Doç. Dr. Ahmet Yıldız'ın 22 Kasım 2009 Pazar günü SETÜD'de "Demokratik Açılım" konusunda yaptığı konuşmanın metni
1. Bölüm için tıklayınız.
2. Bölüm
Osmanlıya milliyetçilik bu şekilde girdiğinde gayrımüslimleri öncelikle çözdüğünü ve gayrımüslim unsurların yavaş yavaş Osmanlıdan kopmaya başladığını görüyoruz. Yunanistan, Sırbistan. Bunlar artık etnik milliyetçiliğin kitleselleştiği, artık biz Yunanistan olarak yaşayalım, öbürü Sırbistan olarak yaşayalım şeklinde. Bunu din de katalize ediyor ama milliyetçilik esas itibariyle seküler bir ideoljidir. Sınıf kategorisi insan hayatının nasıl merkezi ise ve bu seküler bir nitelik taşıyorsa, millet de öyle. Yani kabile asabiyeti kötü de millet asabiyeti çok mu iyi? Onu ayrıca tartışabiliriz sorular kısmında. Her birisi ayrı bir alandır.
Osmanlı dolayısı ile devleti kendi ölçeğinde Tanzimat ve Osmanlıcılıkla kendi millet sistemini dönüştürerek etnik milliyetçiliğin etkilerine karşı koymaya çalıştı fakat bunu başaramadı. Bu başaramama bir olumsuzluk, bir kötüleme sebebi değil. Cumhuriyetin kara edebiyatının bir parçası değil, çünkü milliyetçiliğin böyle bir yükselen gücü var. Bu güç nereden kaynaklanıyor? İyi bir soru bence. Çünkü milliyetçilik seküler bir din haline dönüşüyor. 19. yy.da özellikle bilimsel ya da biyolojik materyalizmin de çok yaygın hale geldiğini düşündüğümüzde aydın sınıfın bütünüyle dine karşı tavır aldığını görüyoruz. Tabi diğer karşı taraf dediğimizde burada da bir problem görüyoruz.
Batıdan bahsediyorsak bu sade din değil kilise. Kilise dediğimizde de sadece dinden bahsetmiyoruz. Çünkü kilise bir kurum. Kilise dediğimizde bunu bir din olarak düşünmememiz gerekir. Bu bir din ile ilişkili kurum. Bir de iktidar çatışmasının unsurlarından, taraflarından birisi. Kilise batıdaki iktidar çatışmasını kaybetmiş bir kurum. Kilise krallarla irtibat halinde, hanedan rejiminin devam etmesine çabalayan bir kurum. Ama ekonomik gücü elde eden, büyük güce ulaşan burjuvazinin ekonomik iktidarı elde ettikten sonra siyasi iktidarı elde ederken karşısında bulduğu rakip ve bu mücadelede mağlup ettiği bir rakip. Yani kilise de krallık da yenilmiştir. Burjuvazi siyasi iktidarı ele geçirmiş ve kendi iktidarına uygun yeni meşruiyet zeminleri oluşturmuştur. Bu din değil milliyettir, milliyetçiliktir. Dolayısı ile artık burjuvazinin yeni sınıfın kendisini meşrulaştırabilmesinin, siyasi meşruiyetinin temeli milliyetçiliğin sağladığı meşruiyettir. Artık biz aynı millete mensubuz. Bizi yönetenler de aynı milletten olacak. Bunun dinle, kilise ile ve krallıkla hiçbir ilişkisi yok. Yani dini hanedani bağlanma yerine tamamen milli bir bağlanma, milli seküler bir bağlanma ikame ediliyor. Artık sizin kimliğiniz değişti. Toplum da değişti.
Böyle bir yapılanmanın yansımalarını Osmanlıda görüyoruz. İttihat ve Terakki ile Osmanlıcılık şeklinde Türkleştirme aracına dönüşüyor. Bu Türkleştirme programı önce açığa çıkarılmayan alttan alta yürütülen bir program ama balkan savaşı bir kırılma noktasıdır. Balkan savaşlarında Rumeli’nin kaybedilmesi ve Rumeli seçkinlerinin hepsinin Anadolu’ya gelmesi ve İttihat Terakki’nin yönetici kadrolarını da önemli ölçüde bunların oluşturması. Bu önemli bir şey. Onlar yaşadıkları toprakları kaybettiler. Bu onlarda sürekli olarak beka problemi. Beka sendromu. Bu bir travma. Yani biz var olduğumuz yaşadığımız yeri kaybedebiliriz. Bunu korumak için ne gerekiyorsa yapmamız gerekir. Temel meselemiz bizim var olmak ve bu varlığımızı devam ettirmek. Dolayısı ile güvenlik meselesi.
Bu Rumeli seçkinleri İttihat ve Terakki’nin liderleri orijinal olarak, kök olarak Türk müydü?
Bu soru tanım gereği Türklüğü etnik olarak algılıyor. Etik olmak zorunda değil mesela Türklük. Dolayısı ile bu bir yaklaşım biçimi. Öyle değerler Türkçülüğünü geliştirenler Türk değillerdir. Bir kısmı doğruluk taşıyor ama burada da şu tanımın olduğunu unutmamak gerekiyor. Bunu diyenler de Türklüğü etnik olarak algılıyor. Etnik olarak Abdullah Cevdet tabi ki Kürt’tü mesela. Türk değildi. Çerkezler var önemli ölçüde rol oynayan. Mesela Tekinalp Yahudi’dir. Moiz Kohen çok önemli Türkçü teorisyendir. Ama Yahudiliği de bilinen açık bir şeydir. Ziya Gökalp de sonuçta bir tarafı Türk ailedendi ama bir anlam ifade etmiyor. Bu etnik anlamda böyle ama siz kendinizi bir milletle tanımladığınızda o milleti illa etnik bir aidiyetle tanımlamak zorunda değilsiniz.
Hocam tam bu noktada halihazırdaki mevcut ülkemizi düşünelim. Dört bir tarafta cephede savaşlar kaybedilmiş, bu topraklar insanların canını almış. Arnavutluk’ta, Kafkaslarda veya Türkiye’de. O zamanki psikolojik havanın cumhuriyetin kuruluşunda milliyetçi, bir söylemin benimsemesinde etkili olmuş mudur? Bunu hoş görmeli miyiz? O zaman Osmanlıcılık, İslamcılık diye bir akım var. Her cepheden darbe yiyen bir milletin çocukları bir nevi Türk milliyetçiliğinin üzerinde kin şerbeti bırakmıştır. Bunu hoş görmemizi gerektirir mi?
Bakalım tablo böyle mi? İyi bir soru. Şimdi savaş dönemi, parlamentonun devre dışı bırakıldığı İttihat ve Terakki’nin ülkeye hakim olduğu bir dönem ve tek parti döneminde uygulanacak laikleştirici reformların tamamının uygulanmaya başladığı bir dönemdir aşağı yukarı. İlk defa yeni yeni kamu hayatına tesettürsüz kadınlar girmeye başlıyor. Latin alfabesi denemeleri yapılıyor. Daha sonra uygulanacak birçok reformun ilk örnekleri gerçekleşmeye başlıyor. Cumhuriyet nasıl bir miras devralıyor? Misak-ı Milliyi kabul eden son Osmanlı Mebusan Meclisi çok kısa süreli, üç ay açık kalıyor. Sanırım ocak, şubat, mart. 20 Martta İngilizler zaten basıyorlar ve dağıtıyorlar. Şimdi üç ay açık kalan meclisin sanırım şubat oturumunda Karesi Mebusu Abdülmecidi Efendi kürsüye geliyor ve diyor ki: “Burada çok fazla Türk tabiri kullanılıyor. Türk’ten kasıt nedir? Eğer Türk’ten kasıt; Türk, Kürt, Laz, Çerkez ve saire bütün anasır-ı İslamiye ise mesele yok. Ama bu tasrih edilsin. Bunun böyle olduğu söylensin. O zaman buna bir itirazımız yok. Eğer değilse lütfen bu tabir kullanılmasın.” Bunu söyleyen Balıkesir Milletvekili. Riza Nur, Tunalı Hilmi bunlar Türkçü olarak bilinen isimler. “Hayır efendim. Türk’ten kastımız tam anlamıyla budur. Biz anasır-ı İslamiyeyi kabul ediyoruz. Başka bir anlam kast etmiyoruz.” Diyorlar.
Demek ki o zaman 2. Meşrutiyet sonrası İstanbul’unda bütün etnik gruplar hepsi çok güçlü bir şekilde örgütleniyor. Örgütlenme eğitimli sınıf örgütlenmesidir. Mesela İstanbul’daki Kürtlere baktığımızda hamalların tamamını oluşturuyor. İş bölümü. Nasıl mesela bugün fırıncı dediğimizde aklımıza İspirliler geliyorsa, o zaman da İstanbul’da hamal piyasası bir ara Ermenilere geçmekle birlikte bütünüyle Kürtlerin elinde ve ciddi bir Kürt nüfus var. Hamal olarak ama başka? Kürt etnik milliyetçiliği onlar tarafından yürütülmüyor tabi. Bütün bunlar seçkin hareketidir. Bu üst sınıf hareketidir. Dolayısı ile Kürtlerin de Arnavutların da Çerkezlerin de Ermenilerin de Rumların da İstanbul’da güçlü etnik klüpleri var. Dernek. Sebeb-i tefrika-i klüp diyor Bediüzzaman. Hepsi örgütlenmiş bir şekilde kendi milliyetçi programlarını uygulayabilmek, kendi kültürlerini geliştirebilmek, kendi gruplarını ya da aidiyet hissettikleri topluluklara bir takım haklar elde edebilmek için çalışıyorlar. Yani örgütlü bir hareket söz konusu.
Bütün bu etnik gruplar temelinde Müslim, gayrımüslim fark etmiyor. Meclis-i Mebusanda tartışılan bu konu şubatta Büyük Millet Meclisinin açıldığının ikinci günü. 1 Mayıs zabıtlarında var bu. Bizim Mecliste de tartışılıyor. Büyük Millet Meclisinde de tartışılıyor. Aynı problem var ve Mustafa Kemal kürsüye çıkıyor ve o meşhur konuşmasını yapıyor. Bir daha tekerrürü etmemesi ricasıyla; “Türk dediğimiz zevat, yalnız Türk değildir, yalnız Kürt, yalnız Çerkez değildir, yalnız Laz değildir. Hepsinden mürekkep bir anasır-ı İslamiyedir.” diyor. Burada Türk adlandırmasının etnik boyutu öne çıkıyor. Anasır-ı İslamiye olarak adlandırıyorsanız o zaman ondan bağımsız olarak ele alıyorsunuz. Demek ki etnik bir nitelik atfetmiyorsunuz. Daha sonra göreceğiz ki hiç de öyle olmayacak. Sadece Türklerden ibaret olacak. Demek ki anasır-ı İslamiye sadece araç olarak kullanılan bir dildir.
Şimdi o soruya gelirsek Milli Mücadeleye baktığımızda bütünüyle İslam kimliği ile yürütülmüş bir mücadeledir. Büyük Millet Meclisinin kuruluşuna esas teşkil eden kararlardan birisi gayrımüslimlerin seçilmesini yasaklıyor. Yani Büyük Millet Meclisine gayrımüslim milletvekili giremez. Meclis-i Mebusanda var sanırım. Çünkü Osmanlı meclisi o. Büyük Millet Meclisinde yasak. Niye? Çünkü Rumlar, Yunanalılar ve İngilizlerle işbirliği halinde. Ermeniler de Ruslarla işbirliği halinde. Kendi tebasının yabancı güçlerle işbirliği halinde olması savaş sırasında deyim yerindeyse onların vatandaşlık haklarını ıskat etmiş durumda. Onların temsil kabiliyetinin olmadığı düşünülüyor. Milli Mücadeleyi yürüten kadro ve onların seçilmesini de kesinlikle kabul etmiyor.
Anayasada yok değil mi böyle bir şey?
Meclis kararı var. Meclis kararından önce de Heyet-i Temsiliye var. Heyet-i Temsiliye seçime ilişkin kuralları tesbit ediyor. O da Sivas Kongresinde oluşturulmuş bir Temsil Heyetidir. Dolayısı ile Birinci Meclisin kompozisyonuna baktığımızda aslında bu milliyetçi bilinç oluştuğu için herkes neyin ne olduğunun farkında. Birinci Mecliste 70 civarında Kürt milletvekili olduğu biliniyor. Bu yaklaşık dörtte bir civarında bir sayıdır ve ciddi bir rakamdır. Bu mesele çok konuşulur. Bilinmeyen bir mesele değildir ama Birinci Meclisin oturduğu ittifak esas itibariyle Müslüman etnik grupları bir araya getiren İslami ortak paydadır. Kürtler açısından bu harekete katılmanın önemli sacayağından birisi Halifenin kurtarılmasıdır, İkincisi Ermeni meselesinin hallidir ve tehcir edilen Ermenilerin geri dönmemesidir tabi ki. O boşluk onlar tarafından doldurulmuştur zaten.
Milli Mücadelenin amacı, vatanın, milletin esaretten kurtarılmasıdır. Bu resmi olarak kanunda ifade edilen amacıdır. Bu insanları bir araya getiren nedir? Müslüman olmaları. Amasya Protokolü, Erzurum Kongresi Beyannamesi ve Sivas kongresi Beyannamesi hep Müslüman etnik unsurların haklarına atıf yapar ve bunların kendi serbest ortamlarında bunları geliştirmelerini en temel hakları olduğunu söyler. Bu çok açık ve paylaşılan bir şeydir. Dolayısı ile Milli Mücadele etnik açıdan çoğulcu bir tasavvura dayanır. Bu çoğulculuğun oturduğu zemin ve şemsiye İslamiyettir.
Bedüzzaman’ın sıklıkla üzerinde durduğu o zaman milliyet İslamiyet olarak tanımlanmış oluyor. Milli Mücadele İslamla tanımlanan, İslam üzerine kurulu, İslamı hedefleyen bir harekettir ve nitekim mesela mübadele kriteri olarak da din kullanılmıştır Lozan’da ve daha sonra gerçekleştirilen mübadelelerde. Karaman Rumları Türkçe konuştukları halde gönderilmiştir. Hemşin’deki Rumlar Türkçe bilmedikleri halde Müslüman oldukları için kalmışlardır. Tersi Balkanlardan, Yunanistan’dan gelen göçmenlerde de olmuştur. Arnavutlar istisnadır ama. Arnavut göçmen alınmamıştır. Çünkü Arnavutlar Osmanlıdan koparak kendi milli devletlerini kuran bir topluluk olduğu için Arnavutların asimile olmayacakları düşünülmüştür.
Gelmek isteyen olmamış mı?
Olsa bile tesbit komisyonları onları dışarıda bırakmıştır. Çünkü Ankara Hükumeti kabul etmiyor bunu. Ama etnik olarak Türk olmayan diğer Müslüman gruplar geliyor. Onlar Türk statüsünde geliyorlar. İskân Kanunu ve İskân Statüsü de ayrı bir konudur. Ama bu 1920 bilemediniz 1924 dönemidir. Ortak payda; Halifeliğin ortadan kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat sonrası Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılmasıyla bozulmuştur. Koalisyon bitiyor. Dolaylısı ile Kürtler açısından yeni rejimin meşruiyeti yok. Çünkü onun meşruiyet temeli İsamdı. Siz o meşruiyeti ortadan kaldırdınız. 1924’ten itibaren de aslında bu meselenin çok farkındasınız. Amacınız yine etnik açıdan türdeş ve mütecanis bir toplum oluşturmaktır. Bunun önündeki en büyük engel de Kürtlerdir. Dolayısı ile Kürtlüğün ortadan kaldırılması gerekiyor. Ortadan kaldırma nasıldır? Çeşitli etnik yönetim araçları var. Asimilasyon kendine benzetme demektir. “Simulation” yani kendine benzetme. Benden olursan bendensin tamam. Benim gibi giyin. Benim gibi konuş. Benim gibi eğlen. Benim gibi selamlaş. Nasıl düşünürseniz işte. Benim gibi olursan ben seni kabul ederim.
Kürtlüğün de en önemli gösterenleri etnik anlamda dildir. Eğitim kurumlarıdır. Çünkü dilin taşıyıcısı ilginç bir şekilde medreselerdir. Kürtler açısından baktığımızda ve medreselerin kaldırılması Kürt etnik kimliğin de aslında asimilasyon için de çok önemli araç. Çünkü o dilin taşıyıcısı medrese. Medrese en önemli kurum. O dili kullanıyor çünkü. Kürtçe orada varlığını sürdürüyor. Kurumsal olarak ortadan kaldırılınca bu da büyük bir darbe alıyor. Siyasallaşmış bir hareket var bu arada. Yani Kürt milliyetçi aydın sınıf oluşmuş durumda. Hem dindar tarafı var, hem seküler tarafı var ama daha çok seküler ağırlıklı olarak yürüyor.
Biraz geriye dönersek Sevr görüşmeleri sırasında bu çok ilginçtir mesela Şerif Paşa ile -Süleymaniyelidir ve Irak Kürtlerindendir- Bogos Nubar Paşa arasındaki anlaşma ve Sevr anlaşmasına konan hükümler. Sevr anlaşması hem müstakil bir Kürdistan, hem müstakil bir Ermenistan’a imkân tanıyor. Bunun plebisitle ya da referandumla gerçekleşmesini öngörüyor. Zaman içerisinde böyle bir talep ortaya çıkar ve orada yaşayanlar da bunu çoğunlukla onaylarsa mesela bir Kürdistan kurulabilir. Tabi Sevr anlaşması resmi olarak geçerlilik kazanan bir anlaşma değil. Ama bu anlaşmaya bakış önemli. Kürt Teali Cemiyeti bunu reddediyor. Onu destekleyenler var ama onun başında olan adam Osmanlının aynı zamanda Şura-yı Devlet başkanı. Ayan azası Seyyid Abdülkadir. Seyyid yani. Ama Kürt. O, Bediüzzaman, başka birkaç âlim bunu reddediyor. Bağımsızlığı kategorik olarak reddettikleri gibi camia-i İslamiyeden ayrılmayı kabul etmeyen Kürt Teali Cemiyeti esas itibariyle özerkliği savunan bir yaklaşıma sahip. Beiüzzaman’ın da bunun çok uzağında olmadığını düşünüyorum. Ama bu daha sonra değişiyor. Çünkü referans değişiyor. Osmanlı döneminde camia-i İslamiye var. Ama cumhuriyete geçtiğimizde o camia-i İslamiye yok. Referans noktanız değişmiş durumda. O referans noktası değiştiğinde de kaçınılmaz olarak sizin yaklaşımınızın etkilenmesi gerekir. Etkilenmeden aynı nokta-i nazarı devam ettirmeniz farklı sonuçlar ortaya çıkaracaktır.
Bunu burada bırakarak devam ettiğimizde bilinçli bir tercih yapıldığını görmek gerekiyor. Yani Türkiye 1908-1912 gibi çok farklı bir siyasi tecrübeye sahip mi? Sahip. Bunu devam ettiren bunun farkında olan siyasi sınıfa sahip mi? Sahip. Dolayısı ile 1924’te cumhuriyetin kurucuları pekâlâ çoğulcu bir siyasi yapıyı tercih edebilirlerdi. Etmediler. Bu bir tercihtir. Bir zorunluluk değildir.
Bizim öğrendiğimiz iktidar halkın iktidarı.
Bu bir tercih, bir zorunluluk değil. Hiçbir şekilde değil. Benzerleri de var. Avrupa’da otoriter rejimler yavaş yavaş ortaya çıkıyor ama otoriter olmayan rejimler de var. Bunun geçmişi de var. Bizim kendi tecrübemiz de var. Dolayısı ile nasıl bir toplum tasavvuruna sahip olduğunuz, neyi öngördüğünüz önem taşıyor ve cumhuriyetin kurucu kadroları arasında da zaten çatışma çıkacak. Ama ilginç bir şekilde bu konuda çatışma yok. Yani özellikle yine bakışta bir farklılık ortaya çıkacak ve Cumhuriyetin, Milli Mücadelenin önder kadrolarından Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal ve İnönü’nün dışındakilerin tamamı ayrılacaktır. Yani Kazım Karabekir ayrı bir yerdedir. Hüseyin Avni Ulaş çok önemli ve çok iyi bilinmesi gereken bir isimdir. Refet Bele ayrı bir tarafta. Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay karşı taraftadır ve bunlar çok önemli isimlerdir. Tabi Kemalist aşılama bunları karaladığı için normal siyasi bir gündem olarak düşünemiyoruz. Bunlar Milli Mücadeleyi yürüten kadrodur ve bunların ağırlıkları da çok önemlidir. Burada Fevzi Çakmak özel bir yere sahiptir. Onu bir tarafa şimdilik bırakalım.
Hüseyin Avni Ulaş kendisi ayrılıyor mu? Yoksa ayırıyorlar mı?
Hüseyin Avni Ulaş onlarla hiçbir zaman beraber olamadı. İkinci grubun liderlerinden biridir. Hakikaten çok demokrat, çok güçlü bir kişiliğe sahip. Hiçbir zaman dalkavuk olmamış. İstiklal Mahkemesinde berat ettiriliyor. “Benim gibi düşünenleri asarken beni niye berat ettiriyorsunuz?” Diye sorabilecek kadar da cesur birisi. Önemli bir isim Hüseyin Avni Ulaş Birinci Meclisin en önemli isimlerinden birisidir ve onun muhalefeti de hem çok güçlü, hem çok cesur, hem de çok -tırnak içinde kendi açımdan- sağlıklı bir muhalefettir. Hakikaten de demokratik aynı zamanda yerin değerlerini de önemseyen merkeze alan bir muhalefettir. Ali Şükrü beyle birlikte Birinci Meclisin en önemli simaları arasındadır Hüseyin Avni Ulaş.
Biraz önce; “Cumhuriyetin kurucu kadroları arasında çatışma çıkmadı.” dediniz. Bunun sebebi nedir acaba?
Kemalist rejimin uyguladığı politikaların aynısını mesela Kazım Karabekir’in önerdiğini ve uygulamaya çalıştığını görürsünüz. Bu konuda Celal Bayar, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir farklı düşünmüyorlar.
Farklı düşünenlerin tasfiye edilmiş olmalarından da kaynaklanıyor olabilir mi?
Bu tasfiyede büyük ölçüde bir; liderlik mücadelesi boyutu var, iki; esas itibariyle dine duruş, dine bakış açısıyla, dine nasıl baktıklarıyla ilgili bir konumlandırma boyutu var. O daha çok onunla ilişkili. Diğer konularda örtüşebiliyorlar da, ayrışabiliyorlar da. Mesela Hüseyin Avni Ulaş’a bakarsanız her konuda muhaliftir.
Programın onaylanması ile ilgili bir tasfiye olduğu söyleniyor.
Bu açıdan şu önemli. Sanırım 1924 Anayasasında olmalı. Birinci Meclisin görev süresi ne zaman sona erer. Birinci Meclisin görev süresi Milli Mücadelenin gayesinin gerçekleşmesine kadar. Bu gaye ne zaman gerçekleşecektir? Bu gayenin gerçekleştiğine Millet Meclisi nitelikli çoğunluk ile karar verirse Birinci Meclisin görev süresi sona erer. Nitelikli çoğunluk en azından mutlak çoğunluktur. Oysa bunu kimileri bir darbe olarak niteler. Mustafa Kemal nisan ayında seçimlerin yenilenmesine karar verir ve seçimlerin yenilenmesine ilişkin kararı basit çoğunlukla alır. Basit çoğunluk birleşime katılanların çoğunluğudur. Oysa kanunun aradığı çoğunluk nitelikli çoğunluktur. Bu bir darbedir. Bu darbe ile Birinci Büyük Millet Meclisinin kompozisyonu değiştirilmiştir. İkinci Meclise çok az muhalif girebilmiştir. İkinci Meclisten sonra da artık muhalefet bitmiştir. Bu şu anlama geliyor. Şu çok nettir. Yani cumhuriyetin kurucu kadroları demokrasiyi istemiyor. Demokrasi ile barışık değil. Bu bir tercih. Hiçbir zaman şartlar öyle gerektiriyordu gibi bir durum yok. Gayet planlı. Son derece iyi düşünülmüş bir stratejiye dayalı bir toplum tasavvuru ve siyasi tercihle karşı karşıyayız. Bu siyasi tercihin gerçekleştirilmesinde uygulanan strateji önemli. Bu strateji bir takviye politikasının sonucudur ve şartlar oluştukça kendisini açığa çıkaran bir stratejidir. Mustafa Kemal’in iktidar stratejisinde muhalefeti minimize etmek vardır. Şartların olgunlaştırılmasında çok başarılı bir stratejisttir. Mesela Hilafeti kaldıracaksa Hilafete muhalefet edecek tek grup bırakır. Muhalefeti öyle bir böler ki karşınızda tek hedef kalmıştır. Bunu çok başarılı bir şekilde yapar. Hilafetin kaldırılmasını da ulemaya yaptır. Teklifi de onlar verir. Başka bir politika ya da başka bir radikal tedbir uygulayacaksa aynı şekilde muhalefeti tek başına bırakma politikası var ve bunu çok başarılı bir şekilde yapar. Karşısında tek hedef kaldığı için de elindeki bütün gücü kullanır.
Bu iktidar stratejisi bence üzerinde önemle durulması gereken bir şeydir. İki unsura dayanır. Bir: Bekle gör. Şartları olgunlaştır. Şartlar olgun değilse, Mustafa Kemal Kur’an-ı Azimü’ş-şan da der. Kur’an-ı Azimü’ş-şan’daki esasların anayasamız olduğunu da söyler, Men-i Müskirat Kanununu da destekler, Medresetü’z-zehra için verilen projeye de katkı yapar. Hiç problem değil, karşınızda İslamcı bir Mustafa Kemal vardır. Ama şartları bekler tek tek. O İslamcı Mustafa Kemal, etnik açıdan çoğulculuğu benimseyen Mustafa Kemal, şartlar olgunlaştığında kendi gerçek tasavvuruna uygun adımları atmaktan hiç çekinmez. Bunu Nutuk’ta da ifade eder. Nutuk malum bir siyasi savunmadır. Tarihi değeri olmayan bir belgedir. O siyasi savunmada vicdanında milli bir sır olarak sakladığı hedeften bahseder. O milli bir sır olarak sakladığı hedefi de peyderpey uygulamaya koyar. Yani kendi inançlarıyla kısa vadede çelişse de bu adımları atmaktan hiç çekinmez. Şartları olgunlaştırdıkça da asıl amacını geçekleştireceği adımları atar. Ondan çekinmez. 1924’le birlikte karşımıza çıkan tablo kısacası bu. Zaten hazırlanılan, planlanan bir şeydir.
3. Bölüm için buraya tıklayınız.
4. Bölüm için buraya tıklayınız.
5. Bölüm için buraya tıklayınız.





