
Bir okuyucumuzun, "Bediüzzaman ve Risale-i Nurlarla İlgili Soru Sormak İstiyorum" köşemize sorduğu; "Ben velî olmak istiyorum. Nasıl velî olunur? sorusuna cevaptır:
Velî; Allah’ın yakınlığına, sevgisine, dostluğuna ve himayesine kavuşmuş, ermiş, eren yani olgunlaşmış, evliya kimselerdir. Müminin birinci vazifesi Allah’ı dost edinmektir.
“Sizin veliniz ancak Allah'tır, Resulüdür, bir de namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, Allah huzurunda eğilen mü'minlerdir.” (1)
“De ki: Gökleri ve yeri hiç yoktan yaratan, rızka muhtaç olanları doyuran, kendisi ise rızka muhtaç olmayan Allah'tan başkasını mı kendime veli edineyim?” (2)
“Senden başka veli edinmek bize yaraşmaz. Ancak Sen onları nimetlerinle nasiplendirdin; onlar da Seni anmayı unuttular ve helâk olmayı hak etmiş bir topluluk oldular.” (3)
“O’ndan (Allah’tan) başka sizin ne bir veliniz vardır, ne bir şefaatçiniz. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” (4)
“Onlar Allah'tan başka veliler mi edindiler? Oysa asıl veli Allah'tır. Ölüleri O diriltir; O’nun her şeye gücü yeter.” (5)
Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere müminin esas velîsi Allah ve Rasulüdür. Allah’ın dostu olmak da emirlerine ve Peygamberinin Sünnetine uymakla olur.
Velî kelimesinin vekil kelimesi ile de bağlantısı olduğunu söyleyebiliriz. Hasbünallahü ve ni’me’l-vekîl (Allah ne güzel vekildir.) diyerek Allah’ı bütün işlerimize vekil ediyoruz. Yani tamamen O’na teslim ediyoruz. Çünkü biz âciziz, Allah ise sonsuz kudret sahibidir.
Velayet Yolları
Bediüzzaman Hazretleri Mektubat isimli eserinde;
“1-Velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini, Sünnet-i Seniyyeye ittibâdır (tâbi olmaktır). Yani, a’mâl ve harekâtında (amellerinde ve hareketlerinde) Sünnet-i Seniyyeyi düşünüp ona tâbi olmak ve taklit etmek ve muamelât (işlerinde) ve ef’âlinde (fiillerinde) ahkâm-ı şer’iyeyi (Allah’ın hükümlerini) düşünüp rehber ittihaz etmektir (edinmektir).”
“İşte bu ittibâ ve iktida vasıtasıyla, âdi ahvâli (normal halleri) ve örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet şekline girmekle beraber, her bir ameli, sünneti ve şer’i, o ittibâ (uyma) noktasında düşündürmekle bir tahattur-ı hükm-i şer’î veriyor (şer’î hükmü hatırlatıyor). O tahattur ise, Sahib-i Şeriati düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenâb-ı Hakkı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur veriyor. O hâlde, mütemadiyen ömür dakikaları huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir.”
“İşte bu cadde-i kübrâ (büyük cadde), velâyet-i kübrâ (büyük velilik) olan ehl-i veraset-i nübüvvet (peygamberin vârisleri) olan Sahabe ve Selef-i Sâlihînin (geçmişteki Salih kimselerin) caddesidir.”
“2-Velâyet yollarının ve tarikat şubelerinin en mühim esası, ihlâstır. Çünkü ihlâs ile hafî (gizli) şirklerden halâs olur (kurtulur). İhlâsı kazanmayan, o yollarda gezemez. Ve o yolların en keskin kuvveti, muhabbettir. Evet, muhabbet, mahbubunda (sevgilisinde) bahaneler aramaz ve kusurlarını görmek istemez. Ve kemâline delâlet (mükemmelliğine delillik) eden zayıf emâreleri (belirtileri), kavî hüccetler (deliller) hükmünde görür. Daima mahbubuna (sevdiğine) taraftardır.”
“İşte bu sırra binaendir ki, muhabbet ayağıyla marifetullaha teveccüh eden zatlar, şübehâta (şüphelere) ve itirâzâta kulak vermezler, ucuz kurtulurlar. Binler şeytan toplansa, onların Mahbub-ı Hakikîsinin (hakiki sevgilisi olan Allah’ın) kemâline işaret eden bir emâreyi, onların nazarında iptal edemez.”
“Eğer muhabbet olmazsa, o vakit kendi nefsi ve şeytanı ve haricî şeytanların ettikleri itirazat içinde çok çırpınacak. Kahramancasına bir metanet ve kuvvet-i iman ve dikkat-i nazar lâzımdır ki, kendisini kurtarsın. İşte bu sırra binaendir ki, umum merâtib-i velâyette (velilik mertebelerinde) marifetullahtan (Allah’ı iyi tanımaktan) gelen muhabbet, en mühim maya ve iksirdir. Fakat muhabbetin bir vartası (tehlikesi) var ki: Ubudiyetin (kulluğun) sırrı olan niyazdan, mahviyetten, naza ve dâvâya atlar, mizansız hareket eder. Mâsivâ-yı İlâhiyeye (Cenâb-ı Hakk'ın dışındaki bütün mahlûkata) teveccühü hengâmında (yönelmesi zamanında) mânâ-yı harfîden (varlıkların yaratıcısını görmekten) mânâ-yı ismîye geçmesiyle (varlıkların kendilerine takılıp kalmakla) tiryak (ilaç) iken zehir olur. Yani, gayrullahı (Allah’tan başkasını) sevdiği vakit, Cenâb-ı Hak hesabına ve O’nun namına, O’nun bir âyine-i esmâsı (isimlerinin aynası) olmak cihetiyle rapt-ı kalp etmek (kalbini bağlamak) lâzımken, bazen o zâtı, o zat hesabına, kendi kemâlât-ı şahsiyesi (şahsi olgunluk) ve cemâl-i zâtîsi (kendi güzelliği) namına düşünüp, mânâ-yı ismiyle sever. Allah’ı ve Peygamberi düşünmeden yine onları sevebilir. Bu muhabbet, muhabbetullaha vesile değil, perde oluyor. Mânâ-yı harfî ile (Allah hesabına) olsa, muhabbetullaha vesile olur, belki cilvesidir denilebilir.”
“3-Bu dünya dârü’l-hikmettir, dârü’l-hizmettir (hizmet ve hikmet yeridir); dârü’l-ücret ve mükâfat (ücret ve mükâfat alma yeri) değil. Buradaki a’mâl (ameller) ve hizmetlerin ücretleri berzahta (kabirde) ve âhirettedir. Buradaki a’mâl berzahta ve âhirette meyve verir. Madem hakikat budur; a’mâl-i uhreviyeye ait neticeleri dünyada istememek gerektir. Verilse de, memnunâne değil, mahzunâne kabul etmek lâzımdır. Çünkü, Cennetin meyveleri gibi, kopardıkça yerine aynı gelmek sırrıyla bâki hükmünde olan amel-i uhrevî meyvesini, bu dünyada fâni bir surette yemek, kâr-ı akıl değildir. Bâki bir lâmbayı, bir dakika yaşayacak ve sönecek bir lâmba ile mübadele etmek (değişmek) gibidir. İşte bu sırra binaen, ehl-i velâyet, hizmet ve meşakkat ve musibet ve külfeti hoş görüyorlar, nazlanmıyorlar, şekvâ etmiyorlar (şikayetçi olmuyorlar). (elhamdülillahi âlâ külli halin-bütün hallerde Allah’a hamd olsun) diyorlar. Keşif ve keramet, ezvak (manevî zevkler) ve envar (nurlar) verildiği vakit, bir iltifât-ı İlâhî nevinden kabul edip setrine (gizlemeye) çalışıyorlar. Fahre (gurura) değil, belki şükre, ubudiyete daha ziyade giriyorlar. Çokları o ahvâlin istitar (örtülmesini) ve inkıtâını (kesilmesini) istemişler, tâ ki amellerindeki ihlâs zedelenmesin. Evet, makbul bir insan hakkında en mühim bir ihsan-ı İlâhî, ihsanını ona ihsas etmemektir, tâ niyazdan naza ve şükürden fahre girmesin.”
“İşte bu hakikate binaendir ki, velâyeti ve tarikati isteyenler, eğer velâyetin bazı tereşşuhâtı (sızıntıları) olan ezvak ve kerâmâtı isterlerse ve onlara müteveccih ise (veliliği zevkleri ve kerametleri için istiyorlarsa) ve onlardan hoşlansa, bâki, uhrevî meyveleri fâni dünyada, fâni bir surette yemek kabilinden olmakla beraber, velâyetin mayası olan ihlâsı kaybedip velâyetin kaçmasına meydan açar.” (6)
Makbul Veliler İnsanlar İçinde Gizlidir
Velilerin çoğu kendisinin veli olduğunu bilmez. Ahirzaman fitnesinin, nefislerin ve şeytanların vesveseleri ile insanın manevi mertebeleri bir anda inebilir ve çıkabilir. Önemli olan istikamet dairesinde sıkı durmaktır. Yani “muhabbet ayağıyla marifetullaha teveccüh eden zatlar”dan olmaya, ihlâsı muhafaza etmeye çalışmaktır. Velilerin düştükleri tehlikeler hiç de az değildir.
Bu nedenle yüce Allah, Kadir Gecesini umum Ramazan’da, duânın icâbe saatini Cumâ gününde, makbul velîsini insanlar içinde, eceli ömür içinde ve kıyâmetin vaktini dünya ömrü içinde saklamıştır. (7)
Esas olan; Kur’ân ve imâna hizmet mesleğini ihtiyâr edip, hiçbir maddî ve mânevî menfaat, salâhat ve velîlik gibi mânevî makamları maksad ve gàye etmeden, sırf Cenâb-ı Hakkın rızâsı için hizmet yapmaktır. (8)
Risale-i Nur hizmetinde zayıf bir damar olarak sayılan mânevî makam sahibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakki etmek ve o nîmet-i İlâhiyeyi kendinde bilmek herkesin makbulü ve her şahsın kazanmaya müştak olduğu bir şeydir. Fakat, böyle benlik ve enâniyet ve menfaatperestlik ve nefsini kurtarmak hissi galebe çaldığı bir zamanda, şahsî mânevî makamları aramamak, harekâtında onları istememek ve düşünmemek lâzımdır ki, hakîki ihlâsın sırrı bozulmasın. (9)
Velâyet, Risâletin bir hüccetidir. Velâyet mesleği çok kolay olmakla beraber çok müşkülâtlı, çok kısa olmakla beraber çok uzun, çok kıymettar olmakla beraber çok hatarlı, çok geniş olmakla beraber çok dardır ve âfâkî ve enfüsî iki yol ile sülûk edilir. (10)
Ehl-i marifet bir velînin fehmi ile ehl-i aşk bir velînin müşahedesi bir olmadığı gibi, muhtelif meşreplere göre cemâl-i i’câzın cilveleri de değişir. (11) En büyük velîler, sahabe derecesine çıkamadığı gibi hiçbir nebînin derecesine de yetişmez. (12) Bir şahıs ne kadar dâhî ya da velî dahi olsa tek başına küfür ve dalaletin şahs-ı manevisi ile baş edemez. Bu nedenle fertler velî olmasalar bile cemâatin şahs-ı mânevîsi kâmil bir velî hükmüne geçebilir. (13)
Velayet mertebeleri kazandıran tarikatin ve hakikatin en yüksek mertebeleri, şeriatın cüzleri hükmüne geçer; yani, şeriatın hakikatine yetişmek için, tarikat ve hakikat meslekleri, vesile, hâdim ve basamaklar hükmündedir. (14)
Manevi Terbiye Yolu
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Miracı, onun seyr ü sülûküdür (manevi terbiye yolu), onun ünvan-ı velâyetidir (velayetinin ünvanıdır).
Ehl-i velâyet, nasıl ki seyr ü sülûk-i ruhanî ile, kırk günden tâ kırk seneye kadar bir terakki ile, derecât-ı imaniyenin hakkalyakin derecesine çıkıyor. Öyle de, bütün evliyanın sultanı olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, değil yalnız kalbi ve ruhuyla, belki hem cismiyle, hem havassıyla, hem letâifiyle, kırk seneye mukabil kırk dakikada, velâyetinin keramet-i kübrâsı olan Miracı ile bir cadde-i kübrâ açarak hakaik-i imaniyenin en yüksek mertebelerine gitmiş, Mirac merdiveniyle Arşa çıkmış, Kab-ı Kavseyn makamında, hakaik-i imaniyenin en büyüğü olan iman-ı billâh ve iman-ı bil’âhireti aynelyakin, gözüyle müşahede etmiş, Cennete girmiş, saadet-i ebediyeyi görmüş, o Miracın kapısıyla açtığı cadde-i kübrâyı açık bırakmış. Bütün evliya-yı ümmeti seyr ü sülûk ile, derecelerine göre, ruhanî ve kalbî bir tarzda o Miracın gölgesi içinde gidiyorlar. (15)
Risale-i Nur Şakirdlerinden Mehmed Feyzi ve Emsaline Hitaben Beyan Edilen Bir Hakikat
“Sen Isparta vilayetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan, tam onlar gibi olmalısın. Hapishanede-Allah rahmet eylesin-mühim bir şeyh ve mürşid ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zat, dört ay mütemadiyen Risale-i Nur’un elli altmış şakirtleri içinde celbkârâne sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebakisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar. Risale-i Nur’un yüksek, kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu.”
“O şakirtlerin gayet keskin kalb ve basireti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risale-i Nur’a hizmet ise, imanı kurtarıyor; tarikat ve şeyhlik ise, velayet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mümini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır. Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mümine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velayet ise, müminin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir.”
“İşte bu dakik sırrı, senin Ispartalı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş ki, benim gibi biçare günahkâr bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki de eğer bulunsaydı müctehidlere dahi tercih ettiler. Bu hakikata binaen, bu şehre bir kutup, bir gavs-ı âzam gelse, "Seni on günde velayet derecesine çıkaracağım" dese, sen Risale-i Nur’u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.”
“Lillâhilhamd, bu zamanda Sünnet-i Seniyye dairesinde kemâl-i imanı kazanan Risale-i Nur şakirtleri, evliyaların, mürşidlerin nazar-ı dikkatini celbedecek vaziyeti aldığından, her zamanda bulunan hakikî mürşidler, herhalde bu zamanda Risaletü’n-Nur şakirtlerine müşteri olurlar. Birisini elde etseler, yirmi mürid kadar kıymet verirler. Hem zevkli ve cazibedar velâyet tereşşuhatı karşısında Risaletü’n-Nur’un hizmetindeki meşakkat, mücahede, külfet bulunduğundan, Feyzi’ye hitaben beyan edilen bu hakikat kaleme alındı.” (16)
Velayetin Vartaları/Tehlikeleri
1-Sünnet-i Seniyyeye tam tâbi olmayan bir kısım ehl-i sülûk, velâyeti nübüvvete tercih etmekle vartaya düşer.
2-Ehl-i tarikatin bir kısım müfrit evliyasını Sahabeye tercih, hattâ enbiya derecesinde görmekle vartaya düşer. Çünkü Sahabelerde öyle bir hassa-i sohbet var ki, velâyetle yetişilmez ve Sahabelere tefevvuk edilmez ve enbiyaya hiçbir vakit evliya yetişmez.
3-İfratla tarikat taassubu taşıyanların bir kısmı, âdâb ve evrâd-ı tarikati Sünnet-i Seniyyeye tercih etmekle sünnete muhâlefet edip, sünneti terk eder, fakat virdini bırakmaz. O suretle âdâb-ı şer’iyeye bir lâkaytlık vaziyeti gelir, vartaya düşer. Halbuki İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbânî gibi muhakkıkîn-i ehl-i tarikat derler ki: "Birtek Sünnet-i Seniyyeye ittibâ noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve nevâfil-i hususiyeden gelemez. Bir farz bin sünnete müreccah olduğu gibi, bir Sünnet-i Seniyye dahi bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır." demişler.
4-Müfrit bir kısım ehl-i tasavvuf, ilhamı, vahiy gibi zanneder ve ilhamı vahiy nevinden telâkki eder, vartaya düşer. Vahyin derecesi çok yüksek, küllî ve kudsîdir, ilhâmat ona nispeten çok cüz’î ve sönüktür.
5-Sırr-ı tarikati anlamayan bir kısım mutasavvıfe, zayıfları takviye etmek ve gevşekleri teşcî etmek (cesaretlendirmek) ve şiddet-i hizmetten gelen usanç ve meşakkati tahfif etmek için istenilmeyerek verilen ezvak (zevkleri) ve envar (nurları) ve kerâmâtı (kerametleri) hoş görüp meftun olur; ibâdâta, hidemâta (hizmetlere) ve evrâda (virdlere) tercih etmekle vartaya düşer. Halbuki, bu dünya dârü’l-hizmettir, dârü’l-ücret değil. Burada ücretini isteyenler, bâki, daimî meyveleri fâni ve muvakkat (geçici) bir surete çevirmekle beraber, dünyadaki beka hoşuna gidiyor, müştakane berzaha bakamıyor. Adeta bir cihette dünya hayatını sever; çünkü içinde bir nevi âhireti bulur.
6-Ehl-i hakikat olmayan bir kısım ehl-i sülûk, makamât-ı velâyetin (velayet makamlarının) gölgelerini ve zıllerini (gölgelerini) ve cüz’î numunelerini, makamât-ı asliye-i külliye (asıl külli makamlar) ile iltibas etmekle (karıştırmakla) vartaya düşer. Makamât-ı enbiya (peygamberlik makamları) ve eâzım-ı evliyanın makamâtının (büyük evliyaların makamlarının) bazı gölgeleri ve zılleri var. Ehl-i sülûk onlara girer, kendini o evliya-yı azîmeden daha azîm (büyük) görür, belki enbiyadan ileri geçtiğini zanneder, vartaya düşer.
Fakat bu geçmiş umum vartalardan zarar görmemek için, usul-i imaniyeyi ve esâsât-ı şeriatı daima rehber ve esas tutmak ve meşhudunu (şahit olduklarını) ve zevkini (aldığı zevkleri) onlara karşı muhâlefetinde itham etmekledir (suçlamaktır).
7-Bir kısım ehl-i zevk ve şevk, sülûkünde fahri, nazı, şatahâtı (cezbe halindeyken söylenenleri), teveccüh-i nâsı ve merciiyeti (insanların teveccühünü ve müracaatlarını) şükre, niyaza, tazarruâta (yakarışa) ve nâstan istiğnâya (insanlardan kaçınmaya) tercih etmekle vartaya düşer. Halbuki en yüksek mertebe ise, ubudiyet-i Muhammediyedir ki, "mahbubiyet" ünvanıyla tabir edilir. Ubudiyetin ise sırr-ı esası niyaz, şükür, tazarru, huşû, acz, fakr, hâlktan istiğnâ cihetiyle o hakikatin kemâline mazhar olur. Bazı evliya-ı azîme, fahir ve naz ve şatahâta muvakkaten, ihtiyarsız girmişler; fakat o noktada, ihtiyaren onlara iktida edilmez. Hâdidirler (hidayettedirler), mühdî (hidayete vesile olacak durumda) değillerdir, arkalarından gidilmez.
8-Hodgâm (bencil), aceleci bir kısım ehl-i sülûk, âhirette alınacak ve koparılacak velâyet meyvelerini, dünyada yemesini ister ve sülûkünde onları istemekle vartaya düşer. Halbuki, (vema’l-hayatü’d-dünya illa metâ’u’l-gurur "Dünya hayatı, aldatıcı bir menfaatten başka bir şey değildir."(17) gibi âyetlerle ilân edildiği gibi, âlem-i bekada bir tek meyve, fâni dünyanın bin bahçesine müreccahtır. Onun için, o mübarek meyveleri burada yememeli. Eğer istenilmeyerek yedirilse, şükredilmeli; mükâfat için değil, belki teşvik için bir ihsan-ı İlâhî olarak telâkki edilmeli.(18)
Sonuç olarak; velilik makamı gizli olduğuna göre, dehşetli fitnelerin hengamında ve günahların sel gibi hücumu zamanında, imanı ve manevi makamları muhafaza etmenin çok güçleştiği, bunları muhafaza etmenin ağırlıklı yolunun da bir cemaatin şahs-ı manevisinin kemalinden ve velayetinden nurlanmakla olacağı söylenebilir.
Kaynaklar:
1-Mâide Sûresi: 55
2-En’âm Sûresi:14
3-Furkân Sûresi:18
4-Secde Sûresi:4
5-Şûrâ Sûresi: 9
6- Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 434, 435 Altıncı Telvih, Y.A.N. İstanbul
7- Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler: 662, Y.A.N. İstanbul
8- A.g.e., s: 712
9- Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası, s: 212, Y.A.N. İstanbul
10-Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 503, Y.A.N. İstanbul
11- A.g.e., s: 394
12-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler 451, Y.A.N. İstanbul
13-Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat 361, Y.A.N. İstanbul
14- A.g.e., s: 435
15- A.g.e., s: 296
16-Nursi, Bediüzzaman Said, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s: 40, Y.A.N. İstanbul
17-Âl-i İmrân Sûresi:185
18-Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 438, 439, Y.A.N. İstanbul






Yorumlar
Yaratılışımız itibariyle bazı hallere giriftar olabiliyoruz-bazen nura dalıyor, bazense yüreğimiz nar oluyor…
Tevbe ve dua elimizde bundan daha güzel silah yok..
Allah var herşey var..
İman takviyesi çok önemli, Risale-i Nur okumak sohbetlere katılmak!
Dua ve teslimiyet inşallah..
h.g.
Acizim aciz olanı istemem.. Cevap | Alıntı | Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.