Şu An Buradasınız: Anasayfa KADİR AYTAR Kur'an ve Risale-i Nur Işığında Hidayet Kavramı

Risale Akademi

Kur'an ve Risale-i Nur Işığında Hidayet Kavramı

e-Posta Yazdır PDF

KuranHidayet; yol göstermek, doğru yola iletmek ve gerçeğe ulaştırmak anlamına gelmektedir. Allah’ın kitap ve peygamberleri aracılığı ile insanlara doğru yolu göstermesi ve onları bu yola ulaştırması demektir. (1) Allah’ın hidayet tecellileri, Hâdî ismiyle bilinir.


“(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” (2), “Bu (Kur'an), insanlar için basiret nurları, kesin olarak inanan bir toplum için hidayet ve rahmettir.” (3), “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur. Şahit olarak Allah yeter.” (4) Gibi âyetlerden gerçek hidayet vericinin Cenab-ı Allah olduğunu ve Kur’an’ı ve peygamberi hidayet rehberi olarak gönderdiğini öğreniyoruz.


Hidayet kelimesi Kur’an’da hiç geçmemektedir. Ancak Hâdî, Hüdâ, Muhtedî gibi çekimleri yer almakta ve çoğunluğu da Allah’a izafe edilmektedir. Semavî kitaplara, peygamberlere ve meleklere de nispet edildiği görülmektedir. Yine Kur’an’da geçen ihtida kelimesi; hidayete erme, hak ve doğru olanı benimseme anlamına gelmektedir. (5) Aynı kökten türemiş olan mehdî kelimesi ise; hidayete vesile olan, îmana hizmet ederek yeryüzünü nurlandıran büyük ve nuranî âlim anlamındadır.

Râgıb el-Isfahânî hidayeti; lütufla kılavuzluk etme olarak tarif eder ve Allah’ın insanlara olan hidayetini dört merhaleye ayırır:


1- Her mükellefe lutf ettiği akıl ve idrak yetenekleri ile hayatını sürdürmeyi sağlayan zaruri bilgiler.
2- Vahiy ve peygamber yoluyla ettiği davet.
3- Hidayeti benimseyenlere lutf ettiği Tevfik.
4- Hak edenleri cennetle mükâfatlandırma.


İnsana nispet edilen hidayet, sadece ikinci merhale olan “çağrıda bulunmak ve tanıtmak”tan ibarettir. Diğerlerine insanın gücü yetmez. Kur’an’da zâlimlerin ve kâfirlerin mahrum edildiği belirtilen hidayet; üçüncü merhaledeki “İlâhî tevfik”tir. (6)


İbn Kayyim el-Cevziyye’ye göre; akıl yürütme kabiliyetinin yanı sıra mükellef tutulan insanlara peygamberler ve İlâhî kitaplar aracılığı ile doğru yolun gösterilip açıklanması, hidayete ermeleri için gerekli ise de yeterli değildir. Kulun gösterilen hidayet yoluna isteyerek yönelmesi şarttır.  (7)


İnsanın yaratma gücü olmadığından kendi hür irade ve ihtiyarıyla hayır ya da şer, neyi isterse Cenab-ı Allah da ona göre yaratmaktadır. Bu nedenle sonucuna katlanmak da tercih eden insana düşmektedir. Sorumluluk bunu gerektirir. Hayır işlemekte bütün sermaye Allah’a ait olduğundan insanın hissesi belki milyonda bir bile değildir. Dolayısı ile insanın hür iradesini kullandıktan sonra hidayete mazhar olmasındaki hisse de aynıdır.   


Cenab-ı Hakk sonsuz merhamet sahibidir. İman edenlere bir hidayet rehberi ve şifa olan Kur’an’ı gönderdi (8); Rabbimizden apaçık delil olan bir Peygamber gönderdi (9); inkar ve günah kirlerinden temizleyerek bizlere Kur’an’ın ve kainatın gayesi ile sırlarını öğretti (10); bize hakkı hak, batılı batıl gösterdi (11) ve bizi dosdoğru yola eriştirdi. (12) Ayetlerinden de anlaşılacağı üzere hidayet talep edene bir mazhariyettir.


“Hidayette saadet-i dâreyn vardır. Hidayetin neticesi, nefs-i hidayettir. Hidayetin semeresi (meyvesi), ayn-ı hidayettir. Zira, hidayet haddizatında büyük bir nimettir ve vicdanî bir lezzettir ve ruhun cennetidir.”  (13) Diyen Bediüzzaman, hidayeti satıp yerine dalâleti almanın bir nevi pis bir ticaret olduğuna işaret etmektedir.


Saadeti almak için, fıtrî hidayetin çekirdeğinin vicdana dikilmiş olduğunu söyleyen Bediüzzaman, niyeti kötüye kullanarak saâdete bedel, fânî lezzetleri ve dünyevî menfaatleri almak, yani dalâlet mesleğini hidayet mesleğine tercih etmek, fıtrî hidayeti ifsat etmektir demektedir.


Bu büyük hidayet nimetini kaybetmemek, insî ve cinnî şeytanların desiselerinden kurtulmak için, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yapıp Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın muhkemat (çok sağlam) kalesine girip ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yapıp selâmeti bulmak gereklidir. (14)


Hidayet ehli olan başta Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm ile enbiyalar, İlâhî rahmete ve imdada mazhar olmuşlardır. Dolayısı ile çok kolay ve çok açık olan iman ve hidayet yoluna herkesin girmesi lazımdır. (15)


Hidayet ve dalâlette insanların dereceleri farklı farklıdır. Herkes her mertebede bu hakikati tamamıyla hissedememektedir. Çünkü gaflet, bu zamanda hissi öylesine iptal etmiş ki, bu elîm elemin acısını medeniyet ehli olan insanlar hissedememektedirler. (16)


“Her şeyi halk ve hidayet etmiştir.’ ‘Mânâsında bulunan âyet-i celile hükmünce, zâhirî ve bâtınî duygular, âfâkî ve hâricî deliller, enfüsî ve dâhilî burhanlar, peygamberlerin irsaliyle, kitapların inzali gibi vasıtalar itibarıyla da hidayetin mânâsı taaddüt eder (artar).” Diyen Bediüzzaman; en büyük hidayetin, hicabın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermek (17) olduğunu belirtmektedir.


Kur'ân, şeksiz, şüphesiz, müstesna, mümtaz ve doğru yolu göstermekle vazifeli olan bir hidayet nurudur. (18)


Saadet-i ebediyenin habercisi ve müjdecisi, nihayetsiz bir rahmetin kâşifi ve ilâncısı, saltanat-ı Rububiyetin güzelliklerinin dellâlı ve seyircisi, İlâhî isimlerin hazinelerinin keşşâfı ve göstericisi olan Peygamber Efendimize risaleti cihetiyle bakıldığında; bir hak burhanı, bir hakikat lambası, bir saadet vesilesi ve bir hidayet güneşi olduğu görülmektedir. (19)


Kur’an’a ve Peygamberimize tâbi olan hidayet ehli için, mazi ve müstakbel, bütün müştemilâtıyla mevcut ve nurludur. (20)


Hidayet hayırdır, müsbettir ve vücudîdir. Hidayetin zıddı olan dalâlet ve şer ise, menfidir, tahriptir, ademîdir ve bozmaktır. (21) Hidayetin tekâmülüne dalalet yardım ettiği gibi, imanın tekâmülüne de küfür yardım etmektedir. (22)


İnsanların hidayete ermelerine ve onların çok sevap kazanmalarına vesile olmak çok güzel bir şeydir. Ama insanın vazifesi sadece uygun bir şekilde anlatmak, nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmaktır. Neticeyi halk etmek Allah’ın vazifesidir. Bunu bir hataya, bir yaraya ve müthiş bir rûhî maraza çevirmemek gerekir. Yoksa; “Yalnız benden ders alıp sevap kazandırsınlar.” düşüncesinin, nefsin ve enâniyetin bir hilesi olduğunu beyan eden Bediüzzaman; “Ey sevaba hırslı ve a'mâl-i uhreviyeye kanaatsiz insan! Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç kişiden başka ittibâ edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etbâ' ile değildir. Belki hüner, rıza-yı İlâhîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırsla ‘Herkes beni dinlesin?’ diye, vazifeni unutup vazife-i İlâhiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenâb-ı Hakk’ın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah’ın vazifesine karışma.” (23) demektedir.


İslam toplumlarında fitne ve dalaletin arttığı dönemlerde, yani her asırda, hidayet edici bir nevi Mehdî gönderileceği Hadis-i Şerifle sabittir. Ahirzamanda gelecek ve Âl-i Beytten olacak olan büyük Mehdînin, zamanın inkılâpları ile zedelenen Kur'ân’ın birçok hükümlerini, bir derece tâtile uğrayan şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) kanunlarını ve İslâm şeâirini; bütün iman ehlinin, ulema ve evliyanın, bilhassa Âl-i Beytin neslinden her asırda kuvvetli ve çoklukla bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin katılımlarıyla ve manevî yardımlarıyla ihya etmek, beşeriyeti maddî ve mânevî tehlikelerden ve İlâhî gazaptan kurtarmak gibi büyük vazifeleri vardır. (24)


Küfür ve dalaletin var güçleriyle çalışarak güzel şeyleri çok kolay bir şekilde tahrip etmeleri, karşılarında sıkı duracak bir rakip bulamamalarındandır. İman ehlinin dünyanın cazip nimetlerine kapılarak aldanması, gaflete dalması ve dalalet ehli karşısında güçsüz hale gelmesi mümkündür ama, gafletle hayatını aynı minval üzere devam ettirerek dalalet ve şer ehline yardım vaziyeti alması mümkün değildir.


İnsan kâinatın en mükemmel ve en şuurlu varlığıdır. Hidayete ermesi için Allah büyük lütuf ve ihsanlarda bulunmaktadır. İnsanın yapacağı tek şey Allah’ın emir ve nehiylerine uymak, Peygamberinin Sünnetine sımsıkı sarılmaktır. Zaten bu fıtratın gereğidir.


Kaynaklar:
1- Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB Yayıları
2- Kasas: 56
3- Casiye: 20
4- Fetih: 28
5- İslam Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Yayını
6- A.g.e.
7- A.g.e.
8- Fussılet Sûresi, 41:44.
9- Nisâ Sûresi, 4:174
10- Bakara Sûresi, 2:151
11- Bakara Sûresi, 2:269
12- En'âm Sûresi, 6:161
13- Nursi, Bediüzzaman Said, İşârâtü'l-İ'câz - Bakara Sûresi, Âyet: 5
14- Nursi, Bediüzzaman Said, İşârâtü'l-İ'câz - Bakara Sûresi, Âyet: 17,18,19,20
15- Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, On Üçüncü Lem'a
16- Nursi, Bediüzzaman Said, 17. Lema 5. Nota
17- Nursi, Bediüzzaman Said, İşârâtü'l-İ'câz - Fâtiha Sûresi
18- Nursi, Bediüzzaman Said, İşârâtü'l-İ'câz - Bakara Sûresi, Âyet: 2
19- Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, 19. Söz, Altıncı Reşha
20- Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, 71. Mektup
21- Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, 13. Lema, Birinci İşaret
22- Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 328
23- Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, Yirminci Lem'a
24- Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lâhikası (1) - Mektup No: 207

 

Son Güncelleme ( Pazar, 09 Ağustos 2009 19:38 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 176 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

Çok Okunanlar

free hit counter