Şu An Buradasınız: Anasayfa KADİR AYTAR İslam ve Batı Medeniyetlerinin Buluşma Noktaları

Risale Akademi

İslam ve Batı Medeniyetlerinin Buluşma Noktaları

e-Posta Yazdır PDF

1-Giriş


Medeniyet, toplumların ortak malıdır. Her ne kadar, bir araya gelerek, günümüzde birçok alanda olduğu gibi, düzenli ve disiplinli olarak çalışmasalar da, gerek karşılıklı birbirleri ile mücadele ederken, gerekse barış zamanlarında, siyasi ve ticari ilişkilerini sürdürürken bir birlerinden elde ettikleri bilgi ve tecrübeleri yoğurarak ortak paydaya, aşağı yukarı, az ya da çok, hemen hemen herkes katkı sağlamış ve medeniyetin kazanımlarına ortak olmuştur.


Medeniyetler şüphesiz en çok dinden etkilenmişlerdir. Bazı peygamberlere Kur’an diliyle mucize olarak verildiği söylenen; gemicilik, terzilik, saatçilik, havada seyahat, yer altından su çıkartan asa gibi, mesleklere bir göz atacak olursak ve kutsal kitaplarda insanlar arasındaki ilişkileri hakkaniyetli bir şekilde düzenleyen kuralları inceleyecek olursak, bu etki açıkça görülecektir.


Dünyada tarih boyunca medeniyet anlayışı olarak iki akım birbiriyle mücadele ederek günümüze kadar gelmiştir. Birincisi dine dayalı medeniyet anlayışı, ikincisi de akla ve felsefeye dayalı medeniyet anlayışıdır. Temsili olarak bugünkü karşılığı; İslam ve Batı medeniyetleridir. Bu çalışmamızda, bu iki medeniyetin karşılaştırmasını yaparak buluşma noktaları üzerinde duramaya çalışacağız.

2-İslam Medeniyeti


İslam medeniyetinin kaynağı Kur’an ve sünnettir. Kur’an’ın kanunları aklî delillere dayanır, her türlü ilim ve fennin esaslarının fihristesidir, ruh, kalp, vicdan, vücut terbiyesi, siyaset, âlemin nizamı, hukuk, muamelat, sosyal davranış ve görgü kuralları gibi bütün ilim ve fenleri ihtiva eder.


İslam medeniyeti hakka dayanır; adalet ve eşitliği sağlar. Hedefi fazilet; muhabbet ve cezp etmektir. Din, vatan ve sınıf bağları ile birliği sağlar. Samimî kardeşliği ve emniyeti tesis eder. Dış tecavüzlere karşı, yalnız müdafaa yolunu seçer. Hayatta, yardımlaşma düsturunu esas alarak, birlik ve dayanışmayı, insanlığın yükselmesini ve ruhen olgunlaşmasını temin eder.(1)


İslam’ın esasları sayesinde büyük medeniyetler kurulmuş ve insanlığa çok şeyler kazandırılmıştır. İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, İbn-i Haldun, İbn-i Yakazan, Razi, Taberi ve İmam Gazali gibi İslam âlimleri Avrupa medeniyetini büyük ölçüde etkilemişlerdir.(2)


Allah indinde diğer hak dinlerin tahrifata uğramamış saf halleri de İslamdır. Âdem (a.s.)’dan Peygamberimize gelene kadar Allah’ın göndermiş olduğu semavî dinlerin ümmetleri, zamanla esas çizgilerinden ayrılarak hak yoldan çıkmışlar ve inançları da batıl hale gelmiştir.


Müslümanlar da İslam esaslarından uzaklaştıkça eski parlak durumlarını kaybetmişler ve bugün olduğu gibi perişan bir hale düşmüşlerdir. Eskiden olduğu gibi bugün de mükemmel olan her şeyin üstadı hakikî İslâm medeniyetinin, müsbet ve doğru fenlerle donatılarak hayata geçirilmesi İslam âlemi açısından büyük önem arz etmektedir.


Said Nursi’nin, 1911 yılının başında, Şam Emevi Camiinde yaptığı konuşmasında; “ümitsizliğin dirilmesi, doğruluğun ölmesi, düşmanlığı sevmek, inananları birbirine bağlayan nûrânî bağları bilmemek, her türlü baskı ve şahsî menfaatlere önem vermek” olarak tesbit ettiği İslam milletlerinin gerileme sebepleri olan altı hastalığa karşı; “Allah’ın rahmetine kuvvetle ümit besleyerek maddi ve manevi gelişimi temin etmek, İslamiyetin esası olan doğruluğu, muhabbet etmeyi, himmetini millete vermeyi, hakiki milliyetimizi İslamiyet milliyeti bilmeyi ve her konuda meşveret etmeyi önererek tedavi yolunu göstermiştir.(3)


3-Batı Medeniyeti


Bediüzzaman batı medeniyeti olarak kast ettiği Avrupa’yı ikiye ayırır. Biri müsbet, diğeri menfi Avrupa’dır. Birisi, İsevîlik hakikî dininden aldığı feyz ile insanlığa faydalı sanatları, adalet ve hakkaniyete hizmet eden fenleri takip eden Avrupa; diğeri ise, felsefe zulmetiyle medeniyetin kötülüklerini güzellik zannederek, insanları sefahete ve dalalete sevk eden bozulmuş Avrupa’dır.


İkinci Avrupa, İsevî dininden uzaklaşmış, sefahat ve dalalette bozulmuş, kör dehası ile insanlığa cehennemi hediye etmiş bir Avrupa’dır. Hayat baştan sona bir yardımlaşma olmasına rağmen “Hayat bir cidaldir.” ve “Her şey kendi nefsine mâliktir.” diye ahmakçasına çürük esaslara dayanır. Bozuk Avrupa medeniyeti zalimdir. Bütün vasıtalarla, medeniyetiyle, felsefesiyle, fenleriyle, misyonerleriyle İslâm âlemine hücum etmektedir.(4)


Avrupa medeniyeti suistimalatçı, hevesleri galeyana getiren, zaruri olmayan ihtiyaçları zaruri hale getiren, görenek ve tiryakilik cihetiyle insanları fakirleştiren bir medeniyettir. Bu ihtiyaçlardan dolayı insanları zulme, harama, zengin-fakir çatışmasına itmiştir.(5) Böyle bir medeniyete Bediüzzaman, “alçaklık” anlamına gelen “mimsiz medeniyet” tabirini kullanmaktadır.


Avrupa medeniyeti, kuvvete dayanır, tecavüzkardır, menfaati hedefler, zahmet çektirir. Ayrılıkçıdır, başkalarını yutmakla beslenen ırkçılığı destekler. Bu nedenlerden dolayı insanların yüzde seksenini zahmet ve meşakkatlere düşürmüştür.(6)


Şimdiki Batı medeniyeti, semavi kanunlara muhalif olarak hareket ettiği için kötülükleri iyiliklerine; hata ve zararları faydalarına üstün gelmiş ve medeniyetteki asıl maksat olan umumun istirahati ve saadeti bozulmuş, iktisat ve kanaat yerine, israf ve sefahet; çalışma ve hizmet yerine tembellik almış yürümüştür. Bu da insanların istirahat meyli yüzünden iyice fakirleşmesine sebep olmuştur.(7)

4-Avrupa Birliğine Doğru


a) Avrupa Birliğinin Tarihçesi


Yüzyıllarca, kanlı savaşlara sahne olan Avrupa’da birçok insanın hayatını kaybetmesi üzerine bazı Avrupa ülkelerinin liderleri, barışı sağlamanın tek yolunun, ekonomik ve siyasi yönlerden ülkelerinin birleşmesi olduğu fikrine vardılar.


1951 yılında Avrupa Kömür Çelik Topluluğu (AKÇT) Belçika, Batı Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda'dan oluşan 6 üye ile kurulmuştur. Bu ülkelerdeki kömür ve çelik sanayii ile ilgili alınan kararlar, bağımsız ve devletlerüstü bir kuruma (Yüksek Otorite) devredilmiş ve söz konusu kurumun ilk başkanı ise fikir babası Jean Monnet olmuştur.


1995'te Avrupa Birliğinde ekonomi, sanayi, siyaset, yurttaş hakları ve dış politika alanlarını kapsayan çok-sektörlü bütünleşmenin en ileri biçimi görülmektedir. (AKÇT)’nu kuran Paris Antlaşması (1951), Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'nu (EURATOM) kuran Roma Antlaşmaları (1957), Avrupa Tek Senedi (1986) ve Maastricht Avrupa Birliği Antlaşması (1992), üye devletleri egemen devletlerarasındaki geleneksel anlaşmalardan daha sıkı bir biçimde birbirine bağlayan AB'nin hukuki temellerini meydana getirmiştir.


Avrupa Birliği, doğrudan uygulanma imkanı olan bir mevzuat oluşturabilmekte ve yurttaşları lehine özel haklar ihdas edebilmektedir. Topluluğun çalışmaları, başlangıçta altı kurucu üyesi (Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg) arasında bir kömür ve çelik ortak pazarı kurulmasıyla sınırlıydı. Savaş ertesindeki o günlerde savaşın galip ve mağluplarını, eşitler olarak işbirliğinde bulunabilecekleri bir kurumsal yapı içinde bir araya getiren Topluluk, temelde barışı güvence altına almanın bir aracı olarak algılanıyordu. Altılar 1957'de, Fransız Ulusal Meclisi'nin Avrupa Savunma Topluluğu projesini reddetmesinden üç yıl sonra, işgücü ile mal ve hizmetlerin serbest dolaşımına dayanan bir ekonomik topluluk kurmaya karar vermişlerdir.


1 Ocak 1995'te Avrupa Birliği'ne üç yeni üye katılmıştır. Avusturya, Finlandiya ve İsveç kendilerine özgü katkılarıyla Birliği zenginleştirmiş, Orta ve Kuzey Avrupa'da yeni açılımlar sağlamışlardır. 2004 yılında ise, on yeni ülke Avrupa Birliği'ne üye olmuştur. (Kıbrıs, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya ve Slovenya). 1995 tarihinde üyelik başvuruları kabul edilen Bulgaristan ve Romanya ile 2000 yılında resmi müzakerelere başlanmıştır. Bu ülkelerin 2007'de birlik üyesi olabilecekleri öngörülmektedir. 1987 yılında üyelik başvurusunda bulunmuş olan Türkiye ise, 3 Ekim 2005'te müzakere çerçeve belgesinin kabulü ile resmen müzakere sürecine başlamaya hak kazanmıştır.


1 Kasım 1993'te yürürlüğe giren Avrupa Birliği Antlaşması üye devletlerin önüne iddialı bir program koymaktadır: 1999'a kadar parasal birlik; yeni ortak politikalar, Avrupa yurttaşlığı; diplomatik işbirliği; ortak savunma ve iç güvenlik. Dünya ölçeğindeki rekabeti göğüsleyebilmek ve işsizliği azaltabilmek için Avrupa Doruğu, Komisyon tarafından sunulan 'Büyüme, rekabet, istihdam' adlı Beyaz Kitaba dayanarak Temmuz 1994'te kıta ölçeğinde altyapı ve iletişim projelerini yürürlüğe koymaya karar vermiştir. Artık AB'nin, bir yandan üye devletlerin kimliklerini korurken, diğer yandan da karar verebilme ve uygulayabilme yeteneği bulunan hem etkili, hem de demokratik bir örgüt olma yolunda daha ileri gitmekten başka seçeneği bulunmamaktadır.


Yaklaşık yarım yüzyıldır Avrupa bütünleşmesi, kıtanın gelişmesi ve halkının zihniyeti üzerinde önemli etkilerde bulunmuştur. Aynı zamanda güçler dengesini de değiştirmiştir. Siyasi renklerinden bağımsız olarak tüm hükümetler mutlak ulusal egemenlik çağının artık geçtiğinin farkındadır. Ancak güçlerin birleştirilmesi ve AKÇT Antlaşması'nın ifadesiyle "gelecekteki kader birliği" için harcanacak çabalar sayesinde, Avrupa'nın eski ulusları ekonomik ve sosyal gelişmelerini sürdürebilir ve dünya ölçeğindeki etkinliklerini koruyabilirler.


Ulusal ve ortak çıkarların sürekli dengelenmesine, ulusal geleneklerin farklılığına saygı gösterilmesine ve farklı kimliklerin güçlendirilmesine dayalı Topluluk yaklaşımı her zaman olduğu gibi bugün de geçerlidir. Devletlerarasındaki ilişkilere damgasını vuran köklü düşmanlıkları, üstünlük saplantılarını ve savaşçı eğilimleri aşacak biçimde tasarlanan bu yaklaşım Soğuk Savaş yılları boyunca Avrupa'nın demokratik ülkelerinin özgürlüğe olan bağlılıkları çevresinde birleşmelerini sağlamıştır. Doğu-Batı karşıtlığının ortadan kalkması ve kıtanın siyasi ve ekonomik bakımdan yeniden birleşmesi, Avrupalıların gelecekleri için bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duydukları Avrupa ruhunun zaferidir.


b) Avrupa Birliği-Türkiye ilişkisi


Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin neredeyse 40 yıllık bir geçmişi vardır. Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğunun 1958 yılında kurulmasından kısa bir süre sonra Temmuz 1959'da Topluluğa tam üye olmak için başvurmuştur.


Cumhuriyetimizin kurulmasından bu yana, hatta daha öncesinden beri, Batılılaşma ile modernleşmenin eş tutulmuş, özellikle de ikinci Dünya Savaşından sonra Avrupa kıtasında veya onu merkez alarak kurulan siyasi ve güvenlik oluşumlarının tümüne katılmaya ülkemizi yöneltilmiştir. Bu suretle Türkiye, Avrupa Konseyi, OECD ve NATO'ya girmiştir. Aynı neden, Türkiye'yi Avrupa'nın bu en iddialı entegrasyon hareketine karşı kayıtsız kalmamaya sevk etmiştir. Dolayısıyla, Avrupa ile entegrasyonun başlangıçtan itibaren ülkemiz için ekonomikten ziyade politik amaçları olduğu söylenebilir.


Tam üyelik başvurumuza o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu tarafından verilen cevapta, Türkiye'nin kalkınma düzeyinin tam üyeliğin gereklerini yerine getirmeye yeterli olmadığı bildirilmiş ve tam üyelik koşulları gerçekleşinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanması önerilmişti. Söz konusu anlaşma 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara'da imzalanmıştır. Bu anlaşması uyarınca kurulan Türkiye-AB ortaklık ilişkisinin nihai hedefi Türkiye'nin Topluluğa tam üyeliğidir.


Türkiye, bir taraftan 14 Nisan 1987'de AB'ne tam üyelik müracaatında bulunmuş, diğer taraftan da ertelenmiş bulunan gümrük vergileri uyum ve indirim takvimini 1988 yılından itibaren hızlandırılmış bir şekilde yeniden yürürlüğe koymuştur.


AB Komisyonu tam üyelik müracaatımıza 1989 yılında verdiği yanıtta, Türkiye'nin AB'ne üyelik konusundaki ehliyetini kabul etmekle birlikte, Topluluğun kendi içindeki derinleşme sürecini tamamlanmasına ve gelecek genişlemesine kadar beklenmesini ve bu arada Türkiye ile gümrük birliği sürecinin tamamlanmasını önermiştir. Bu öneri tarafımızdan da olumlu değerlendirilmiş ve gümrük birliğinin Katma Protokolde öngörüldüğü şekilde 1995 yılında tamamlanması için gerekli hazırlıklara başlanmıştır. İki yıl süren müzakereler sonunda 5 Mart 1995 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında alınan karar uyarınca Türkiye ile AB arasındaki gümrük birliği 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Böylece ülkemiz AB ülkeleriyle entegrasyon istikametinde çok önemli bir merhale katetmiştir.


AB, Gümrük Birliği kararının kabul edildiği Ortaklık Konseyi toplantısında üstlendiği ve ülkemize 4-5 yıllık bir dönem içinde 2,5 milyar EURO'ya varan mali yardım yapma yükümlülüğünü yerine getirememiş, aynı şekilde kurumsal alanda entegrasyonu kolaylaştırmak amacıyla öngörülen bazı tedbirleri alamamıştır.


2001 yılından bu yana başta Anayasa değişiklikleri olmak üzere, hukuki ve ekonomik alanlarda gerçekleştirilen reformlar ile müktesebat uyumu konusunda önemli ölçüde ilerlemeler sağlanmıştır. 2006 itibariyle çeşitli konularda taramalar ve müzakereler fiilen devam etmektedir.


c) Avrupa Birliğinin hedefleri:


1-Avrupa Vatandaşlığı kavramının oluşturulması
2-Özgürlük, güvenlik ve adaletin güvence altına alınması
3-Ekonomik ve sosyal gelişmenin desteklenmesi
4-Dünyada Avrupa’nın rolünün vurgulanması (8)


5-Batı Medeniyeti (AB) İle Buluşma Noktalarımız


a) Din Noktasından:


1-Din noktasından aslında Müslümanların Hıristiyan dininden alacağı bir şey yoktur. Çünkü en mükemmel ve en son din İslamiyet’tir. İslamiyet gibi hakikatli, tahrif edilmemiş bir dini bırakıp da giden pek olmadığı gibi sair dinlerden İslamiyet’e girenler çoktur. Bu nedenle dindar Hıristiyanlarla ilmî, fikrî ve ticârî, dostluk yapmakta (9) bir mahzur yoktur. 


2-Dinsizlik cereyanına karşı Hıristiyanlarla Müslümanlar birbirlerine yardımda bulunmalıdırlar.(10)


3-Hıristiyanlık dini hurafelerden ve tahrifattan sıyrılarak saflaşacak bir nevi İslamiyet’e dönüşecek (11) hatta İslamiyet’e teslim olacaktır. Hürriyet fikri ve hakikati araştırma meyli ile ruhanilerin baskılarından kurtulan Batı insanının İslamiyet’i araştırarak hakikati bulması bunun en belirgin delilidir.


b) Dünya noktasından:


1-Batı, uzun süren savaşlardan ders alarak insan hakları, demokrasi, hürriyet gibi temel unsurları hayata geçirmekte oldukça iyi bir mesafe kat etmiştir.


2-Dînî, idârî ve siyâsî baskılardan kurtulan Batı insanı, özgürlüğün de verdiği serbestlikle maddî açıdan olduğu gibi sosyal açıdan da seviyesini oldukça yükseltmiştir.


3-Batı toplumlarında bilimsel ve teknolojik araştırmalar için büyük yatırımların yapılması, bugünü iyi değerlendirme ve geleceği planlama açısından ileri konuma gelmelerini temin etmiştir.


6-Sonuç


Görüldüğü üzere Avrupa Birliğinin temelinde din unsurları değil, ekonomik unsurlar yatmaktadır. Ülkemizde olduğu gibi, Avrupalılar’da da milliyetçilik ve kutsal değerler adına birliğe karşı gelen gruplar mevcuttur. Genel anlayış ve hukuki kurallar çerçevesinde, her milletin kendi menfaatlerini koruyacak şekilde işbirliğine gitmesinde ne sakınca olabilir? Sonuçta ne vatan ve ne de din elden gidecektir. Bir iki ferdî çıkışlar yapan uç noktadaki insanların iddiaları ya da görüşleri kimseyi bağlamaz. AB’ni de bir Hıristiyan birliği şekline dönüştüremez.


Batı insanından bilim ve teknoloji alanlarında alacağımız çok şey vardır. Artık günümüzde dünyevî yönden dostluklar ve çeşitli menfaat birliktelikleri kurulması bir mecburiyet haline gelmiştir. Medeniyetin malları ortak olduğuna göre herkes bundan payını alacak, alırken de yöntem olarak birlikleri aracı olarak kullanacaktır.


Moral değerleri açısından İslam’da bulunan birçok esasın Müslüman topluluklar arasında yerleşmemiş olması çok acı bir durumdur. Ayrıca İslam’ın özünde olan ve maddî kalkınmaya da yüzde yüz yardımcı olacak olan bu değerlerin, gayr-ı Müslimler tarafından bizlere dayatılması utanç vericidir. Olması gereken için ya da zaten bize ait olan değerler için direnmek yersizdir.


Hürriyet, hak, adalet, eşitlik ve insana yakışır bir biçimde yaşama gibi emirler, İslam dininin zaten uyulması gereken emirleridir. Maddî yönden olduğu gibi manevî yönden de milletimizi kendine getirecek olan Avrupa Birliği her iki tarafa da büyük katkılar sağlayacaktır. Çünkü Batının da moral değerlere çok ihtiyaçları var.

Kaynaklar
1-Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 474, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
2-Gürkan, Ahmet, İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, Nur Yayınları, s: 231, Ankara
3-Nursî, Bediüzzaman Said, Hutbe-i Şâmiye, s: 35, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
4-Nursî, Bediüzzaman Said, Lem‘lar, s: 115-119, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
5-Nursî, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası-2, s: 99, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
6-Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s: 132, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
7-Nursî, Bediüzzaman Said, Hutbe-i Şâmiye, s: 147, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
8-www.abgs.gov.tr T.C. Başbakanlık Avrupa Birliği Genel Sekreterliği
9-Nursî, Bediüzzaman Said, Münazarat, s: 70, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
10-Nursî, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, s: 96, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
11-Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 60, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

 

Son Güncelleme ( Pazartesi, 01 Şubat 2010 17:10 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 180 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

Çok Okunanlar

free hit counter