Şu An Buradasınız: Anasayfa Makaleleler Risale-i Nur ile sınanmak

Risale Akademi

Risale-i Nur ile sınanmak

e-Posta Yazdır PDF

20 Temmuz 2010 Salı 06:24
Bu köşede paylaşılan bilgilerle ilgili okuyucu tenkidlerine cevap verme gayreti göstermediğim bilinen bir husustur. Bu tavrımda her hangi bir değişiklik yapmış değilim. Bunun bir sebebi tenkidlerin bir çoğunun yazılanı yanlış anlama ya da anlama gayreti göstermeme illetinden kaynaklanıyor olmasıdır. Yoksa bunları ciddiye almama gibi bir durum söz konusu değil. Bilakis her birine çok önem veriyorum! Bu yazıda özel tenkidlerden ziyade genel bir takım itirazlara –öncelikle beni Risale-i Nur ile yüzleşmeye çağıran tenkidlere- daha yakından bakmaya çalışacağım!

Nur talebeleri genel bir tavır ile tartışmadan kaçınma, ihtilaflı konulara girmeme, kardeşlerini tenkid etmeme gibi güzel hasletlere sahipler. Bunlar esasında bir insan için övülmüş sıfatlar arasındalar.
Ne varki bu kaçınma bazı durumlarda toplumu derinden sarsan problemler karşısında da tekrar edilmektedir. Bu problemin başında tehlikeli alanlar arasında sayılan “Kürd meselesi”nin öncelikli bir yeri var. Biz görmezden gelsekte bu problem artık Anadolu’da her eve bir ateş düşüren, her gönlü derinden yakan bir yangın haline gelmiştir. Üstelik İslam aleminin bir çok problemine çözüm üreten Risale-i Nurların bu hastalığın devasını ortaya koyduğuna dair güçlü bir inanç var.

adsiz.jpgDaha doğru bir yaklaşım ile Üstad, bu devayı bizim omzumuza bir insaniyet ve samimiyet borcu olarak emanet etmiştir. Sözü uzatmadan cemaat bu konuda inisiyatifi bir an önce ele almak zorundadır. Yoksa vakit geçmiş olacaktır. Zira doğru sözlerin de bir ömrü vardır. Üstad bunun çözümünü 100 yıl önce söylemiş deyip oturmak, meseleyi hep aynı noktada tutmak için yeterli değildir.

Nur talebeleri genellikle renk ve ırk körüdür. Benim milliyet anlayışım bütün insanlık için “iki milletli iki vatanlı” tek bir dünyadan ibarettir. Ancak Kürd sorununun tarafları reel olarak bizim dışımızdadır. Zaman zaman Türk milliyetçiliğine vurgu yapmam bu gerçeğin farkında olmaktan kaynaklanır. Türk milliyetçiliğini yok saymak, hatta Osmanlı Devletini Türk devleti saymamak gibi söylemler bu meseleyi çözümsüzlüğe mahkum etmekten öteye bir anlam taşımazlar. Benim anladığım kadarıyla Üstad bu ince meselenin farkındadır.

Selçuklu ve Osmanlılar zamanında Türklerin milli bir kimlikleri vardı. Üstadın deyimi ile milliyeti İslâmiyetle imtizaç etmiş, milliyetini Kur'ân'a ve İslâmiyete kal'a yapmış bir kimlikti bu. Asırlarca divanında Türkçe konuşan, kanunnamelerini Türkçe düzenleyen, İstanbul’dan bütün alem-i İslama gönderdiği kadılarına, valilerine ve kumandanlarına emirlerini Türkçe yazan bir şuur vardı. Ama onun muhatapları Osmanlı bayrağının Livaü’l- İslam olduğunu bilirlerdi. Türklük İslamiyetle mezc olmuş, dünyanın pek çok yerinde “İslam oldu” yerine  “Türk oldu” denilir olmuştu.

Bu bayrak düşerse yıkılacak olan İslam milletini koruyan kalenin yıkılacağını biliyorlardı. Bu şuurla en zayıf olduğu dönemlerde bile Sumatra’dan Hindistan’a Cebel-i Tarık’tan Kafkasya’ya uzanan bir coğrafyada Osmanlı’nın liderliği tartışılmazdı. İstanbul İslam hilafetinin ve ittihad-ı İslam’ın merkeziydi.

XIX. asırda ortaya çıkan etnik unsurların uluslaşma süreci –ya da milliyetçiliğin dini esaslar yerine, ırk temelli faraziyeler üzerine bina edilme süreci – görmezlikten gelinemez.
Osmanlı vahdetini parçalayan bu süreç, bizde en yoğun şekilde Meşrutiyet döneminde yaşandı. Ayrıntılar sözü uzatır, ancak bu dönem için İttihatçıların ırkçılıkla suçlanması yaygın bir söylemdir. Oysa İttihatçılar, ittihad-ı anasır (Osmanlıcılık) ve ittihad-ı İslam’ı (İslamcılık) denedikten sonra Türkçülük ellerinde kaldı. Şayet Meşrutiyet döneminde Rum, Ermeni, Arnavut, Arap ve (bir ölçüde Kürd) kulüpleri İmparatorluğu parçalamak için çalışmasalardı, İttihatçılar üçüncü adımı atmayabilirlerdi.

Üstad bu konuda da hakperesttir. Yukarıda resmini verdiğim küpürde Üstad bu durumdan yakınacaktır:
“Şimdi cemiyetimiz hükûmet-i meşruta-i meşruadır. Hükûmet içinde hükûmetin zararı görüldü. Seviye-i irfan bir olmadığından, fırkalarda husumet, taassup ve taraftarlığı intaç eder. Hemde avam-ı cahil fırkaya dahil olduğu halde bir maddi kuvveti intaç eder. Tabiî o kuvveti istimal ile siyasete karışacak ve umumî idarede beşeriyete hoş görünecek lezaiz-i tahakkümatı yapacak, sahib-i ağraza müsait bir zemin olur. Binaenaleyh, bizdeki fırkaların şimdiki hal ile devamı gayet zarardır. Lâkin bir şirkette veya münevverü'l-fikir ve bîtaraf canibinde tenkidat-ı siyasetten veya ehl-i ilim mabeyninde nasihat ve irşad daha nafi olur. Şimdi siyasete karışan umum cemiyetleri ya tevhid veya lağv etmeli. Zira hükûmet-i meşruamız cemiyetimizdir.
Bediüzzaman Said-i Kürdî.”

Üstad özetle, siyasi cemiyetlerin cahil insanlardan güç alarak nüfuz yarışına girdikleri, bu durumun milli vahdeti bozacağı, bu cemiyetlerin lağvedilerek insanların irşadına çalışılması gerektiğini ileri sürmekteydi.

Üstad bu fikirlerini günün şartlarına göre düzenlemiş değildi, cumhuriyet döneminde yazdığı eserlerinde de aynı hakikatı tekrar etti:







“Hem bizde, iptida-yı Hürriyette, Babil Kalesinin harabiyeti zamanında "tebelbül-ü akvam" tabir edilen teşâub-u akvam ve o teşâub sebebiyle dağılmaları gibi, menfi milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeni olarak pek çok kulüpler namında sebeb-i tefrika-i kulûb, muhtelif mülteciler cemiyetleri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar ecnebîlerin boğazına gidenlerin ve perişan olanların halleri, menfi milliyetin zararını gösterdi.
İşte, ey ehl-i Kur'ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur'ân-ı Hakîmin bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur'ân'ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur'ân'a ve İslâmiyete kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehâcümâtı def ettiniz. Tâ  

âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa'nın ve frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız."

Osmanlıdan sonra her birisi Üstadın sağlığında gerçekleşen ırkçı ve inkarcı uygulamalar ile başta Türklerin sahih milliyetçilik anlayışı, Kürdlerin Kürd olarak yaşama hakları, Türklerle Kürtler arasındaki hilafet ve İslamiyet bağları tahrip edildi.








Üstad bütün bu uygulamalara karşı, müsbet hareket tarzını, eğitim ve irşad metodunu öne çıkardı. Kemalist rejimin bütün uygulamalarını reddettiği halde ayrılığa, bölünmeye, devletin varlığına karşı tavır almaya dair en küçük bir imada dahi bulunmadı.








Bu tutumu her halde korktuğu ya da takiyye yaptığı için değildi. O sadece bizlerin içinde hapsedilip kaldığımız kısa günün içinden konuşmuyordu. İttihad-ı İslamın parlak bir istikbalde tahakkuk edeceğini gören bir idrakın yüceliği ile Türklere tekrar “milliyetini  İslâmiyetle mezc etme, Kur'ân'a ve İslâmiyete kal'a yapma” yolunu gösterdi. Kürdlere cemaat-i İslamiye içerisinde –cehaletten kurtulma, ihtilafları giderme ve zengin olma- yoluyla varlığını her yönüyle geliştiren, özgün bir üye olma görevini verdi.

Günümüzde alem-i islamın şerefini kurtaracak güçlü bir şemsiye olma yolu -maddi sebepler açısından bakıldığında Allahu a’lem bi’s-sevap- Türkiye’nin önünde açılmış görünmektedir. Bu yol ittihad-ı İslam’a açılacaktır inşallah! Bu yolun önündeki tek engelin şimdiki halde Kürd meselesi olduğu bilinmeyen bir durum değildir.







Buraya kadar belki de birbirinden kopuk şekilde ele aldığımız konuları belirli bir esas bağladıktan sonra Kürd meselesi için –bence hayati önem taşıyan- bir iki esasa işaret etmek mümkün olacaktır.

Son iki yüzyıl için Türklerin milli benliklerinde yer eden en esaslı korku, bölünme korkusudur. Avrupanın himayesinde çeşitli entrikalarla Türk insanına büyük acılar yaşatan Ermeni, Rum, Sırp, Bulgar Arnavut, Arap ayrılıkçı hareketleri, Kürd meselesinde de benzeri bir oyunun oynandığı korkusunu vermekte ve en masum talepler bile büyük tepkiyle karşılanmaktadır.








Madem bu asır ırkçı bölünmelerin değil Avrupa birliği örneğinde olduğu gibi yeniden iki kutuplu dünyanın, millet-i islamiye ve millet-i küfriyenin kültürel ve siyasi olarak yeniden inşa edileceği bir asırdır, öyleyse Kürdler kesin olarak bölücülük ithamını reddetmeli bu güveni inşa etmek için özel bir gayret sarf etmelidirler.

İkinci bir husus resmi dili kabüllenme konusudur. Kurucu milletin dili genel olarak tüm dünyada resmi dil olarak kabul edile gelmiştir. Dillerin geleceğini medeniyet yarışındaki seviye belirler. Bu yüzden bu konunun içinden çıkılmaz bir problem alanı haline getirilmesi yararsızdır. Kürdçe’nin varlığını ya da öğrenme ve kullanma hakkını savunmak, Türkçe’nin resmi dil olmasını reddetme hakkı olarak görülmemelidir.






Sorunun çözülmesini isteyen tarafların taleplerine bir sınır çizme zorunluluğu vardır. Zira “ne istediğini bilmeyen bir insan, ne kazandığını da bilemez” bu kural toplumsal problemler için de fazlasıyla geçerlidir.

Bu iki esasın gözetilmesi Kürdlerin toplumsal taleplerinin geniş bir kitle tarafından kabul görmesini sağlayacak ve çözümü kolaylaştıracaktır. İslam milleti içerisinde Kürdlerin eğitimli, medeni, zengin bir üye olarak yer almaları - hastalıklı bir uzvun şifa bulması gibi-  fayda verecektir. Medeniyet yarışında eskiden olduğu gibi -“Türkler bizim aklımız, biz onların kuvvetiyiz, ikimiz iyi bir insan oluruz” diyen Üstadın tarifi ile – güç birliği edilecektir.

Lafı buraya kadar getirmişken alıngan kardeşlerime kısa bir iki hatırlatma yapmak yerinde olur. Yazılarımda kastedilen milliyetçilik üstadın tarif ettiği milliyetçiliktir. Kendi tarifinizle başkalarını yargılamanız anlama zafiyetini içerir.







Kendi ölçülerimizle başkalarını yanlış bulmamız mümkündür, buna itiraz da edilmez. Ancak bunu Risale-i Nur adına yapacaksak daha dikkatli olmalı ve “acaba ben yanılıyor olabilir miyim” diye konuya bir daha bakmalıdır. Eşitlik hukukta ve kanun önünde mümkündür. Moral değerler açısından Anayasaya veya -Kemalistlere özenerek- dağa taşa Türklerle Kürdler, Türkçe ile Kürtçe eşittir diye yazmakla bunlar birbiri ile eşit olmazlar. Kürtler ve Kürtçe için Üstadın yüz yıl öncesinden başlatmak istediği medeniyet yarışı başlatıldığında belki de öne geçerler. (Bu yarışı geciktirme suçu sadece Türklerin değildir.)

Müslümanların şerefini kurtaracak, İttihad-ı İslam’ın yollarını açacak her hangi bir unsurun kimliğini –Kürd olsun Arap olsun- ben şerefle taşıyabilirim. Bunu şayet Türkler başarırsa sende Türk kimliği taşımaktan utanmamalısın aziz kardeşim

Resim için dipnot:
Mizan Gazetesinde 31 Mart olaylarından hemen önce yayınlanan bu açıklama çeşitli kitaplarda bazı cümleleri eksik olarak yer aldığı için anlaşılma zorluğu taşıyordu. Buradaki haliyle bu zorluklar büyük ölçüde ortadan kalkıyor.
risalehaber

Son Güncelleme ( Salı, 20 Temmuz 2010 08:52 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 110 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

Çok Okunanlar

free hit counter