Şu An Buradasınız: Anasayfa GÜNCEL Yazarlar Doç. Dr. AHMET YILDIZ Demokratik Açılım-5

Risale Akademi

Demokratik Açılım-5

e-Posta Yazdır PDF

Doç. Dr. Ahmet Yıldız'ın SETÜD'de "Demokratik Açılım" konusunda yaptığı konuşma metninin V. bölümü








I. Bölüm için buraya tıklayınız.
II. bölüm için buraya tıklayınız.
III. bölüm için buraya tıklayınız.
IV. bölüm için buraya tıklayınız.


-(Katkı): Faili meçhulleri de ekleyebiliriz.

-Evet faili meçhulleri de eklediğinizde dolayısıyla bir hareketin objektif zemini var, ama bu reel bir hesaplaşma değil, o mağduriyetleri yaşayan bir kısım inançlı insanlar, inançlı olmaları hasebiyle onlarla aslında paylaştıkları hiçbir ortak payda yok, ama artık şunu da görmek gerekiyor insanlar inançları ve siyasal davranışlarıyla her zaman bire bir örtüşme içinde değil, o sosyalleşme biçimleri değişiyor. Dolayısıyla yalpalamaların, farklı yaklaşımların bununla ilişkisi var. Sizin de sorduğunuz diğer soruya benim verebileceğim cevap demek ki bu kuşak da Cumhuriyetin kuruluş felsefesiyle yoğrulmuş, esas sadakati ona dönük, kendisini onunla emniyette hissediyor, çıkarlarını da ona bağlıyor ve devletin bekasını da onunla tanımlıyor. Bunu demokratik sistem içinde açığa çıkarma ihtiyacını çok hissetmemişlerdi belki. Şimdi açıktan ortaya koyuyorlar ve saflarını da o şekilde belli ediyorlar. Bu bir tercih. Onları açık bir olarak görmek de sağlıklı bir şey bence. Böyle bir tercih ortaya koyabiliyorsa, buna rağmen birileri “Hayır bu böyle değil, sen böyle değilsin, nasıl böyle dersin?” deme hakkına sahip değil. Demokrasilerde insanlar tercih değiştirebilir. Tercih değiştirdiklerini de sözleriyle beyanlarıyla yaklaşımlarıyla da ortaya koyarlar, insanlar da ona göre gereğini yaparlar. Eğer o tercihleri paylaşıyorsa beğenmeye, alkışlamaya, desteklemeye devam eder, paylaşmıyorsa da ona göre herhalde pozisyon almaya başlarlar.

-(Katkı: Erdoğan Çelebi) Sabit ayaklar Kemalizm duruyormuş veya öbür ayak biraz serbest. Serbest olan ayağı da istediği zaman Kemalizm çizgisine çekebiliyor.

-Bu şunu da gösteriyor: İnsanlar birilerini görmek istedikleri gibi görüyorlar, buna da inanıyorlarsa, o zaman bir problem olmuyor. Ama bir süre sonra bakıyorlar ki görmek istedikleri resim gerçek resim değilmiş, o gerçek resim ortaya çıktığı vakit arada ciddi bir fark var. Montajlanmış bu resim, epey üzerinde oynanmış, o zaman belki bir ayılma durumu oluşturuyor.  Siyaseti o zaman taraftarlık psikolojisi ile algılamamak, sadece güncelden hareketle… (Fotoşop yapmışlar) O zaman fotoşop varmış. 73 seçimlerinde Erbakan Hocaya donlu bir fotoğraf yapmışlar, fotomontaj bu dağıtmışlar. Siyaset böyle bir şey. Bu o zaman oy getiren bir şey. Bu adam siyasette dini kullanıyor, dindar olduğunu söylüyor, dindarlardan oy talep ediyor ama bakın biçimine.

-(Katkı: Erdoğan Çelebi) Şimdi Milliyetçilik akımını milliyetçilik akımını, seküler bir akım olarak söylediniz. yani kısmen cevap verdiniz?

-Bir tür seküler bir din.

-(Katkı: Erdoğan Çelebi) Yani dinden bağımsız öyle anlıyorum, seküler olması, dinden bağımsız bir hareket.

-Dinle örtüşebilir, dinle örtüştüğünde dini milliyetçilikler ortaya çıkabilir. Mesela Pakistan’ın dinden bağımsız bir milliyetçiliği olabilir mi? İrlandalıların, Polonyalıların dinden bağımsız bir milliyetçiliği yok. Katolik kimliğiyle örtüşmüş bir milliyetçilik söz konusu. O zaman çok daha güçlü bir hale geliyor. Ama bir tür seküler bir dindir. Mesela, milliyetçiliğin getirdiği bir sonuç. Biz de yok. Bu da önemli bir nokta bence. Bir milletin nasıl bir kişi özelinde tecessüm ettiğinin örneği, Almanya tarafında siz meçhul asker anıtı görürsünüz. Bir millete mensup olmak o milleti geçmişi ve geleceği ile birlikte bir taassup olarak düşünmeyi getiriyor beraberinde. Ben öyle bir milletin parçasıyım ki binlerce yıldır vardı, bundan sonra da var olmaya devam edecek. Ben böyle bir milletin parçasıyım ölsem de milletim yaşıyor. Nasıl bir şey? Sanal bir şey olsa da insanlara bir aidiyet, bir inanç sağlıyor. Bunu böyle bir taassubu, geçmişi, bugünü ve geleceği ile bir arada bulunduran millete saygıyı tecessüm ettiriyoruz. Nasıl ettiriyoruz? Meçhul asker anıtlarına şeref koyarak. Meçhul asker anıtı, o milletin varlığını devam ettirebilmesi sahip olduğu değerlerin kıymetini ifade eden ve kendisini ona adayan, hayatını veren insanların anıtsal bir saygısını ifade ediyor. Bizde böyle bir meçhul asker anıtı yok. Bizde sadece bir kişinin anıtı var, anıtkabir. Yani bir kişiyle tecessüm ettirilmiş bir anıt var. Bu da bizdeki milliyetçiliğin bile nasıl kişi temelinde, sembolize edildiğini gösteriyor. Çünkü meçhul anıt bir anonim anıttır. Meçhul askerdir o. Toplum için hayatını feda eden herkesi ifade eder. Bizdeki hakikaten insanlık onuruyla çok bağdaşır bir durum değil diye düşünüyorum. Çünkü tek bir kişiyle her şeyi, bütün erdemleri, bir millete ait bütün güzellikleri, milliyetleri, bir kişi ile ifade etmek okyanusu testiye doldurmaktır. Bu milliyetçilik açısından paradoksaldır.

-(Katkı: İbrahim Tutar) Bu günle bağlantılı olarak Risale-i Nur açısından ve o perspektifte bu açılımı değerlendirecek olursak, karşılaştığımız insanlara bu manada aktaracaklarımız olursa, hükümetin de bir programı var. Bunların örtüşen yönleri var mı? Bir kaç madde. Mesela ben anlatacak olsam mesela Medresetüzzehra, o anlamda hem hükümete verilecek doğru bir şeydir, örnektir. Kendi başına belki çok büyük bir projedir. Ama bu gün başlanılsa belki meyvelerini üç beş yıl sonra vermeye başlayacak. Ama moral değer olarak tesir eder de.

-Kürt etnik kimliğine Bediüzzaman nasıl bakıyo? 1908 sonrası, Kürt kültürel kimliğini geliştiren bütün teşebbüslere Bediüzzaman destek veriyor. Elifba-yı Kurmanci’ye takriz yazıyor, öylesine destekliyor, teşvik ediyor, Kürt Teşrik Maarif Cemiyetinin üyesi. Ama bütün amacı ne? Onu söyleyeceğiz. Esile-i Sitte’de belirttiği gibi, Kürtlerin ayrı bir etnik unsur olduğunu, milliyet teşkil ettiğini kabul ediyor bir defa birincisi bu. Bunu görmek önemli bir şey. “Biz hepimiz kardeşiz, hepimiz aynı dine mensubuz” demek farklı etnik unsurlardan olmayı engellemiyor ya da bunu bunun aracı haline getirmek şöyle bir riski beraberinde getiriyor. 12 Eylülcülerin yaptığı gibi dini kendi amaçlarına ulaşmak için araç olarak kullanmak, temizlik, gerekliyse değil mi? Benim macım temizlik. Ben bunun için dini kullanırım. Din benim için önem taşımıyor ama bu adamlar bu dine inanıyor. “Bakın sizin dininiz böyle diyor temiz olun.” Ama din beni hiç ilgilendirmiyor aslında. Onlar onu araç olarak kullanıyorlar. Yaptılar mı bunu? Yaptılar. Kenan Evren’in konuşmalarına bakarsanız bolca bulursunuz. Güvenlik de öyle. Şimdi İslamiyetin yahut da İslam kardeşliğinin, aynı inancı besleyen insanların kardeş olduğu düşüncesi, insanların farklı dillerden, farklı renklerden, farklı geleneklerden olmasını engellemiyor. Bunun mani değil, bunu bizim görebilmemiz gerekiyor. Bediüzzaman bunu net olarak ortaya koyuyor. Ama aynı Bediüzzaman, şunu güçlü bir şekilde vurguluyor: Kürtlerin ayrılma gibi inisiyatiflerin ortaya çıkmasını şiddetle reddediyor. Camia-yı İslamiye olarak tanımladığı bütünün bir parçası olarak kalma konusunda ısrarlı. Bağımsızlık da bu açıdan kategorik olarak reddettiği bir şey. Bu bizi şu noktaya getiriyor. Şimdi, milliyetçiliği  önermeyi aslında özüne indirirseniz, her millete bir devlet anlayışı çıkar. Her millete bir devlet. Yeryüzünün bir mezbahaya dönmesi anlamına gelir. Çünki devletten çok milletten bahsedebiliriz. Bunlar azınlık olarak yaşar, başka şekillerde yaşar. Öyle ise bir arada yaşayabilmenin farklı formülerli de var ve bunları gerçekleştirmek gerekir. Şu kabulü de unutmamak gerekir. Bir etnik unsurun, etnik gösterenlerinin korunması, bekası illa bir devlete sahip olunmasını gerektirmez. Eğer illa bir devlete ait olmasını gerektirmiyorsa bunu ortaya koymak gerekir. Biz bir devlet içerisinde, farklı etnik unsurlar olarak var oluruz, farklılıklarımızla beraber var oluruz, müştereklerimizle beraber var oluruz. “Bu müştereklerimizi bir tanımlayalım” dediğimizde, problemimiz var tabi. Türkiye Cumhuriyeti devleti müşterek oluşturabilmiştir. Üst aidiyetlerimizde problem var. Müşterek oluşturmadığınızda ciddi bir sıkıntı ile karşı karşıya kalırız. Yani bir Amerikalıyı Amerikalı yapan değerler var. Aşağı yukarı bütün Amerikalıların ya da en azından çoğunun paylaştığı değerlerdir. Bizim değerlerimiz nedir? Bu toplumda yaşayan insanları bir araya getiren, ortaklaştıran, aynı toplumun parçası kılan değerler nedir? Alevinin de kendisini içinde bulacağı, Laz’ın da Kürt’ün de Türk’ün de kendisini içinde bulacağı, etnik, mezhebi, dini ya da diğer tür bölünmelerin hepsinin, hepsinden bağımsız olarak çünkü bunlar bizim ayrıldığımız alanlar. Mesela bin yıllık tarihimiz ortak bir alan mıdır? Evet. İtikat olmasa bile kültürel ve toplumsal olarak İslamiyet ortak bir payda mıdır? Evet, ortak paydadır. Müslüman olmayan marjinal kesimler, aydınlar, aileler için de böyledir. Bu ortak değerlerin, iyi tespit edilmesi ve mutlaka toplumun paylaştığı değerler haline getirilmesi ve insanların bundan onur duyuyor olması lazım. Yani “Ben bu değerlere sahip bir toplumun mensubuyum.” Ama ayrılıkları bir problem alanı olarak görmemeniz ve problem alanı olmaktan çıkarmanız gerekiyor. Bunu nasıl yaparsınız? Siyasi açıdan anayasal vatandaşlık meselesinden bahsettim. Bu çok tartışılabilir tabi ama 1921 anayasası vilayetler temelinde özerklik öngörür. Son bir takım şeylerden bahsetmeyeceğim ama bir üst aidiyet inşasına ihtiyacımız var, kimliğe ihtiyacımız var. Bu kimlik uygun bir kimlik değil. Uygun olmadığını yaşanan problemlerden görüyoruz. Yani siz ne kadar Türklük üst kimlik deseniz de kendisini o kimlik içerisinde görmeyen ya da hissetmeyen insanları onun içine katamazsınız. Ya bu insanlar ne olursa olsun, devam edeceğim derseniz, bunları dışarıda bırakırsınız ve problemleri yaşamaya devam ederiz ya da bu insanlar bundan şikâyet ediyor, bunu göz ardı ederek bu problemi çözemeyiz, öyleyse bunların da kendilerini içinde bulabilecekleri aidiyet hissedebilecekleri bir kimlik oluşturalım. Niye oluşturmayalım ki? Niye oluşturamayalım? Böyle bir üst kimliğimiz bunlardan oluşsun diyebilirsiniz. O zaman da ayrılıkları, yönetebilme normalleştirebilme ve bunların sınırlarını tayin etme gibi bir problemle karşı karşıya olursunuz. O problemde de Bediüzzaman’ın öne çıkardığı şey sadece Kürtlere özel bir şey de değildir aslında. Bunlar cehalet, zaruret, ihtilaf olarak tanımladığı üç küresel problem, üç küresel düşman. Bunu tanımladığında, buna karşı mücadele yolu olarak da esas itibariyle Medresetüzzehra’yı ortaya koyuyor. Medresetüzzehra’yı tabi iyi anlamak gerekiyor. Manevi olarak zaten Risale-i Nurla gerçekleşmiş olduğunu söylediği bir projedir bu. Ama somut olarak da bunun üzerinde düşünmek gerekir. Bu dilde çoğulculuğa dayanan bütün Müslüman topluluklarının kardeşliklerini hissedebilecekleri bir ortam oluşturmaya dayanıyor. Orta Asya’dan Kafkasya’ya ve Arap toplumlarına kadar hepsini içeren, hepsinin kendisini ifade edebileceği Arapça, Türkçe ve Kürtçe üzerinde temellenmiş, başka diller de belki eklenebilir ama bu dil çoğulculuğunu veri alan bir yaklaşım. Buradan hareket ederek söylediğimizde ana dil öğretiminin problem alanı olmaktan çıkması gerekir. Ana dilde eğitim daha farklı konu, onu tartışmak gerekir tabi ki. Ama zaten şöyle bir problemle karşı karşıyayız. Kürtçe, şimdi dil, uzatmayacağım ama ordusu ve donanması olan bir lehçedir. Yani dille iktidar birbiriyle çok yakından ilişkilidir. Bir dilin ikmali kendisini ifade edebilmesi kâmil bir dil haline gelmesi ve devletleşmesi arasında bir ilişki var tabi ki. Kürtçe bu açıdan eksikleri olan bir dildir. İki, piyasaya hitap eden bir dil değildir. Bugün Almanya’da Almanca eğitimi alan bir insan İngilizce öğrenme ihtiyacı hissediyor, pazarda kendisine iş bulabilmek için. Şimdi böyle bir ortamda siz Kürtçe ile küresel bir aktör olamazsınız. Kürtçe biliyorum tamam. Bu size kültürel tatmin dışında pazar olarak bir şey sağlamaz. Çok sınırlı ve lokal kimlik olarak ya da size iletişim unsuru olarak yarar sağlayabilir ama onun ötesinde bir karşılığı yok. Öyle ise Kürtçe Eğitim isteyenler için var olabilecek bir şeydir ama bunu pazara, pratiğe tercüme ettiğimizde çok fazla bir karşılığının olmadığını da görmek gerekiyor. Türkiye bu konudaki uluslar arası anlaşmalarda hep çekince koyan bir ülkedir. Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Hakları Sözleşmesinin 27. Maddesinde ve Avrupa Konseyinin azınlık dilleri şartına da bu açıdan çekince koymuş bir ülke olduğu için şu anda teorik bir düşünce egzersizi yapıyoruz. Hukuki bir karşılığı yoktur bunun. Ama ana dilin öğretimi ayrı bir konu, yani özel olarak da bir kurs açılması, söz konusu olmuş fiilen engellendi ama şimdi, medyada bu dilin kullanılması tamamen serbestleştirildi. Başka yerel düzeyde aslında Kamu Yönetimini yeniden yapılandırmasına ilişkin kanun çıkabilseydi ve yerel düzeyde merkezin sahip olduğu yetkiler yerel düzeye taşınabilseydi, ta o zamandan kalma kanun, yerel yönetimler, İl Özel İdarelerine okul açma, sağlık kurumları kurma imkânı tanıyor. Dolayısıyla siz de eğitimi yerel yönetim haline getirebilirseniz, aslında eğitimde de yerel düzeyde bu çeşitliliği çok kolay bir şekilde sağlayabilirsiniz. Bu ülke geneline dağıtılması gereken bir şey değil. Türklere özel olarak, Kürtlere özel olarak da yapılmayabilir. Çerkezler de, Lazlar da arzu ediyorlarsa, ama bunlar daha küçük azınlıklardır, daha küçük etnik unsurlardır ve daha az siyasallaşmış kimlik unsurları ama kültürel olarak kendi varlıklarını devam ettirmeleri önemli. Ya biz Zeugma’yı bulduk çıkardık. Binlerce yıl öncesinden ait kalıntıları koruyoruz. Niye? İnsanlık mirasıdır bu diye. Dil insanlık mirası değil mi? O dil taşıyıcılığını yapan dil bir kültür mirası değil mi? Bu korumaya değer değil mi? Devletin buna sahip çıkması gerekir. Bu her hangi bir dilde değil bin yıldır beraber yaşayan insanların sahip oldukları kültürel ortak paydanın en önemli unsurlarından birisi Devletin buna sahip çıkması ortak kültürel mirasın korunması açısından da insanlık mirasının korunması açısında da değer taşıyan bir şeydir. Sadece siyasal olarak düşünmemek gerekir bunu. Etnik ve kültürel değerlerin siyasallaşmadan uzaklaşabilmesi ya da şiddetle siyasallaşmaması için serbestleşmesi gerekiyor. Bu serbestlik onun siyasallaşmasının önündeki en önemli engel olur. Çünkü bu temeldeki siyasallaşmalar toplumları sadece böler ve kamplaşmalara yol açar. Bunu yönetemezsiniz, çözemezsiniz. İnsanlar sınıfsal çıkarlarından vaz geçebilirler, daha az maaş, daha az para ne bileyim, bu tür şeyler üzerinde pazarlık yapabileceğimiz şeylerdir, ama kimlik unsurları, üzerinde pazarlık yapamayacağımız şeylerdir. Çünkü insanın insan olmasının, benliğinin bir parçasıdır, insanlar onlardan vaz geçmez. O yüzden bunu deyim yerinde ise, siyasetin dışına taşımak istiyorsanız, kültürel açıdan tamamen serbest bir alan oluşturmak istiyorsanız bunun mekanizmaları var, ama bu mekanizmalar toplumun kabul edebileceği bir şekilde süreç içerisinde, olumsuz anlamda değil tabiî ki toplumun bir hazmeetme kapasitesi var onu da gözeterek, bekli de yerelleşmeyi de sağlayarak genel bir idari adem-i merkeziyet reformuyla gerçekleştirmek mümkün olabilir. Bediüzzaman bunun üzerine koyduğu uzatmayayım, cehalet, zaruret ve ihtilaf unsurları var. Bunlar küresel ortaklar. Bu yüzden cihad-ı haricininde manevi bir cihat haline hale geldiğini söylüyor, gayrı Müslimlerin de bundan korkmaması gerektiğini söylüyor. Cehalet, zaruret, ihtilaf küreseldir. Amerika da 30 milyon kişi açlık sınırında yaşıyormuş. Afrika’da da milyonlarca insan açlık sınırında yaşıyor. Bu insanlığın ortak problemidir ve bunu giderebilecek küresel cevaplar da oluşturulmuştur Risalelerde. Dolayısıyla küresel bir dile ihtiyaç var. Risale-i Nur dili bana göre küresel bir dildir. O şekilde seslendirilmeli. Küreselle yerel arasında da ilişki var. Yerel davranmak ama küresel düşünebilmek gerekir derler. Bu bizim aslında zorlanmadan çözebileceğimiz bir konu ama biz emperyal geleneklerimizi ve o tarihî -deyim yerinde ise- fırsat potansiyellerimizi yok saydığımız için, bu gün bizim için çok kolay çözebilecek meseleler maalesef bizi çok fazla yordu ve toplum olarak da kutuplaşmanın eşiğine getirdi.

(Katkı: Ömer Şeker)-Şimdi hocam bu çözümle ilgili iki şey var. Sadece Risale-i Nurdan okuyacağım: “Yazık eyvahlar olsun bizdeki unsurlar, sınıflar hava gibi muhteliftir. Su gibi memzuç olmamışlar. İnşaallah elektrik-i hakaiki İslamiyet ile imtizaç ederek, ziya-yı maarif-i İslamiye hararetiyle, kuvvet tevlit ederek bir mizac-ı mutedile-i adalet vücuda gelecektir.” Yani söylemlerinizden biraz, üstadın bu unsurların işte ayrık kalmasında taraftar gibi göründüğü anlamı çıkabilir, belki de kastettiğiniz o değil ama ben buna katılmıyorum eğer öyleyse. Üstad imtizaçtan yana, adaleti sağlayacak mutedil bir imtizacın ancak İslam hakikatlerinin yaşanmasıyla, etkisiyle meydana geleceğini söylüyor.

-(Soru: Mehmet Polatdemir) Hoca Haşmete Üstadın talebeleri vasıtasıyla yazdırdığı bir mektupta şöyle bir cümle geçiyor: “Bu zamanda İman ve din, bu bir hayat-ı içtimaiyye ve şeriat bu da iki, Hukuk-u amme ve siyaset-i İslamiye bu zamanda bir müceddit ister. Ciddi kelimesi de geçiyor. Şimdi lahikasında devam ediyor, birinci şey iman hizmeti ben bu hizmette bulunuyorum görevlendirilmişim diyor. Şimdi bu meselelerde yani Âlem-i İslamın gerek Türkiye’deki bütün problemler, çünkü her yerin kendine göre problemleri var. Hiçbir problemsiz İslam devleti yok. Şimdi Üstad burada ne demek istiyor? Yani siz bir siyaset bilimcisi olarak, ben birçok arkadaşlardan da soruyordum, tatmin edici cevap alamıyorum. Ben de düşünüyorum işim içinden çıkamıyorum. Çünkü hayat-ı içtimaiye ile şeriatı birleştirmiş Üstad. İmanla din bir doğru. Onun esası, demek ki, şeriatında temeli hayat-ı içtimaiye ve sosyal hayat. Diğeri de ne diyor siyaset-i İslamiyye. Siyaset-i İslamiye içinde hukuk-u amme. Onu birleştirmiş. Şimdi bu açılımlara, şimdi müceddit derken başka bir şey geliyor aklıma, İşaratü’l-İ’caz’ın ön sözünde ve takrizinde diyor ki tefsir yapılacaksa, işte hem müceddit olacak, hem işte şöyle şöyle vasıfları olacak, bunun da bir kişi, böyle bir kişi olamayacağına göre bunu bir biriyle imtizaç eden, ruhen, kalben, fikren, imtizaç eden yüksek bir heyet yapacak diyor. Şimdi ben diyorum ki acaba bu açılım için yani gerçekten açılım içinde böyle bir hukuk-u ammede, içtima-i siyaset-i İslamiyede, böyle bir çalışma mı gerekli yoksa sıhhatli olarak bu iş bitebilecek mi? Böyle kafamda bazı soru işaretleri var. Bilmem anlatabildim mi sorumu?

-Bu açılım, siyasi düzeyle sınırlı bir açılım olamaz ve bu şekilde de sanırım ibka edilemez. Burada temel mesele aslında sivil toplum kuruluşları aracılığıyla ve cemaatlerin yapacağı, toplum içerisindeki anlayışın bu noktaya taşınmasıyla ilişkili bence. Bunu hayatdar kılacak, reel hale getirecek, canlı kılacak, günlük hayatta yaşanılır kılacak olan bu tür insiyatiflerdir. Eğer bununla desteklenmezse, tabiî ki siyaset de bunu kolaylaştırabilir, katalize edebilir, ama çözmez. Çok daha uzun zamana yayılır. Çünkü büyük bir yara var. Milliyetçilik herkeste bir yara, rahnelemiş.

-(Karkı: Mehmet Polatdemir) Irkçılık problemi var.

-Var tabi. Bir şekilde bunun çözülebilmesi ciddi bir çaba ister, ciddi bir emek ister bu sadece siyasi bir açılımla gerçekleşebilecek bir şey değil. Bu devletten kaynaklanan bir takım problemlerin giderilmesini sağlar, ama o zaman bizim temel meselemize dönmemizi, onu daha rahat ve daha açık ve daha net bir şekilde, yürütebilmemizi mümkün kılar. Deyim yerindeyse bu bir perde, perde engelliyor bunu. Bu perdeyi araladığımız zaman temel sorunumuz daha açık bir şekilde görünür bir hale gelecektir. Bizim temel meselemiz Allah’a kulluk temelinde birleşmektir. O intisabı sağlamaktır. O intisabı gerçekleştiren müminler arasında, şu farklılıklar olabilir, bu farklılıklar olabilir, ama müminlerin esas birlikteliğini, onların Allah’la kurdukları ilişki ve bunun beraberinde getirdiği cemaat ruhu, ümmet ruhunu teşkil eder. Bunu fark edebilir hale getirmek gerekiyor. Bu açıdan gösterilecek çabalar bence büyük önem taşıyor, o yüzdende sivil toplum kuruluşları, cemaatlerinde bunun bir parçası olduğunu düşünerek söylüyorum onların bu süreci anlamlandırma biçimi ve topluma yansıtma tarzları büyük önem taşıyor. Ancak o zaman bu çok daha kalıcı, daha fazla problem çözücü ve beklide Bediüzzaman’ın söylediği İslam kardeşliğini hissedilir hale getirme neticesine ulaşacaktır. Eğer biz İslam kardeşliğinden bahsediyorsak bunu nasıl hissedilir hale getireceğiz? Bediüzzaman Devleti yönetenlere bu uyarıyı yapıyor. Laikliği böyle anlasanız bile, yani diyelim ki inananlar ile inanmayanlar arasında tarafsızlık olarak anlasanız bile Kürtler açısından düşündüğümüzde eğer toplumun geniş kesimiyle kardeşlik bağlarının oluşabilmesi ve bunun hissedilmesini istiyorsanız, fıtratına uygun bir cereyan vereceksiniz bunu böyle uygulamayacaksınız diyor. Devletin tarafsızlığı da bir limittir. Devletin inançlılarla inançsızlar karşısında tarafsızlığı, ağza hoş gelir şıktır ama böyle bir şey yoktur. Hiç bir devlette yoktur. Her yerde devletin kendisine yakın bulduğu bir şekilde ilişkilendiği inanç grupları veya inançlar var. Mesela, atıyorum İtalya’da en fazla müsamaha gören din Katolikliktir. Devlet bunu inanç olarak olmasa bile kültür olarak benimser korur, gözetir politikalarına da yansıtır. Ya bu toplumda İslamiyetin hiçbir toplumsal ya da siyasi karşılığı olmayacak mı? Böyle bir şey nasıl düşünülebilir? Devlet bunu nasıl yok sayacak? Kabul edilemez bir şey bu. Bu inançlar üzerine tahakküm kurmayı gerektirmiyor, insanların farklı inançlar beslemesini engelleyen bir durum değildir. Toplumsal barış açısından buna ihtiyaç var. Dolayısı ile Bediüzzaman’ın yaklaşımlarına baktığımızda, mesela o sözleri söylediği zaman Osmanlı Devletinin var olduğu bir dönemdir. Cumhuriyetle birlikte girdiğimiz süreçte referanslar farklı 11. madde devletin dininin İslam olduğunu söylerken, 1937 devletin dininin İslam olduğunu ifade eden ibare yerine altı ilke konulmuştur. Devlet artık bir İslam devleti değildir. Ladinilik temel prensipse bunun uygulama biçimine ilişkin Bediüzzaman bir hatırlatma yapıyor. Eğer bu toplumda kardeşlik istiyorsanız, bunu uygulama biçiminizin farklı olması gerekir diyor. Bu hiçbir zaman İslamiyetin etnik unsurları asimilasyon aracı olarak kullanılmasına ilişkin bir şey değil, bu toplumsal barış açısından gerekli çünkü laiklikte sonuçta aslında bir toplumsal barış ilkesidir. Farklı inançların bir aradalığını yaşatabilmek açısından devlete düşen rol ne olmalıdır sorusuna bir cevaptır. Peki bu insanları bir birine nasıl yakın kılacaksınız? Bu inanç paydasında ortak nokta olmadı mı çok büyük bir yabancılık ortaya çıkıyor. Hiç bir şekilde bunları bir birine bağlayamazsınız, milliyetçilikler onları birbirine boğazlatır. Bu hiçte zor bir şey değil. Bunu dışarı aldığınız zaman evet.

-(Soru) Benim birkaç tane kısa sorum var. Cevaplamayabilirsiniz. Şimdi Bediüzzaman Hazretlerinin şöyle bir sözü olduğu ifade ediliyor. Demokratik açılıma bir faydası olabilir mi? Kürtçe caiz Arapça vacip Türki lazım. Şimdi temsil kabiliyeti açısından Ak Partinin bütün Türkiye’de temsil edilebildiğini, yayılabildiğini ifade ettiniz. Bunun Syn. Tayyip Erdoğan’ın şu ifadesiyle bir ilişkisi var mı? Yani DTP’nin, MHP’nin, CHP’nin açılımlamasının sebebi, şimdi Tayip Erdoğan özellikle diyor ki etnik, bölgesel ve din milliyetçiliğine karşıyız, biz hizmet milliyetçiliğini esas alıyoruz. Yani bu hizmet milliyeçiliği “vatana hizmetle millete hizmetle ölçülür” diyor. Evet böyle bir ifade kullanıyor. Biz hizmet milliyetçisiyiz diyor. Onun için Hakkari’de de, Edirne’de de memleketin her yerinde de yer buluyor. Diğerleri yer bulmuyor. Acaba bununla bir ilgisi var mı sosyolojik yanlardan? Bir diğer şey PKK’dan bahsettiniz, PKK ortadan kaldırılmıyor mu, kaldırılmak istenmiyor mu? Bunun Ergenekon gibi yapılanmalarla bağlantısı nedir? Bir sürü şey söyleniyor. Yani şu anda mesela Osman Öcalan’ın açıklamaları var, Rıza Atun’un açıklamaları var.  Bunları nasıl ilişkilendirebiliriz? Bir diğer husus benim yine dikkatimi çeken mesela Ziya Gökalp ile Nihal Adsız’ın milliyetçilik anlayışlarının farklı olduğunu ifade etmesi, Nihal Adsız’ın sabatayist olduğu söyleniyor, özellikle Milliyetçi kesimde çok dillendiriliyor. Bununla Mois Kohen tarzlı bir milliyetçiliğe yönelme sebeplerinden birisi olabilir mi? Düşünülebilir. Bir de bizim gerçi açılımla ilgisi yok, direkt girişte ifade ettiniz, Osmanlıda aidiyet kavramını izah ettiniz. Bunun Medine Sözleşmesi mantığı ile bir ilgisi var mı? Özellikle bu meşrutiyet dönemine kadar, daha sonra zaten değişiyor. Biliyorsunuz çok hukuklu bir şey var. Ondan sonra bu sözleşmeye dayalı, birliktelik ortadan kalktığı için mi bu arayışlar, bu problemler ortaya çıkmış diyebilir miyiz? Son bir soru,1937 Dersim isyanı bastırılmasında orada rol oynayanlar var. Bu Seyit Rıza’nın isyanı tabiri caizse dini bir isyan mı, etnik bir isyan mı? Şimdi GÖR diye bir proje var bir partinin. Açılımı; Güvenlik, Özgürlük, Refah. Bununla ilgili bir incelemeniz filan oldu mu?

-(Katkı: Ömer Şeker) Hocam zamanımız doldu, bir hayli de geçirdik. Şöyle bir şey yapsak ne dersiniz? Kendi aramızda karar verelim. Daha sonraki bir hafta sizin de uygun olacağınız bir gün bu kaldığımız yerden demokratik açılımın çözümüne yönelik, bu günkü programı daha çok birinci kısım gibi düşünürsek, sorunların kaynağına inmek, nereden geldiği noktasından günümüze kadar gelerek ve geleceğe ilişkin hani 21. yüzyıla belki şöyle bir 2010-2020 gibi, 2010’dan başlayarak bir on yıllık şöyle bir önümüze bakarak, Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecini de katarak, çözüme yönelik Türkiye’nin misyonu ve vizyonuna yönelik bir ikinci kısım yapsak. Çünkü sosyal bilimlerin alanı çok geniş ve bitmeyecek, hocam soru soruyu açacak. Onun için diyorum ve çok özür diliyorum. Yine cevapsız kalmasın sorular ama hocam da uygun görürlerse daha sonraki bir hafta sizin de programınız uygun olursa, bize zaman ayırabilirseniz biz de istifade ederiz. Takdir sizin bilemiyorum.

-(Katkı: Mehmet Ali Kılıç) Hocamın bir sorusuna cevap olarak; Osman Öcalan iki gün önce Cuma günü Türkiye gazetesinin manşetindeydi. Orada; “Biz Ergenekon’la birlikte çalıştık. Elimde deliller var. Biz Mardin’de, Hakkari’de bir sürü sivili beraber katlettik.” diyor.

-(Ömer Şeker) Bu meseleleri güzelce bir masaya yatıralım hocam. Daha sonraki bir hafta inşallah olur mu?

-(Katkı: Mehmet Ali Kılıç) Çok olaylar var bizim de takip ettiğimiz, şahit olduğumuz ve bildiğimiz hocam.

-Bu konular çok konuşulacak konulardır. Çok su götürür. Umarım sorularınıza da bir vesile ile cevap bulmuş olursunuz. O zaman bu noktada bırakalım.

-(Ömer Şeker) Peki hocam çok teşekkür ederiz. Bize zaman ayırdınız. Allah razı olsun.

-Ben teşekkür ederim.

 

Son Güncelleme ( Cumartesi, 11 Eylül 2010 21:56 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 67 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter