Şu An Buradasınız: Anasayfa HÜSEYİN KARA Bediüzzaman ve Âcizlik Psikolojisi

Risale Akademi

Bediüzzaman ve Âcizlik Psikolojisi

e-Posta Yazdır PDF

Acz ve acizlik nedir?
   

Acz, beceriksizlik, güçsüzlük, kuvvetsizlik demek. Acizlik ise, gücün bir işe yetmez olma halidir, bir zaaf belirtisidir. Kelime itibariyle bu olmakla küçük olsun, büyük olsun, yaratılmış olan her şeyde acizlik var olan bir olgudur. Yaratıcıya rağmen, insan dahil hiçbir varlık, yalnız ve yalnız kendi gücüne dayanarak istediği her konuda kendini kanıtlamak için bir güç denemesine girip sonuca ulaşamaz. Böyle bir güç denemesine zaten insanın dışında hiçbir varlık da girişmez. Bir geçek var ki, acizlik atomdan galaksilere kadar her varlıkta bir fizik kanunu gibi bütün zaman dilimlerinde geçerli bir kanundur.

 

İnsan aklı, kalbi ve iradesiyle diğer varlıklardan üstün bir konumda olduğu açıktır. Birçok nedenlere bağlı olarak kendinde bir kuvvet hissetmektedir. Ama onun hissedişi sürekli olması şöyle dursun ancak bir anlık olabilir. Aklı ve kalbi ona bu noktada bir kişilik de kazandırır. Bundan ötürüdür ki, insan olarak da hiç kimse acizliği kabul etmek istemez. Hele kendi cinsinden olana karşı acizliğe sığınarak, bir medet arayışı içine girmiş olması ise insan için ayıplanacak şeydir. Birinin bir başkasına karşı elinin bağlı olması bir anlamda tutsaklıktır.

   

Bireyin bireye karşı hiçbir üstünlüğü yoktur; hukuk karşısında herkes eşittir. Böyle bir eşitliğin olmadığı yerde ancak baskı vardır, kuvvetin geçer akçe olduğu anlayış geçerlidir. Kuvvetin ölçü olarak alındığı bir toplumda bireylerin tutsaklıklarından da söz etmek pekâlâ mümkün; bu takdirde güçlünün karşısında zayıf elbette acizdir. Birey haklarını hukuk değil de güç belirlerse, bireylerarası adalet de, her şeyin düzen içinde yürümesi de söz konusu olmaz. Yani bir kaosun yaşanması kaçınılmaz.
       

Acizlik, bireyin bireye ya da bireylere karşı gösterilmesi değil de bireyin Yaratıcıya karşı ilan edilmesi halinde güce dönüşür. Asrın adamı Bediüzzaman bu bağlamda; “Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır.”(1) demekle insanın bu yanına dikkat çeker; Risalelerin birçok yerlerinde daha sonra üzerinde durulacağı gibi bu yanın giderilmesi için yol da gösterir. Acizlik yerli yerinde kullanıldığı takdirde en büyük güçtür. İnsanda var olan bu hal, her şeyi bütün ayrıntısıyla yaratıp bir düzen içinde evirip çevirene karşı gösterilmezse, bu takdirde güçsüzlüğümüz her şeye vakıf olana karşı gizlenmiş olur. Bu bir ikiyüzlülüktür. Olan bir şeyi yokmuş ya da olmayan bir şeyi varmış gibi yapmak, bir şeyi birinden, üstelik en gizli şeyleri bilen birinden kaçırmaya çalışmak demektir. Hem var, hem yok, bu bir tezattır, nefsî çıkarlarımız adına bir yanımızı görmezlikten gelmedir; bu belirsizlik insan hayatında çok pahalıya mal olur.
   

Acizlik bir zaaf olarak insanda kaldığı sürece, insan bir yerlerden bunu gidermek için yardım dilemek zorundadır. Evet, özlü bir ifadeyle var olan acizliğimizi, birilerine karşı ilan ederek bu zaafımızı gidermek zorundayız. Daha büyük güce dayanmak yerine, belki de kendimizden daha aşağı birinden ya da bir nesneden destek beklemek elbette bir alçalmadır. İlk çağlarda cahil birey ve toplumların birilerini, bazı nesneleri ve hatta bazı hayvanları bir sığınak objesi olarak kabul edip tapınma yanılgısına düşmelerinin asıl nedeni, işte insanda var olan bu psikolojidir.
   

Acizlik insanda var olan psikoloji
   

Acizlik insanın kaçınılmaz psikolojisidir. Üzerindeki baskısını kendinden uzaklaştırmadan rahat yüzü göremez insan. Bütün psikoloji akımları, insanı bu zaaftan kurtarmak için çalışmışlardır. Ama ne yazık ki, geçen yüzyılda insanın acizliğini giderme ve biraz daha özgürleşmesi uğrunda ortaya çıkan psikoloji yaklaşımları ve kapitalist sistem, kendine güven adına egoyu şişirmekten, insanı daha yalnız ve ürkek hale getirmekten öteye geçememiştir(2).
   

İnsan, karnını doyurmaktan tutun, dünyadaki ömrünün sonu anlamında olan ölüme kadar çok şeylerin karşısında acizdir. İnsanın en büyük “güvenlik ve aidiyet ihtiyacı” bu zaafından kaynaklanıyor. Güvenliği ve ait olma ihtiyacı gerçek anlamda karşılanmayan insan, nasıl yaşarsa yaşasın yine de huzursuzdur. Batı, insanın bu yanıyla çok ilgilenmiş, ancak tedaviye çok yanlış yerden başlamıştır. Bu boşluğu dolduramamış ki, insandaki var olan bu zaafına değinerek, bu konuda fazla bir şey yapılamadığını itiraf etmekten de çekinmemiştir. Batının oldukça ünlü psikanalistlerinden olan Erich Fromm; “Kendisinin, tabiattan ve başka insanlardan ayrı bir varlık olduğunu fark etmekle, çok belirsiz bir şekilde de olsa, ölümden, hastalıktan, yaşlılıktan haberdar olmakla, insan ister istemez, kendi önemsizliğini, evrene ve “kendisi”nin dışında kalan bütün öteki varlıklara nazaran küçüklüğünü ve güçsüzlüğünü hisseder. Bir yere ait olmadıkça, hayatının bir anlamı ve yönü bulunmadıkça, kendisini bir toz zerresi gibi hissedecek ve kendi önemsizliği duygusuna kapılıp gidecektir.”(3) demekle, gerçekten kendisi gibi düşünenler adına kaygı duymaktadır.
   

İnsanda var olan bu zaaf, Tevhit inancına göre giderilmediği takdirde, elbette büyük kaos meydana getirir. Bir yere “ait olma” en büyük psikolojik ihtiyaç. Ama kime ve nasıl bir varlığa dayanılacak? Batı, işte bu soruyu es geçer. İnsan kendi kendine bırakıldığında, ortaya çıkan manzara elbette vahimdir. Bireyde de toplumda da değişik alanlarda etkisini gösterir. Olur ya, gücünü kanıtlayamayan birileri varsa, yaşadıkları toplumlarda birilerinin ya da bir şeylerin tutsağı olmak zorundalar; aksine hayatlarını başka şekilde sürdüremezler. Yok, eğer gücünü kanıtlayanlar varsa, bunlar da zayıflara baskı uygulayarak onları sömürü malzemesi olarak kullanmak durumundadırlar. Acizlik akılcı yoldan giderilmediğinde, toplumda köle efendi diye bir ayırımın varlığından pekâlâ söz edilebilir. Çünkü acizlik içinde olanlar, bunu giderecek faktörlere ihtiyaç duyarlar; diğer taraftan sözde kuvvetliler de güçlerini deneyecekleri ve tatmin olacakları zayıfları arar bulurlar. Asıl kuvvetten habersiz insanlık, bir kaosun içine gömülür böylelikle. Bireylerarası uçurum bu kaostan beslenir; bunun sonucu olarak toplumların da birbiriyle kanlı çarpışmasına zemin hazırlanmış olur.
   

İnsanı bu aciz yanıyla da tanımak, ancak insan denen bu meçhul yaratığa gerçekçi bir bakışa bağlı. Batı, Kilisenin bağnazlığına ve yıllarca halkını din adına sömürmesine tepki olarak ortaya çıkan bilimle daha büyük bir çıkmazın içine düştüğü de açıktır. Bilim adamları, yağmurdan kaçtılar ama doluya tutuldular. Bilim ve teknoloji adına insanları tamamen yalnızlaştırdılar. İnsanlarına bir güç isnadında bulundular; ama bu mefhum yalnızca egolarını şişirdi. Egosu şişen deha düzeyindeki zekâ, üstün olsa da kendini uçurumun kenarına kadar getirmekten kurtaramadı. Alt benlikleri öylesine şişti ki, inanmadıkları halde kendilerini peygamber bile ilan etme noktasına geldiler. Sonra baktılar ki, bu da çıkar yol değil, yani daha sert kayaya çarptılar; ben ötesini araştırmaya koyuldular. Bunu da Doğu mistisizminde aradılar. Oysa Doğu daha katı bir egonun tutsağıydı. Aydınlanma adına yıllarca insanlarının gözlerini boyadı durdu. Din fobilerinden olsa gerek, İslam gibi insanı açık ve kuşatıcı bir nitelikte değerlendiren bir bakış açısına yeltenmediler. İslam dünyasını atlayıp Doğuya kadar giden bu bilim adamları, anlaşılan hala “nefis/ego” lerinin etkisinden kurtulmuş değiller.
   

İnsanın yaratılmış olması, acizliğinin en büyük belgesi değil mi? İnsan, ilk kez dünyaya gözünü açışına dikkat etse, ne kadar aciz olduğunu anlamada gecikmez ve gecikmemeli. Oysa nefsine rağmen acizliğini bir kabul etse, düğüm çözülmeye başlayacak. Bir adım ötede ona güç verecek, yani acizliğinin en büyük dayanağı olacak kuvveti de görecek.
   

İnsan düalist bir yaratık
   

Şimdi, İslam’ın, Müslümanların elinde en büyük mucize olan Kur’an’ın, onun çağımızda eşsiz bir açılımı olan Risale-i Nur’un perspektifinden, yani asrın adamı Bediüzzaman Said Nursî’nin yaklaşımından acizlik gibi insanın derinlerinde var olan gerçeğine bakmaya çalışalım.
   

Kur’an, insana deyim yerindeyse kuş bakışı bakar; yani Yaradan adına baktırır. İnsan Yaradan’ı göz ardı ederek kendi varlığı hakkında nasıl sağlam bilgiye ulaşabilir ki? Daha bir saniye sonra leh ya da aleyhinde olacak şeylerden haberi olmayacak kadar aciz, çaresiz ve şaşkın durumda olan insan, hangi yanına bel bağlayabilir?
   

Bediüzzaman, insanlık adına önce kendi mağrur nefsine, bu dünya çölünde bulunması itibariyle; “Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hacatın nihayetsizdir.” diye haykırarak, bir tokmak vurur. İnsan olarak zaaflarının farkında olması ile işe başlar. Nefis nankördür ya, nefsin gafletle kendini unuttuğunun, mahiyetinde olan hadsiz aczini, nihayetsiz fakrını, alıp olasıya kusurunu görmezden geldiğinin (4) bilincindedir Bediüzzaman. Nefis, yani ego, bu yönüyle bolluk ve rahata erişmede insanın önünde en büyük engeldir. Düşmanın çok ve acımasız olduğu, düşmana karşı koyacak bir gücümüzün olmadığı bir dünyadayız. Acz, güçsüzlük ve fakr da çok şeylere ihtiyaç duymak demek. Hem aciz ve hem de çok şeylere ihtiyacı olmak! Bu, insanın düalist yapısının gereğidir aynı zamanda. Tezat gibi görünen bu durum, aslında Yaradan’a daha çok yaklaşmanın bir alt yapısını oluşturmaktadır.
   

İnsan zaafların çocuğu
   

İnsan zaafların çocuğudur. Bir nefese bile muhtaç insan nesine güvenebilir? Güven verici bir dayanağı olmadıktan, oradan güç almadıktan ve aldığı enerji ile geleceğe bakamadıktan sonra, belirsizliklerin arenasında öteye beriye savrulmaya mahkûmdur. Bu belirsizlikten kurtulmak biraz da mahiyetini bilmekten geçer. Nasıl bir varlık olduğunu sorgulaması belki de yaratılışının başat amacıdır. İşte Bediüzzaman, yine nefsine hitap ederek mahiyetinin nerelerden meydana geldiğine dikkat çeker: “Asıl mahiyetin kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur.” (5) Diyerek, nefsinin anlamsız gururunu kırmaya çalışır. Nefis/ego yapısı gereği bu eksikliği asla kabullenemez. Zaaflarla kuşatılmış insan, içinde bulunduğu iç ve dış baskılardan ancak bir şekilde kurtulabilir. Önce zaaflarının farkına varması ve sonra bu zaaflarına rağmen sonsuz ihtiyaçlarını karşılayacak bir muhatabı araması gerekir. Aslında iki adımda da önüne çıkacak yollar, hem kendi deneyimince ve hem de bilim çevresince ışıklanmış, kanıtlanmış, belirginleşmiş durumdadır. Kendi kendine ve kör tabiatın bir eseri olmadığına göre, insanı yaratan bir güç vardır. O güç bütün varlık âlemini en küçük ayrıntılarına varıncaya kadar yaratan Allah’tan başkası olmadığı şüphe götürmez. Elinden hiçbir şey gelmemesi karşısında, her tür ihtiyacını giderme gücüne sahip Allah’ı nokta-i istinat kabul etmeyecek de kimi kabul edecek? Kaldı ki insan bütün varlıkların efendisidir; aklı, kalbi, vicdanı, iradesi, zekâsı ve bunları kullanma becerisi bunun ispatıdır.  
   

Bediüzzaman, insanın mahiyetine ve kimyasına daha çok yoğunlaşmanın gereğine inanır ve açık bir şekilde insanda var olan iki yaradan söz eder. Bunlar, sınırsız (acz) acizlik ile sonu gelmez (fakr) yoksulluktur (6). Tedavi edilmeyen bu iki yara, hayat boyunca sürekli kanarlar. İnsan bunlarla öyle bir noktaya gelir ki, dünya ve dünyadakilerin ağır baskısından başını kaşıyacak zaman bulamaz. İnsan acizdir, istediği şeyi istediği şekilde yapmaktan yoksundur; fakr içinde yoksulluğu da sınırsızdır, ama bu ihtiyacın giderilmesi de gerekir.
   

İki zıt kutup içinde kalan insan ne yapmalıdır? Önünde iki yol var; efendi olmakla köle olmak. İhtiyacını karşılamak için, yalnız her şeyi kuşatan ve bütün sırlara vakıf olan yaratıcıdan, yani Allah’tan istediğinde bir efendi olur. Öyle değil de mutlaka giderilmesi gereken ihtiyaçlarını kendisi gibi yaptırım gücüne sahip olmayan bir objeden ya da bir nesneden yalvarır bir eda içinde beklediğinde ise bir köle olur, üstelik sayısız varlıkların kölesi. Bu yetmemiş gibi karşılık görmediği için de dehşetli bir yalnızlığa gömülür. İhtiyaçları karşılanmayan insan, kalabalıklar içinde de olsa yalnızdır. Hele kimyasında olan ve ancak giderilemeyen zaaflarının oluşturduğu manevî boşluğu yaşıyorsa, o zaman yapayalnızdır. Bu yalnızlık öylesine acı verir ki insana, kronikleşmiş bir hastalık o acının yanında bir hiçtir. Bu tür acıdan ünlü Fransız Romancısı Balzac; “İnsan, yalnız kalmaktan dehşet duyar. Ve bütün yalnızlık türleri içerisinde en korkuncu manevî yalnızlıktır.” demekle, varoluşsal yalnızlığın temelinde Yaratıcıyı bir dayanak edinememe gafletinin yattığını ifade etmekten çekinmez.
   

Acizlik İlahî gücü kavramada bir ölçek
   

Konuya Bediüzzaman’ın engin bakış açısıyla daha da açıklık getirmeye çalışalım. İnsan onun deyimiyle acz ve fakr ile yaralı. Bu iki yara tedavi edilmeli elbette. Diğer taraftan bu iki yarayı insan için rahatlama, gelişme ve manevî dereceler kazanmada bir araç olarak da görür Bediüzzaman. Acz ve fakrı, sonsuz acizlikle sonsuz ihtiyaç içinde olma halini değerlendirme olgusunu, insan hayatının başat amaçlardan biri olarak kabul eder. Bediüzzaman; “Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle, kudret-i İlahiye ve gına-i Rabbaniyenin derecat-ı tecelliyatını anlamaktır.” (7) demekle de insanın elinde son derece önemli bir ölçü olduğunu vurgular. İnsan ne denli bu iki zaafı, içinde hisseder de asıl müracaat edeceği gücün farkına varırsa, o denli Allah bilincini içinde yeşertir. Bu yükselişin sınırı yoktur. Olmanın, kendini bilmenin, kâmil insan olmanın, huzurun, rahatlığın ve erdemin yolu buradan geçer. Üstelik bu yol son derece tehlikesizdir; egonun en az müdahale ettiği, şeytanın aldatamadığı, canavarların olmadığı korkusuz ve çetrefilsiz bir yoldur. (8)
   

İnsan acizlikte gerçekten bir çocuk gibidir. Bediüzzaman’ın orijinal olarak verdiği bu örnekte, çocuğu acizliği içinde daha güçlü ve bu halinde hayatı boyunca, belki hiç tadamayacağı en büyük hazzı almış olarak görüyoruz. “Allah korkusunda lezzet vardır.” Vurgusunu yaptıktan sonra, bir yaşındaki çocuğa; “En lezzetli ve en tatlı halin nedir?” sorusunu sorar ve bir gözlem eşliğinde sormamızı da ister Bediüzzaman. Çocuk belki ifade edemez, yaptığımız gözlem sonunda şunu cevap olarak vereceğinden hiç şüphemiz olmaz: “Aczimi, zaafımı anlayıp, validemin tatlı tokadından korkarak, yine validemin şefkatli sinesine sığındığım haldir.” Çocuk başka kimin kucağına sığınabilir ki? Çünkü bir yaşındaki çocuk için bir anlamda her şeydir anne kucağı ve anne şefkati. Tokat bir uyarıdır çocuğa; annesini, şefkatini hissettirir; annesinin sevgisini, o sıcak kucağını asla kaybetmek istemez. Yapacağı fazla bir şey de yok. Yarı ağlamaklı bir şekilde annesinin şefkat kucağına sığınmakla, bütün hazların üstünde bir haz aldığı elbette doğrudur. Kaldı ki annelerin şefkatleri Allah’ın güzel esmasıyla yeryüzüne yansıttığı küçük bir parıltıdır. Küçük bir parıltı bir çocuğa bu denli haz verirse, şefkatin asıl kaynağının acizlik noktasında bir çocuktan farksız olan insan için ne büyük haz verici ve rahatlatıcı bir olgu olduğunu anlamada zorlanmayız herhalde.
   

Bu psikolojilerini acizlikleri içinde asıl varlıkla giderebildikleri ölçüde olgun/kâmil insan olanlar, Allah’a karşı gösterdikleri bu tür korkudan ciddi haz almışlardır. Allah’a sığınmışlar. Acizliklerini manevî derecelere çıkmak için bir basamak olarak kullanmışlar. Altından çıkamayacakları bir olay karşısında, diyelim ki gelen ağır bir hastalık karşısında, insanın sığınacağı ve çalacağı son kapı ne olabilir? Doktorlar bir vesile olmaktan öteye geçemezler. Çoğu ümitlerin söndüğü ağır hastalık geçirenler bu psikolojiyi çok daha iyi bilirler. (9) Bu psikolojide içten söyleyecekleri yalnız ve yalnız; “Allah!” ünlemi, bütün ümitsizliklerini sonsuz ümide çeviren en büyük iksirdir. Artık sebepler kesilmiş ve yalnızca açık olan tek kapı kalmış; diğer bütün kapılar kapanmıştır. Evet, çalabileceğimiz tek kapı; “Allah” kapısından başka kapı olabilir mi?
   

Acizlik bir kuvvettir
   

Bediüzzaman, acizliği tam bir kuvvet, fakrı, yani yoksulluluğu da büyük bir zenginlik olarak görür. Hidayet ehlinin, yani tevhitle müşerref olanların dünyada iken yaşayacakları psikolojiyi şiir gibi değil, ama şiirden daha tatlı bir söyleyişle tasvir ettiği “İkinci Levha” da konumuzla ilgili kısmı çok güzeldir:
      

    “Fakrı kenz-i gına buldum / Aczde tam kuvvet var, gör.
    Eğer Allah’ı buldunsa / Bütün eşya senindir, gör.
    Eğer Mâlik-i Mülk’e memlûk isen / Onun mülkü senindir, gör.(10)”
   

Acizliğimizi asıl mülk sahibine kul olmakla giderdiğimizde, bizim gibi aciz olan varlıkların tutsaklığından kurtuluruz. Onlardan korkmayız da. Her türlü tehditlerini hiçe sayarız; çünkü onların gücüyle birlikte her şeyi yaratan bir gücü nokta-i istinat yaptık. Bu takdirde sırtımız, hangi durumda olursak olalım, asla yere gelmez. Hem de tam mutlu ve şevkli oluruz.
   

Acizliğin bir sonucu korkudur. Aciz insan, daha kuvvetlilere karşı en azından çekingen bir psikoloji içindedir. Kuvvetliler zalimse şayet, ne yapacaklarından daha çok kaygı duyar. Sürekli bir endişe içinde olmaktansa, bu gibi insanların gücüne boyun eğmek ilk etapta daha rahatlatıcı gelebilir. Ama bu sonuna kadar böyle gitmez. Bir yumuşak yüz göstermeye dursun, artık onların hücumlarının ardı arkası gelmez. Küçük bir rahatlama ile hayat boyunca zilleti çekmek, artık acizliğini bu anlamda gidermek isteyenin boynundan aşağı inmez. Kaderini kendisi hazırlamış olur. Ama bu, aç canavardan daha canavarlaşmış insanların karşısında cesedinden önce ruhunu, kişiliğini yitirme anlamına gelir.
   

Bediüzzaman, acizlik, bir şey yapamama nedeniyle, özellikle bir korku yüzünden, en kritik bir an bile olsa, bir zalime yaltaklanmayı alçaklık olarak görür. Şu ilginç örneği verir: “Bir zalim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kat’î ezecek bir surette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşi zalimin ayağını öpse, o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür; hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur.”  Böylesi kritik bir anda aciz olanın yapması gereken, acizliği dolayısıyla kendisi gibi aciz ve aynı zamanda zalim olandan medet dilemek değil elbette. Bu pozisyonda olan aciz birinin yapacağı tek şey, Allah’ı hatırlaması ve acımasız olan zalimin de yüzüne tükürmesidir. Nasıl olsa her iki halde de sonuç değişmeyecek. Ama acizliğini nokta-i istinadı olan Allah’la giderdiği için ruhunu ve kalbini kurtarmış olacak, bir mazlum şehit unvanını alacak (11).
   

Acizliğimizi ancak Allah’a karşı ilan ederiz.  O bizim bu yaramıza tam bir merhemdir. O olduktan sonra başkalarına karşı duyulan korku anlamsızdır.
   

Acizlik fıtrî bir kanun

Bediüzzaman acizlik gerçeğinin diğer varlıklarda, özellikle bitki ve hayvanlarda bir güç olduğunun Risalelerin ilgili yerlerinde verdiği orijinal örneklerle iyice anlaşılmasına çalışır. Bunlardan yalnız biri olarak, helal rızkın güçle doğru orantılı olmadığını, belki acz ve zaafla ters orantılı olduğunu anlamak için, balıklar ile tilkilerin, yavrular ile canavarların, ağaçlar ile hayvanların gözlenmesini ister. (12) Ya yavrulu tavuğu aslana saldırtan ve aç olmasına rağmen anne aslanın yavrusunu kendine tercih ettiren güç, tavuk ve aslan yavrusunun zaaf ve acizliği değil de ne olabilir?  İnsan yavrusunun da nice isteklerine kendinden kat kat güçlü olanları araç haline getiren güce ne denir? (13) Bitki ve ağaçların durduk yerde, yeterince gıda alıp el gibi dalcıkları vasıtasıyla bize türlü türlü çiçek ve meyveler ikram etmesi, acizliğin yerli yerinde kullanıldığı takdirde ne denli büyük bir avantaj olduğu noktasında bir hayli düşündürücüdür.
   

Ne yazık ki bütün varlıklarda geçerli olan bu fıtrî kanunun ihlal edilişinin bolca örneklerini ancak insanda görüyoruz. Kur’an’ın; “Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir.” (14) diye insan hakkındaki hükmünü, insanlığın tarih boyunca yaptığı yıkımları gördükçe daha da iyi anlamış oluyoruz. Şüphesiz bu yıkımlar, onun kötü yanının kamçılanmasının bir sonucudur. Nefsin çıkarları doğrultusunda hareket eden ego şiştikçe şişiyor ve dünyayı kana bulayan bir hale geliyor. Oysa nefis bütün kötülüklerin kaynağı olduğu için güvenilecek bir yanımız değildir. Başta Kur’an bu özelliğimize karşı bizi uyarır; Hz. Yusuf’un; “Nefis daima kötü şeylere sevk eder.” (15) deneyimiyle de hiç de güvenilecek, dayanılacak bir yanımız olmadığını vurgular. “Senin en zararlı düşmanın, nefsindir.” (16)  Peygamberimizin hadisi de asıl düşmanımızın nefis/ego olduğunu açık olarak belirtir. Bu iki kutsî söz, bizim kötü yanımıza işaret eder ve nefsimize karşı uyanık olmamızı ister. Uyanıklığımız önce onun farkında olmakla başlar, daha sonra ona karşı girişeceğimiz mücahede ile yolumuzun üzerindeki en büyük düşman engelini aşarak manevî yükselişe doğru ilerlemekle devam eder.
   

Bu bağlamda nefsimizin hiç kabul etmediği acizliğimizi ona benimsetmenin olgunlaşma yolunda önemli bir aşama olduğunu hemen hatırlatalım. Acizliğimizi ona kabul ettirmeden gideceğimiz yolda çok gizli engellerle karşılaşma ihtimalimiz fazla. Bediüzzaman, bunun bilincinde olarak, insanın ancak, “zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuruyla bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınasını, rahmetini” (17) bildirmesi noktasında bir ayna görevini ifa ettiğinin üzerinde çok durur. Bu özelliğimizi kaybettiğimiz anda, nefsimiz “nefs-i emmare/ego” ye dönüşerek, her an bizim karşımıza büyük bir düşman olarak dikilir. Nefsimiz, bazen bizden gözükerek bizi şaşırtır, bazen isteklerini bize dayatır ve bazen de diğer söz dinlemez duygularla(18) yapmak istediğini bize yaptırır. Fırsatı asla kaçırmaz, bizdeki boşlukları kullanarak hemen devreye girer.
   

Güç arayışına çıkanlar
   

Batı, Rönesans sonrası başlayan özgürlük tırmanışı ile Hıristiyanlığın çözülüşüne bütün kurumlarıyla şahit olmuştu. Ama bu kez kapitalizmin ruhlarda oluşturduğu manevî boşlukları dolduramamıştı. Her kesimde görülen bunalım türleri fazlalaşmıştı. Bilim adamları da şaşkındı. Bir çıkış, bir kurtuluş elbette gerekirdi. İşte bu görevi bilim ve felsefe alanında yetişen düşünürler üstlenmişti. Aşağı yukarı birer deha düzeyinde olan bu düşünürler, vahyin kontrolünden uzak bir şekilde kendilerini birer kurtarıcı, birer peygamber olarak görmeye başlamışlardı. Freud, Markx, Nietsche, Darwin gibi düşünürlerin tutumları dikkatle incelendiğinde bu “peygamberlik kompleksi” açık bir şekilde onlarda görülmektedir. (19)  Bu gibi düşünürler âcizlik gibi zaaflarını sahip oldukları zeka ile giderme yolunu denemişlerdi.
   

Bunlardan Nietsche bir zaman çok yükseklerde uçtuktan sonra ağır bir ruhsal bunalım da geçirmişti. Hıristiyanlık inancını yitirdikten sonra bütün kurtuluşu felsefede görmüştü. Gerçi birçoğunu şaşırtacak bir takım felsefî fikirler de ileri sürmüştü. Deli cesareti göstererek kendi zamanına kadar gelip geçmiş bütün fikirleri bir çırpıda yok saymıştı. “Böyle buyurdu Zerdüşt” adlı eserinde “Tanrı ölmüştür” görüşüyle, her şeyin yeni baştan kurgulanacağının hesaplarını yapıyordu.  Nietsche kendine çok güveniyordu. Ama o da insandı; Bediüzzaman’ın deyimiyle: “Çünkü, ölüm değişmiyor, firak bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peyda ediyor.” (20) O da âcizdi, onun da bu dünyada ihtiyaçları sonsuzdu ve onu da biraz ötede ölüm bekliyordu. Belli bir yükseklikten sonra baş aşağı düşmek, artık Nietsche gibi düşünürlerin ortak kaderi olmuştu. Acizliği kendilerine yakıştırmayan, aslında onların nefisleriydi. Nefisleri öyle şişmişti ki, en sonunda nefs-i emare/ego ye dönüştü ve her biri kendi çapında birer put olup çıktı. Bunların tesirinde kalan sürü işi insan da hayatın değişik darbelerinden kaçamamıştı. Gerçek diye bir şey yoktu. Tek gerçek ölümdü, o da inançsızlık psikolojisinde hayata isyan nedeniydi. Hayat bu gibiler için çekilmez bir hapishaneydi. Evet, Nietsche’ye göre her duygu, görüş, tutum ve davranış, aslında kendini aldatma ve yalandan ibaretti. (21)
   

Acizliği kabul etmeyen tam özgür de olamazdı; çünkü “aidiyet” ihtiyacı boşlukta kalıyordu. Aidiyet ve güvenliğini kendinden daha üstün bir varlığa dayanarak gideremeyen insan, korkulara yenik düşmeye mahkûmdu. Nitekim Nietsche ölüm karşısında çaresiz kalmıştı. Aslında o çaresizliğinin farkındaydı, bütün rahatsızlığı da bundandı ve yukarıdaki görüşü kendi psikolojisinin bir tezahürüydü. Batı, acizlik psikolojisini akılcı yollardan gidermedikten sonra, ne güç arayışında amacına ulaşabilecek ve ne de tam bir özgür olabilecekti.
   

Acizlik, nokta-i istinat olan Allah’a sonsuz güvenle ortadan kalkar. Allah’ın karşısında bütün varlıklar acizdir. Ama sonsuz güç olan Allah’a inanan, daha başka varlıklara boyun eğme zorunda değildir. Hayatı minnetsiz bir şekilde yaşar. Batı’nın büyük filozof ve düşünürlerinde böyle bir dayanak olmadığı için hayatları iniş-çıkışlar ve korkularla doludur. Tevhit inancından yoksun olanların çoğunlukla yaşadıkları yoğun kaygıdır. Stres onların karakteristik özelliğidir. Maddi imkân ve teknoloji beklenen huzuru maalesef sağlayamamıştır. Batı, özellikle son zamanlarda bir çıkış yolu arayışına ivedilikle başlamıştır. Psikoloji çevrelerinin “benötesi” psikolojiye el atmalarının nedeni de budur. Çünkü onlar nefislerinin tutsağı olmuşlardı.
   

Tevhit yolunda ayak sürçmeler
   

Nefis konu olunca, inananlarda, hatta bir kısım tarikatlarda da buna benzer sapmalar, boşluklar ve hatalar görülmektedir. Eğer gidilen yolda nefs-i emmare/ego tamamen ortadan kalkmamışsa, derinden derine bir alt benlik oluşmaya başlar. Farkında olmadığımız bu alt benlik, zamanla asıl benliğimizin yerini alarak sağduyumuz imiş gibi bize kendisini inandırmaya çalışır. İşte tarikatlardaki “vartalar ve şatahatlar” bu yanılgıdan ileri gelir. Bediüzzaman, velâyet denilen Allah dostluğunda bazı tehlikelerin olduğuna dikkat çeker. Sağlam basılmadığı takdirde bu yoldan gidenler, bazen boğulur, bazen zararlı düşer ve bazen döner başkalarını da yoldan çıkarırlar. Tarikatta, biri “seyr-i enfüsî” ve diğeri “seyr-i afakî” olmak üzere iki yol var. Her iki yolun da kendine göre ilkeleri ve halleri var. Mesela; “enfüsî” yol nefisten başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, benliği ortadan kaldırır, kalpten yol alarak hakikati bulur; bunu gerçekleştirdikten sonra dış dünyaya bakar. Ama bu yolun olmazsa olmazları var: Benliği, yani gururu kırmak, geçici arzuları terk etmek ve nefsi öldürmek, yani etkisiz hale getirmek. Bu yolun yolcusu eğer bu üç şeyi içinde halledemezse, büyük ihtimalle alttan alta şişmeye çalışan alt kişiliğimiz asıl kişiliğimize baskın çıkar. O zaman Bediüzzaman deyimiyle “şükür” makamından fahir/gurur makamına düşer. Kendini dev aynasında görmeye başlar. Artık o da büyük olduğuna inanmıştır. Kendi kusurunu başka büyük insanlarda da görür ki, bu da böylesi kişileri beğenmezliğe, “onlar ne ise ben de öyleyim” e ve kendini bir veli, bir kutup görmeye neden olur. (22)
   

Tevhit yolunun yolcularında bile görülen bu gibi hallerin sebeplerini “Mektubat” adlı kitabının bu ilgili bölümünde son derece orijinal bir şekilde açıklamıştır Bediüzzaman. Nefis herkeste en büyük düşman, en büyük hileci ve yanıltıcı… Nefis ve şeytanın Tevhit inancında olanlarla daha çok ilgilenmeleri varlıklarının gereğidir. İşte Bediüzzaman, bu yolun yolcularınca, Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi tahkik ehlinin talimatlarını rehber edinilmesini ister ve bu yolun başat ölçüsünün; “Daima nefsini ittiham etmektir. Ve kusurdan, acz ve fakrdan başka nefsin eline vermemektir.” (23) şeklinde olduğuna dikkat çeker. Nefsi sevmek de bu gibi yanılgılara hız verir.
   

Farkında olmadan geliştirdiğimiz bu alt benliğin, yani alt kişiliğimizin etkilerini günlük basit olaylarda da görebiliriz. Tarikat yolcularının yaptıkları hataları, bu kez sıradan dindarlar bayağı işlerde yapabilirler. Bu da normal hayatın uyum içinde sürüp gitmesi gerekirken iletişimsizliklerle, bireysel anlaşmasızlıklarla ve daha sonra toplumsal kargaşalarla son bulmasına kadar gider. Bunun en büyük nedeni de acizliğin bir nokta-i istinatla ciddi ve bilinçli anlamda giderilmeye çalışılmamış olması.
   

Nokta-i istinat olarak kabul edilen Mutlak Yaratıcı başvurulacak tek mercidir. İnanan, bu güce her halde teslim olmak durumundadır. Bu ince anlayışı sıradan işlere uygulamak bilinçliliğin ve farkındalığın da ölçüsüdür. Dolambaçsız olan bu yolda küçük bir ayak sürçmesiyle tehlikeli pozisyona düşmemek ve yapılan bütün çalışmaların sonuçsuz kalmaması için her zaman nefsimizin bize olan düşmanlığını unutmamak, ilerisi karanlık olan gidişi engellemenin en kısa önlemi. Düşmanı görmek ve tanımak önemlidir. Çiçero’nun da dediği gibi, insanın en büyük düşmanı, doğrudan doğruya kendisidir. Yani nefsimizdir, nefs-i emaremizdir.
   

Sonuç: Dolambaçsız yoldan gitmek
   

Bizde var olan acizliği kabul etmemek, bir anlamda başkaldırıdır. Her zaman bizdeki acizlik psikolojisi ile hareket etmemek ise, en azından gaflettir, bilinçsizliktir, kendimizin farkında olmamaktır, “Nefsini bilen rabbini bilir.” Kutsî hükmünce kendimizi tanımamaktır. Acizlik bizim mayamızda varsa -ki vardır-, bu takdirde hayatımızı buna göre düzene sokma sorumluluğumuz ortaya çıkmaz mı? Acizliğimiz sonsuz, buna karşılık ihtiyaçlarımız da sonsuz. Öyle bir yola girmeliyiz ki, bizde olan bu tezadı ortadan kaldırmış olsun. Sonsuz acizliğimiz için bir nokta-i istinat ve sonsuz ihtiyaçlarımız için ise bir nokta-i istimdat elde etmek bunun tek çaresi. (24)  Hem aidiyet ve hem de güvenlik ihtiyacımızı bu iki bakış açısıyla gidermek, bizi dünyanın anlamsız hay huylarından, ağırlıklarından ve çerçöplerinden kurtaracaktır.

 Bediüzzaman, bu sağlıklı, kısa ve çetrefilsiz geniş caddenin; “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” diye dört yol olduğunu söyler. Acz, kısa, aşktan daha güvenli olmakla ibadet bilinciyle “mahbubiyet “ makamına kadar yükseltir insanı. Fakr, yani sonsuz ihtiyaçlı olma hali ise “Rahman” isminin çeşitli cilvelerine ulaştırır. Şefkatle sevginin en geniş boyutunu ve tefekkürle de en zengin ve parlak hayatı yaşar insan. Kaldı ki, dört adımla gerçekleşen cadde bir tarikat değil, hakikatin ve şeriatın ta kendisidir. (25) Dikkat edilirse, acz, fakr, şefkat ve tefekkürün öyle şaşırtıcı, anlaşılmaz yanları da yok. Fazla teferruatlı olmayan bu dört adımla kâmil insan olmanın basamaklarını çok kolay bir şekilde kat edebiliriz. Bir şartla ki, yolumuzun üzerindeki en büyük engelin nefsimizin olduğunu bellememiz gerekir. Atacağımız bu dört adımla da nefsimizi etkisiz hale getirebiliriz. Bu dört adım, bizim asıl kişiliğimizi de ortaya koyar. Bu kişiliğimizle benlik, gurur, çıkar, düşmanlık, intikam, kıskançlık ve her tür yıkıcı duygulardan uzak süsleyeceğimiz hayat, yaşanmaya değerdir. Dünya bu ölçüyü tutturanlar için cennettir, asıl cennetin bir güzel örneğidir. 


Kaynaklar:
1) Nursî, Bediüzzaman Said (2005). Sözler, s: 523 Y.A.N. İstanbul.
2)Fromm, Erich (1979). Hürriyetten Kaçış, s: 149 Tur Yayınları, İstanbul.
3) Fromm, Erich (1979). Hürriyetten Kaçış, Ter: Dr. Ayda Yörükan, s: 45 Tur Yayınları,  İstanbul.
4) Nursî, Bediüzzaman Said (2005). Mektubat, s: 679 Y.A.N. İstanbul.
5) Nursî, Bediüzzaman Said (2005). Sözler, s: 577 Y.A.N. İstanbul.
6) A.g.e. s: 55
7) A.g.e. s: 211.
8) Nursî, Bediüzzaman Said (2005). Mektubat, s: 780 Y.A.N. İstanbul.
9) Nursî, Bediüzzaman Said (2005). Sözler, s: 57 Y.A.N. İstanbul.
10) A.g.e. s: 351
11) Nursî, Bediüzzaman Said (2005). Mektubat, s: 707 Y.A.N. İstanbul.
12) Nursî, Bediüzzaman Said (2005). Sözler, s: 44 Y.A.N. İstanbul.
13) A.g.e. s: 523
14) Kur’an, Ahzap:72
15) Kur’an, Yusuf:53
16) Gazalî, İhya-i Ulümiddin, 3: 4.
17) Nursî, Bediüzzaman Said (2005). Sözler, s: 1119 Y.A.N. İstanbul.
18) Nursî, Bediüzzaman Said (2005). Lemalar, s: 218 Y.A.N. İstanbul.
19) Merter, Dr. Mustafa (2008) Dokuz Yüz Katlı İnsan, s:28, Kaknüs Yayınları, İstanbul.
20) Nursî, Bediüzzaman Said (2005). Sözler, s: 276 Y.A.N. İstanbul.
21) Merter, Dr. Mustafa (2008) Dokuz Yüz Katlı İnsan, s:29, Kaknüs Yayınları, İstanbul.
22) Nursî, Bediüzzaman Said (2005). Mektubat, s: 755-59, Y.A.N. İstanbul.
23) A.g.e. s: 758
24) Nursî, Bediüzzaman Said (2007). Şualar, s: 327, Y.A.N. İstanbul.
25) Nursî, Bediüzzaman Said (2005). Mektubat, s: 776, Y.A.N. İstanbul.


 

 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 173 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

Çok Okunanlar

free hit counter