Giriş
İnsan olarak hayatı deneyerek, birçok kereler yanılarak, canı yanarak, kayıplara uğrayarak öğreniriz. Acı veren şeylerin yanlarına bir daha yaklaşmak istemediğimiz gibi başkalarının da yaklaşmasını istemeyiz. Sütten ağzımız yandığından artık ayranı üfleyerek içmeye başlarız. Bunun aksi olarak da hazır bulduğumuz ve haz duyarak elde ettiğimiz tecrübeler ise her zaman ve mekânda öğünç kaynağımızdır.
Tecrübenin değeri hiç şüphesiz inkâr edilemez. Bir işimiz olduğunda, o işi, en iyi yapabilecek olan tecrübeli kimseleri bulup yaptırmaya çalışır, yaşlı kimselerin hayat tecrübelerini dikkate alır, onları el üstünde tutarız. Sıkıştığımız anda ve çaresiz kaldığımızda, tecrübeli birisinin imdadımıza yetişmesi, üzüntüden kırış kırış olan yüzümüzde güller açtırır, kasılan vücudumuzu gevşetir ve kararan dünyamızı aydınlatır.
Yeni doğan her bir gün, birçok yeniliklere ve değişimlere gebe olarak doğar. Bu yeniliklere ve değişimlere ufku geniş olanlar, tecrübenin değerini iyi bilip yerinde kullananlar daha hazırlıklıdır. Hazırlıksız yakalananlar ise bocalamaya, korku, endişe duymaya başlarlar. Nefis, şeytan ve cehaletin de yardımıyla tecrübeyi otorite, baskı ve özgürlükleri kısıtlayıcı bir araç haline getirirler. Bu da birtakım çatışmaları beraberinde getirecektir. Bu çatışma ortamında çoğu zaman kendimizi, genç neslimizi, maddi-manevi birçok değer ve menfaatlerimizi kaybederiz.
Oturduğu yerden ahkâm kesmek, ağalık veya paşalık etmek insan nefsinin hoşuna giden bir şeydir. Ama, artık böyle bir devir kapanmıştır. Toplumda bu tür ağalık, tahakküm ve özgürlük kısıtlayıcı durumlara yer kalmamıştır. Baskı ve zorlama yöntemleriyle ne bir baba çocuklarını elinin altında tutabilmekte, ne de bir idareci toplumu pençeleri arasına hapsedebilmektedir.
Eski alışkanlıkları terk etmek, eski tecrübelerin üstüne yatmadan, değişime ve yeniliklere ayak uydurmak, her insanın kolaylıkla kabullenebileceği bir şey değildir. “Acaba bize bir zararı dokunur mu?” Endişe ve korkusunu duyanları hep tetikte bekletir. Ezilmemek veya yok sayılmamak için saldırıya geçirtir. Bu noktada tecrübe, en büyük sermaye ve otorite kaynağı olarak kullanılmaya başlar. Bütün zayıflıklar ve eksiklikler bu şekilde kapatılmaya ve örtbas edilmeye çalışılır.
“Zira tecrübe; hamiyet, nur-ı kalp ve nur-ı fikri cem edenler vezaife kifayet etmezler.”
Kalbi ve fikri nurlu/aydınlık olan hamiyet sahibi mübarek insanlar dünyayı pek fazla sevmezler. Belki cismen değil, kalben terk ederler. Bu terk edişte denge unsuru çok önemlidir. Kantarın topuzunun sağa-sola kaydırılması demek, ifrat ve tefrit arasında gidip gelmek demektir.
Kalbi ve fikri nurlu insanların manevi alana yani ahiret işlerine kaymaya daha meyilli olacakları açıktır. Hamiyetleri ve gayretleri de yerindedir. Dünyanın netameli işlerinden sakınacağım diye birçok yenilikleri ve yeni anlayışları kaçırırlar. Kendileri dışında cereyan eden olaylar karşısında zamanla yetersiz kalırlar. Bu yetersizlik hem maddi, hem de manevi alanlardaki hizmetlerde kendisini belli edecek, verilen ya da alınan vazifelerde kifayetsizlik hem kendisini, hem de vazifeyi vereni üzecektir. Kifayetsizlik durumunda, onların hamiyetlerinin, akıl, kalp ve fikirlerinin nurunun; vazifeyi yapabilene terk etmek, gerekiyorsa onlara yardımcı olmak şeklinde tecelli etmesi beklenir.
“Bazı ehl-i gayret ve hamiyette meyl-i tahrip meleke olmuş tamire pek alışık değildir.”
Bazı gayret ve hamiyet ehli belki tecrübesizliğin, belki de olumsuz tecrübelerden ders alamamanın gereği olarak tamirden uzaklaşmış, kolay olan tahrip etmeyi âdet haline getirmiştir. Biraz da cehaletin eseri olacak ki, kifayetsizliğini tahriple örtmek ve duyduğu acıyı belki de zevk haline getirmek arzusuna esir olmaktan ibarettir.
Tahrip yolunu meleke edinmek hamiyet ve gayret sahiplerine yakışmayan bir davranıştır. Kolaycılık ve nefsanîlikten bir an önce kurtulup; “Zahmet olmadan rahmet olmaz.” kaidesi mucibince biraz gayret gösterip kendilerini tamire alıştırmalıdırlar. Bunu beceremiyorlarsa, kenara çekilerek işleyişe engel olmaktan vazgeçmelidirler.
“Bazı ehl-i tecrübe ve tamir ise eskisine bir derece meyil ile istidatları pek müsait değildir.”
Kendi köşesine çekilmiş, belki de kendisine ayrı bir dünya kurmuş tecrübe ve tamir ehli de dış dünyanın tehlikelerine karşı, mevcudu muhafaza için gayret sarfederler. Meyilleri eskiyedir. Tecrübeyi değiştirilemez esaslar haline getirip taviz vermeden yollarına devam etmek isterler. Belki inatları, belki de eskiye olan bağlılıkları onların istidatlarını farkında olmadan köreltir. Farkında olmamak da ayrı bir acı durumdur. Niyetleri iyidir ama istidatları müsaade etmediğinden iyilik zannıyla kötülük yaparlar, kaş yapayım derken o güzelim âhu gözleri çıkartıp ortaya koyarlar.
Halbuki insanlar değişir, tecrübe de değişir. Zamana, zemine ve kişilere göre farklılık kaydeder. Kalp ve fikri nurlu tecrübe sahipleri bütün bunları göz önünde bulundurmak, istidatları uygun değilse, uygun olanlara yol açmak âlicenaplığını göstermek durumundadırlar.
“Demek bize bir nesl-i cedit lazımdır.”
Kifayetsizlik, tamire alışık ve istidadı müsait olmayış aslında bir devrin fotografıdır. Devletin ya da milletin ilim, kültür, teknoloji ve medeniyet alanlarındaki parlak devrini geride bırakarak duraklama ve gerileme devrine girdiğinin bir görüntüsüdür. Cehaletin ve kendini bilemeyişin yükselişe geçtiği bir ortamda, yeniliklere ayak uydurmak mümkün değildir. Çünkü fikri, kalbi ve istidat alanlarındaki engelleri aşmak çoğu zaman bir asra yakın bir zamanı da alabilmektedir.
Bu yolu kısaltmanın en kestirme yolu, yeni nesle engel olmamaktır. Zamanı idrakte ve yeniliklere uyum sağlamada kabiliyetleri daha uygun olduğundan onlara imkânları sonuna kadar kullandırmaktır. Tabiî ki bu, asıl olan maddi-manevi değer ve inançlardan taviz verilmeden yapılmalıdır. Bunun için de yeni nesiller çok donanımlı yetiştirilmeli, eski ve tecrübeli neslin, yeni nesle, bir baba şefkati ile yaklaşarak, kendilerini fersah fersah geçmeleri hususunda canla başla çalışmalıdırlar. Çünkü ancak bir peder kimseyi değil yalnız veledinin kendinden ziyade iyi olmasını ister.
“Bunu da cidden söylüyorum: Eğer meşveret şeriattan bir parmak müfarakat ederse, eski hal yüz arşın ayrılmıştır.”
Bazen insanlar eskiyi çok aralar. Çünkü durum eskisinden daha kötüye gitmiştir. Manevi değerlerin aşınması, insanların sağlam temelleri olan inanç sistemine bağlılığının azalması maddi alanı da tahrip etmektedir. Makine-i ahvalin sistemi sürekli arıza vermekte ve birçok insan da bundan şikâyetçi olmaktadır.
Sistemi meşveret, meşvereti de şeriat ayakta tutar. Meşverette adalet yerine nefislerin tatmini aranırsa, güçlülerin ve zenginlerin oyun arenası haline getirilir de zayıfların hakları zayi edilirse, meşveret meşveret olmaktan çıkar ve sosyal hayatı yani makine-i ahvali bozar.
Şeriatın emri, haktır, hukuktur, adalettir, eşitliktir. Bu emirden bir parmak ayrılmak toplumu yüz arşın çökertir. İnsan olarak huzurlu bir hayatı hak ettiğimizi kesinlikle biliyoruz. Çünkü yüce Allah o yolda bizlere çok yardımcı olmaktadır. Kitaplar, peygamberler, işaretler, ilhamlar, isim ve sıfatlarının gözümüzün önünden hiç ayrılmayan tecellileri hep bu yardımın unsurlarıdır. Öyle ise, huzurlu bir hayat için, bize de Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak düşmektedir.
Sonuç
Yeni zamana yeni yöntemler gerekir. Günümüzde ferde daha çok kıymet verilmekte, istek ve kabiliyetleri ön planda tutulmaktadır. Bu aslında özgürlüğün doğal bir sonucudur. Tahakküm altında duygu, düşünce ve istekleri bastırılan insanların gelişim kaydetmeleri mümkün değildir.
Tecrübeli insanların yeniliklere karşı açık olmaları ve gelecek nesle yol göstermeleri zaruridir. Tecrübe, tabulaştırılmamalı, kişisel menfaatlere âlet edilmemeli, yeniliklerin önüne set çekmemeli ve özgürlükleri kısıtlamamalıdır. Tecrübe kristal gibi sert ve hazmedilmez değil, toplumun gelişimi, geleceği, barış ve saadeti için su gibi latif ve hayatın her kademesine nüfuz edebilen yararlı bir özellikte olmalıdır ve öyle kullanılmalıdır.
Geleceğe ümit ve heyecanla bakan, zamanın gereklerine göre şevkle çalışan yeni kuşaklara; “Gölge etme başka ihsan istemem.” dedirtmemek ve çatışmalara meydan vermemek için, yeniliklerin; meşru, makul, helal ve haram noktalarından değerlendirilmeye tabi tutularak gereksiz yere bencillik, inat ve hasetten kurtulmak elzemdir. Bu da birlik ve beraberlikle olur. Bir ince teli rüzgâr her tarafa çevirebilir. Fakat birlikteliğin neticesinde alınan ortak kararlar, sarsılmaz sağlamlıkta halat haline gelecektir. İslamın ve şeriatın itibar ettiği ümmetin ortak kararları, halkın eğilimleri ve oyları, kimse tarafından yok sayılamaz ya da bir oyun âleti haline getirilemez.
Kaynak:
Nursi, Bediüzzaman Said, Münazarat, s: 39, 40, 41, Y.A.N. İstanbul




