Bediüzzaman, Muhakemat’ın Yedinci Mukaddemesi’nde; “gıybeti katle müsavi” veya “ayakta bevletmeyi zina derecesinde” görmeyi veya “bir dirhemi tasadduk etmeyi hacca mukabil” tutmayı “muvazenesiz sözler” olarak nitelendirmektedir. Diğer taraftan da Yirmidördüncü Söz’ün, Üçüncü Dal’ının, Onuncu Asıl’ında bu hadislerin tevillerini yapmaktadır. Bu durumda Muhakemat’ta geçen “muvazenesiz sözler” ifadesini ve bu iki farklı yaklaşımını nasıl anlamak lazımdır?
Bediüzzaman, 1911 yılında kaleme aldığı Muhakemat’ın baş tarafında bu kitaptan beklediği hizmetin;
1-İslamiyette olan doğru yolu göstermek,
2-Aşırı gidenlerle din düşmanlarının şüphelerini red ve yüzlerine vurmak,
3-Doğru yolun öteki tarafını ve ahmak dost ünvanına layık olan aşırı gidenler ve dış görünüşe aldananların evhamlarının asılsızlığını göstermek,
4-İslam âleminin geleceği için tam bir zafer ümidi ile çalışan muhakkik ve akıllı dostlara yardım etmek ve kuvvet vermek
olduğunu açıklamaktadır.
Bediüzzaman; “İslamiyetin özünü terk ederek kabuğuna ve zahirine nazar edip aldandık, anlayışsızlık ve edepsizlikle hak ettiği hürmeti gösteremedik, o da bizden nefret ederek evham ve hayalatın bulutlarıyla sarılıp kapandı. Usulüne uymadık, hikâyeleri akaidine ve mecazları da hakikatlerine karıştırarak kıymetini takdir edemedik, o da ceza olarak bizi dünyada edeplendirmek için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak yine onun merhametidir.” demektedir.
Yedinci Mukaddeme’de de; mübalâğanın ihtilâlci olduğunu, lezzet aldığı şeyleri abartarak vasfetmenin ve abarttığı şeyin hakikatinin bütün bütün gizlenmesine vesile olmanın, hikâye ettiği şeyleri mübalağa ile hayali hakikate karıştırmanın beşerin bir seciyesi olduğunu belirtmektedir. Bu kötü seciye ile iyilik etmeye kalkışmanın da noksanlık, fesat, yerme ve kabahat gibi kötü sonuçlar doğuracağını ve uyum içerisinde olmanın verdiği güzellikleri yok edeceğini ifade etmektedir. Bu bir nevi halk arasında ifade edilen; “Kaş yapayım derken göz çıkartmak.” deyiminin tam karşılığıdır.
Benzetme yapılırken bir biriyle uyumlu olabilecek şeylerle ve özelliklerle yapılmalıdır. Yani kamet-i kıymetine uygun olmalıdır. 100 bin YTL’lik bir evi 100 kuruşa satan birisi hakkında ilk önce oluşan kanaat; “Deli midir acaba?”dır. Bunun gibi ölçüsüz benzetmelerde de ilk önce akla gelecek olan şey aksi anlamlardır.
Bediüzzaman, Muhakemat’taki Yedinci Mesele’de bunu şöyle ifade etmektedir: “Her danenin mahsus bir sümbülü vardır. Bir buğday bir ağaç kadar sümbüllenmez. Felsefe-i beyan nazara alınmazsa, belâgat hurâfât gibi, hayal gul (gulyabani) gibi, sâmie (dinleyene) hayretten başka bir fayda vermez.”
Gıybetin katle eş tutulması, ayakta bevletmenin zina derecesinde gösterilmesi veya bir dirhem sadaka vermenin hacca eş tutulması zahiren bakıldığında yapılan işle alınan ücret veya ceza arasındaki büyük bir uyumsuzluk olduğu görülecektir. Burada aşırı bir mübalağa söz konusudur. Bu bağlamda; “Dinde aşırı gitmeyiniz.” hadisini de göz önüne almakta yarar vardır.
Hakikatlerin mübalağalı ifadelere ihtiyacı yoktur. Belirli bir dengesi ve uyumu olmayan benzetmeler Bediüzzaman’a göre; katl ve zina gibi büyük günahları hafife almak ve haccın değerini düşürmek anlamına gelmektedir.
Bediüzzaman kürsülere çıkıp da irşat vazifesinde bulunan vâizlerin hem hakîm yani hikmetli ve ölçülü, hem de muhakemeli olmaları gerektiğini söylemektedir. Ölçüsüz ve iyice muhakeme etmeden konuşan, dini hakikatleri temyiz edemeyen, her birisine müstahak olduğu hak ve itibarı veremeyen ve her hükümde şeriatın sikkesini tanıyamayan birçok vaizin, dinin birçok nurlu hakikatlerini perdelediklerini, akla ve mantığa uymayan ilaveleri de birlikte zikrederek şüpheci ve inkârcılara kapı açtıklarını belirtmektedir.
İleri derecede mübalağa ile hayali hakikate karıştırmak, ifrat ve lafazanlıkla süsleyerek, hatta perdeleyerek anlatmaya çalışmak çirkin neticeler vermekte ve ahmak dostlar gibi dine, din düşmanlarından daha fazla zarar verilmektedir. Bu da nefreti icap ettiren bir durumdur. Hakikatler böyle tasarruflardan bin derece müstağnidir. Hakikate âşık ve dine muhabbeti olanın her şeyin kıymetine kanaat etmesi, perde olmaması ve tecavüz etmemesi lazımdır. Perdelemeye çalışmak Allahın kudretine iftiradır.
Bütün bunlara karşılık hariçten ve uzaktan İslâmiyeti tenkit etmeye çalışan insafsızlara da; “Aldanmayın. Muhakeme edin. Nazar-ı sathîyle iktifa etmeyiniz. Zira şu sizin bahanelerinize sebep olanlar, lisan-ı şeriatta ulemâ-i sû’(suistimal eden ulema) ile müsemmâdırlar (isimlendirilmişlerdir). Onların muvazenesizlik ve, zahirperestliklerinden neş’et eden hicabın (örtünün) mâverâsına (arkasına) bakınız. Göreceksiniz ki, her bir hakikat-i İslâmiye, necm-i münîr (parlak yıldız gibi bürhan-ı neyyirdir (nurlu delildir). Nakş-ı ezel ve ebed, üzerinde görünüyor. Evet, kelâm-ı ezelîden gelen, ebede gidecektir. Fakat esefa! Hubb-u nefis (nefsini sevme ve taraftar-ı nefis ve acz ve enaniyetten neşet eden teberrî-i nefisle (nefsini temize çıkartmakla)kendi kabahatini başkasına atıyor. Şöyle yanlışa muhtemel olan sözünü veya hatâya kabil olan fiilini, bir büyük zata veyahut muteber bir kitaba, hattâ bazan dine, çok defa hadise, en nihayet kadere isnad etmekle kendini teberrî etmek istiyor. Hâşâ, sümme hâşâ! Nurdan zulmet (karanlık) gelmez. Kendi aynasında görülen yıldızları setretse (örtse) de, semadaki yıldızları setredemez. Fakat kendi göremez. Ey muteriz (itiraz eden) ağa! Ağlamak isteyen çocuk gibi veya intikam isteyen kînedar (kinci) düşman gibi bahane mahane aramakla hilâf-ı şeriatla vücuda gelen ahvâli ve su-i tefehhümden (yanlış anlamadan) neş’et eden (çıkan) şübehatı (şüpheleri)senet tutmak, İslâmiyete leke getirmek, pek büyük insafsızlıktır. Zira, bir Müslimin her bir sıfatı İslâmiyetten neş’et etmek lâzım gelmez.” (1) diyerek gereken cevabı vermiştir.
1926-1934 yılları arasında Barla’da kaleme alınan Yirmidördüncü Sözün, Üçüncü Dalında ise; “Kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından ve bazı a'mâlin (amellerin)fazilet ve sevaplarından bahseden ehâdis-i şerife güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim, onların bir kısmına zayıf veya mevzu demişler. İmanı zayıf ve enâniyeti kavî bir kısım da inkâra kadar gitmişler.” diye söze başlayarak; İsrailiyat (2), ravilerin istinbat ettikleri (çıkardıkları) manaların ve ilhamların hadis metninden zannedilmesi, belirli bir maksat için sevk edilen hikâyelerin, ilmin elinden cehlin eline geçen teşbihlerin hakikat zannedilmesi hususlarında izahat yaptıktan sonra; “Amellerin fazilet ve sevabına dair ehâdis-i şerifenin bir kısmı, tergib (isteklendirmeye) ve terhîbe (korkutmaya) münasip bir tesir vermek için belâgatli bir üslûpta geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübalâğalı zannetmişler. Halbuki, bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat (hak ve hakikatin kendileri olduklarından, mücazefe (aldatma) ve mübalâğa, içlerinde yoktur.” demektedir.
Zahiren bakıldığında Muhakemat’taki ifadeler ile Üçüncü Dal’daki ifadeler birbirine ters gibi görünse de aslında Üçüncü Dal’ın Muhakemat’ın şerhi olduğu anlaşılmaktadır. Muvazenesiz diye vasıflandırılan sözlerin nasıl muvazeneye çekilmesi gerektiği izah edilmektedir.
Fiil ve amel cihetinde bazı harika zatların muvaffak oldukları dereceye başka şahısların erişmeleri de imkân dâhilindedir. Her bir amelin böyle bir netice verebilmesi mümkündür. Meselâ, "Kim iki rekât namazı filân vakitte kılsa, bir hac kadardır." İşte, iki rekât namazın bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattir. Her bir iki rekât namazda, bu mânâ külliyetle mümkündür. Bu tür rivayetlerin vukuu daimî ve küllî değildir. Kabulün şartları vardır. Külliyet, imkân itibarıyladır.
Meselâ, "Gıybet, katl gibidir." demekten, bazen gıybet eden öyle kişiler vardır ki, öldürücü zehirden daha çok zararlıdır anlamı çıkar. Meselâ, "Bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer." sözü, rağbet ve teşvik için o gizli mükemmel kişinin, mutlak bir sûrette her yerde bulunmasının imkânını vâki' bir sûrette göstermekle hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmek içindir.
Hem bu âlemin tartılarıyla ebedî âlemin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne denk gelemez. Amellerin sevâbı ebedî âleme baktığı için dünyevî nazarımız ona dar gelir. Aklımıza sığışmaz.
Hem bazan, bir tek kelime, bir tek tesbih, altmış sene hizmet edilse açılmayan, öyle bir saadet hazinesini açar. Demek bazı hallerde, bir tek âyet, Kur'ân kadar fayda verebilir.
Hem İsm-i Âzama mazhar olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye ile İsm-i Âzamın gölgesine mazhar bir mü'min, kendi kabiliyeti itibarıyla kemiyetçe bir nebînin feyzi kadar sevap alıyor denilse, hilâf-ı hakikat olamaz.
Hem sevap ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki, bir zerrecik bir şişede, semâvat, yıldızlarıyla beraber görünebilir. Öyle de, hâlis niyet ile şeffafiyet peydâ eden bir zikirde veya bir âyette, semâvat gibi nuranî sevap ve fazilet yerleşebilir.
Görüldüğü üzere, gerçeğe aykırı gibi görünen hadislere ve rivayetlere bakarak insafsız, dikkatsiz, imanı zayıf, felsefesi kavî, hodbin ve tenkit eden adamlar gibi davranmak, Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ismetine halel verecek itirazlarda bulunmak doğru değildir. Evvela muvazenesiz gibi görünen sözleri muvazeneye çekecek ölçüleri veya değerlendirme kriterleri elde ettikten sonra karar vermek gerekir. Ortada hakiki bir kusur varsa, bunu hadise yıkmak doğru değildir. "Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır." Demek ve ilişmemek lazımdır.
Dipnotlar:
1-Nursi, Bediüzzaman Said, Muhakemat, s.30, Y.A.N., İstanbul
2-isrâîliyât (a.i.) 1-İsraîloğullarına ait bilgi. 2-Yahudi ve Hıristiyanların inanç, ahlâk, tarih ve efsaneye dayalı kültüründen İslâm'a karıştığı veya karıştırıldığı bilinen şeyler; daha çok Yahudilere ait kitaplardan nakledilen, Kur'ân ve Hadîs'in getirmiş olduğu ölçülere uymayan hurafelerle karışık bir kısım hikâye ve haberler. 3-Hurefe, İslâm'ın temel hükümlerine uymayan hurafeler.





