Şu An Buradasınız: Anasayfa HÜSEYİN KARA “Neşeye Ne Olmuş” Mu?

Risale Akademi

“Neşeye Ne Olmuş” Mu?

e-Posta Yazdır PDF


Bediüzzaman’ın hüznü üzerine bir deneme



Kim hüzünlenmez ki...

Hüzün, söylenişi de anlamı da güzel bir kelime. Öteden beri kullanılagelen kültürümüzün köşe taşı bir sözcüğü… İlk aşamada insanın iç dünyasına işleyen bir yanı da var; hüzün, biraz acıma, biraz hasret ve biraz da iç güzelliktir. Hüzünlü insan, boynu büküktür belki, ama asla kendini ve bir başkasını unutmuş değildir; nankör hiç değil, uysal koyun da değil. Kelime anlamı olarak hüzün; iç kapanıklığıdır, sıkıntıdır, gönül üzgünlüğüdür, hazinliktir, kederdir. Hüznün eşanlamlıları o kadar çok ki! Eş anlamda kullanılanların içinden; acı, kahır, esef, ıstırap, teessüf, hayıflanma, gam, dert, hicran, içlenme, garipseme, can sıkıntısı, karamsarlık, yeis, dağdağa, yas, matem ve üzüntü en önemlileri. Hüznün karşıtı ise neşe ve sevinçtir.(1)

Hüznün kullanıldığı yerler de çok. Hüzünlü bir şarkı, hüzünlü bir çocuk, hüzünlü bir kadın, hüzünlü bir ayrılış, hüzünlü bir son…(2) Hüzünlü renkler, daha çok resim sanatında kullanılır. Genellikle koyu renkler ve bunlardan düzenlenen manzaralar karamsardır, iç açıcı değildir. 

Kim olursa olsun, nerede ve nasıl yaşarsa yaşasın, her insanda ayrılmaz bir parçadır hüzün. İnsanın içinin kıvrımlarında saklanmışçasına, gün gelir, gökyüzünü kaplayan bir karabulut gibi, farkında olmadığımız bir zamanda, bilinmedik bir yerden doğup kocamanlaşarak içimizi kaplayıverir.

Hüzün, sadece öyle sıradan olanlara, zayıflara, yüreği yufkalılara gelen bir hal da değil. Kendinde olmayanlara geldiği gibi yaradılışın birçok gizemine vakıf olanlara da gelir. Güllük güneşlik bir günde aniden gökyüzünü kaplayan bulut gibi insanın yüzündeki bahar sıcaklığını silip süpürürken, hiç de hüzün düşkünü olmadığını ifade eden ünlü deneme yazarı Montaigne’ye rağmen insana lahuti âlemleri aralayan acımsı tatlı bir haz da verir. İstenilse de istenilmese de acı ve bunun sonucu hüzün herkes tarafından tadılır. Yani anlayacağımız küçükler ve büyükler de, bilenler ve bilmeyenler de, duyarlılar ve duyarsızlar da, duygulular ve duygusuzlar da, sevenler ve sevmeyenler de, korkaklar ve korkmayanlar da herkes duyar hüznü. Hayvanların da hüzünlendiklerini bilmem fark ettiniz mi? Doğar doğmaz bebeğin kopardığı çığlık, kim bilir belki de ilerde üzerine çömelecek hüzünler sebebiyledir.

Ama kim ne derse desin hüzünde apayrı ve esrarengiz bir anlam vardır.

Hüzünden kaçmak nafile

Bu nedenle hüzünden kaçma gayretlerimiz çoğunlukla yarar sağlamaz. O bizim parçamız çünkü. Yapacağımız en önemli şey onu kendimizden saymamız, ona her an hazır olmamız, hatta onu sevmemiz ve kendimizde bir değer bilmemiz. “Ve keder, atımızın terkisine binip gelir” diyerek ne güzel söyler Horatius. (3) Hüzün ailemizin içinde de, iş yerlerimizde de, camilerde de, okullarda da, neşenin ayyuka çıktığı eğlence yerlerinde de yakalar bizi. Bu yüzden ondan ha bire kaçmak beyhudedir; belki de böyle yapmakla ondan uzaklaşmış olmayız, tersine onu kendimize mıknatıs gibi daha çok çekeriz. Ondan kurtulmaya çalıştıkça kavuruculuğu, öldürücülüğü daha da artmış olur. Hüzün içimizde, kimyamızda, genlerimizdedir. Nereye gidersek peşimizi bırakmaz. Biri, “seyahat onu hiç değiştirmedi?” diye sorar Sokrates’e. O da, “bundan doğal ne olabilir, kendisini de birlikte getirmiştir” der.

Hüzün vardır; insanı yer bitirir. Bir çıkış yolu bulamayanlar için hüzün büyük bir azaptır, bir cenderedir, bir dipsiz kuyudur. Hüzün vardır, insanı daha yücelere tırmandırır; tünelin sonunda yeşil ışık görenler için bir kamçı, bir atılım ve kemali fark etmenin önemli bir adımıdır. 

Hüzün çekmeyen mi var?

Hüzün çekmeyen insan var mı acaba?

Hiç kızmayan normal insan olmadığı gibi hüzünlenmeyen insan da yoktur. Her peygamber de ümmetinden dolayı hüzünlenmiştir; yüce Peygamberimizin bir hüzün yılı geçirdiği gibi. Kendini bilen ve bilmeyenler de hüzünlenmişler; ümitsizlik içinde harap eden ya da bir üst mertebeye yücelten çeşit çeşit ve desen desen hüzünleri yaşayanlar gibi.

Her büyük kafa, her insan gibi çağımız insan ve toplumuna yön veren, birçoklarını varoluşsal acılardan kurtarmaya vesile olan ve günümüz insanına yeni, orijinal bakış açısı kazandıran Bediüzzaman Said Nursî de çevresinde olup bitenlerden, duyduklarından, gözlemlediklerinden ve yaşadıklarından hüzünlenmiştir. Yalnız onun çektiği hüzün, umut dolu, parlak ve nurlu bir hüzündü, yıpratan ve ümitsiz bırakan değil kemale erdiren bir hüzündü.

Seksen yıllık ömründe, davasının en küçük ilkesine bile ters düşmeme adına, ödünsüz duruşlarıyla bir gün yaşamamış ki başı dert ve sıkıntılardan kurtulmuş olsun. Her anı bir aksiyondu, her günü tehlikelerle karşı karşıyaydı. Ama o denli rahat ve tevekkül içindeydi ki, imanlarını kurtarma pahasına kendisine yapılanların hepsini helal etmişti. O bir kahramandı ve günümüzde Kur’an adına haykıran güçlü bir sesti. Çektikleri tatlı hüzünleri onu aşağı değil her zaman yukarılara çıkarmıştı.

Bediüzzaman, bir güz mevsiminde, ikindi vaktinde, yüksek bir tepeden dünyaya bakarak kendisi ile birlikte günün, yılın ve dünyanın da ihtiyarladığını hissettiğinde ve hatta yaşadığında elbette hüzün duymuştur.  Hareketli hayatının ihtiyarlık sabahında gözünü açıp vücudunun süratle mezar tarafına iniş aşağı koşar gibi gittiğini görünce elbette hüzünlenmiştir. İhtiyarlıkla birlikte bin bir türlü hastalıkların anlaşmalı bir şekilde hücuma kalkarak uykularını kaçırdıklarında elbette hüzün yaşamıştır. Çam dağının tepesindeki yalnızlığında, yüksek bir çam ağacının üstündeki odacığında, düşüncelere dalıp birbiri içinde dört gurbetin tam ortasında kendini hissettiğinde elbette hüzün çekmiştir.  Ülkenin her tarafı bir “Harb-i Umumî” yaşadıktan sonra çıktığı Ankara kalesinde şöyle etrafına bakıp çok şeylerin bir anda ihtiyarladıklarını gördüğünde içini hüzün kaplamıştır. Ülkenin dört bir tarafı az da olsa kargaşadan durulduğu günlerde, gittiği Van’da, Horhor denilen medresesinde, Rus istilasında Ermenilerin yıktığı evleri görüp ağlamaktan kendini tutamadığında elbette adeta hüzne boğulmuştur. Şu bir gerçek ki, o sadece hüznü yaşamış; ama asla varoluşsal bir hüzün içinde kendini harap etmemiştir. Hayatının her karesinin adeta kitap haline gelmişi olan ünlü Risale-i Nur Külliyatının önemli risalelerinden 26. Lem’a’da(4) akıcı ve etkileyici bir üslupla kaleme aldığı hüzünlerinin baştan sona hepsinde bir çıkış yolu bulmuş ve her hüzün onu daha yukarı kemallere çıkarmıştır. Kur’an’da bulduğu etkin devaların tam tehlikenin sınırından kendini nasıl kurtardığını bizzat görmüş ve başkalarına da göstermesini bilmiştir.

Bediüzzaman, hüznü birçoklarından çok daha farklı, anlamlı ve tatlı gönül üzgünlüğü şeklinde çekmiştir. Belki hüznü bu anlamda çekmemiş olsaydı başkalarının göremediği ya da fark etmede zorlanacakları hakikatleri büyük bir açıklıkla ama herkesin anlayabileceği bir üslupta ortaya koyamayacaktı. Çağımızın koyu materyalizminde yeni bir bakış açısı geliştirmeyecekti. Kur’an-ı Kerim’in herkesi kucaklayan mucizesi gerçekleşmeyecekti. Onun yaşadığı hüzün, hayatının dönüm noktası ve olmazsa olmazıydı. Onun hüznü bir umutsuzluğa, bir melankoniye, bir “batan balık yan gider”e asla dönüşmemişti. Tam aksine onun hüznü hayatı büyük bir farkındalık içinde anlamlı yaşamaya, dünyadan öte âlemi görmeye götüren kutsal bir hüzündü.

Bediüzzaman’ın çok üzüldüğü anlar olmuştu elbette. Dilerseniz, onlardan yalnızca birini kendi kaleminden dinleyelim: “…Ermeni mahallesinden başka, Van’ın bütün Müslümanlarının haneleri tahrip edilmiş gördüm. Benin kalbim en derinden sızladı. O kadar rikkatime dokundu ki, binler gözüm olsaydı, beraber ağlayacaktı. Ben gurbette vatanıma döndüm, gurbetten kurtuldum zannediyordum. Vâ esefâ, gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm.”(5) “Ben o vakit anladım ki, vatanımdaki bu gurbete dayanamayacağım. Ya ben kabre, onların yanına gitmeliyim veyahut dağda bir mağaraya çekilip ecelimi orada beklemeliyim diye düşündüm. Dedim: ‘Madem dünyada böyle tahammül edilmez, sabırşiken, mukavemetsuz, yandırıcı firkatler var; elbette mevt hayata racihtir. Hayatın bu ağır vaziyeti çekilir dertlerden değildir.”(6) Bediüzzaman, harap edici ve gamlı değil, ulvi bir his taşıyan ve anlamlı bu üzüntüsünü yeğeni Abdurrahman gibi binlerce dostlarından ayrı düşüşüne bağlıyordu. Ona en zor gelen “Eğer dostlardan müfarakat olmasaydı, ölüm ruhlarımıza yol bulamayacaktı ki, gelsin, alsın” mısraında anlamını bulan dostlarından ayrı düşmesiydi. İyice anladı ve yaşamıştı ki, “en ziyade insanı öldüren, ahbaptan müfarakattir.”(7) Bediüzzaman’ı hayatı süresince dostlarının ayrılışından daha çok onu üzen ve yakan hiçbir şey olmamıştı. Kendi deyimiyle, eğer Kur’an’dan, imandan yardım gelmeseydi, çektiği o gam, o keder ve o hüzün, ruhunu uçuracak gibi üzerinde bir etki bırakacaktı.(8)  

Neşe varsa hüzün de var

Hüzün ve neşe nöbetleşedir. Şimdi neşeliyse biraz sonra hüzünlü olabilir insan. Yani hüzün neşe gibi doğuştan genlerimize konulmuş değerlerimizdir. Neşe insanı rahatlatıyorsa, hüzün de bütün duygulara ayıklık kazandıran bir iksir taşır. Hüznü yaşayan hayata karşı daha dikkatlidir; olup bitenlerin gizemlerine daha meraklıdır. Hüzünlü sessiz ve durgundur belki; ama çevreyi anlamlandırma noktasında daha derinlikli ve kapsamlıdır. Hüzün hayatın bir realitesidir. Ondan kaçanlar, yağmurdan kaçıp doluya tutulmak kabilinden, hüznü daha çok çekerler kendilerine.

Eğer hüzünden kaçılmak isteniyorsa yapılacak tek şey, hüznü kabullenmek ve geldiğinde ondan azami derecede yararlanmaya çalışmaktır. Bunun en büyük yararı her şeyi tozpembe görmekten kurtulmaktır. Hüznü kendine yedirerek yaşayan, neşelendiğinde kendini unutmaz,  gelişi güzel sevincin içine dalmaz, neşenin verdiği sarhoşluğa kapılmaz. Bilir ki biraz sonra bilinmedik bir şeyden hüzün onu gelip bulacak. Sevince, neşeye kendilerini kaptıranlar, olası bir hüzne girdiklerinde daha büyük hayal kırıklığı ile karşılaşmaları kaçınılmazdır. Bu durumda hüzün, katlanarak sahibini kuşatma altına alır. Hüzün, olumsuz etkisini işte bu zaman gösterir.
 
Hüzün, “sevincin zıddı ve gönül evinde gam ve kederlerin habercisi” (9) olmasına rağmen, dünyanın geçiciliğinde kalbini varlık âleminin hiçbir şeyine bağlamayan biri, insanın aslî görevinden alıkoyan derin bir hüznün içine girmez.  Öylesine bir hüzün neden çekilsin ki! Nasıl olsa, giden gelmez ve gelecek henüz gelmemiştir. İnsana yaraşan olup bitenlere sabırdır, olması gerekenler için tevekküldür, yani kendine düşen görevi yapmaktır.

O halde hüzne rağmen, neşeye doludizgin dalmak akıllının harcı değil.

Hüzün istenmeli mi?

Hüzün arzu edilen bir şey midir?

Hüzünden kaçanlar da, hüznü arzulayanlar, onu hayatlarının yükseliş basamakları yapanlar da var. Hüznü hiç istemeyenlerden biri Montaigne’dir. Hüzün düşkünlerinden olmadığını, ona değer vermediğini, söyler.(10) Ama çoklarının da hüznü büyük bir değer saydığını, onu olgun, erdemli ve akıllı insanların bir özelliği olarak kabul ettiğini de söylemeden geçmez. Tarihte hüzünden nefret eden felsefeler de vardır; mesela Staocularda hâkim olan elemden kaçma fikridir.(11) Hüznün insanın bir parçası olduğunu bilmeyen ve ancak neşenin sarhoşluğuna kendilerini kaptıranlar da hüzünden kaçarlar. Bunlar, hayata daha çok kolay tarafından bakarlar. Belki de bunlar hüznü bir ceza olarak algılarlar. Oysa hüzünden alınması gereken çok dersler var.

Hüznü neşeye tercih edenlerden biridir Kıerkegaard. Genelleme yaparak kişinin hüzün duyması gerektiğini kabul edenlerden biri olmamasına rağmen, neşe ile hüzün konusunda bir tercih etmek gerekse, tercihini hüzünden yana yaptığını ve yapacağını söyler. Daha da ileri giderek hüznün güzel ve cesaretin de gözyaşlarında saklı olduğunu iddia eder.(12) 
 
Kıerkegaard’ı bu düşünceye götüren şey de ilginçtir. Günümüzde insanların neşeden çok hüzün duyma eğilimi göstermesi, modern çağların tüm gelişimin bir parçası olarak kabul eder. Ona göre hüzün daha yüksek bir yaşam biçimidir. Neşeli olmak kolay, üstelik herkesin istediği bir şeydir; ama hüzün duymak bir düzey işidir, bir artı özellik ister. Kıerkegaard neşeli olmanın bireye bir başkasına teşekkür etme sorumluluk yüklediğini de iddia eder. Oysa hüzünde, tercih etme ya da alınması gerekene hazır olma durumu olduğu için, böyle bir şey yoktur. Hüzünlü neşeliye göre kendini daha özgür hisseder ya da daha pervasız. Bu açıdan hüzünlü sorumluluktan kurtulmuş ve gururunu da okşamış olur. Neşenin gelip geçtiğine, hüznün kalıcı ve hayatını hüzün üzerine kuranın sağlam bir temel üzerine bina etmiş olduğuna da dikkat çeker.

Ama bu yorumun gerçekçi olduğuna ise en azından kuşku ile bakılabilir. Neşenin saman alevi gibi anlık olduğu, hüznün daha kalıcı bir özellik taşıdığı ve hayatı anlamlandırmada daha etkili rol oynadığı doğrudur. Ama Kıerkegaard’ın iddia ettiği gibi hüzün gururun değil tam tersi tevazuun kaynağıdır. Hüzünlü neşeliye göre daha sabırlı ve daha hakkına razı, daha teslimiyetçidir. Yaratıcının büyük gücüne, sonsuz nimetlerine muhatap olduğunu ve buna karşılık yeterince bu ihtişamın hakkını veremediğini gören ve düşünen bir insan, eğer aklı başında ise daha çok şey yapamadığının hüznünü yaşayacaktır. Bu hüzün yaratıcıya yaklaştıran bir hüzündür; yapıcı ve sağaltıcı bir hüzün türüdür. İnsanı gurura değil tevazua ileten bir ruh halidir. Yaratıcıya karşı boyun büküklük aşağılık değil tam tersi asil ve yerinde bir davranıştır. 

İnsanın dini hassasiyetlerinden kaynaklanan hüznün çok makbul olacağını ifade eden İmam-ı Gazâlî, kişinin işlediği günahlardan ötürü ağlaması, ağlamaya çalışması ve üzülmesinin gerektiğini söyler. (13) Atamız, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem şeytanın aldatmasına kanarak yediği yasak ağacın meyvesinden ötürü ağlamış ve hüzün duymuştur. Bu tür hüzünde Yaratıcıya karşı duyulan bir mahcubiyet, bir pişmanlık ve tövbe vardır. Belki de kulluğun özü bu tür hüzünde saklıdır.        

İskender Pala daha değişik açıdan yaklaşır hüzne ve “Hüzün, harflere sığmayan bir nimet-i İlahi'dir. Hüzün, her hale şükretmenin diğer adıdır” demek suretiyle kemale ermek için Allah’ın biz kullarına tanıdığı bir şans olduğuna işaret eder. Bu nedenle William Cowper de “Üzüntü bir ilaçtır” der.

Elbette ille hüznü tatmak için uğraşılmasına ısrarcı olmak da doğru değil. Zaten çoğu zaman davetsiz bir misafir gibi gelir hüzün, içimize girer; oramızı buramızı izinsiz kurcalar ve bazen de elektrik şalterine dokunur gibi içimizin ışıklarını söndürür. Bu öylesine anlık oluverir ki, gelmesi için irade göstermeye ve davet etmeye gerek kalmaz. Elbette hiç kimse bir başka kimseye tavsiye niteliğinde “hüzne ve acıya koş!” diyemez. Hüzün istenilmeyen, ancak geldiğinde sabırla karşı konulması gereken ve bu takdirde Allah’ın bize tanıdığı fırsatlardan biridir. “Yokuşu çıkar mısın?” sorusuna “düz yola ne olmuş” diye cevap vermesine rağmen deve, hayatı boyunca kaderinde olan o zorlu yokuşlardan kendini kurtaramamıştır. Kaderimizde “hüzün” gibi bir hayat kesitini yaşamak varsa, deve örneğinde olduğu gibi “neşeye ne olmuş!” itirazını basma lüksüne sahip değiliz. Hüzün gelmelidir, bizi yoklamalı, hazların geçici olduğuna ilişkin uyarıda bulunmalı ve görevini yapmalıdır. Biz de bir fırsat bilerek onun bu görevleri yapmasına izin vermeliyiz. Neşelenmeye, gülmeye ihtiyaç duyduğumuz gibi, bazen bize buğulu camdan baktıran hüzne de ihtiyaç duyarız. Hüzün monotonluğumuza son veren bir iksirdir; bizi her zaman ayık tutan mayhoş bir haldir.

Hüznün kaynağı nedir?

Hüznün kaynağı nedir? Bir iç kapanıklığı, bir gönül üzgünlüğü ve bir sıkıntı olan hüzün, eksiklikten, boşluktan ve belki de yokluktan doğan bir haldir. Her şeyi yerinde, dört dörtlük olan, hüzün gibi bir karamsarlığa neden düşsün? İnsanın tekdüze hayatını değiştiren her şey az ya da çok hüzne sebep olabilir. Bir çocuk, oynadığı oyuncağı elinden alındığında ağlar ve üzülür. İşleri ters giden insanın acı duyarak ıstırap duymaması mümkün mü? Bir şeylerin eksik olması, kaybolması ya da yok olmasından kaynaklanır hüzün. Dünyada yaşayan insanın hayatının tekdüze gitmesi mümkün olmadığına göre, çok değişik sebeplerden ötürü karşılaştığı olumsuzluklardan ille de önceki halinden başka bir hale dönmesi kaçınılmazdır.

Ama hüzünlerin en zoru, en acılısı, en hicranlısı ve en kederlisidir bir şeyin tamamen yok olmasından kaynaklanan hüzün. Bütün feveranlar, başkaldırmalar ve onulmaz bunalımlar bu yokluğun ve hiçliğin bulaştığı hüzünlerdir. Varoluşsal yalnızlık, yani manevî kimsesizlik ise çekilen en büyük acı ve hüzündür. Bu yalnızlık acısından yol bulup kurtulamayanların sonu çoğunlukla intihara kadar uzanır.

Varoluşsal yalnızlık daha çok Batı insanının çektiği kimsesizliktir. Geçici olan ne varsa sonsuza uzanan duygularını tatmin etmeyeceği gerçeği karşısında Tek Yaratıcıya inanmayan insanın, ona teselli verecek dayanağı bulması elbette belirsizdir. İşte bu belirsizlik bu gibi insanlarda büyük bir ruh boşluğu oluşturur. Bu boşluk evreni aşan bir varlıkla doldurulmadığı sürece, son derece derin bir hüznün ortaya çıkması kaçınılmazdır. İnsanın güvenliğe de iyi bir dosta da ihtiyacı vardır. Kendini idare eden bir varlığa aidiyeti varoluşsaldır. Bu dünyanın hayhuyu içinde sığınılacak bir liman yoksa ümitsiz bir hüznün yaşanması her zaman mukadderdir. İşte Batı insanı bu tür hüznü çokça çeker. Batının birçok çığır ve kitapları da bu hüzünleri tasvir ederek insanlarına gözyaşı döktürmüştür. Kimsesizliğin, insana derinden acı ve hüzün vermesi elbette doğaldır. Ünlü roman yazarı Balzac da bu tür yalnızlık hakkında “İnsan, yalnız kalmaktan dehşet duyar. Ve bütün yalnızlık türleri içerisinde en korkuncu manevî yalnızlıktır”(14) demekle, varoluşsal hüznün son derece harap edici ve yakıcı olduğuna işaret eder.

Bediüzzaman, Avrupa kafalarının bulaştığı hüznün kaynağını teşhis eder ve “Avrupazade edepse, fakdülahbaptan, sahipsizlikten neş’et eden gamlı bir hüznü veriyor, ulvî hüznü veremez”(15) diyerek, yalnızlıktan, dostsuzluktan, yani ahbap yokluğundan kaynaklandığını söyler. Allah’ın dostluğuna sahip olamayan, her an dünya dostlarının hışmına uğrayabilir, tamamen dostsuz kalabilir. Ölüm, dünya dostluğunu kesen bir esrarlı tırpandır. Ölüme çare de ancak Allah’la dostluk kurmakla mümkün. Bediüzzaman, inanan insanın çektiği hüznün kaynağına işaret etmek için de, “Kur’an’ın edebi ise, öyle bir hüznü verir ki, âşıkane hüzündür, yetimane değildir. Firakulahbaptan gelir; fakdülahbaptan gelmez.” (16) diyerek, Batı edebiyatı ile Kur’an edebiyatı arasında bir karşılaştırma da yapar. Müslüman da dostlarından, sevdiklerinden ayrı kalarak bir hüzün duymaktadır. Ama Batı insanın dostsuzluktan kaynaklanan ümitsizliğinin tam tersi, tevhit inancına sahip olanın dosta kavuşma ümidi vardır. Geçici bir ayrılık yaşar gerçi, ama yaşadığı sevgiye yol açan bir hüzündür, asla kimsesizlik hüznü değildir. Çünkü dayandığı, ait olduğu ve güvendiği yaratıcısı vardır. Dünyada herkes ondan yüz çevirse, Allah ona fazlasıyla yeter; onun sevgi ve koruyuculuğunda rahat eder, bütün korkulardan kurtulur.

Bediüzzaman, hüznü, biri “ulvî” ve diğeri “gamlı” ya da biri “âşıkane ve diğeri “yetimane” hüzün diye ikiye ayırır. Ulvî ve âşıkane hüznü tevhide inananlar ve gamlı ve yetimane hüznü de tevhitten uzakta kalanlar çeker. Hüzün, inananlar için bir ümit ışığı ve inanmayanlar içinse
ümitsizlik batağıdır.

Bu bağlamda, hüznün işlevselliği noktasında, Bediüzzaman, Batı ve Kur’an’ın telkin ettiği edebiyatını da karşılaştırır. Gerçi ikisi de bir şevk, gayret vermekte, motivasyon sağlamaktadır. Ancak Batı edebiyatının verdiği şevkten daha çok etkilenen nefistir; istediği gibi hareket ederek genişlemeye, ruhun, meleğimsi güçlerin etkinliğini kırmaya çalışır. Kur’an ise ruhu harekete geçirir. Ruh, Kur’an’ın telkin ve yönlendirmesiyle yüksek bir çabanın içine girer, ulvî duyguların insanın içine dolmasına, akıl, vicdan ve kalbin işlerlik kazanmasına yardım eder. Ruhun istekleri ile nefsin istekleri birbirine zıttır; hatta birbirine rakiptir. Birinin olduğu yerde diğeri etkisizdir. Nefsin dörtnala at koşturduğu bir atmosferde ruh, akıl ve kalp ister istemez sessizleşirler. Bu yüzdendir ki, İslam büyükleri her zaman işe nefisten başlamışlar, önce nefsi düzeltmeye çalışmışlar, daha sonra ruh, kalp ve aklın terbiyesine yönelip yoğunlaşmışlardır. Nefis, insanın önünde en büyük engeldir; üstelik acımasızdır. Bu engel aşılmadıkça kemal yolda yol almak imkânsız gibi. Batı edebiyatı, verdiği şevkle nefsin düşük arzularını her zaman gündemde tutmuştur. Madde ötesini fazla kurcalamamış; kurcalamamış değil, insanlığın gündemine getirmemek için madde kabuğunun dışına çıkma denemesine hiçbir zaman girişmemiştir. Oysa “insan, beden, ruh, kalp ve nefis sentezinden kurulu” (17) değil midir? Yalnız nefsin ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran bir düşünce, asıl insanı oluşturan kalp ve ruhun ihtiyaçlarına ne çözüm getirecek?

Nefsin hoşlandığı şeyler bellidir; lehviyat, yani insanı alçaltan tutum ve davranışlardır. Ruh ise ulvilikten haz alır. İlgi alanları farklıdır; biri ötekinin meydanında at koşturamaz. Ruh, kalp ve akıl üçlüsü ile nefsin bir arada kavga etmeden durmaları da mümkün değil. Nefsin tattığı haz, dünya ile sınırlı olup sonunda “bir üzüm tanesi yedirir, on tokat vurur”  kabilinden geride bıraktığı hüzün ve acıdan başka bir şey değildir. Nefsin her arzusu, küçük olsun büyük olsun aslında acı hüzündür. Oysa insan olarak biz ruhun isteklerine uymak durumundayız. Ruhun, kalp ve aklın önderliğinde kazandırdığı her şey ya sevincin ta kendisidir ya da anlamlı, tatlı hüzünlerdir.

Bediüzzaman, hüzün noktasında müzik ve müzik aletlerini de iki kategoriye ayırır.  Öksüzlüğü telkin eden ve nefsi arzuları kamçılayan ne müziği ne de müzik aletini şeriatın uygun gördüğünü söyler. Böyle bir müzik ve müzik aleti, eğer Kur’an’î bir hüzün, yani ulvî duygular içeren bir hüzün veriyorsa sakıncası yoktur. Göreceli de olsa müzik, nefsi okşayan niteliklerden uzak olmalı; aksine insanın olumsuz yanını kamçılamış olur. Oysa insan için iyilik yollarına girmek ve orada mesafeler almak çok zor. Nefsin hoşlandığı ve insanı yoldan çıkarıcı faktörler çok daha fazla. Müzik de, önceleri insanın hoşuna gitse de sonraları duyguların galeyana gelmesiyle çok kötü sonuçlara neden olabilir. Müzikle kafayı bozan, acı bir hüzün yaşayan ve müziğin çalgısıyla intiharı seçen birçok insanlar var.

Bazı müzikler, mesela bizde tasavvuf ve mevlevî müziği ulvî duyguları harekete geçirirken, mehter de kahramanlık duygularını canlandırmaktadır. Evrensel müziklerin, mesela Beethoven’ın senfonileri, Mozart’ın konçerto ve senfonileri de çoğunlukla yüce duyguları gündeme getirmede müzik dünyasında önemli bir yer tutmaktadır.

Sonuç

Neşe ve hüzün insanın hayatında iki büyük hal, iki belirgin dönüşüm... Belki de insanın halden hale dönmesini bu iki sözcükten daha güzel ifade edecek başka kelime yoktur. Neşeli insan ve hüzünlü insan… Görünüşte bunlar insanın birbirine zıt iki sıfatıdır. Ama ikisi de ona çok yakışır. İkisinde de ortak bir nokta var: İstenilir olması. Neşe herkes tarafından istenen bir şeyse, hüzün de düzeyli insanlar tarafından değerlenen altın kıymetinde bir fırsattır. 

İkisinin arasında tercih etmek ise, kaderin mahkûmu olan biz insanların yapacağı en zor iştir. En iyisi hangisine muhatap olursak onu lehimize çevirmeye çalışmak. Sanırım lehe çevirmenin en kestirme yolu, neşenin sarhoşu ve hüznün tutsağı olmamaktır. Başka bir deyişle neşe geldiğinde hüznü göz ardı ederek çevreyi tozpembe görmemektir.





Kaynaklar
(1)Tuğlacı, Pars, 1980. Okyanus Ansiklopedik Sözlük/cilt 4, İlgili Madde, Cem Yayınevi, İstanbul.
(2)Kurul, 1986. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi/cilt11, Milliyet Gazetecilik A.Ş. İstanbul   
(3)Montaıgne, 1997. Denemeler sf: 50, Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu, Cem Yayınevi, İstanbul
(4) Nursî, Bediüzzaman Said, 2005, Lem’alar sf: 501, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
(5) Nursî, Bediüzzaman Said, 2005, Lem’alar sf: 547, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
(6) Nursî, Bediüzzaman Said, 2005, Lem’alar sf: 549, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
(7) Nursî, Bediüzzaman Said, 2005, Lem’alar sf: 547, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
(8) Nursî, Bediüzzaman Said, 2005, Lem’alar sf: 547, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
(9)Rıfat, Ahmet.1001 Temel Eser, Tasvîr-i Ahlak/Ahlâk Sözlüğü Sf:103, Tercüman Gazetesi, İstanbul.
(10) Montaıgne, 1997. Denemeler sf: 313, Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu, Cem Yayınevi, İstanbul
(11)Bolay, Süleyman Hayri,1999, Felsefî Doktrinler ve Terimler Sözlüğü sf: 424, Akçağ Yayınları, Ankara.
(12)Kierkegaard, Soren, 2009,Etik/Estetik Dengesi sf: 79, Ağaç Yayınları, İstanbul.
(13)Gazâlî, İmam, 1975. İhyau Ulûmid-Din cilt2/693,Terc: Ahmed Serdaroğlu, Bedir Yayınevi, İstanbul.
(14)Fromm, Erich,1979. Hürriyetten Kaçış sf. 43, Trc: Dr. Ayda Yörükan, Tur Yayınları, İstanbul.
(15) Nursî, Bediüzzaman Said, 2005. Sözler sf: 1200, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
(16) Nursî, Bediüzzaman Said, 2005. Sözler sf: 1201, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
(17)Nurbaki, Halûk,1986. İnsan Bilinmezi shf: 26, Damla Yayınevi, İstanbul.

 

 

 

 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 75 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter