Soru: Risale-i Nur'da "dualarımıza kâinatın dualarını katmak..." deniyor. Bunu nasıl anlamalıyız ve nasıl tatbik edebiliriz?
Cevap: Konuyu insan-kâinat ilişkisi, insanın sorumluluk ve vazifeleri, varlıkların zikir ve tesbihatı, dua, namaz ve külliyet kazanmak açılarından incelemek yerinde olacaktır.
İnsan-Kâinat İlişkisi
İnsan kâinatın çok önemli bir parçasıdır. Kâinat içerisinde ruhani varlıkların dışında insandan başka akıllı ve şuurlu bir varlık yoktur. İnsan Canab-ı Hakkın güzel isim ve sıfatlarına, işlerine ve sanatlarına en kapsayıcı ve mükemmel bir ayna olmak üzere yaratılmıştır. Kâinat da bu vazifesini bihakkın yapabilmesi için insan için yaratılmıştır.
Bediüzzaman; “Küremiz hayvana benziyor, âsâr-ı hayat/hayat eserleri gösteriyor. Acabâ yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak mıdır? Veyâ bir mikrop küremiz kadar büyüse, ona benzemeyecek midir? Hayâtı vársa, rûhu da vardır. Âlem insan kadar küçülse, yıldızları zerrat/atomlar ve cevâhir-i ferdiye/tek element hükmüne geçse, o da bir hayvan-ı zîşuur/şuur sahibi olmayacak mıdır? Allah’ın böyle çok hayvanları var.” (1) demektedir. Dolayısı ile kâinat küçülse insan, insan küçülse kâinat olacaktır. İnsan, âdetâ kâinatın küçük bir misali, yaratılış ağacının bir meyvesi ve şu âlemin bir çekirdeği hükmündedir. Âlemdeki bütün nevilerin ekser numûnelerini içine almaktadır. Yine aynı şekilde insan kalbinde şu büyük âlemin safahâtında tecellî eden Cenab-ı Hakkın bütün isimlerinin sırlarını gösterme kabiliyeti olan bir varlıktır. (2)
İnsanın Sorumlulukları ve Vazifeleri
İnsan; yer, dağ ve göklerin üzerlerine almaktan çekindikleri büyük vazifenin sahibidir. Bu vazife dolayısı ile de yeryüzünün halifesidir. İnsanın sorumluluk alanı yeryüzüdür ve yeryüzünde tasarruf etme hakkı, ama bütün kâinatla da sıkı alakası vardır. “Çünkü Fâtır-ı Hakîm, kemâl-i kudret ve hikmetini göstermek için, az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sayfada çok kitapları yazdırır ve bir şeyle çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nevi ile de binler nev’in vazifelerini gördürür. İşte o sırr-ı azîmdendir ki, Cenâb-ı Hak, insan nevini, binler nevileri sümbül verecek ve hayvânâtın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvânat gibi kuvâlarına/kuvvetlerine, lâtifelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat/yetenek verdiğinden, bir nevi/tür iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zîhayatın/canlıların sultanı hükmüne geçmiştir.” (3)
Bütün bunlara karşılık insan cismâniyet itibâriyle küçük, zayıf, âciz, zelîl, mukayyed/kayıtlı, mahdut/sınırlı bir cüz’dür/parçadır. Ancak insan Allah’ın ihsanıyla, cüz’ olmaktan çıkıp nurânî bir küll/çokluk/bütünlük hükmüne geçmiştir. Yüce yaratıcımız bizi, hayatı vermekle cüz’iyetten bir nevi külliyete; insaniyeti vermekle hakiki külliyete; İslâmiyeti vermekle ulvî ve nurânî bir külliyete; mârifet ve muhabbeti vermekle, muhît/kuşatıcı bir nura çıkarmıştır. (4)
Hayat aynı zamanda, Rabbânî bir mektuptur; şuurlu mahlûkata kendini okutturur, Yaratanı bildiren bir mütalâagâhdır. Hem Hâlıkımızın kemâlâtını teşhir eden bir ilânnâmeliktir. Hem hadsiz hayat sahiplerinin Hâlıklarına vâsıfâne tahiyyatlarını ve şâkirâne tesbihat hediyelerini anlamak, müşahede etmek ve şehadetle ilân etmektir. Hem hal, söz ve kulluk dilleri ile Hayy-ı Kayyûmun/Hayatı Veren ve Devam Ettirenin rubûbiyetinin güzelliklerini göstermektir. (5)
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere insan Allah’ın ihsanıyla hayata mazhar olmuş, bu mazhariyetle birlikte üzerine birçok vazifeler yüklenmiş, arzın halifesi ve canlıların sultanı hükmüne geçmiştir. Bu hüküm, sorumluluklarını yerine getirdiği ve vazifelerini yaptığı sürece geçerli olacaktır.
Varlıkların Tesbihatı/Duaları/Zikirleri
a) Hal ve Söz Dilleri Bakımından
Bediüzzaman Hazretleri On Üçüncü Pencere’de;
[Ve inmin şey’in illa yüsubbihu bi-hamdihi-Hiçbir şey yoktur ki, Onu övüp, Onu tesbih etmesin. (6)] sırrınca, her şeyin kendine mahsusu lisânı ile Halıkını yâd ve takdîs ettiğini ifade etmektedir ve; “Şu mevcudâtın muntazam sûretleri, her biri birer dildir; ve mevzun heyetleri, her biri birer lisân-ı şehâdettir; ve mükemmel hayatları, her biri birer lisân-ı tesbihtir ki, Yirmi Dördüncü Sözde katî ispat edildiği gibi, o bütün diller ile pek zâhir bir sûrette tesbihâtları ve tahiyyâtları ve bir tek mukaddes zâta şehâdetleri, ziyâ güneşi gösterdiği gibi, bir tek Zât-ı Vâcibü’l-Vücudu gösterir ve kemâl-i ulûhiyetine delâlet eder.” (7) demektedir.
b) Sanatkârı Bakımından
Bir sanatkâr, sanatını göstermeyi sever. Bir usta, güzel bir sanatı fonografı/ses cihazını icad ettikten sonra, onu kurup tecrübe eder ve herkese gösterir. O sanatın, sanatkârın düşündüğü ve istediği neticeleri en mükemmel bir tarzda göstermesi, onun mûcidini çok memnun eder ve çok hoşuna gider. İşte sanatkar olan Allah da koca kâinatı bir mûsıkî ve bir fonoğraf hükmünde icad etmiştir. Zemini ve zeminin içindeki bütün canlıları, bilhassa insanın başını öyle bir fonoğraf-ı Rabbânî ve bir mûsıkà-i İlâhî tarzında yapmış ki; beşer, o san’at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor. İşte o bütün sanatlardan beklenen neticeleri nihayet derecede ve gayet güzel bir sûrette vermeleri ve o sanatların özel ibadet ve tesbihatlarıyla belirli dua ve selamlarıyla itaatleri, Allah’ın maksatlarına uygun hareket ettiklerini, mukaddes manaları ve kusursuz işleri gördüklerini göstermektedir. (8)
c) Görevleri Bakımından
Bütün varlıkların Cenab-ı Hakkın esmasına ve sıfatlarına ayinedarlık, temsilcilik, ilancılık ve dellallık vazifeleri vardır. Mesela; bülbül nağmeleri ile tesbihat, ilancılık ve dellallık yapmaktadır. Her bir nevinin bülbül misâli bir sınıfı vardır ki, o nevin en latîf hissiyâtını, en latîf bir tesbih ile en latîf ve güzel seslerle temsil ederler. Bundan da çok lezzet alırlar. Gece ve gündüz tatlı kasideleriyle Fâtır-ı Zülcelâllerine bir nevi zikir ve tesbih ederler, Rahmânirrahîmin rahmetini ilân ederler.
Her bir nevi mevcudâtın, hattâ yıldızların bir serzakiri ve nurefşân/nur saçan bir bülbülü vardır. Bütün bülbüllerin en efdali/faziletlisi, en eşrefi/şereflisi ve en münevveri/nurlusu ve en bâhiri/deniz gibisi ve en azîmi/büyüğü ve en kerîmi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm/eksiksizi ve şükürce en eâmm/umumi ve mahiyetçe en ekmel/mükemmel ve sûretçe en ecmel/güzel, kâinat bostanında arz ve semâvâtın bütün mevcudâtını latîf secaâtıyla/özellikleriyle, leziz nağamâtıyla, ulvî tesbihâtıyla vecde ve cezbeye getiren, nev-i beşerin/insanlığın andelîb-i zîşânı/şanlı bülbülü ve benîâdemin/insanoğlunun bülbül-ü zü’l-Kur’ân’ı/Kur’an sahibi bülbülü, Muhammed-i Arabîdir. (9)
Dua Nedir?
Dua kulluğun büyük bir sırrı, belki ruhudur. (10) Cenab-ı Hakk [Kul ma-ya‘beu biküm Rabbi levla dua‘üküm-De ki: Eğer duanız olmasa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var. (11)] buyurmaktadır. Dolayısı ile insanın ehemmiyeti kulluk ve dua etmesine bağlıdır.
Bediüzzaman üç çeşit dua olduğunu ifade etmektedir. Birincisi istidat/yetenek dili ile ikincisi fıtrî ihtiyaç dili ile ve üçüncüsü de ihtiyaç dairesinde şuurlu olanların yani melekler, ruhaniler ve insanların dili ile ettikleri duadır.
Bütün hububat ve tohumların istidat dili ile Fâtır-ı Hakîme; "Senin nukuş-u esmânı/isimlerinin nakışlarını mufassal/ayrıntılı göstermek için bize neşvünemâ/yeşermek ver. Küçük hakikatimizi sümbülle ve ağacın büyük hakikatine çevir." (12) diye dua ederler. Cenab-ı Allah: “Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.” (13) ayetinde bu hususu belirtmektedir.
Fıtrî ihtiyaç lisanıyla, bütün zîhayatların/canlıların iktidar ve ihtiyarları dâhilinde olmayan hâcetlerini Hâlık-ı Rahîmden istemeleri bir nevi duadır. Susuz kalan bitkilerin halinden suya ihtiyaçlarının olduğunun bir bakışta anlaşılması yani onların ihtiyaç dillerinin çözülmesi gibi.
Şuur sahiplerinin duaları da iki kısımdır. Birisi ıztırar/zaruret derecesinde olan duadır. Bu duanın fıtri ihtiyaç ve istidat lisanıyla yapılan dualara yakınlığı vardır. Bu dua sâfi ve hâlis bir kalbin lisanıyla yapılırsa mutlak bir ekseriyet ile makbuldürler. Külliyet kazanan/umumileşen dualar da kesinlik derecesinde kabul edilir. Keşifler ve medeniyet harikaları, bu nevi manevi duaların neticesi verilmiştir. İkincisi de; biri sözlü, diğeri fiili olmak üzere iki kısımdır. Meselâ Hazine-i Rahmetin kapısı olan toprağı sabanla/pullukla çalmak/çift sürmek fiilî bir duadır. (14)
Bediüzzaman; “Duanın tesiri azîmdir/büyüktür. Hususan dua külliyet kesb ederek/umumilik kazanarak devam etse, netice vermesi galiptir, belki daimîdir. Hattâ denilebilir ki, sebeb-i hilkat-i âlemin/ âlemin yaratılış sebebinin birisi de duadır. Yani, kâinatın hilkatinden sonra, başta nev-i beşer/insanlık ve onun başında âlem-i İslâm ve onun başında Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın muazzam olan duası, bir sebeb-i hilkat-i âlemdir/âlemin yaratılış sebebidir.” (15) diyerek sözlü duanın ehemmiyetini belirtmektedir.
Namaz Nasıl Bir İbadettir?
Namaz külli bir ibadettir, külli bir kulluk duasıdır. İnsanın bütün duygu ve kabiliyetlerinin ibadetlerini, canlı cansız bütün mahlûkatın hal dilleri ile ettikleri ibadetleri içine alan külliyettedir.
İnsan namaz kılarken aynı zamanda yeryüzündeki bütün mahlûkatın ibdetlerini temsil etmektedir. Çünkü namaz: “Bütün ibdetlerin nevilerini içine alan nurani bir fihristedir ve bütün mahlûkat sınıflarının ibadetlerinin renklerine işaret eden bir kudsi haritadır.” (16)
Bediüzzaman İşârâtü’l-İ’câz adlı eserinde; “Lakin bedenî ibadet ve taatlerden namazın tahsisi, namazın bütün hasenata/sevaplarına fihrist ve örnek olduğuna işarettir. Evet, nasıl ki Fatiha Kur’an’a, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata/iyiliklere fihristedir. Çünkü namaz; savm/oruç, hac, zekât ve sair hakikatleri havi olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlûkatın ihtiyari ve fıtri ibadetlerinin nümunelerine de şamildir. Mesela secdede, rükûda, kıyamda olan melaikenin ibadetlerini, hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir.” (17) diyerek bu hususu biraz açmaktadır.
Sorumluluğunu bilen ve anlayan bir insan, aynı şuur ve uyanıklıkla kıldığı namazın, melaike ve sair mahlûkatın kendi hallerince yaptıkları dua ve ibadetleri de ihtiva ettiğini bilir. Mesela; herhangi bir iş için bir yere müracaat edileceği vakit tek kişinin müracaatı ile kuruluşların müracaatı bir tutulmaz. Dernek, vakıf ve sair sivil toplum kuruluşlarının taleplerinin daha tesirli ve karşılanma ihtimalinin daha yüksek olacağı açıktır. Bunun gibi muzaffer bir kumandan ya da halife gibi, bütün mahlûkatın hal dilleri ile yapmış oldukları duaları namaz vasıtası ile Allah’a takdim etmek de elbette tesirli ve kabulü yüksek bir dua olacaktır.
Külliyet Kazanmak
Külliyet kazanmak, bir iken bin veya milyonlar olmaktır. Güneşin bütün parlak şeylerde ışığıyla, ısısıyla ve renkleriyle yansıması; televizyonda konuşan bir kimsenin evlerdeki bütün televizyonlarda konuşmasının ve görüntüsünün olması gibi.
Külliyet kazanmak aynı zamanda bir nevi liderliktir. Lider, kendisinden önce kendisine tabi olanları düşünendir. Lider, halkın isteklerini yerine getirmeye, refah ve saadetlerini temin etmeye çalışandır. Halkın sevgisini ve güvenini kazanan bir insan, bir yerine arkasında kendisine tabi olanlar kadardır.
İnsan doğumundan itibaren lider olarak yaratılmıştır. Çünkü yeryüzünün halifesi ve canlıların sultanı ünvanını almıştır. İnsan hem Cenab-ı Hakkın güzel isimlerinin ve sıfatlarının tecellilerini yansıtması açısından külliyete mahzar olduğu gibi, varlıkların hal dilleri ile ettikleri zikir ve dualarını, tefekkür vasıtası ile anlayarak ve namaz vasıtası ile de Mabuduna takdim ederek külliyet kazanmaktadır.
Bediüzzaman; “İnsanın bir ferdi, ihata-i fikriyesiyle/fikrinin kuşatıcılığıyla, aklıyla, kalbinin vüs’atiyle/genişliğiyle bir nevi külliyet kesb eder/kazanır. Ve keza, insanın bir ferdi, hilâfet hususunda âlemin eczâsıyla/her parçasıyla şuurca alâkadar olduğundan, nebatî/bitkisel olsun, hayvanî olsun, pek çok nevilerde tasarruf sahibi bulunduğundan, nevi gibidir. Ve bu itibarla, insanın bir ferdi, neviler sırasına geçer.” (18) demektedir.
Bu hususta yine Bediüzzaman’a; "Şu küllî hadsiz nimetlere karşı, nasıl şu mahdut/sınırlı ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?" sorusu sorulmuştur. O da; “Küllî bir niyetle, hadsiz bir îtikad ile.” cevabını vermiş ve bunu da şöyle açmıştır: “Meselâ, nasıl ki bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir, ‘Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?’ Birden der: ‘Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünkü, sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.’ İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyyetinin derece-i sadâkat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o bîçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek îtikad liyâkatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder. Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında [Ettahiyyatü lillahi-Bütün canlıların yaptıkları fıtrî ibadetler Allah’a mahsustur.] der. Yani, bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesâbıma umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem, Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyet ve îtikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.
"Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır,"(19)şu sırra işaret eder. Hem, (Sübhaneke ve bi-hamdike adede halkıke ve rızae nefsike ve zinete arşike ve midade kelimatike ve nusebbihuke bi-cemi‘i tesbihati enbiyaike ve evliyaike ve melaiketike- Mahlûkatının sayısınca, Zâtına lâyık şekilde, Arşının ağırlığınca, kelimelerinin mürekkebi miktarınca hamd ederek Seni her türlü kusur ve noksandan tenzih ederiz. Bütün peygamberlerinin, evliyâlarının ve meleklerinin tesbihâtıyla Seni tesbih ederiz.]gibi hadsiz adetle tesbih etmenin hikmeti, şu sırdan anlaşılır.
"Hem, nasıl bir zâbit bütün neferâtının yekûn hizmetlerini kendi nâmına padişaha takdim eder; öyle de, mahlûkata zâbitlik eden ve hayvanât ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcudât-ı arzıyeye halîfelik etmeye kàbil olan ve kendi hususi âleminde kendini herkese vekil telâkkî eden insan, [İyyakena‘büdü ve iyyakenesta‘in-Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz. (20)] der; bütün halkın ibâdetlerini ve istiânelerini, kendi nâmına Ma’bud-u Zülcelâle takdim eder.
"Hem [Sübhaneke bi-cemi‘i tesbihati cemi‘i mahlukatike ve bi-elsineti cemi‘i masnu‘atike-Bütün mahlûkatının bütün tesbihâtıyla ve bütün masnuâtının dilleriyle Seni tesbih ederiz.) der; bütün mevcudâtı kendi hesâbına söylettirir.
"Hem, [Allahümme salli ala Muhammedin bi-adedi zerrati’l-kainati ve mürekkebatiha-Allahım! Kâinatın zerreleri ve onlardan mürekkeb varlıkların adedince Muhammed’e rahmet eyle. (21)] der; her şey nâmına bir salâvât getirir. Çünkü, her şey nur-u Ahmedî (a.s.m.) ile alâkadardır. İşte, tesbihâtta, salâvâtlarda hadsiz adetlerin hikmetini anla.”(22)
Sonuç
İnsan Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatlarının tecellisi olması bakımından her bir tecellinin feyzinden ve sevabından istifade edebilmesi için farkına varması, tefekkür etmesi, kâinat kitabını okuyarak takdir etmesi ve onunla bütünleşmesi gerekir.
Namaz, bütün varlıkların ibadetlerinin numunelerini ihtiva ettiğinden insan zaten namaz kılmakla dualarına kâinatın duasını katmış olmaktadır. Bunun idrak ve şuuru içinde olmak insanı kâinatla bütünleştirip küllileştirecektir. Namazdan sonraki tesbihat ve dualarda; “Bütün mahlûkatının bütün tesbihâtıyla ve bütün masnuâtının dilleriyle Seni tesbih ederiz. Allahım! Kâinatın zerreleri ve onlardan mürekkeb varlıkların adedince Muhammed’e rahmet eyle. Meleklerin, insanların ve cinlerin sayısınca ona salât ve selâm olsun. Ezelden ebede kadar bütün zerreler sayısınca Allah’a hamd olsun. Yağmur damlaları, yeryüzündeki bütün ağaçlar, yapraklar ve çiçekler adedince, gökteki yıldızlar ve melekler sayısınca hamd olsun.” gibi dualar ederek bunu bir de söz ile gönülden tekrar etmek namazı ve kulu daha da güzelleştirecektir.
Marifet-i Sânii, yani sanatkâr olan yüce Allah’ı iyi tanımayı netice veren tefekkürü çok yapmak gerekir. Büyük Cevşen namındaki münacat, marifetullahı gösteren gayet yüksek ve her şeyi içine alan bir münacattır. Bu münacaatı sık sık okumak hem tefekkürü artıracaktır, hem de Cenab-ı Hakkın güzel isimleri ve işleri, anlamları ile birlikte zikredilmiş olunacaktır. (23)
Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur eserlerini, çoğu zaman dağlarda, kırlarda ve bağlarda telif etmiştir. Bu eserler aslında başlı başına bir tefekkür ve kainatla birlikte edilen bir duadır. Buna en güzel örnek “Münacat” başlıklı risalesidir. Mesela bu risalede şöyle dua edilmektedir: “Yâ İlâhî! Ve yâ Rabbî! Ben, îmânın gözüyle ve Kur’ân’ın tâlimiyle ve nûruyla ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dersiyle ve ism-i Hakîmin göstermesiyle görüyorum ki: Semâvâtta hiçbir deverân ve hareket yoktur ki, böyle intizâmıyla Senin mevcudiyetine işaret ve delâlet etmesin. Ve hiçbir ecrâm-ı semâviye yoktur ki, sükûtuyla, gürültüsüz vazife görerek, direksiz durmalarıyla Senin rubûbiyetine ve vahdetine şehâdeti ve işareti olmasın. Ve hiçbir yıldız yoktur ki, mevzun/ölçülü hilkatiyle/yaratılışıyla, muntazam vaziyetiyle ve nûrânî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet/misil ve müşâbehet/benzeyiş sikkesiyle/mührüyle, Senin haşmet-i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işaret ve şehâdette bulunmasın. Ve on iki seyyâreden hiçbir seyyâre yıldız yoktur ki, hikmetli hareketiyle ve itaatli musahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemıniyetli peykleriyle Senin vücûb-u vücuduna şehâdet ve saltanât-ı ulûhiyetine işaret etmesin.” (24) İşte bu Münacat’ın da şumullü ve güzel bir dua ve yakarış olması açısından sık sık okunmasında yarar olacaktır.
Kaynaklar:
1-Nursi, Bediüzzaman Said, Hutbe-i Şamiye, s: 137, Y.A.N. İstanbul
2-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 266, Y.A.N. İstanbul
3-Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s: 174, Y.A.N. İstanbul
4-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 324
5-Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar, 5. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, s: 67, Y.A.N. İstanbul
6-İsrâ Sûresi: 44.
7-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 605, Y.A.N. İstanbul
8-A.g.e., s: 570
9-A.g.e., s: 320, Bülbül Bahsine Bir Tetimme
10-Nursi, Bediüzzaman Said, 24. Mektubun Birinci Zeyli s: 289, Y.A.N. İstanbul
11-Furkan Suresi: 77
12-Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 289, Y.A.N. İstanbul
13-İsrâ Sûresi: 44.
14-Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 489, Y.A.N. İstanbul
15-A.g.e., s: 290
16-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 45, Y.A.N. İstanbul
17-Nursi, Bediüzzaman Said, İşârâtü’l-İ’câz, s: 46, Y.A.N. İstanbul
18-Nursi, Bediüzzaman Said, Mesnevi-i Nuriye, s: 118, Y.A.N. İstanbul
19-Câmiü’s-Sağîr, 6:291, 292; Ramûzü’l-Ehâdis, s. 453; Kenzü’l-Ummâl, 3:419, hadîs no: 7236
20-Fâtiha Sûresi: 5
21-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 324, 325, Y.A.N. İstanbul
22-A.g.e., s: 325
23-Nursi, Bediüzzaman Said, Lem'alar, s: 332, Y.A.N. İstanbul
24-A.g.e., s: 350





