Soru: 16. Lem’a’da, cenin için; "Âlem-i şehadetten âlem-i gayba girmiş bir daldır ve bir dildir..." deniliyor. Aslında bu cümle tam tersi şekilde olmak lazım değil midir?
“Cenâb-ı Hakkın, rahm-ı mâderdeki çocukların sima-yı maddî ve mânevîlerinde iki cilvesi var:
“Birisi: Vahdetini (genelde birliğini) ve ehadiyetini (özelde birliğini) ve samediyetini (her şeyin kendisine muhtac oluşu, fakat O’nun ise hiçbir şeye muhtac olmayışı)gösterir ki, o çocuk âzâ-yı esasîde (esas organlarda) ve cihazat-ı insaniyenin envâında (insanda bulunan bütün cihazlarda) sair insanlarla muvafık ve mutabık (aynı)olduğu cihetle, Hâlık ve Sâniinin vahdetine şehadet ediyor. O cenîn bu lisanla bağırıyor ki: "Bana bu sima ve âzâyı veren kim ise, bütün esasat-ı âzâda bana benzeyen bütün insanların sânii (sanatkarı) dahi Odur. Ve hem bütün zîhayatın sânii O’dur."
“İşte, rahm-ı mâderdeki (anne karnındaki) cenînin bu lisanı, gaybî değil, kaideye ve ıttırada ve nev’iyete (aynı kaideye, tarza ve türe) tâbi olduğu için malûmdur, bilinebilir. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba girmiş bir daldır ve bir dildir.
“İkinci cihet: Sima-yı istidadiye-i hususiyesi (özel yetenekleri)ve sima-yı veçhiye-i şahsiyesi (sadece şahsına ait yönleri)lisanıyla Sâniinin ihtiyarını, iradesini ve meşietini (işlerini)ve rahmet-i hassasını (özel rahmetini)ve hiçbir kayıt altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisan gaybü’l-gaybdan geliyor. İlm-i Ezelîden başkası, kable’l-vücut bunu göremiyor ve ihata edemiyor. Rahm-ı mâderde iken bu simanın binde bir cihazatı, görünmekle bilinmiyor!” (16. Lem’a, s:116)
Cevap: Evet, görüldüğü üzere ceninin mahiyetinde maddi ve manevi olmak üzere iki cilve var.
Birinci (maddi) cilve: İnsanın fiziki, biyolojik ve anatomik olmak üzere genel yapısı belli olan ve bilinen bir gerçektir. Herkeste el, ayak, kol, bacak, kafa, duyu organları ve sair iç organları vardır. Ancak buna rağmen bu bütün organlar herkeste aynı değildir. Herkesin kendisine göre birbirinden ayıran özellikleri vardır. Bu nedenle insanlar birbirlerinin farklılıklarını görebiliyor ve birbirlerini tanıyabiliyorlar.
Aynı türden olan bir varlığın, özellikle de insanın kendisine benzeyen diğer insanları gördükten sonra çıkıp da benim sanatkârım ayrı, diğerlerinin sanatkârı farklı deme hakkına sahip değildir. Çünkü fıtrat dili buna fırsat vermez.
Anne karnındaki bir ceninin fıtrat dili de bu gerçeği haykırdığından bu durum artık gaybi değil, bilinen bir şeydir. İlim ve teknolojinin gelişmesine paralel olarak şimdi bu gelişim safhaları görüntülü olarak da gözlemlenebilmektedir. Bir bebeğin anne rahmine ilk düştüğü andan itibaren günbegün gelişim şemasının ve özelliklerinin ilmi esaslar çerçevesinde çıkarılmış olduğunu görebilmekteyiz. Dolayısı ile gaybi olma özelliğini yitirmiş, ancak anne karnında yine bir perde altında, gözlerden uzak ve gizli, yani tekrar gaybi bir şekilde dünyaya Cenab-ı Hak tarafından hazırlandığı için Hazret-i Bediüzzaman’ın; "Âlem-i şehadetten (görünen âlemden) âlem-i gayba (görünmeyen âleme) girmiş bir daldır ve bir dildir..." demesi de bu nedenden dolayı olsa gerektir.
İkinci (manevi) cilve: İnsanın manevi cilveleri, yani ahlakı, yeteneklerinin hangi yönde gelişeceği, iyi birisi mi olacak, kötü birisi mi olacak, gibi sadece Allah’ın bilebileceği özellikleri, maddi cilvede olduğu gibi insanların önceden belli esasa göre ilmi tesbitler ve kurallar çerçevesinde bilmeleri mümkün değildir. Bunu doğacağı ortam, ailesi, maddi imkanlar, ilmi seviye, teknoloji, çevre, kültür ve anlayış gibi yaşadıkça ve karşılaştıkça yön değiştirecek hususlarda belli bir disiplinden söz edilemez.
İşte insanın manevi siması görülemediği, bilinemediği, tahmin edilemediği ve sadece Allah’ın bizce gaybi olan bilgisinden yine bizce gaybi olan bilgisine geçtiği için; “Fakat bu lisan gaybü’l-gaybdan geliyor.” Gayb âleminden yine bir başka gayb âlemine geçiyor. Yani ezeli ve derin bir gayb âleminden daha yüzeysel diyebileceğimiz bir âleme geçiyor demek mümkündür.
Dolayısı ile insanın manevi siması, yani şahsiyeti, karakteri, seçeceği meslek, meşrep gibi şeyler, şahit olunana kadar gayb olarak kalmaktadır. Önceden binde birini bile kestirmek mümkün olamamaktadır. Onu ancak ve ancak vücudundan önce ezeli bir ilmi olan Yüce Allah’tan başka kimse göremez ve bilemez.
Maddi cilvede çocuğun vücuda gelmesinden önce ilmen bilinen belli bir silsile var. Manevi cilvede ise bundan söz etmek mümkün değildir. Konu bu şekilde mütalaa edilirse sanıyorum ifadenin doğru olduğu anlaşılacaktır. Yine de tabi ki en doğrusunu Allah bilir.





