1-Giriş
Şahs-ı manevi; birden fazla insanın bir araya gelerek oluşturdukları toplumsal kişiliktir. Gücü, eğer olumsuz unsurlar ve etkenler ortadan kaldırılırsa, üyelerinin sayısal gücünün toplamından çok çok daha yüksek olabilmektedir. İstişare de; herhangi bir konuda birilerine danışmak ve fikrini almak demektir. Şahs-ı manevi için istişare çok önemlidir. Sağlıklı istişare yapılamayan toplum ya da toplulukların bireyleri huzursuz olacaklarından Şahs-ı manevileri de sağlıklı olamaz.
Bediüzzaman Said Nursi bu kavramların mana ve ehemmiyetini çok iyi anlamış ve hayatı boyunca da uygulamasını yapmış büyük bir mütefekkirdir.
İnsan, ihtiyacı sonsuz bir varlıktır. Tamamını karşılaması elbette mümkün değil ama hiç olmazsa birtakım ihtiyaçlarını karşılamak için başkalarına her zaman muhtaçtır. Bu nedenle toplumsal bir hayat sürdürmek ve bunun için de iyi ilişkiler geliştirmek zorundadır. Bu ilişkiler, bireyler, kurumlar, cemaatler ve toplumlar arasında gerçekleşmektedir.
Toplum hayatında bireyin tek başına her şeyi düşünmesi veya yapması mümkün değildir. Ortak bir aklın ürünü olan kapsamlı kararlara ihtiyaç vardır. Buna göre hareket edilmesi, istikrarlı bir hayat için gereklidir.
Eskiden ferdin gücü ve aklı ön planda idi. Tarihteki kahramanlıklar bilek ve kas gücüne dayanıyordu. Şimdi küçük bir çocuk, teknoloji ürünlerini kullanarak kahraman olabiliyor. Dünyanın bir köy haline geldiği günümüzde ise, fertlerin oluşturduğu manevî şahsiyetler, yani dernekler, sendikalar, vakıflar, cemaatler ve partiler ön plana çıkmıştır. Zamanın gerekleri insanları ve kurumları ortak hareket etmeye sevk etmiştir. Böylece bu manevî şahsiyetleri sayesinde mevcut güçlerinin kat kat üstünde güç kazanarak maksatlarına daha kolayca ulaşma imkanlarını elde etmişlerdir. Meşveret ve şûra mantığı içinde ortak aklın ve kollektif şuûrun ön plâna çıkarılması sayesinde, tahminlerin çok çok üzerinde gelişmeler ve neticeler elde edilmektedir.
Bediüzzaman; “Hakikî, samimî bir ittifakta her bir fert, sâir kardeşlerinin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güyâ on müttehit adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.” (1) diyerek meseleyi güzel bir şekilde dile getirmiştir.
Ortak akılla hareket edildiği takdirde bunun kazandıracağı maddî ve mânevî menfaatler had ve hesaba gelmez. “Meşveret eden pişman olmaz.” Buyuran sevgili Peygamberimiz (a.s.m.) ortak aklın öne çıkarılmasını ve ferdî gayretlerin ötesine geçilmesini emretmektedir. (2)
2- Şahs-ı Manevi
a. Şahs-ı Manevi
Şahs-ı manevi yukarıda da bahsi geçtiği gibi birden fazla kişiden oluşan tüzel kişiliktir. Toplumlar ve kurumlar birer şahs-ı manevidir, cami cemaati bir şahs-ı manevi olduğu gibi dini cemaatler ve tarikatlar de birer şahs-ı manevîdirler.
Din hizmeti gören cemaatlerde maddî menfaat olmadığı için tamamen manevî hizmetlere odaklanma söz konusudur. Bu hizmetlerin ahenk içerisinde yürütülebilmesi için şahs-ı maneviyeyi oluşturan fertlerde şu özelliklerin bulunması gerekir:
b. Şahs-ı Manevi Ferdinin Özellikleri
Fert; zamanın cemaat zamanı olduğunun şuurunda olmalı, imana hizmeti en birinci vazife bilmeli, insânî zaafların iman hizmetine mâni olmasına fırsat vermemeli, hizmette nefsi öne sürüp ücrette unutmalı, dîne hizmette nefsine hisse vermemeli ve gururlanmamalı, imâna hizmetini hiçbir şeye âlet etmemeli, iman hizmetinde korku duygusu taşımamalı, davasına sadâkat sebât ve metânetle bağlanmalı, tahammül ve sabır göstermeli, tembelliğe düşmemeli, sarsılmaz metânet sahibi olmalı, sadâkatle sabır göstermeli, mânevi fırtınalara karşı dikkatli ve ihtiyatlı olmalı, dünya rahatına ehemmiyet vermemeli, enâniyeti en büyük tehlikelerden biri olarak bilmeli, tevâzu ve mahviyet sahibi olmalı, tesânûdü en önemli bağ bilmeli ve muhafaza etmeli, iktisâdı esas tutmalı, ihlâs kâideleriyle hareket etmeli, ihlâsla hizmete hırslı ve kanaatsiz olmalı, neticelerine ise kanaat göstermeli, insanların hürmet ve ikrâmını arzu etmemeli, şan-şöhret peşinde koşmamalı, tezellûle girmeden hizmet etmeli, tamahkârlık yapmamalı, riyâdan sakınmalı ve dünyanın ücret yeri değil hizmet yeri olduğunu bilmelidir.
Şahs-ı manevîyenin muhafazası açısından fertlerin birbirleriyle olan münasebetlerinde dikkat etmeleri gereken hususlar şunlardır:
c. Şahs-ı Manevi Ferdinin Dikkat Etmesi Gereken Hususlar
Kendi nefsini suçlayıp meslektaşına taraftar olmalı, birbirinin kusuruna bakmamalı ve affedici davranmalı, birbirinin kusurunu örtmeye çalışmalı, birbirine güvenmeli ve yardım etmeli, birbirine minnettarlık duymadan duâ ve tebrik etmeli, birbirine ihlâsla muhabbet beslemeli, birbirine tesellîci ve numune-i imtisâl olmalı, kusur ve rekâbete karşı saffet ve ihlâsı kullanmalı, sadâkat sebat ve sıkı irtibat içinde olmalı, birbirinin kuvve-i mâneviyesini takviye etmeli, şer'î meşvereti esas tutmalı, kardeş gibi dayanışma içerisinde olmalı, kendisi haklı da olsa kardeşini tenkit etmemeli, birbirine gücenmemeli ve küsmemeli, birbirine tarafgirâne bakmamalı, kendi kusurunu görmeli, birbirine sû-i zan etmemeli, birbiriyle münâkaşa etmemeli, cemaat içinde şahsî cesâretini kullanmamalı, birbirini enâniyet ve sadâkatsizlikle suçlamamalı, düşmanlık ve tarafgirlikle ihtilâfa düşmemelidir.
Şahs-ı maneviyeye dahil olan fertlerin cemaat ve mesleğini düşünerek başka şahıslara, cemaatlere ve mesleklere karşı davranış biçimi; düşmanlık etmemek, dostane tavır takınmak şeklinde olacağı gibi başkalarından gelen ve şahsı-ı maneviyeyi bozacak desise ve hilelere karşı metânet ve sebatla mukâbele etmek, tecâvüzkâr düşmana tevâzu ve muhabbetle yaklaşmamak, fenâlığa karşı iyilikle mukâbele etmek şeklinde olmalıdır.
Zaman şahsiyet ve enâniyet zamanı değil, cemaat zamanıdır. Bu nedenle günümüzde dikey ilişki pek de arzu edilen bir şey değildir. Yatay ilişkilerle uyumlu olan dost, kardeş ve talebe gibi tanımlar, malikiyet ve hürriyet devrini yaşayan insanlara daha cazip gelmektedir. Sıhhatli ve istikâmetli birliğe, meşveret ve istişâreye önem verilmelidir. Bireyler kendilerinin önemli olduğunu hisseder ve görürlerse, hizmetlerine dört elle sarılacaklar ve cemaatin şahs-ı manevîsine azamî derecede katkıda bulunacaklardır.
Meslek, bir cemaatin amacı için tutmuş olduğu yol anlamındadır. Mesleğine ve cemaatin şahs-ı maneviyesine zarar gelmemesi için bireylerin dikkat etmeleri gereken hususlar vardır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
Müsbet hareket etmektir ki, yani, kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin düşmanlığı veya başkalarının noksan tarafları ile meşgul olmamak.
İslamiyet dairesi içinde, hangi meşrepte olursa olsun, muhabbete, kardeşliğe ve ittifaka sebep olacak birlik bağlarını düşünüp ittifak etmek.
Haklı her meslek sahibi, “Mesleğim haktır.” yahut “Daha güzeldir.” diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini îma eden “Hak yalnız benim mesleğimdir.” veyahut “Güzel benim meşrebimdir.” dememek.
Hak yolda gidenlerle ittifak etmek.
Dalalette olanlar ve haksızlık edenlerin -tesanüd sebebiyle- cemaat sûretindeki kuvveti bir şahs-ı manevînin dehâsıyla hücumlarına karşı koymak için hak yolda olanlarla ittifak ile bir şahs-ı manevî çıkarıp, hakkaniyeti muhafaza ettirmek.
Hakkı, batılın savletinden kurtarmak için, nefsini ve enaniyetini, yanlış düşündüğü izzetini ve ehemmiyetsiz rekabetkarane hissiyatını terk etmekle ihlası kazanmak ve vazifesini hakkıyla îfa etmek.(3)
Bir cemaatin hizmetlerinin rağbet görmesi insanların yaratılışlarına, arzularına ve ihtiyaçlarına bağlıdır. Bu şartlara uygun hareket edilmediği takdirde şahs-ı manevî zarar görecektir. Memnuniyet verici geribildirimleri alınmayan hizmetler, bireylerin şevkini kıracaktır. Bu nedenle iknâ metodu kullanılmalı, mücâdele tarzı seçilmemeli, yaratılışı değiştirmeye kalkışmak yerine, mecrası düzeltilmeye çalışılmalı ve tebliğ vazifesinin dışına çıkılmamalıdır.
d) Şahs-ı Manevi ve Sistem
Sistemli çalışmak günümüzün zaruretlerinden birisidir. Toplumların düzeni, kurulmuş olan birçok sistemler yumağı ile temin edilmektedir. Sistem kurarken de desteğe ihtiyaç vardır. Bu desteği temin edebilmek için ortak yönleri, duyguları, istekleri, amaçları olan insanların bir araya gelmesi şarttır.
Bir araya gelen insanların, bir arada tutulması da sistemlerin varlığı için hayatî önem taşır. İnsanlar, sisteme katılma amaçlarının gerçekleşmesiyle doğru orantılı olarak bir arada kalmaya ve birbirlerine destek vermeye devam edeceklerdir.
İnsanın öncelikle kendisiyle ve duygularıyla meşveret ederek bir amaç uğrunda ve ittifak halinde, bütün varlığı ile hizmete yönelmesi, sistemin nüvesini oluşturur. Duygularına söz geçiremeyen, iç huzura kavuşmamış ve kendiyle barışık olmayan insanlardan sağlıklı hizmet yapmaları beklenemez.
Bediüzzaman Hazretleri sistemli çalışmayı her zaman tercih etmiş, sistemli çalışan talebelerini diğerlerine; “Abdurrahman sisteminde”, “Hafız Ali sisteminde”, “Hüsrev sisteminde”, “Tahir sisteminde” ifadelerini kullanarak örnek göstermiştir. Yine talebelerinin; “fevkalade hizmeti”, “yüz senelik iman vazifesini gördüler”, “o harika kalemiyle yazsın”, “çok fedakar bir muallim”, “mükemmel vazifesini bitirip yüzer manevî evlâd ve hayr-ül halef bırakıp gittiği ve terhis olduğu”, “ciddiyetle”, “bin Hüsrev ve beş yüz Tahirî meydanda bırakan”, “samimî ve fedakârane ve Nur hizmetinde azimkârane”, “Hakikî fedakâr”, “az zamanda uzun bir ömrün vazifesini çabuk görmüş” gibi vasıflarını ve kabiliyetlerini sayıp iltifatlar ederek şevklendirmiştir.
Bediüzzaman, hizmet ehli olan talebelerinin sistem örgüsünü şöyle ifade etmektedir: “Evet, kardeşlerim! Sizler, ihlas sırrını tam muhafaza ediyorsunuz. Bu kadar esbab-ı tefrika içinde vahdetinizi muhafaza, hakikaten bir hârikadır. Hâfız Ali'nin hakikaten müstesna bir mahviyet ve tevazuu içinde ihlası ve fena fi-l ihvan düsturunu muhafaza etmesi; ve Hüsrev'in hakikaten tedbirce bana ihtiyaç bırakmayacak bir derecede tedbir ve dirayeti ve Hâfız Ali gibi yüksek ihlası ve mahviyeti; Hâfız Mustafa'nın hizmet-i nuriyede büyük iktidarı içinde kuvvetli bir sadakatı ve fedakârane teslimiyeti; ve hem Abdurrahman, hem Lütfü, hem Hâfız Ali manasını taşıyan büyük ruhlu Küçük Ali, Risale-i Nur hizmetini dünyada her şeye tercihan hayatının en büyük maksadı yapması ve sebeb-i ihtilafa karşı kuvvetli mukavemeti bulunduğunu bu dört mektubunuz bana bildirdi. Aynı sistemde, mes'elede alâkadar kahraman Tahirî ve kahraman Rüşdü'nün dahi aynı hakikatta ve aynı ahlâkta bulunduklarını hiç şübhe etmiyoruz. Bu altı rüknün, bu muvakkat sarsıntıdan, hakikî bir tesanüdle birbirine el-ele, omuz-omuza, baş-başa vermesi, altı yüz belki altı bin kıymet-i maneviyeyi alıyor...” (4)
Sistem kurmada şahs-ı maneviyenin önemi büyüktür. İhlas Risalesinde Bediüzzaman Hazretleri: “... dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i maneviyeyi temin eden sırr-ı ihlası kazanmak ile tesanüd ve ittihad-ı hakikiye muhtacız ve mecburuz.” demektedir. Ayrıca bu kadar güç kazanan şahs-ı maneviyeye karşı fertlerin karşı koyamayacaklarını, dâhî de olsalar mağlup olacaklarını, zamanın fert zamanı değil, cemaat zamanı olduğunu ifade eden Bediüzzaman, bu zamanda şahs-ı maneviyenin içinde yer alınması gerektiğini tavsiye etmektedir.
Matbaanın ve bütün dînî yayınların yasak edildiği ve böyle faaliyetleri yapanların türlü zulüm ve işkencelerle süründürüldüğü bir dönemde, katipler tarafından yazılan risaleler, yazma bilmeyenlerce camekanlı bir sistemle üzerinden geçilmek, yazma bilenler tarafından da bakarak yazılmak suretiyle matbaaya ihtiyaç bırakmayacak kadar çoğaltılmıştır. Bu binlerce kaleme Bediüzzaman; “nur fabrikası”, “gül fabrikası” isimlerini vermiştir. Adeta her bir talebe bir teksir makinesi ve bir matbaa gibi çalışmıştır. İmkanlar arttıkça sistem yenilenmiş, esnek davranılarak gelişmelere ayak uydurulmuştur. Teksir makinesine kavuşulduğunda işler kolaylaşmış ve bu makine de “bin kalemli nurcu” ünvanını almıştır. 1956’dan itibaren de matbaalarda serbestçe basılamaya başlanmıştır.
Bu serüveni şu ifadeler özetlemektedir: “Risale-i Nurun el yazısiyle neşri senelerinde, evlerinden yedi-sekiz sene çıkmadan Risale-i Nuru yazıp neşredenler olmuştur. O zamanlar, Isparta havâlisinde, erkek, kadın, genç ve ihtiyarlardan binlerce Nur Talebesi, hattâ Nur Dershanesi olan Sav Köyü bin kalemle, senelerce Nur Risalelerini yazıp çoğaltıyorlardı. (Risale-i Nur, te'lifinden yirmi sene sonra, teksir makinesi ile neşredilmiş ve otuz beş sene sonra da matbaalarda basılmaya başlanmıştır. İnşâallah; bir zaman gelecek, Risale-i Nur külliyatı altınla yazılacak ve radyo diliyle muhtelif lisanlarda okunacak ve zemin yüzünü geniş bir dershane-i Nuriyyeye çevirecektir.) ”(5)
Kurulan sistemlere dayalı olarak oluşturulan şahs-ı maneviyenin devamı için fertler arasındaki kardeşlik, dostluk, yardımlaşma, sevgi ve saygı gibi güzel hasletlerin zarar görmemesine dikkat edilmeli, ayrıca kıskançlık, haset, haksız rekabet, düşmanlık, tahrik, vesvese ve menfaat gibi şahs-ı maneviyenin ve sistemin düşmanı olan hasletlerin meydan bulmasına izin verilmemelidir.
3- İstişarenin Önemi
a. İslam’da İstişare
Şûra, meşveret ve istişare kelimelerinin anlamları ve işlevleri birbirine çok yakındır. Zaten üçü de Arapça aynı kökten türemedir. Danışılacak ehil kişiye de müşavir denmektedir. Müşavirin günümüzdeki karşılığı ise danışmandır.
Âl-i İmrân, 159. âyette; “Yapacağın işi önce meşveret et.” buyuruluyor. Meşveret etmek, yani danışmak, insanı pişman olacağı bir işi yapmaktan alıkoyar. Meşveret yapılacak kimsenin, insanların hâlini, zamanın ve memleketin şartlarını bilmesi, ayrıca akıllı ve ileri görüşlü biri olması lazımdır. Bu şartları taşımayan kimselerle meşveret kötü sonuçlar doğurabilir.
Peygamberimiz bir hadîs-i şerîfinde; “Meşveret edilen kimse emîndir.” buyurmaktadır. Yani, doğruyu söyleyeceğinden ve sorulan şeyleri başkalarından gizleyeceğinden emin olunan kişidir. İnsan doğru söyleyeceğine emîn olduğu kimse ile istişâre etmelidir.
Peygamberimiz (a.s.m.), kendi görüşlerini zorla kabul ettirmeye çalışan biri değildi. Hemen her hususta ashabıyla meşveret eder, onların görüşlerini alırdı. Bu hususta Ebu Hüreyre; “Ben, Resulullah'tan daha fazla arkadaşlarıyla meşveret eden birini görmedim.” (6) demektedir.
Peygamberimiz Bedir, Uhud, Hendek Savaşları öncesi, ashabına danışmış, onların fikirlerini almış, ona göre hareket etmiştir.(7) Bedir Savaşı öncesi, Peygamberimiz orduya yerleşme emri verdiğinde, ashaptan Hubab b. Münzir: “Ya Resulullah, buraya yerleşmemiz, Allah'tan bir vahiyle midir? Yoksa, sizin düşünceniz midir?” Diye sorar. Peygamberimiz, kendi düşüncesi olduğunu söyleyince, Hubab, su olan bir yere yerleşmenin daha uygun olacağını ifade eder. Peygamberimiz de, bu düşünceyi beğenir ve o şekilde hareket edilmesi için emir verir. (8)
Burada, Resulullah'ın peygamberlik yönü ile insaniyet yönünün birbirine karıştırılmadığı görülmektedir. Peygamberliğine mutlak itaat, dünya işlerinde de iştirak söz konusudur.
Meşveret, doğruyu bulma ve mevcut şartlar içerisinde yapılması gerekenin en iyisini yapma imkanı verir. İşlerin beraberce yürütülmesi meşveret edilen kişileri hoşnut ettiği gibi onlara değer verildiğini de gösterir.
Meşveret emrinin peşinden; “Kesin karar verdiğinde ise, Allah'a dayan.” (9) denilmesi, işin uygulama yönüyle alakalıdır. Karar verilmişse, artık hemen uygulama safhasına geçilmelidir. Tereddüt olmamalı, emin ve kararlı bir şekilde, meşveret kararları uygulanmalıdır. Nitekim Uhud Savaşı öncesi, meşveretten “meydan savaşı” kararı çıkınca Resulullah, evine gider, zırhını giyer. Meydan savaşı isteyenlerin bir kısmı gelip, görüşlerinden vazgeçtiklerini söyleyince de, Resulullah; “Bir peygambere, zırhını giydiğinde, artık geriye dönmesi yakışmaz.” diyerek isteklerini geri çevirir. (10)
b. Günümüzde İstişareye Olan İhtiyaç
Günümüzde meşverete eskisinden daha çok ihtiyaç vardır. Karmaşık yapılar yumağını oluşturan toplum hayatımızın hemen hemen her noktasında bilen birilerine danışma ihtiyacı vardır. Yola çıkacaksanız yol durumunu ve hava durumunu öğrenmek gerekiyor. Eğer birileriyle birlikte çalışmayı yani “teşrik-i mesai” etmeyi düşünüyorsanız bu insanı soruşturmak, tanıyanlardan nasıl birisi olduğu hakkında bilgi edinmek zorundasınız.
Günümüzde ehil kimselere danışmak, onlarla meşveret etmek çok önem arz etmektedir. Bu konuya Bediüzzaman Hazretleri şöyle parmak basmaştadır: “Zaman-ı sâbıkta (eski zamanda) revabıt-ı içtima' (sosyal bağlar) ve levazım-ı taayyüş (geçim için gereken şeyler) ve fevaid-i medeniyet (medeniyetin faydaları) o kadar tekessür ve teşa'ub etmediğinden (çoğalmadığından ve şubelere ayrılmadığından), bazı kalil (az bilgili) adamların fikri, devletin idaresine yarı kâfi gibi idi. Amma bu zamanda revabıt-ı içtima' o kadar tekessür etmiş ve levazım-ı taayyüş o derece taaddüd etmiş (çoğalmış) ve semerat-ı medeniyet (medeniyetin meyveleri) o kadar tefennün etmiş (değişmiş ve ilmîleşmiş) ki, ancak yalnız kalb-i millet hükmünde olan meclis-i meb'usan ve fikr-i ümmet makamında olan meşveret-i şer'î ve seyf (kılıç) ve kuvvet-i medeniyet menzilinde bulunan hürriyet-i efkâr (fikir hürriyeti) o devleti taşıyabilir. Ve idare ve terbiye edebilir. Bu hakikata misal; eski hükûmet-i müstebide, yeni hükûmet-i meşrutadır.”(11)
c. Cemaati Yapılarda Meşveret
Nur cemaati hariç mevcut bütün cemaatlerin yapılanması dikey yapılanmadır. Nur cemaatinin yapılanma şekli ise yataydır. Tamamen kardeşliğe dayanmaktadır. Yani şeyhlik müritlik ilişkisi gibi yukarıdan emredilen ve aşağıdan bu emirlerin yerine getirildiği bir yapılanma şekli yoktur. Dolayısı ile cemaate mensup olan herkes tabi meşveret üyesidir, söz ve oy verme hakkına sahiptir. Meşveret esnasında düşünceler açıkça ifade edilerek katkı sağlanmaya çalışılır. Bu yöntem, Peygamberimizin uyguladığı yöntemle aynıdır.
Bediüzzaman bu konuda şu açıklamayı yapmaktadır: “Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır. Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır.” (12)
Şer‘î meşvereti Risale-i Nur Talebelerinin hususiyetlerinden biri olarak sayan Bediüzzaman, söylediklerinin laftan ibaret olmadığını ve cemaatin aldığı meşveret kararlarına harfiyen uyacağını bir cevabî mektubunda özellikle belirtmektedir:
“Kahraman Tahirî ve Hâfız Mustafa'nın yaptıkları hizmet çok güzeldir. Onların tedbirleri isabetlidir, haktır. Nur fabrikasının divanında verdiğiniz kararlar, ne olursa kabulümüzdür.” (13)
d. Kurumsal Yapılarda Meşveret
Kurum, kuruluş kanunları veya mevzuatlarında görev, yetki ve sorumlulukları belirlenen, hizmetin niteliği ve yürütülmesi bakımından idarî bir bütünlüğe sahip olan işyerleridir. Sosyal ve dînî nitelik taşıyan; dernekler, vakıflar gibi kurumlar da mevcuttur.
Gerek resmî olsun, gerekse sosyal veya dînî olsun bütün kurumlarda meşveret esas olmalıdır. İdareci konumundaki kişi ya da kişilerin, kendi bildiklerine göre hareket etmeden evvel, ilgililere danışarak iş görmeleri, yapılacak işlerin doğru olmasına ve insanlar arasındaki saygı, sevgi ve güven duygusunun pekişmesine vesile olacaktır.
Günümüzde ihtiyacın fazlalığından olacak ki, kurumların çoğunda, yönetim kurulunun dışında, “danışma kurulları” oluşturulmaktadır. Halen piyasada danışmanlık hizmeti veren birçok şirket mevcuttur.
Cemaatler de genellikle dînî hüviyet taşıyan kurumsal yapılardır. Bunlar mevcut kanunlar çerçevesinde faaliyet gösterirler. Kendi içlerinde tüzükleri filan yoktur ama, Kur’an’a, ve Sünnete dayalı faaliyet gösterirler, din ve iman hizmeti görmek amacını güderler. Başka amaçla kurulan cemaatler konumuzun dışındadır. Yapılan hizmetler Allah rızası için yapılır. Hiçbir maddî menfaat beklenmez. Üstelik birçok maddî ve manevî fedâkârlığı gerektirir. Cemaat üyeleri birbirlerini Allah rızası için sever ve yardım eder. Bu manevî hizmet yarışında, yerine getirilmesi gereken görevlerin iyi sonuçlar verebilmesi için ehil kişilerin seçilmesi önemlidir. Bu seçimin tepeden birisinin atamasından ziyade, cemaat üyelerinin rey ve arzusuyla seçilmesi daha güzel sonuçlar verecektir. Bu konuda titiz davranan Bediüzzaman Hazretlerinin tavsiyelerini görelim:
“Bu merhum kardeşimizin Nur'a ait müteaddid vazifelerini tamamen görecek ve şakirdlerin tensibiyle ve meşveretiyle intihab edilecek bir yeni kahraman bulununcaya kadar, o vazifeleri taksimü’l-a'mal (işbölümü) suretinde her bir şakird bir vazifesini yapmağa başlasın. Demirbaş Ali Osman, bu vazife Isparta'da sana düştü. Hem oradaki kardeşlerin meşvereti ile onun yeri boş kalmamak için Nur'la onun gibi çok alâkadar birisi, şimdilik Denizli Hüsrev'i vaziyetini alsın. Ona hediye ettiğim takkeyi muhafaza etsin, tâ hakikî sahib çıkasıya kadar.” (14)
Resmî bir hüviyet taşıyan devlet, açık bir siyasî rejimle yönetilmelidir. Bunu da ancak meclisler temin eder. Devlet idaresinde her şeyin serbestçe tartışıldığı bir millet meclisinin bulunması gerektiğini belirten Bediüzzaman Hazretleri, bunu şöyle dile getiriyor: “...bu zamanda revabıt-ı içtima' (sosyal bağlar)o kadar tekessür etmiş(çoğalmış) ve levazım-ı taayyüş (geçinmek için gerekli olan şeyler) o derece taaddüd etmiş (artmış) ve semerat-ı medeniyet (medeniyetin nimetleri) o kadar tefennün etmiş (değişmiş ve ilmîleşmiş) ki, ancak yalnız kalb-i millet hükmünde olan meclis-i meb'usan ve fikr-i ümmet makamında olan meşveret-i şer'î (meşru meşveret) ve seyf (kılıç) ve kuvvet-i medeniyet menzilinde bulunan hürriyet-i efkâr (fikir hürriyeti) o devleti taşıyabilir. Ve idare ve terbiye edebilir.” (15)
Bu ifadelere göre; sosyal ilişkilerin artışıyla birlikte ihtiyaç maddeleri de artış göstermiş ve ihtisaslaşma ön plana çıkmıştır. Bu da kurulacak meclisin ihtisas sahibi kimselerden oluşması zaruretini ortaya çıkarmaktadır. Burada fikir hürriyeti, meşveretin olmazsa olmaz şartıdır. Fikir hürriyeti olmadan meclisten beklenen güzel neticelerin çıkması mümkün değildir. Fikirler çatışacak ki, hak ortaya çıksın.
Cumhuriyet idaresinin temel esaslarından birisi, devlet ve millet adına işlerin yürütülebilmesi için kararların, seçilmiş ve yetkili meclisler tarafından alınmasıdır. Bu uygulama Peygamber Efendimiz zamanından beri görülen bir uygulamadır. O zamanda kabile reisleri veya mümessillerinden oluşan bir müzakere heyeti mevcuttu. Peygamberimizin zamanından itibaren geçerli olan hak, bürhan, akıl ve meşveretin ayrılık ve şüphelere yer bırakmayacağını ifade eden Bediüzzaman, bunların şimdi de hayata geçirilmesini istemektedir. Zaten hakka bağlı olan, delile dayanan, gizlilikten uzak ve her şeyin açıkça görüşüldüğü bir meşveret sistemi İslamın özünde mevcuttur.
4-Sonuç
İnsan düşünen bir varlık olduğuna göre, bir şeye karar vermeden önce kendi aklına, vicdanına, kabiliyetlerine ve sair duygularına danışmalıdır. Daha sonra da bilmediği konularda ehil kimselere danışmalıdır.
Temelde aileden başlayan kurumlar silsilesi içerisinde, kişi düşündüklerini özgürce ifade edebilmelidir. Kendi hak ve hukukunu öğrenmeli ve bunu rahatça savunabilmelidir. Kendi hak ve hukukunu bilmeyen insanların, başlarındaki idarecileri bile, çok iyi birileri dahi olsalar, müstebit edebileceklerini vurgulayan Bediüzzaman Hazretleri, kişinin hak ve hürriyetlerinin korunabilmesi için de, şûrânın şart olduğunu ifade eder.
Öz olarak meşveret; insanı istibdat ve tahakküm belasından kurtarır, şüpheleri izale eder, musibetleri defeder. Ayrıca; saadetin anahtarıdır, terbiye edicidir, kısa zamanda çok işlerin görülmesine vesile olur ve insanları terakkiyata götüren bir binektir.
Kaynaklar:
1- Nursî, Bediüzzaman Said, Lem‘alar, s: 165, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
2- Sami Cebeci, Ortak Akıl, Ortak Hareket, 30.04.2003, Yeni Asya Gazetesi.
3- Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s.145-146, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
4- Nursî, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lâhikası 242, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
5- Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat 163 Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
6- Tirmizi, Cihad, 35; İbnu Kesir, II, 91; Beydavi, I, 178
7- İbnu Kesir, II, 128-129
8- İbnu Hişam, II, 272
9- Al-i İmran: 159
10- Eren, Doç Dr. Şadi, www.sorularlaislam.com
11- Nursî, Bediüzzaman Said, Divan-ı Harb-i Örf, s: 78, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
12- Nursî, Bediüzzaman Said, Lem‘alar, s: 166, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
13- Nursî, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lâhikası 209, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
14- Nursî, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lâhikası-1, s: 188 *Haşiye 1, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
15- Nursî, Bediüzzaman Said, Divan-ı Harb-i Örfî, s: 78, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.