. Endülüs Emevi Devleti parçalandığı zaman, Hıristiyan birliği olmadan önce, 20-30 tane küçük devletçik ortaya çıktı, Kaos meydana geldi. Sonra orada bir birlik sağlandı ama çok kan döküldü. Osmanlılar zamanında, Anadolu Selçukluları yıkıldığı zamanda Anadolu’da 20-30 tane küçük Anadolu Beyliği ortaya çıktı. Bu da büyük bir kaos meydana getirdi. Tabi sonra Osmanlılar birliği sağladı. Üstad niye “tevaif-imMüluk” diyor? Niye buna karşı çıkıyor? Ben bundan şunu anlıyorum. Ben eyalet sistemine karşı değilim, federasyon da olabilir. Osmanlılar zamanında bu üç yüz sene uygulandı. Ama Üstad büyük ihtimalle şöyle düşünüyor: İslami terbiyede çok büyük bir tahribat meydana geldi, İslami inançlar zayıfladı, kardeşlik duyguları büyük oranda zedelendi. Şimdi İslamiyet olmayınca, İslami hassasiyet olmayınca, kardeşlik olmayınca, böyle bir şeye giderseniz, neye sebep olursunuz? Büyük bir kaosa kadar gitmez mi,? Parçalanmaya kadar gitmez mi? Bölünmeye kadar gitmez mi? Yani Üstad, bir federasyon olsun, herkes hakkını alsın, gibi bir şeye karşı olduğu için değil, böyle bir şeyden korktuğu için, Üstadın zaten gayesi bütün hayatı boyunca istediği birlik ve beraberliktir. Tevhidin peşinde koşmuş, birliğin peşinde koşmuş. Kalkıpta ihtilafa, parçalanmaya, bölünmeye gidecek bir yol açar mı? Bence açmaz, açmaması lazım. Ben şunu görüyorum, bu mektupta da bu var. Üstad, “bütün milletlerin kendisini geliştireceği bütün milli hakları verilsin” diyor. Ben buradan tam demokrasi anlamını çıkarıyorum.
Belki Irak’ta Kürt meselesinin, çözümü için federasyondan başka bir çıkar yol yoktur. Çünkü Irak’ ta Araplar ve Kürtler, üç ayrı bölüme ayrılmışlardır, Musul bölgesinde Kürtler çoğunluktadırlar. Bağdat bölgesinde Sünni Araplar hakim. Basra bölgesinde Şii Araplar hakimdir. Osmanlılar da, Irak’ın bu etnik yapısını göz önüne alarak üç ayrı vilayet halinde idare etmişler. Ama Türkiye’de durum çok farklı. Doğudan çok İstanbul’da Kürt var. Doğudan çok İzmir ve Antalya’da Kürt var. Nasıl bir federatif sistem olabilir? Bence çok tartışılması gereken önemli bir nokta. Bence tam demokratik bir yönetim Türkiye’deki Kürt meselesinin en doğru çözümü olur. Benim bu görüşümü destekleyen bir şey söyleyeyim. Eski DTP Milletvekili Orhan Doğan bakın ne diyor: “Ben Türkiye’de Kürt sorununun federatif bir sistemle çözüme kavuşmayacağı görüşündeyim, Bir kere Türkiye’de Kürtler ve Türkler, federal bir yapıya sahip olan diğer ülkelerdeki gibi değiller, çok iç içe geçmişler. Örneğin İstanbul bir Türk şehri iken aynı zamanda bir Kürt şehri gibidir. ‘’
Üçüncü bölüm için buraya tıklayınız.
Dördüncü bölüm için buraya tıklayınız.






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.