Soru: Bediüzzaman’ın Tiflis’te iken Rus polisine; "Asya'da, âlem-i İslâmda üç nur birbiri arkasında inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişafa başlayacaktır.” ifadesindeki üç nur ve üç zulmet nedir?
Cevap: Bediüzzaman Hazretleri, 1910'da İstanbul'dan Van'a giderken Tiflis'e uğrar ve burada Rus polisi ile olan meşhur konuşmasını yapar. Meraklı Rus polisine; “Bitlis - Tiflis birbirinin kardeşidir.” gibi sözler söyledikten sonra, “Asya'da, âlem-i İslâm'da üç nur birbiri arkası sıra inkişâfa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişâfa başlayacaktır. Şu perde-i müstebidâne yırtılacak, takallus edecek (toplanacak), ben de gelip burada medresemi yapacağım.” der.
Bediüzzaman’ın, ümidine ve bu düşüncelerine şaşıran ve; “İslâm parça parça olmuş.” diyen polise verdiği cevap da çok enteresandır:
“Tahsîle gitmişler. İşte Hindistan, İslâm'ın müstâid bir veledidir; İngiliz mekteb-i idâdisinde (lise mektebinde) çalışıyor. Mısır, İslâm'ın zeki bir mahdumudur (oğludur); İngiliz mekteb-i mülkiyesinden (siyaset mektebinden) ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâm'ın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talîm alıyor. İlâ âhir... Yahu, şu asilzâde evlad şehâdetnamelerini (diplomalarını) aldıktan sonra, her biri bir kıt'a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyetin bayrağını afâk-ı kemâlâtta temevvüc ettirmekle kader-i ezelinin nazarında, feleğin inadına, nev'i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını i'lan edecektir." (1)
1910 yılında gerçekten Rus polisinin dediği gibi İslam âlemi paramparçadır. Osmanlının parçalanması 2. Abdülhamid Han’dan sonra daha da hızlanmış, Balkan Savaşının ardından çıkan Birinci Dünya Savaşı da İslam milletlerinin hürriyetlerini ellerinden almıştır.
Bediüzzaman bu konuşmayı yaptığı zaman henüz Balkan savaşı çıkmamıştır. 1912 ve 1913’te çıkan Balkan savaşının ardından 1914’te patlak veren Birinci Dünya Savaşı tam dört yıl sürmüş, müttefiki olan Almanya’nın pes etmesi sonucunda Osmanlı da yenik sayılmış ve idam fermanı olan Mondoros Mütarekesini imzalamak zorunda kalmıştır.
Birinci Dünya Savaşı, Rusya'da da büyük bir yokluk ve sefalete yol açmıştır. Boğazların kapalı oluşu yüzünden dış yardım alamıyordu. 1916-1917 kışı ise çok sert geçmiş, açlık ve yakacak, giyecek kıtlığı bütün Rusya'yı etkilemiştir.
8 Mart 1917'de, Petersburg'da grevler ve gösteriler başlamış, 12 Mart'ta "İşçilerin ve Askerler'in Sovyeti", 15-16 Mart'ta Çar’ın tahttan ayrılmasıyla da Devrimci Hükümet kurulmuştur.
Nisan'da Petersburg'a gelen Lenin, "Ekmek, barış, özgürlük" sloganıyla geniş kitlelerin desteğini sağlamış, Devrimci Sosyalistlerden Harbiye Bakanı Kerensky'nin Temmuz'da Alman Cephesi'nde taarruzu başarısızlıkla sonuçlanınca, yeni ayaklanmalar patlak vermiştir.
Bolşeviklerin lideri Lenin kaçmış, Trotsky tutuklanmış, Hükümet düşmüş, Kerensky Başbakan olmuş ve 14 Eylül 1917'de de cumhuriyet ilan edilmiştir. Rusya’nın iç durumu iyice karışmış, Hükümet bütün bu ağır şartlara rağmen savaştan vazgeçmemiştir.
Köylülerin ayaklanması ile tüm Rusya karışmış, bunu fırsat bilen bolşevikler (aşırıcılar), ordunun da devrime karışmasından yararlanarak, "Askeri Devrim Komiteleri" kurmuşlardır. 7 Kasım 1917'de hükümet darbesi ile bolşevikler iktidarı ele geçirmişler, 8 Kasım'da da Lenin Petersburg'a gelmiştir. (2)
1917 Kasımından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağıldığı tarih olan 25 Aralık 1991 tarihine kadar tam 74 yıl hem Rus milletinin, hem esaretinde bulunan milletlerin, hem de kominizm ideolajisi olarak etkisi altında bulundurduğu milletlerin korkulu rüyası olmaya devam etmiştir.
Bediüzzaman Münazarat'ta kendisine sorulan; “Nedir o üç kayıt ki, istibdad-ı mânevî onunla âlem-i İslâmiyeti kayd etmiştir?” suale:
1-Rus hükûmetinin istibdadı, bir kayıttır.
2-Rus milletinin tahakkümü de diğer bir kayıttır.
3-Âdât-ı küfriye ve zâlimânelerinin tagallübü de üçüncü bir kayıttır.
şeklinde cevap vermiştir.
Bediüzzaman’ın gençlere verdiği; “Bilhassa şimâlde koca bir devlet, gençlik hevesâtını elde ederek, bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünkü, âkıbeti görmeyen kör hissiyâtla hareket eden gençlere ehl-i nâmusun güzel kızlarını ve karılarını ibâhe eder. Belki, hamamlarında erkek, kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde, bu fuhşiyâtı teşvik eder. Hem, serseri ve fakir olanlara zenginlerin mallarını helâl eder ki, bütün beşer bu musîbete karşı titriyor. İşte bu asırda, İslâm ve Türk gençleri, kahramanâne davranıp, iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı, Risâle-i Nur’un Meyve ve Gençlik Rehberi gibi keskin kılınçlarıyla mukabele etmeleri elzemdir.” (3) şeklindeki dersin içinde bu üç istibdadın ve zulümatın özelliklerini de görmek mümkündür:
1-Rus Hükumetinin siyaseten yürüttüğü kominizm ideolojisini -hâşâ- Allahsızlık ve dehşetli dinsizlik fikrini zalimane yürütmesi.
2-Rus halkının diğer halklara üstünlük taslaması ve baskı unsuru haline gelmesi.
3-Dinin yasaklanması ve küfür âdetlerinin ve fuhşiyatın teşvik edilmesi.
Üç yüz milyondan ziyade ebedî kardeşlerimizin üç müthiş istibdat kaydı ile kayıtlı oldukları ve ecnebilerin bu mânevî istibdadlarının ve esaretlerinin altında ezilmiş oldukları gayet açıktır.
Bediüzzaman; hürriyetimizin bir şubesi olan gayr-ı müslimlerin hürriyetini, bizim umum milletimizin hürriyetinin rüşveti, o müthiş mânevî istibdadın defedicisi, o kayıtların anahtarı ve ecnebîlerin, bizim omuzlarımıza çöktürdükleri müthiş mânevî istibdadın ortadan kaldırıcısı olarak görmektedir. Yine Bediüzzaman Osmanlıların hürriyetinin; koca Asya’nın talihinin ve geleceğinin keşfedicisi, İslâmiyetin bahtının anahtarı, ittihad-ı İslâm sûrunun temeli olduğunu belirtmektedir.
Devamla; “İşte size Hindistan bir burhan ve Mısır yarı burhandır. Binaenaleyh, milletimiz ya üç veya bir buçuk kayıt ile mukayyeddir. Buna mukabil, bizim gayr-ı müslimlerin ayaklarında yalnız bir yalancı kaydımız vardı. Ona bedelen çok nazlarını çektiğimiz gibi, onlar neslen ve serveten ziyadeleştiler; biz, bir nev’i hizmetkârlık olan memuriyet ve askerlik cihetiyle servet ve nesilce aşağıya düştük. Bence onlar eskiden beri hürdürler. Fikr-i milliyet, hürriyetin pederidir. Yine esir Ekrad ve Etrak idi. İşte o yalancı kaydı, üç veya on milyonun ayağında açıyoruz. Ta ki, üç kayıt ile mukayyed üç yüz milyon İslâmın hürriyetine meydan açılsın." diyerek yol göstermektedir.
Rus polisine; "Yahu, şu asilzade evlad, şehadetnamelerini aldıktan sonra her biri bir kıta başına geçecek, muhteşem adil pederleri olan İslâmiyetin bayrağını âfâk-ı kemalâtta temevvüc ettirmekle, kader-i ezelinin nazarında, feleğin inadına, nev-i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını ilân edecektir.” diyerek sözlerini bitirmektedir.
Nev-i Beşerdeki Hikmet-i Ezeliyenin Sırrı
Bediüzzaman, nev-i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını Hutbe-i Şâmiye adlı eserinde şöyle açıklamaktadır: Şer, kabahat, çirkinlik, bâtıl, fenalık, kâinatın yaratılışında cüz'îdir. Maksut değil, tebeîdir ve dolayısıyladır. Yani çirkinlik, çirkinlik için kâinata girmemiş; belki güzelliğin bir hakikati çok hakikatlere inkılâp etmek için, çirkinlik farazi bir ölçü birimi (vâhid-i kıyasî) olarak yaratılışa girmiş. Şer, hattâ şeytan dahi, beşerin hadsiz terakkiyatına müsabaka ile vesile olmak için beşere musallat edilmiş. Bunlar gibi, cüz'î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinatta halk edilmiş, mahlûkat içinde en mükerrem olan insanın kâinatın yaratılışındaki sebep sonuç ilişkisine dayanarak ve kendi sanatçığı ile İlahi sanatı bilmek, keşfetmek ve anlamakla mükellef olduğu, beşerin içinde de en şerefli, en efdal ve çok yüksek ahlaka sahip olan zatın Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın olduğudur.
İnsanlık, haydutluk ederek fenlerin şehadetini görmezlikten gelip, araştırma isteğini kırıp, İlâhi fiillere ve kâinatı içine alan ezeli hikmete karşı inat edip, ekseriyetle zâlimane vahşetine, inatçı küfrüne ve dehşetli tahribatına devam etmiş, masumların dünyasının kalın perdelerle karanlığa boğmuşlardır. Bediüzzaman, hayır ve hak dinin istikbalde mutlak galebe edeceğine bütün kuvvetiyle inanmaktadır. (4)
Bediüzzaman bulunduğu çok karanlık ve zor şartlarda bile ümitsiz değildir. Üstelik milletin umudu ve müjdecisi konumundadır. Çünkü o; “Kur’an’ı Müslümanların elinden almalıyız ya da onları Kur’an’dan soğutmalıyız” diyenlere karşı; "Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!" diyen bir adamdır. Zamanı çok iyi okumuş ve biraz siyasetle ilgilenmiştir. “Her soruya cevap verilir fakat soru sorulmaz” diyerek bütün ulemaya meydan okumuştur. Mısır El-Ezher Üniversitesinden Şeyh Bahid’in suali üzerine verdiği; “Osmanlı bir Avrupa devleti, Avrupa da bir İslam devleti doğuracak” (5) cevabı, onun geleceği keskin nazarlarla görebildiğini gösterir.
Bu cevabın altında aslında bir nur bir de zulümat saklıdır. Mondros Mütarekesi ile ortada hür olan tek bir İslam ülkesi bile kalmamıştır. Bediüzzaman yukarıda da değindiğimiz gibi Osmanlının hürriyetine çok önem veriyor. Esaret altındaki Osmanlı Hükumeti Kurtuluş Mücadelesine karşı çıkmıştır. Şeyhülislam aleyhte fetva verirken, fetvasını geçersiz sayarak lehte fetva verip İslamın tek temsilcisi olan Osmanlıyı kurtarmada canı pahasına gayretler sarfetmiştir. Neticede hür olan bir yeni devlet kurulmuştur.
Bediüzzaman’ın aklı keskin olduğu kadar, belki daha fazla kalp gözü de açıktır ve keskindir. Birinci Dünya Harbinden önce sadık bir vaka görür ve: “Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti; dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. … Birden, o halette iken, baktım ki mühim bir zat bana amirane diyor ki: ‘İ’caz-ı Kur’an’ı beyan et!’ Uyandım; anladım ki, bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; i’cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım." (6) der.
Bu bağlamda Bediüzzaman’ın Şam’da Câmiü'l-Emevîde irad ettiği hutbe çok önemlidir. İslâm âleminin içinde bulunduğu maddî mânevî hastalıkların nedenlerini ve çözüm yollarını gösteriyor.
Altı Dehşetli Manevî Hastalık
1-Ye'sin, ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi.
2-Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi.
3-Adâvete muhabbet.
4- Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları bilmemek.
5-Çeşit çeşit sarî hastalıklar gibi intişar eden istibdat.
6- Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek.
Altı Manevî İlâç
1- "El-emel." Yani, rahmet-i İlâhiyeye kuvvetli ümit beslemek. Evet, ben kendi hesabıma aldığım dersime binaen, ey İslâm cemaati, müjde veriyorum ki: Şimdiki âlem-i İslâmın saadet-i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saadeti ve bilhassa İslâmın terakkisi onların intibahıyla (uyanışıyla) olan Arab’ın saadetinin fecr-i sadıkının (gerçek aydınlığının) emâreleri (belirtileri) inkişafa başlıyor (ortaya çıkıyor). Ve saadet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye'sin (ümitsizliğin) burnunun rağmına olarak ben dünyaya işittirecek derecede kanaat-i kat'iyemle derim:İstikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur'âniye ve imaniye olacak. Öyleyse, şimdiki kader-i İlâhî ve kısmetimize razı olmalıyız ki, bize parlak bir istikbal, ecnebîlere müşevveş bir mâzi düşmüş. ......... Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkişafına ve beşeri tenvir etmesine mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırk beş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. Yetmiş birde (1955) fecr-i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzip de olsa, otuz (1985)-kırk (1995) sene sonra fecr-i sâdık çıkacak.……. Biliniz ki: Bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki, ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklit edip malımızı harap ettiler. Ve dini rüşvet verip dünyayı da kazanamadılar. Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip seyyiatı hasenatına racih gelmekle, beşer iki harb-i umumî ile iki dehşetli tokat yiyip o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşaallah, istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.
2-Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garpta bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-i umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, kuvve-i mâneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i mâneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği halde, o kuvve-i mâneviye-i harika meyusiyetle kırıldığı için, zâlim ecnebîler dört yüz seneden beri üç yüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hattâ bu yeisle, başkasının lâkaytlığını ve füturunu kendi tembelliğine özür zannedip neme lâzım der, "Herkes benim gibi berbattır" diye şehamet-i imaniyeyi terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor. Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor. Biz de o kàtilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz. “Lataknatu min rahmetullah” kılıcıyla o yeisin başını parçalayacağız. …… Âlem-i İslâm milletleri Arabın metanetinden ders almışlar. İnşaallah, yine Araplar ye'si bırakıp, İslâmiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesânüd ve ittifak ile el ele verip Kur'ân'ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.
3- Sıdk, İslâmiyet'in üssü'l-esasıdır ve ulvî seciyelerinin rabıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır. Öyleyse, hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip onunla mânevî hastalıklarımızı tedâvi etmeliyiz. Evet sıdk ve doğruluk İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlık, fiilî bir nevi yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannu, alçakça bir yalancılıktır. Nifak ve münafıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sâni-i Zülcelâlin kudretine iftira etmektir. Küfür, bütün envâıyla kizbdir, yalancılıktır. İman sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binaen, kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesafe var; Şark ve Garp kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor. Nar ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Halbuki, gaddar siyaset ve zâlim propaganda birbirine karıştırmış, beşerin kemâlâtını da karıştırmış. ................. Ey bu Cami-i Emevideki kardeşlerim! Ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki dört yüz milyon ehl-i iman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü'l-vuska sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir, doğruluktur. Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiş.
4- Muhabbete en lâyık şey muhabbettir; ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adâvet, her şeyden ziyade nefrete ve adâvete ve ondan çekilmeye müstahak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.
5-Hürriyet-i şer'iye ile meşveret-i meşrua, hakikî milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyettir. Ve Hilâfet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibarıyla, o İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kalesi hükmünde Arap ve Türk hakikî iki kardeş, o kale-i kudsiyenin nöbettarlarıdırlar. İşte, bu kudsî milliyetin rabıtasıyla, umum ehl-i İslâm bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı gibi, İslâm taifeleri de birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile mürtebit ve alâkadar olur. Birbirine mânen-lüzum olsa maddeten-yardım eder. Güya bütün İslâm taifeleri bir silsile-i nuraniye ile birbirine bağlıdır. ……. Hususan, ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Araplar, en evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadlarımız ve imamlarımız ve İslâmiyetin mücahidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler. Onun için tembellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk-elli sene sonra, Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika (ABD)gibi en ulvî bir vaziyete girmeye, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşaallah nesl-i âti görecek.
6- Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer'iyedir. “Ve emruhum şura beynehüm” âyet-i kerimesi, şûrâyı esas olarak emrediyor.
Evet, nasıl ki, nev-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi, en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.
Asya kıt'asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı şûrâdır. Yani, nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt'alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki, üç yüz, belki dört yüz milyon İslâmın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak, meşveret-i şer'iye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer'iyedir ki, o hürriyet-i şer'iye, âdâb-ı şer'iye ile süslenip garp medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. (7)
İslam Ülkelerinde Zuhur Edecek Üç Nur
1-Osmanlıyı ve bütün Müslümanları yeryüzünden silme çabaları hem dehşetli, hem de büyük bir zulümattır. Bu zulümat, TBMM Hükumetinin kurulmasıyla nura dönüşmüştür.
2-Kur’an’ın etrafındaki surların kırılmaya ve Müslümanların ellerinden alınmaya çalışılmasında ikinci bir zulümat var. Bu da Risale-i Nurların telif ve intişarı ile nura dönüşmüştür.
3-Hilafetin kaldırılmasıyla İslam topluluklarının birbirleriyle olan bağlarının kesilmesi ve birer lokma gibi yutulması başka bir zulümattır. İslam birliğinin yani tam olmasa da kısmen 1969 yılında İslam Konferansı Örgütünün kurulmasıyla bu zulümat da nura dönüşmüştür.
Bediüzzaman’ın; “Yetmiş birde (1955) fecr-i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzip de olsa, otuz (1985)-kırk (1995) sene sonra fecr-i sâdık çıkacak.” İfadelerinden şunları anlamak mümkündür:
1955’li yıllarda halka kan kusturan Halk Partisinin alaşağı edilerek çok partili döneme geçiş başlamış, kısmen de olsa hürriyetlerin genişlemiştir. En önemlisi de ezan Arapça aslına döndürülmüştür.
1985’li yıllarda 12 Eylül 1980 ihtilali ile kesintiye uğratılan demokrasi ve hürriyet ortamının yine az da olsa özel radyo ve televizyonların kurulmasıyla genişlediğini, artık tekelci yayın anlayışı ile halkı uyutma döneminin kapandığını, özellikle de Risale-i Nurların resmen serbestiyetinin tanınmış olduğunu görüyoruz.
1995’li yıllar ise yıkılan SSCB’nin ardından esaret altında bulunan Türkî cumhuriyetlerin bağımsızlıklarına kavuştukları ve kendi hür iradelerini kullanabildikleri dönemin başlangıcıdır. Türkiye Cumhuriyeti hariç İslam ülkelerinin bağımsızlıklarına kavuştukları tarihlerin ağırlık noktasını 1969-74 ve 1992-1996 yılları teşkil etmektedir.
Rusya’da Arka Arkaya Gelen Zulümatlar
1-1917 Bolşevik ihtilali
2-İkinci Dünya Harbi mağlubiyeti ve çöküntüsü
2-SSCB’nin dağılması
Rusya'daki Gelişmeler
Bediüzzaman, 1950'li yıllardaki bir mektubunda; "İki dehşetli harb-i umuminin (dünya savaşının) neticesinde beşerde hâsıl olan, bir intibâh-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle, kat'iyyen dinsiz bir millet yaşayamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlâkı kıran ve hak ve hakîkata dayanan ve hüccet ve delile istinâd eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur'ân ile bir musalaha veya tâbi olabilir. O vakit, dört yüz milyon ehl-i Kur'ân'a kılıç çekemez." (8) demektedir.
1991 yılında SSCB’nin yıkılması ile Rusya dinsizliği terk ederek dinlere serbestlik getirmiştir. Perde-i müstebidâne yırtılmış ve takallus etmiştir (toplanmıştır). Risale-i Nur hizmetleri Rusya’nın her yerine hizmet ehli şahıslarca ve gönüllü kuruluşlarca ulaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu hizmet hem sivil, hem de resmi çevrelerce kabul görmüş bir hizmet haline gelmiştir. Böylece Tiflis'te 1910’da Bediüzzaman’ın “açacağım” dediği Risale-i Nur medresesi açılmış ve yine dediği gibi, Bitlis-Tiflis "kardeş şehir" ilân edilmiştir.
Sonuç
Din, hürriyet ve birlik konusunda İslam milletlerinin başlarına çok işler açılmıştır. Birliğin ve hürriyetin mayası İslam dinidir. Kirli ve vahşiyane emellerine nail olmak isteyen düşmanlar Kur’an’ı elimizden almaya ve ahlakımızı tahrip etmeye çalışmışlar, birliğimizi temin eden hilafet müessesesini kaldırtmışlardır.
Yaşanan karanlık günler artık geride kalmış, inkişaf eden nurlar sayesinde gerek Türkiye’de ve gerekse diğer İslam ülkelerinde insanların yüzleri gülmeye başlamıştır. Bugün Bediüzzaman’ın en ümitsiz günlerde vermiş olduğu müjdeler gerçekleşmiştir. Bu, azimle çalışarak, sebat gösterilerek ve dik durarak yapılan gayretlerin neticesidir. Daha iyiye ve mükemmele ulaşmak için ihlâsla daha çok çalışmak gerektiği muhakkaktır. Çünkü “nev'i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrı”nın tezahür etmesi buna bağlıdır.
Kaynaklar:
1-Nursi, Bediüzzaman, Sünühat, s. 51-53, Y.A.N.
2-Genbilim.com
3-Nursi, Bediüzzaman, Sözler, 136, Y.A.N.
4-Nursi, Bediüzzaman, Sünuhat, 84, Y.A.N.
5-Nursi, Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, 45, Y.A.N.
6-Nursi, Bediüzzaman, Mektubat 357, Y.A.N.
7-Nursi, Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye, 27-66, Y.A.N.
8-Nursi, Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası, s. 331, Y.A.N.





