Soru: "Teshirin şükrünü eda etmek" ne demektir?
Cevap: Teshîr: Arapça bir kelimedir. Sihir, emri altına alma, emrine itaat ettirme, boyun eğdirme. zaptetme, ele geçirme anlamlarına gelmektedir.
İnsanın gücü sınırlıdır. Gücünün yettiği şeyleri güzellikle veya zorla emri altına alması kabul edilebilir bir durumdur. Ancak etrafımıza baktığımızda insanın gücünün yetmediği, haberinin olmadığı, ruhunun bile duymadığı o kadar çok muazzam işler dönüyor ki, onları burada saymak mümkün değildir. Mesela; güneş hiçbir çabamız olmadan bizim için çalıştırılıyor, bizim için boynu eğdirilmiş ve bize hizmet ettiriliyor. Bunun gibi çok misaller verilebilir.
İnsana bu sınırlı gücünü veren Allah’tır. Allah vermezse hakikatte o güç de yoktur. “Nihayetsiz acziyle nihayetsiz belalara mâruzdur. Hadsiz düşmanın hücumuna müptelâdır. Nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz ihtiyaçlara giriftardır.” İstekleri ise hadsizdir. Peki insan bütün bunları nasıl elde edecektir? Elbette dua ile şükür ile elde edecektir. Çünkü şükür nimeti ziyadeleştirir. İkram ve ihsan edeni memnun eder ve merhametini celb eder.
İnsan cisim itibariyle küçük, hakir, fakir ve de zayıf bir mahlûktur. Dehşetli mevcudatın dalgaları arasında çalkalanıp gitmektedir. Ama diğer yandan da İslâm terbiyesiyle abdiyeti içinde bir sultandır ve cüz’iyeti içinde bir küllîdir, küçüklüğü içinde bir âlemdir, hakareti içinde büyük makam sahibidir. İşte a zaman; "Benim Rabb-i Rahîmim, dünyayı bana bir hâne yaptı; ay ve güneşi o hâneme bir lâmba ve baharı bir deste gül ve yazı bir sofra-i nimet ve hayvanı bana hizmetkâr yaptı; ve nebâtâtı, o hânemin zînetli levâzımâtı yaptı." diyebilir.
Hem insan kendi vücudunu idare etmekten de âcizdir. Mesela midesinin işlerini tanzim etmeye ne ilmi, ne gücü ve ne de zamanı yeter. Dolayısıyla insan; "Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikàne (şefkatlice) terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lûtuflarıyla böyle nâzeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?" sorusunu sormak ve cevabını bulmak, elinin yetişemediği ihtiyaçlarını acz ve fakr ile yalvararak karşılayacak olan Yüce Allah’tan dua ile dilemek zorundadır.
Mesela: “Bir çocuk, eli yetişmediği bir merâmını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister; yani, ya fiilî, ya kavlî lisân-ı acziyle, bir duâ eder, maksuduna muvaffak olur. Öyle de, insan, bütün zîhayat (canlılar) âlemi içinde nâzik, nâzenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmânirrahîmin dergâhında, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla duâ etmek gerektir; tâ ki, makàsıdı ona musahhar olsun veya teshîrin şükrünü edâ etsin. Yoksa, bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, "Ben kuvvetimle bu kàbil-i teshîr olmayan (emir altına girmeyen) ve bin derece ondan kuvvetli olan acîb şeyleri teshîr ediyorum. Ve fikir ve tedbîrimle kendime itaat ettiriyorum" deyip küfrân-ı ni’mete (nimeti vereni inkara) sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine(âciz yaratılışına) zıd olduğu gibi, şiddetli bir azaba kendini müstehak eder.”
Çocuk âcizliğin ve zayıflığın bir sembolüdür. Buna rağmen bir çığlık attı mı yer yerinden oynuyor, herkes ona koşuyor. Âciz ve nazdar bir çocuğun etrafında annesinin, babasının ve yakınlarının pervane gibi dönmeleri, çocuğun çok güçlü oluşundan değildir. Çocuğun âciz, muhtaç ve çok sevimli oluşu onların şefkat ve merhametini celb ediyor ve severek hizmetine koşuyorlar. İşte; “İnsan, şu kâinat içinde pek nâzik ve nâzenin bir çocuğa benzer. Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudât, ona musahhar olmuş.” ona itaat ediyor. Bütün kâinatı, gücümüzün yetmediği bütün varlıkları, imdadımıza koşturan, bize itaat ve hizmet ettiren, onlar aracılığıyla ihtiyaçlarımızı karşılayan Allah’ı tanımak ve O’na teşekkür etmek elbette çok lazımdır.
Vücudumuzun bize itaat etmediğini düşünelim. Her biri bir tarafa gider ve dağılır. Bu durumda kendimizi nasıl toplayabiliriz? Bir düdük çalınca gelecekler mi acaba? Sonra o düdüğü çalacak aklı, gücü ve nefesi emrimiz altına alabilecek miyiz? İçtiğimiz su, yediğimiz lokma, aldığımız hava, ayaklarımızı bastığımız zemin, tepemizdeki gök kubbe, kısacası akla ne gelirse bizim irademizin dışında bize Mutlak İrade sahibi Allah tarafından tahsis edilmiş, itaat ettirilmiş, musahhar/teshir edilmiş. Bunu görmemek ve iman edip bu teshirin şükrünü eda etmemek elbette nankörlük olacaktır.
İşte insan zaafını anlayıp ve aczini bilip diliyle, haliyle, tavrıyla dua edip Allah’tan medet eylese, kendi hizmetine verilenler için (o teshîrin şükrünü) edâ ile beraber isteklerine öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle musahhar olur ki, kendi iktidarıyla bunların onda birini bile elde edemez. Burada Allah’ın insana olan şefkat ve merhametini, düşmanlarına karşı olan himayesini gurura kapılarak inkâr etmek büyük bir ahmaklık olacaktır.
İnsanlıkta görünüşte bir saltanat vardır. Büyük gelişimler kaydetmişler ve büyük medeniyetler kurmuşlardır. Bütün bunlar celb ile değil, galebe ile değil, mücadele ile değil; belki ona, onun zaafı için teshîr edilmiş/boyun eğdirilmiş, onun aczi için ona yardım edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiştir. Kendisine verilen saltanatın sebebi de ilmî kuvvet ve iktidarı ile değil, belki Rabbimizin şefkati, esirgemesi, rahmeti ve hikmeti ile eşya ona teshîr edilmiştir. “Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerâta mağlûp olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi (meyvesi) olan teshîr-i Rabbâniye ve ikram-ı Rahmânîdir. Ey insan! Mâdem hakikat böyledir; gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını istimdâd lisâniyle, fakr ve hâcâtını tazarrû ve duâ lisâniyle ilân et ve abd olduğunu göster. Ve [Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi: 173.)] de, yüksel.
Benlik/enaniyet duygusu insana aczini ve fakrını unutturur, gurura kapılmasına, haddi aşmasına sebep olur. İslam terbiyesi ile terbiyelenip gurura kapılmadan Allah’ı tanımak ve haddi aşmamak insanın birinci vazifesidir.
Bu hususta kader ile cüz’-i ihtiyarinin ilişkisini de dikkate almak gerekir. Müminin teklif ve mesuliyetten kaçmaması için karşısına cüz-i ihtiyârî çıkar; ona "Mesul ve mükellefsin" der. Yaptığı iyilik ve kemalat yönünden de gurura kapılmaması için karşısına kader dikilir ve ona "Haddini bil, yapan sen değilsin." der. Çünkü insan iyilik, hayır icat ve yönünden hiç hükmündedir ve iktidarı pek azdır. Dolayısı ile insana teshir edilen şeylerin haddi ve hesabı yoktur. Bu durumda insana teshirin şükrünü eda etmek düşüyor. Kendisine verilen nimetlerden sadece birisinin, mesela gözünün şükrünü ömrü boyunca çabalasa eda edemez, tam karşılığını veremez. Ama lütfu, keremi, ihsanı, şefkat ve merhameti sonsuz olan Rabbimiz, küçücük de olsa şükür ve ibadetlerimizi çok hükmünde kabul ediyor, nimetlerini daha da ziyadeleştiriyor.
Kaynak:
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, 24. Söz, Birinci Makamın Beşinci Noktası, s: 285-286; ve Dördüncü Nüktesi, s: 295-297; 26. Söz, Birinci Mebhas, s: 427






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.