Şu An Buradasınız: Anasayfa KADİR AYTAR Çanakkale'yi Geçilmez Kılan Ruh

Risale Akademi

Çanakkale'yi Geçilmez Kılan Ruh

e-Posta Yazdır PDF

Çanakkale Savaşı, aradan 89 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ tazeliğini korumaktadır. Hemen hemen her evden bir veya birkaç yiğit kaybedilmiştir. Analar evlatsız, kadınlar dul, çocuklar da yetim kalmıştır. Nice sevdalılar da, kavuşmak mahşere kaldı diyerek, sevdalarını yüreklerinin derinliklerine gömmüşlerdir. 250 binden fazla şehit verdiğimiz savaşı, Ankaralı Âşık Ömer’in mısralarından okuyalım:

Çanakkale derler yokken hesapta
Mahşerin dünyada kurulduğu yer,
Çanakkale derler topraktan kapta,
Şehitlik şerbeti verildiği yer.
(Çanakkale Destanı)

 Avrupa’nın doymak bilmez hırsları, dünya harplerinin çıkmasına sebep olmuştur. Dünya harplerinden hem insanlık, hem de Müslümanlık çok zarar görmüştür. İnsanların, özellikle Avrupa’nın mağrur ve cebbar zalimleri, kuvvet ve zenginliklerine dayanarak dehşetli bir azgınlığa girişmişlerdir. Birkaç adamın cânîce yürüttükleri hatalı siyasetin sonucunda milyonlarca çaresiz ve masum insan mahvedilmiştir. Birinci Dünya Harbinin bir parçası olan Çanakkale Savaşında da gözü dönmüş bu cânîler, dünya milletlerinin birçoğunu üzerimize salarak bir kaşık suda boğmak istemişlerdir. Bu durumu Mehmet Akif, Çanakkale Şehitleri şiirinde şöyle ifade eder:

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
------
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
 Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
------
Eski dünya, yeni dünya bütün akvam-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi? Hakikat mahşer,
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında;
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani tauna da züldür bu rezil istilâ...

İşte insanları böylesine perişan eden Avrupalılar, bir de utanıp sıkılmadan kendi “tek dişi kalmış” medeniyetlerinin insanlığa saadet getireceğini ifade etme yüzsüzlüğünü göstermişlerdir. İnsanların yüzde sekseninden fazlasını sefalete sürükleyen, zahmet ve çile çektiren, hakkını ve namusunu çiğneyen, kanını emen bir düzene, hiç medeniyet denilebilir mi? Bunun adı, vahşetten başka bir şey değildir. Vahşî medeniyetin tek dayanağı kuvvettir. Kuvvet ise, tecavüzü beraberinde getirir. Tek hedefi menfaattir. Menfaatinden başka, gözü hiçbir şeyi görmez. Hayatının prensibi mücadeledir. Mücadele ise, sürtüşmeyi gerektirir. Kitleler arasındaki birlik ve beraberliği sağlayan bağları, farenin kemirdiği gibi kemirir. Önce ırkçılığı körükleyerek milleti birbirinden ayırır, sonra da yutarak beslenir. Irkçılık ve menfî milliyetin sonunda da Çanakkale’de olduğu gibi dehşetli çarpışmalar meydana gelir. Bu dehşetli manzarayı yine Mehmet Akif’in mısralarından izleyelim:

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam;
Atılan her lağımın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak;
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
(Çanakkale Şehitleri)

 Alçakça heves ve arzularını tatminden başka bir şey olmayan bu vahşeti gerçekleştirenlere insan denilebilir mi? Kendilerini medenî zanneden bu insanların içleri dışlarına çevrilse; kurt, ayı, yılan, domuz, maymun gibi vahşî hayvanların postuna bürünmüş canavarlar oldukları görülür.
Bunca vahşet ve canavarlıklara rağmen itidallerini bozmayan Müslüman Türkler, düşmanların yaptığı gibi, hunharca bir canavarlığa ve insanlık dışı bir vahşete asla tenezzül etmemişlerdir.
 Çanakkale Savaşı, milletimizin isteği dışında çıkarılmış, “hesapta olmayan” bir savaştır. Manevî sorumluluğu tamamen savaşı çıkaranlara aittir. Fakat görev düştüğünde kutsal vatan topraklarını korumak hepimizin görevidir. Bir ana, ciğerparesi yavrusunu, bu göreve bakın nasıl uğurluyor:

Haydi yavrum! Ben seni bugün için doğurdum;
Hamurunu yiğitlik duygusuyla yoğurdum.
 Haydi oğlum, haydi git;
 Ya gazi ol, ya şehit...
(M. E. Yurdakul, Ya gazi ol... Ya şehit)

Türk milleti Çanakkale’de dünyada eşi benzeri görülmemiş bir savunma örneği göstererek düşmanlarının heveslerini kursaklarında bırakmıştır. Namusu olan vatanını düşmanın pis çizmelerine çiğnetmemiştir. Bunu da iman gücüyle yapmıştır. O iman gücüyle ki, gözünü kırpmadan ölüme atılabilmiştir. Hiç tereddütsüz “ölürsem şehit, kalırsam gaziyim” diyebilmiştir. Bunun da güzel neticelerini görmüştür. Ne kadar övünülse azdır. Faruk Nafiz Çamlıbel, Çanakkale şiirinde, bunu ne de güzel mısralarına döker:  

Öğün, ey Çanakkale, cihan durdukça öğün!
Ömründe göstermedin bin düşmana bir düğün,
Sen bir büyük milletin savaşa girdiği gün,
Başına yüz milletin birden üşüştüğü yersin!

Gaziler bizim baş tâcımız, iftihar kaynağımızdır. Milleti için, vatanı için yaptıkları büyük fedakârlıkları kelimelerle ifade etmek imkânsızdır. Ölüme hiç sarsılmadan, büyük bir metânet içerisinde gitmeleri ne kadar takdir edilse azdır. Gazi Mustafa Kemal, Bombasırtı vakasını anlatırken Mehmetçiğin ölüme atılışını şöyle dile getirir: “ Karşılıklı siperlerimiz arasında mesafe sekiz metre. Yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiç biri kurtulmamacasına düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar gıptaya şayan bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir fütur bile göstermiyor, sarsılmak yok. Okuma bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler, Kelime-i Şehâdet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.” (1)     








 Beşinci Osmanlı Ordusu Kumandanı Mareşal Liman Von Sanders, Türk askerinin ölüme gülümseyerek gidişini, hayret duygularını gizlemeden şu ifadelerle anlatır :








 “Bir asker için mutluluk denen bir şey varsa, Türklerle omuz omuza savaşmaktır diyebilirim. Fakir insanlardı. Buğday kırığından çorba, en önemli yemekleriydi. Sağlıksız su içerlerdi. Çamur barınaklarda yatarlardı. Fakat en modern silah ve araçlarla donanmış düşmanlarına karşı askerler gibi savaşırlardı... Bu insanların kalplerinde sadece ve sadece ulvî bir vatan sevgisi vardı. Ölüme, onlar kadar gülümseyerek giden bir millet ferdi daha görmedim.” (2)









 Savaş esnasında, manevî duyguların ve coşkunun zirvesinde bulunan Mehmetçiğin, kendi canının sevdasına düşmesi mümkün değildir. O artık bütün varlığı ile vatanı için fânî olmuştur. Fırsat buldukça, mermi ve top gülleleri tepesinden vızır  vızır  uçuşsa bile, hiçbir korku ve endişe duymadan, Rabbinin huzuruna durup yardım dilemekten, O’na karşı olan mühim vazifesini yerine getirmekten de geri durmamıştır. Ahmet Nedim, Namaz adlı şiirinde, bu manzarayı şöyle anlatır:

Kendisine, süngüsünden bir mihrapçık kurmuştu,
Sonra, onun karşısında namazına durmuştu.
     
 Şehitlik makamı, yüce bir makamdır. Velîlik makamıdır. Böyle yüce bir makamı kazanmak kolay ve de ucuz değildir. İman ve vatan aşkıyla yanmayan o makama erişemez, şehadet şerbetinin tadına bakamaz. O yüce makama erenlere ne söylesek azdır. Ne kadar övsek azdır. Ruhları ebediyen şâd olsun. Son sözü yine Mehmet Akif’e bırakalım:

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe!” desem, sığmazsın.
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber. 
     (Çanakkale Şehitleri)

Kaynaklar:
1-Öztürk, Bekir (Doç. Dr.), 1995, Şiirimizde Çanakkale Savaşları, Mimoza Yayınları, Konya.
2-Kabaklı, Ahmet, Çanakkale’nin Ruhu, Yahya Kemal’in Dili, 18.12.1998, Türkiye Gazetesi)

Polis Dergisi Çanakkale Özel Sayısı

Son Güncelleme ( Pazartesi, 07 Haziran 2010 20:46 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 102 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

Çok Okunanlar

free hit counter