Şu An Buradasınız: Anasayfa KADİR AYTAR Hayat Şu Kâinatın En Parlak Nurudur (3)

Risale Akademi

Hayat Şu Kâinatın En Parlak Nurudur (3)

e-Posta Yazdır PDF

“Allah yerlerin ve göklerin nurudur.” (Nur, 35) Biz Allah’ı nur isminin tecellileri ile tanırız. Tanımak için göz, anlamak ve bilmek için akıl gözü, hakikate vâkıf olabilmek için de kalp gözü lazımdır. Gözlerimizin görebilmesi için ışık, aklımızın görmesi için bilgi, yani bilginin aydınlığı, kalbimizin görmesi için de iman nuru olması icab eder.







İman nuru insanı en yüce mertebeye çıkarır ve yaratıcısı ile bir bağ kurar. Küfür de bu bağı koparttığı gibi insanı çok sefil bir duruma düşürür. İnsan ancak iman nuruyla üzerinde tezahür eden ilahi sanatları ve Rabbinin isimlerinin nakışlarını görebilir. İman nuru insanı ışıklandırdığı gibi kâinatı da ışıklandırıyor, geçmiş ve geleceği de karanlıklardan kurtarıyor. (Sözler, Sayfa 281)

Allah iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidayet nuruna kavuşturur. (Bakara, 257) Kur’ân-ı Kerîm, şu büyük mevcudat kitabının ayetleri olan varlık ayetlerini okutturmak, mâhiyetini göstermek için, nurlarını neşir ile insanların akıllarını aydınlatarak doğru yolu göstermektedir. Her insan yaratılışındaki maksatları, fıtratındaki arzuları ve istikametinin gayesini, o hidâyet güneşinin nûru ile görür ve bilir. O hidâyet nûrunun tecellîsine mazhar olanlar; kalplerinin kabiliyeti nispetinde ona âyinedarlık ederek, yakınlık kazanırlar. Eşya ve hayatın mâhiyeti o nur ile ortaya çıkar, görünür, anlaşılır ve bilinir. Ezelî Güneşin mânevî hidâyet nurlarını temsil eden Kur’ân-ı Kerîm, akıl ve kalb gözüyle hak ve hakîkati görmeyi temin eder. Onun nûrundan uzakta kalanlar ise zulmette kalırlar. (Sözler 468)







“Allah, göklerin ve yerin nurudur” ayetini Hamdi Yazır, “Bütün âlemi meydana koyan, kâinatı gösteren, hakikati bildiren, gözleri, gönülleri şenlendiren O’dur. O olmasa idi hiçbir şey bulunmaz, hiçbir hakikat sezilmez, hiçbir neş’e duyulmazdı.” şeklinde tefsir eder.










Bediüzzaman Hazretleri de bu nurlu ayetin çok nurlarından bir nurunu, Üveys-i Karânî’nin meşhur münâcâtı ile de irtibatlandırarak en nurlu bir ayda yani Ramazan-ı Şerifte bir hâlet-i ruhaniyede bütün mevcudatın Cenâb-ı Hakka karşı aynı münâcâtı ettiklerini hissettiğini ve on sekiz bin âlemin her birinin ışığı birer ism-i İlâhî olduğunu kanaat verecek bir vakayı hayal meyal gördüğünü ifade etmektedir: 
 
"Birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi, şu âlem binler perde perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemleri bu âlem içinde gördüm. Her bir perde açıldıkça diğer bir âlemi görüyordum. O âlem ise, âyet-i Nur’un arkasındaki; (Yahut onların amelleri, derin bir denizin karanlıklarına benzer ki, o denizi üst üste dalgalar kaplamış, dalgaları da bulutlar örtmüştür. Karanlıklar birbiri üstüne öylesine bastırmıştır ki, elini uzatsa onu dahi göremez olur. İşte, Allah’ın nur vermediği kimsenin nurdan hiçbir nasibi yoktur. Nur Sûresi, 24:40) âyeti tasvir ettiği gibi, bir zulümat, bir vahşet, bir dehşet karanlığı içinde bana görünüyordu. Birden, bir ism-i İlâhînin cilvesi, bir nur-u azîm gibi görünüp ışıklandırıyordu. Hangi perde akla karşı açılmışsa, hayale karşı başka bir âlem (fakat gafletle, karanlıklı bir âlem) görünüyorken, güneş gibi bir ism-i İlâhî tecellî eder, baştan başa o âlemi tenvir eder ve hâkezâ... Bu seyr-i kalbî ve seyahat-i hayaliye çok devam etti.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 224)

Yüce Rabbimiz kudsi bir hadiste kendisinin gizli bir hazine olduğunu, görülmek ve bilinmek istediğini buyurmaktadır. (Keşfu'l-hafâ) Yine gökle yerin önceden bitişik olduğu ve Cenab-ı Hak tarafından ayrılmış ve açılmış olduğu (Enbiya: 21/30) öğrendiğimiz Kur’ani bilgiler arasında yer alır.








Allah yer ile göğü birbirinden ayırmasa ve gizli hazinelerini açmasa idi biz O’nu nasıl tanıyacak idik. İlminin ve kudretinin son derece sanatlı ve harika eserlerini nasıl görecek, takdir edecek ve iman edecektik?







Nur isminin bir lem’ası ve bir tecellisi olan güneş olmasa idi gözümüz hiçbir işe yaramayacaktı. Yeryüzündeki ve gökyüzündeki bütün güzellikleri göremeyecektik. Aklımızın karanlıklarını aydınlığa kavuşturan ilim olmasa halimiz ne olurdu? Kalbimizi aydınlatan iman nuru yani bunu temin eden Kur’an-ı Kerim ve Peygamber-i Zîşân olmasaydı, bizim meçhulümüz olan gelecek ve ahiret hayatımız nasıl aydınlığa kavuşabilir, bizleri gayb âlemlerinin korkunç karanlıklarından nasıl kurtarabilirdi? Bediüzzaman’ın seyr-i kalbî ve seyahat-i hayaliyesi nasıl gerçekleşecekti?








Yokluk, küfür, evham, zulüm ve cehalet gibi olumsuz kavramlar karanlığın; varlık, iman ve ilim hatta adalet gibi olumlu kavramlar da nurun temsilcileridir. Nur hem kendini, hem de başkalarını gösterebilecek kabiliyettedir, güneş gibi. Göz nuru bizi eşyaya muhatap eder. Akıl ve iman nuru ise, bizi eşyanın hakikatine ulaştırır. Karanlık ise nurun olmayışı yani koca bir yokluktur. Burnumuzun ucunu bile göremediğimiz zifiri bir karanlıktan ancak güneşin aydınlığıyla kurtulabilir rahat bir nefes alabiliriz. Cenab-ı Hak varlıkları yokluk karanlıklarından varlığın aydınlığına çıkartmıştır. O ezeli ve ebedidir, ilmi her şeyi kuşatmıştır, yokluğu da varlığı da görür, bilir. (Doç. Dr. Şadi EREN)

Cenab-ı Hakkın yokluk karanlıklarından çıkardığı hayatın hem mülk, hem de melekût yönleri nezihtir, temizdir, pâktır ve şeffaftır, bunlara kudret eli, sebepler perdesini koymamıştır. İzzetine uygun gelmeyen ve temiz olmayan hususları perdelemiştir. Bu nedenle hayat olmazsa, vücut vücut değildir, yokluktan farkı olmaz. Bediüzzaman; “Hayat, ruhun ziyâsıdır; şuur, hayatın nurudur.” (Sözler, 468) demekle aynı zamanda nurun katmanlarını ve farklı boyutlarını da ortaya koymaktadır. Hayat başlı başına bir nur, aynı zamanda ruhun aydınlığı, hayatı da nurlandıranın şuur olması bizi sarmal bir nurlar âleminin içine doğru çekmektedir.

Ezeli kudret görüldüğü üzere en kesif (katı) maddelerden ve unsurlardan sayısız canlı ve ruhları yaratarak katı maddeleri hayat vasıtasıyla latif maddelere çevirmekte ve hayat nurunu da her şeye serpmekte, şuurun ışığı ile de çoğu şeyleri yaldızlamaktadır.







Böylece vücudun en parlak nuru olan hayat, halden hale yuvarlandıkça kuvvet bulur, farklı vaziyet ve tavırlar aldıkça da istenen meyveleri verir ve bize hayatı veren Rabbimizin isimlerinin nakışlarını gösterir. Sâni-i Zülcelâl, hayat sahiplerine göz, kulak, akıl, kalp gibi havâs ve letâif ile süsleyerek giydirdiği vücut gömleğini Esmâ-i Hüsnâsının nakışlarını göstermek için çok haller içinde çevirir, elemler ve musîbetlerle bâzı esmâsının ahkâmını göstermek için hikmet lem’aları (pırıltıları) içinde bâzı rahmet şuâlarını ve onlar içinde latîf güzellikleri gösterir. (Sözler 435)






Hayat, insan ile bitki ve hayvan hayatından sonra en yüksek mertebeye ulaşır, gelişir ve nurlanır, hayatın ışığı olan şuur ve akıl ile cismani, ruhani ve ulvi âlemleri gezer, manen o âlemlere misafir olduğu gibi, o âlemler de şuurlu olanların ruh aynalarına yansırlar.   (Sözler, Sayfa 467) Akan bir nehrin üzerindeki kabarcıkların, güneşten gelen nurlarla parlaması gibi kâinattaki bütün varlıklar ezelî ve ebedî olan Allah’ın nuruyla var olurlar, vazifelerini tamamladıktan sonra da giderler.









Sonuç olarak Cenab-ı Hak; her şeyden evvel Peygamberimizin nûrunu, kendi nurundan yaratmıştır  (Kastalanî, Mevahibü'l-Ledünniye) Onun risaleti, kâinatın şuurunun şuurudur ve nurudur. Kur’ân da, canlı hakikatlerin şehitlik etmeleriyle kâinatın hayatının ruhudur ve kâinatın şuurunun aklıdır. Eğer kâinattan risâlet (a.s.m.) nuru çıkacak olsa, gitse, kâinat vefât edecektir. Eğer Kur’ân gidecek olsa, kâinat divâne olacak ve küremiz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyâreye çarpacak ve bir kıyâmeti koparacaktır. (Sözler 103)








Görüldüğü üzere nurun idrak edilebilmesi için şuur, şuur için nur, nur için de hayat gereklidir. Yüce Rabbimiz şüphesiz nurunu tamamlayacak ve budan daha nurlu ve parlak olan ebedi bir hayatı bizlere bağışlayacaktır. Cemalinin nurunu da gösterecektir.









İlgili yazılar:







Risale-i Nur’da Hayat Nedir ve Özellikleri Nelerdir?
Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesidir (1)
Hayat Şu Kainatın En Büyük Neticesidir (2)

Son Güncelleme ( Cumartesi, 05 Şubat 2011 19:27 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 78 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter