Şu An Buradasınız: Anasayfa Makaleleler "Rüyada Bir Hitabe"ye Tarihi Açıdan Bir Bakış

Risale Akademi

"Rüyada Bir Hitabe"ye Tarihi Açıdan Bir Bakış

e-Posta Yazdır PDF

meclisGİRİŞ


Büyük yıkılışların, değişikliklerin ve hatta yok oluşların yaşandığı 19. yüzyıl ile 20 yüzyılın ilk yarısında, Müslümanların ve İslam dünyasının dinî, sosyal ve siyâsî meseleleriyle ilgili orijinal görüşleriyle asrımıza ışık tutan Bediüzzaman Said Nursî, çağdaş bir İslam düşünürü olarak her zaman Müslümanları ümitli olmaya çağırmıştır. İslam dünyasının, özellikle de uzun süre İslam’ın bayraktarlığını yapan Osmanlı Devleti’nin en sıkıntılı en bunalımlı günlerinde dahi geleceğin İslam’ın olacağını söylemiştir. Ayrıca bütün görüş,  düşünce ve çalışmalarında İslam birliği, yardımlaşma ve dayanışmayı hep öne çıkarmıştır. Onun çok önemli bir özelliğinin meşrutiyet, İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet dönemlerinde yaşamasına rağmen fikirlerinde bir değişmenin olmamasıdır. Hâlbuki başta da belirttiğimiz gibi bu dönemlerde birçok insan konjöktürel duruma göre hareket etmiş, savunduğu ya da sahip olduğu düşüncesinden vazgeçmiş, geçmişini unutmuş ve hatta inkâr etmiştir.


Bundan dolayı bu mütevazı çalışmada onun “Rüyada Bir Hitabe” adlı değerlendirmesini tarihî altyapı ve gerçekleriyle ortaya koymaya çalışacağız. Bu sayede de onun, Osmanlı Devleti ve Müslümanların hasta adam, yok oldu, tarihten siliniyor denildiği bir zamanda ümit verici görüşlerini paylaşmaya çalışalım.

“1335 senesi Eylül’ünde, dehrin hadisatının verdiği yeis ile şiddetle muzdarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nûr arıyordum. Manen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüyayı sâdıkada bir ziya gördüm.” (1)


Önce Bediüzzaman’ın rüyayı gördüğü sırada “dehrin hadisâtı”na (zamanın olaylarına) bir göz atmak gerekir: Öncelikle dehri etkileyen Osmanlının durumuna bakalım: 1335 (1919) Eylül’ünde,  1914–1918 arası dört yıl boyunca dokuz cephede I. Dünya Savaşı devam etmiş, mağlup, bitkin ve harap olarak çıkmışızdır. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile mağlubiyetimiz tescil ettirilmiştir. Uzun yıllar insanlığa, insanlığı öğreten, tek amacı i’lâ-yı kelimetullah olan muhteşem devlet, gücünü, kuvvetini kaybederek tarih sahnesinden çekilmiştir. Çünkü İzmir başta olmak üzere, Ege kıyı şeridi yıllarca Osmanlının kanatları altında özgürce hayatlarını sürdüren ve kalemiye sınıfını oluşturan Yunanlılar, Güney ve Güneydoğu Fransız ve İngilizlerin istilasına uğramıştır. 1917 sonunda Bolşevik ihtilali yapan Rusların gözü Anadolu üzerindedir. İstanbul’da İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan kuvvetleri vardır. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Sultan VI. Mehmet Vahdeddin ve Milli Mücadele boyunca İstanbul hükümetine beş defa sadrazam olan eniştesi Damat Ferit Paşa, ülkenin yarı sömürge haline gelmesine mani olamamış ve hatta Mondros’un değiştirilmesinin ülkeyi büyük felaketlere sürükleyeceği kanaatinde idiler.


Diğer yandan 1908–1918 arasındaki Balkan ve I. Dünya Savaşları gibi iki büyük felaket erkek nüfusu eritmişti. Uzun yıllar devam eden savaşlardan dolayı hazine bomboştur. Yokluk ve fakirlik had safhaya ulaşmıştır. Anadolu başta olmak üzere diğer bölgelerde asayiş ve huzur kalmamış ve dağları eşkıyalar ele geçirmiştir. Anadolu’nun içlerine kadar sızan galip devletlerin mensupları, Mondros Antlaşma gereğince eldeki silah ve diğer savaş malzemesini topluyordu.


Bunların yanında en önemli çöküntü ise; ümit yoktur diyerek, ruhların karanlık ve kederle örtülmesidir. Devletin kaderinde rol oynayan ilmiye sınıfı, içteki kısır çekişmelere, sen-ben kavgalarına alet olmuşlardır. Devleti idare edenler, gerçek medeniyeti temsil eden, kurtuluşun, saadetin ve faziletin tâ kendisi olan İslamî esaslardan uzaklaşmış ve bunun sonucunda yukarıda da belirttiğimiz istilacı düşmanların asırların birikimi olan kin ve intikam duygularıyla yaptıkları insafsız saldırılarla Devlet paramparça olmuştur. Ümitsizliğe düşen ilmiye sınıfını teşkil eden ulemâ İngiliz Muhipler Cemiyeti’ne üye olmuşlar ve kurtuluşun onlara bağlılıkta olacağına inanmışlardır.


Bu atmosferde Bediüzzaman’ın maddî ve manevi olarak nasıl bir halet-i ruhiye içinde olduğuna bakmak gerekir. Devletin içinde bulunduğu çıkmazdan belki kurtulabilir diye benimsenen 1908 İkinci Meşrutiyet’ten sonraki yıllarda Bediüzzaman, hayatı gereği meslek ve meşrep olarak şahsiyetini teşkil eden, yani mensubu olduğu ilmiye sınıfının din ve maneviyat kadrosu içinde eşine rastlanmayan gayret ve faaliyet içinde olduğunu görüyoruz. Daha sonraki yıllarda; “Alem-i İslam’a indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum.”(2) diyerek duyduğu ıstırabı belirtiyordu. Bunun yanında insanlardaki bu ümitsizliği yok etmek için gayret ve faaliyetlerinden de geri durmuyordu. 23 Temmuz 1908 (10 Temmuz 1324) tarihinde Selanik’te bir düşünür ve din adamı olarak ilk nutku o vermiştir.(3) Bu konuşması hayatının birçok safhasında olduğu gibi, diğer düşünür ve devlet adamlarında olmayan bir örgü ve yapı içindedir. Çünkü Bediüzzaman, rejimleri, isimleri ile değil de uygulamaları ile değerlendirmiştir. Eğer yapılacak değişiklikler ile çağdaş, yani yaşanılan zamana ulaşılamayacaksa, hasretini çektiğimiz ilim ve teknik varlıklara, aslî değerlerimizi kaybetmeden sahip olamayacaksak, uğruna dökülen kanların, bağlanılan ümitlerin, verilen emeklerin ve gayretlerin iflasa mahkûm olacağını açıklamıştır. Sonuçta üzülerek görmekteyiz ki, Bediüzzaman’ın 1908’de koyduğu cesur teşhis 1918’de vatanın kaderi olmuştur.         


O, Selanik’teki Hürriyet Meydanı’nda 23 Temmuz 1908’de ülkesi ve milleti için nelerin hasretini duymuşsa, milli mücadele ve hatta hayatının sonuna kadar aynı gayenin menfaatsiz, tavizsiz takipçisi ve hizmetçisi olmuştur. Gerçekte her alandaki görüşlerinin isabetli olması da bundan değil midir?


Eski Said’in maddede ve manada sentezi bu ilk gün verilen sözdür. Yeni Said ise, son sayılan bir devirden, tükenmemiş olarak yeniden doğuşunun asıl kaynağını gösterme ve ebedi yol yapma mücadelesi yapan mürşittir. Çünkü Bediüzzaman, hayatının bu döneminde mürşitliğini en mükemmel şekilde yaparak, bütün mesaisini iman üzerinde yoğunlaştırmış ve imansızlık içerisinde yuvarlanan insanları hakka, hakikate ve kurtuluşa çağırmıştır. Bu uğurda hiçbir fedakârlıktan da kaçınmamıştır.


Çizmeye çalıştığımız devletin bu durumunu “kesif zulmet” olarak vasıflandırıyor ve o karanlıklar içinden bir “nur” arıyor. Bilinmektedir ki, Arapça olan yakaza kelimesinin iki anlamı vardır. Birinci anlamı; uyanıklık, ikinci anlamı; şuuru ayakta tutan, hafıza ve hassasiyeti azami seviyede tutma hali.  Yani maddi manevi varlığı (potansiyeli) toplama halidir.


Bediüzzaman’a göre bu hal, ancak Sadık Rüya hali, yani ruhu teksif, yani ruhu yoğunlaştırarak “o kesif zulmet” içinde aradığı nur’u bulma kapısı açıyor.


“Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi dedi: Mukadderat-ı İslam için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem, seni istiyor.”(4)


Tasavvufu, Hasan Basri’den “Ene’l-Hak” diyen Hallac-ı Mansur ve Mevlana’ya kadar safha safha, bütün ayrıntılarıyla bilen ve Allah’a yönelişin ruhi ve samedani berraklığının mutlak şartına sahip olan Bediüzzaman için sadık rüya, ancak âlem-i misalin tecellisidir. Çünkü fani insanların bin bir sebeple konuşamadıkları, göremedikleri gerçekler, aklın, takvanın, safiyetin ve ihlâsın sentezi olan âlem-i misaldedir. Ona da ancak kafayı, fikri ve gönlü gayeye yoğunlaştırmakla gidilebilir. Tabi ki bu da bir mertebedir. Ancak Bediüzzaman’ın böylesine bir mertebeye ulaşması, dinî gayretinin, imanî safiyetinin,  ilim ve irfan seviyesinin hakkıdır.


O da vatan, millet ve âlem-i İslam’ın düştüğü ve görünüşte şer olan şartlar için bu yolu tercih eder, âlem-i misale girer. Birisi ona gelir: - “Mukadderat-ı İslam için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor.”(5) der.


Mukadderat-ı İslam için, yani İslam’ın geleceği ki bu husus Bediüzzaman’ın hayat boyu ardından koştuğu büyük davası olmuştur. Bütün hayatını bu ideal uğruna feda etmiştir. Bunun için hiçbir baskıya boyun eğmeden gerçekleri söylemekten geri durmamıştır. Karşısında kim olursa olsun davası olan İslamî gerçekleri ve İslam’ın geleceğiyle ilgili konuları, sonuç idam sehpası dahi olsa haykırmaktan geri durmamıştır. Yirmi üç yaşında iken Sultan Hamid’in önüne dikilip; “Yıldız Sarayı yerine devrin medresesi (üniversitesi)’ni yap!”  demiştir. Diğer yandan siyaset meydanlarında nutuk atan, elinde silah cephelerde savaşan, metninde emeği olan cihad fetvasını denizaltıyla İslam dünyasına ulaştıran, Teşkilat-ı Mahsusa’da  Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye’de hizmet eden ve çektiği eza, cefa, işkence ve zulümlere rağmen ömrünü büyük davasına vakfeden dahidir. Hayattaki tek gayesi, Müslümanların huzurlu, mutlu olması ve tahkiki imana ulaşmasıdır. İslam’ın geleceğini ele alacak meclis, Bediüzzaman’a göre elbette ki azametli ve muhteşem olacaktır. Said Nursi bakar ki mecliste geçmiş devirlerin mümtaz şahsiyetleri, yaşadıkları zamana göre sıralanmışlar ve yerlerini almışlardır.


İşte bunlar Bediüzzaman tarafından ve onun tabiriyle  “selef-i salihin ve asarın mebusları” diye adlandırılıyor. Bunlar büyük mütefekkir için bilinen kişiler, peygamberin varisi ve kendi asrında görevli olan kişilerdir. Kendisinden dinleyelim:


 “Gittim gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, selef-i salihinden ve asârın mebuslarından her asrın mebusları içinde bulunur. Bir meclis gördüm. Hicap edip, kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:
 Ey felaket; helaket asrının adamı, senin de reyin var, fikrini beyan et! Ayakta durup dedim:


 Sorun cevap vereyim.


 Biri dedi:


 Bu mağlubiyetin neticesi ne olacak galibiyette ne olurdu?


 O muhteşem meclise giren Bediüzzaman hicap edip, kapıda durur ve oradaki azalardan bir zat ona: ‘Ey felaket, helaket asrının adamı! Reyin var, fikrini beyan et!’ der.”(6)


Bediüzzaman’ın, İslam’ın geleceği üzerinde fikir ve karar sahibi olduğu hayatının her anı şahittir. Yine hayatında bizzat uyguladığı soru sormamayı orada da görüyoruz ve; “Sorun cevap vereyim.” diyor. Kendisini muhteşem meclise çağırmaya layık gördükleri halde, içeri girmeyerek matevâziyâne kapıda durmuştur. Onun bu tevazusu da, bütün hayatında başlıca vasıflarından olmuştur.


Neden kendisine felaket ve helaket (bitme, yok olma, mahvolma) asrının adamı diye hitap edilmiştir? Çünkü muhteşem mecliste olanlar, İslam’ın ihtişam devrini yaşamış ve yüce dinimizi layık olduğu mevkide tutabilmek için emek ve gayret vermiş mübarek kişilerdir. Onlar bıraktıkları dönemler ile Mîlâdî: 20.-Hicrî: 14. asrın mukayesesini yapıyorlar.


Öyleyse Mehmet Akif’in tabiriyle ne olmuştur Sadr-ı İslam’a?


Bediüzzaman’a göre İslam’ın aydın ve mutlu devri; asr-ı saadet ile (hulefa-i Raşidin dönemi dâhil) kahraman Asya ordularının cihangir askerlerinin hâkim olduğu dönemde olmuştur. Bundan dolayı İtthâd-ı İslam’ı gaye edinen Bediüzzaman, bu gayenin de ancak milletimizin öncülüğünde gerçekleşeceğini belirtmektedir. Bir gün gelecek İslam dünyası, bir anadan bir babadan doğmuş gibi tek vücud olacak ve müspet milliyeti, amacına hedef edinen bir millet olacaktır.


Bediüzzaman Saîd Nursî bu çileli yolun kenarında değil, bizzat içinde ve hatta önündedir. Bundan dolayı da vatan, millet ve özellikle de mensubu olduğu dinin, saadetlerinin olduğu kadar, felaketlerinin de muhatabı olmuştur. Daha sonraki hayatında İslam dünyası ile ilgili gelişmeler onu çok alakadar etmiş, İslam, Kur’ân ve İslam dünyasının başına gelen olumsuz olaylar onu kalpten vurmuş ve rahatsızlanmasına sebep olmuştur. (Bayram Yüksel’in şehadeti) Burada şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; 1919 yılında İslam’ın geleceğinin muhasebesinin yapıldığı misal âleminde (yakaza halinde) yer alanların takipçileri, ikinci bin yılın başlarında bugünün Müslümanlarının meselelerini kucaklamışlardır.  

Bediüzzaman; “Fikrini beyan et!” diyenlere; “Sorun cevap vereyim…” der.  Biri dedi; “Bu mağlubiyetin neticesi ne olacak? Galibiyette ne olurdu?” 


Bu cümledeki mağlubiyetten kastedilen dünyanın dört yıl boyunca iki blok halinde savaştığı I. Dünya Savaşıdır. Osmanlılar, müttefiklerimiz Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Bulgaristan ile beraber mağlup olmuştur. Birçokları bu mağlubiyeti milletimiz için son saymışlardır. Ancak ne gariptir ki sadece düşmanlarımız değil, devletin karar makamında olanların birçoğu da aynı kanaatte idi. Fakat aynı kanaatte olmayanlar az da olsa vardı ki, bunların başında B. Saîd Nursî gelmektedir. Nitekim 1919’da en kara günlerde bu kanaatini imanında, irfanında ve vicdanında taşımıştır ve bu soruya şöyle cevap vermiştir:


 “Dedim: Musibet şerri mahz olmadığı için, bazen saadette felaket olduğu gibi, felaketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i’lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslam için farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslam’a fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslamiyenin felaketi; âlem-i İslam’ın saadeti müstakbelesi ile telafi edilebilecektir. Zira şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan Uhuvvet-i İslamiyenin inkişaf ve ihtizazını harikulade ta’cil etti.


Biz incinirken, âlem-i İslam ağlıyor. Avrupa ziyade incitse bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki üç sene sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlubiyetle bir saadet-i âciley-i muvakkate kaybettik, fakat bir saadet-i acile-yi müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz’i mütehavvil ve mahdut olan hali, geniş istikbal ile mübadele eden kazanır.” (7)


Bediüzzaman bu ifadeleriyle bir bakıma Mevlana gibi düşünüyor. Çünkü o; “Tiryak acıdır. Ama kaç derde şifadır, bilir misin?” sorusunu sorarak tıbbî bir gerçeği ortaya koyuyor. S. Nursî de maruz kalınan felaketlerin, arkasındaki bakir gerçeği, o kapkara ümitsizlik günlerinde, milletine ve bütün Müslümanlara ışık olarak gösteriyor. O kara günlerde İslam’ın, Müslümanların ve özellikle de milletimizin geleceği ile ilgili iyimser olanlar, iki elin parmakları kadar azdı. İşte bunlardan biri de belki birincisi B. S. Nursî idi. O, öyle şartlar altında ümitli olmaya çağırıyor ki, belki de birçokları bunu hayal olarak görüp mümkün olacağını kabul edemiyorlardı. Çünkü sayısız siyasî ve idarî daha da önemlisi manevi-ahlakî hatalar, o muhteşem devleti acınacak durumuna düşürüp, Avrupalılar tarafından hasta adam olarak nitelendirilmesine sebep olmuşlardır. Devletin icra makamında olanlar bu kötü durumun değişmezliğine inanarak, ümitsizliğe düşmüşlerdir.


Bediüzzaman’ın 1919 Eylül’ündeki tespitini Mehmet Akif’in daha sonraları İstiklal Marşı’nda mısralaştırdığını görüyoruz. Akif, bu medeniyetin, ellerindeki laboratuar ve teknik üstünlüğü ile dünyayı esir etme ve manevi yapısından mahrum bırakarak robot haline getirme çabasını, kuduz bir köpeğin ulumasına benzeterek;


 “Ulusun… Korkma nasıl böyle bir imanı boğar,
 Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”


Bediüzzaman’ın Avrupa medeniyetini tarifine bakmaya devam edelim:


“Neden Şeriat şu medeniyeti reddeder?


 Dedim: çünkü beş menfi esas üzerine teessüs etmiştir.


1. Nokta-i İstinadı kuvvettir. O ise şe’ni tecavüzdür.


2. Hedef-i kastı menfaattir. O ise şe’ni tezahumdur.


3. Hayatta düsturu cidaldir. O ise şe’ni tenakuzdur.


4. Kitleler mabeynindeki rabıtası, aheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfi milliyettir. O ise şe’ni böyle müthiş bir tesadümdür (çarpışmadır).


5. Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir (isteklerini kolaylaştırmadır). O heva ise, şe’ni insaniyeti derece-i melekiyeden, dereke-i kelbiyete (köpek seviyesine) indirmektir. İnsanın mesh-i manevisine (maneviyatının silinmesine) sebep olmaktır. Bu medenilerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.


İşte onun için bu medeniyet-i hazıra; beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekavete atmış; onunu mümevveh (vehmî, hayalî) saadete çıkarmış; diğer onu da beyne beyne (ortada) bırakmış. Saadet odur ki, külle veya ekseriyete saadet ola. Bu ise ekalli kalildir (çok azdır).


Nev-i beşere rahmet olan Kur’ân; ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder. Hem serbest hevanın tahakkümü ile havaic-i gayr-ı zaruriye (zaruri olmayan ihtişaçları), havaic-i zaruriye hükmüne geçmişlerdir. Bedayette (ilk zamanlar) bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa’y (kazanç), masrafa kâfi gelmediğinden; hileye, harama sevk etmekle ahlâkın esasını şu noktadan ifsat etmiştir. 


Cemaate, nev’e verdiği servet, haşmete bedel ferdî, şahsı fakir ahlaksız etmiştir. Kurun-ı Ulanın (ilk çağın) mecmuu vahşetini (vahşetlerinin tamamını) bu medeniyet bir defada kustu. Âlem-i İslam’ın şu medeniyete karşı istinkafı (kaçırması) ve soğuk davranması ve kabulde ıstırabı cay-i dikkattir. Zira istiğna (uzak durma) ve istiklaliyet hassasiyle mümtaz olan şeraitteki ilahi hidayet, Roma felsefesinin dehasıyla aşılanmaz. İmtizaç etmez. Bel olunmaz. Tabi olunmaz…


Bir asıldan tev’em (ikiz) olarak neş’et eden (çıkan) eski Roma ve Yunan iki dehaları, su ve yağ gibi mürur-ı asar ve medeniyet ve Hıristiyanlığın temzicine (kaynaşmasına) çalıştığı halde yine istiklallerini muhafaza, adeta tenasühle o iki ruh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tev’em ve esbab-ı temzic (kaynaşma sebepleri) varken imtizac olunmazsa, Şeriatın ruhu olan nur-ı hidayet, o muzlim (karanlık) medeniyetin esası olan Roma dehasıyla hiçbir vakit mezc olunmaz, bel’ olunmaz (hazmedilmez).(8)


Bediüzzaman, bu bağlamda Japonya’yı örnek veriyor. Neden Japonya? Çünkü Japonya medenileşmeyi, teknik ilerlemeyi örf, anane, alfabe (zor olmasına rağmen) ve hatta yerli kıyafetlerini kaybetmeden gerçekleştirmiştir.
Said Nursi; “İstikbaldeki İslamiyetin kuvveti ile medeniyetin mehasini (iyilik ve güzellikleri) galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-i umumiyi (dünya barışını) temin edecek.”(9) diyor. Diğer yandan Bediüzzaman’a göre medeniyet, insanlığın müşterek emek ve himmetinin sonucunda oluşmuştur. Bunun en büyük nimetini de icatlar temsil etmektedir. İyi ve derinlemesine tarih bilen ve bunu en iyi şekilde tahlil eden Said Nursi keşifler, icatlar, buluşlar konusunda İslam âleminin öncülük ettiğini, her sahada İslam Medeniyeti’nin ilk ışıkları yaktığını nazara vermektedir.


Büyük mütefekkir, Batı’nın, medeniyet ve teknolojiyi sömürü ve hâkimiyet aracı olarak kullanmasının şiddetle karşısındadır. Daha 1908’de Selanik’te meşrutiyetle ilgili ilk konuşmasında uçak, demiryolu fabrika ve makine gibi bugünkü teknolojinin nimetlerinden söz etmiştir. Hatta bunların getirilememesinde Abdülhamid’in bir hatası olmadığını söylemiş, onun tahttan indirilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Çünkü; “Ona müstebit diyerek, hem vatanı asrın nimetlerinden mahrum bırakırız, hem de bu tecrübeli adamı tahtından edersek, ülkede yüzler belki de binlerce Sultan Hamid’e müsvedde bile olamayacak aşağı sınıf müstebit türer.” demiştir. Ve nitekim de öyle olmuştur.


Ayrıca Bediüzzaman, medeniyetin mehasini dediği teknolojik nimetler yanında, seyyiatı dediği kişinin kalbindeki imanı alıp götüren materyalizm tehlikesine dikkat çekmiştir. Çünkü maddeye dalan bu anlayış; zalimdir, hodbindir, saldırgandır ve elindeki imkânları kendisi dışındaki insanlar için tehdit, terör ve yıkma aracı olarak kullanır. İnsan haysiyetini ve bağımsızlığını onunla yıkar. Kendi ve kendisi gibi düşünenler dışındaki insan kitlelerini teknik ve laboratuar imkânlarından mahrum bırakmak için her türlü yola başvurur. Bu medeniyet en çok İslam dünyasına düşmandır. Hâlbuki bugün sahip olduklarının ilk yolunu İslam medeniyeti açmıştı. Bu aşağılık duygusunu Batı, hiçbir zaman unutmadı ve hatta affetmedi. Ayrıca Batı, İslam Medeniyeti dünyaya hâkim olduğunda elindeki bu imkânları istediği gibi kullanamayacağından ona düşmandır.


Dediler:


"Şeriat-ı garrâdaki medeniyet nasıldır?"


Dedim:


"Şeriat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet-i hazıranın inkişâından (soğumasından) inkişaf edecektir. Onun menfi esasları yerine, müspet esaslar vaz' eder.


"İşte nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki, şe'ni adalet ve tevazündür. Hedef de, menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve tecazüptür (kendine çekmektir). Cihetü'l-vahdet (birlik ciheti) de unsuriyet (ırkçılık) ve milliyet yerine, rabıta-i dinî, vatanî, sınıfîdir ki, şe'ni samimî uhuvvet (kardeşlik) ve müsalemet (barış)  ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedâfüdür (savunmadır). Hayatta düsturu, cidal (mücadele) yerine düstur-ı teavündür (yardımlaşmadır) ki, şe'ni ittihad (destekleme) ve tesanüttür (dayanışmadır). Hevâ (hevesler) yerine hüdâdır (hidayet yoludur) ki, şe'ni insaniyeten terakkî ve ruhen tekâmüldür. Hevâyı tahdit eder (sınırlar); nefsin hevesat-ı süfliyesinin teshiline (kolaylaştırılmasına) bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.


"Demek, biz mağlûbiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhurun cereyanıdır. Başkalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa, İslâm’dan doksan, belki doksan beştir.


"Âlem-i İslâm şu ikinci cereyana karşı lâkayt veya muarız kalmakla hem istinatsız (dayanaksız), hem bütün emeğini heder, hem onun istilâsıyla istihaleye (başkalaşmaya) mâruz kalmaktan ise, âkılâne davranıp onu İslâmî bir tarza çevirip, kendine hâdim kılmaktır. Zira düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Nasıl ki, düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.”(10)


Bediüzzaman; “Şeriat-ı garradaki medeniyet nasıldır?” sorusunun cevabına bir girişle başlıyor ve diyor ki: İslam’ın ihtiva ettiği medeniyet, mevcut Batı medeniyeti’nin olumsuz kötü esaslarını kaldırarak yerine müspet esaslar koyarak inkişaf edecektir.


Daha sonra iki medeniyet arasında mukayese yaparak, İslam medeniyetinin üstün ve farklı esaslarını ortaya koyuyor:  

1. Avrupa medeniyeti sadece kuvveti esas alır, hâlbuki İslam medeniyeti Hakk’ı esas almaktadır. Avrupa medeniyeti kuvveti kendi menfaati için, başkalarının hakkını gasp etmek için dayanak olarak kullanır.  İslam medeniyeti ise kuvveti haksızlığa karşı denge unsuru olarak kullanır.


Avrupa medeniyetinde maddenin hâkimiyeti vardır. Yani hayatın her yönünü madde belirler. İslam’da ise madde ve mana dengesi esastır ve bireyin ilham kaynağı maneviyattır. Batı ise şekilde ve esasta ruhî bünye ve onun bütün faaliyetlerini reddeder.


2. Avrupa medeniyetinin tek hedefi menfaattir ki, bunun sonucu birbirini ezerek menfaatine ulaşmaktır. Sonuçta kitleleri yok sayarak esir veya ecir hale getirmektir. İslam medeniyetinin hedefi ise menfaat yerine bireyler arasında sevgi ve sadakati kuracak olan erdemdir.


3. İslam’da ümmetin mutluluğu temel amaçtır. Yani ırk, dil ve coğrafya ayırımı yapmadan herkesin eşit olarak paylaşımını sağlamaktır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) bütün Müslümanları tek bir vücuda benzeterek keder ve sevinçte ortak olunmasını tavsiye etmiştir. Dışardan gelecek hücumlara karşı tek vücut olarak karşı koymaktır. Batı medeniyeti yani Hıristiyan ve Yahudi ideolojileri sınıf ayrımına dayanır.       

4. Batı medeniyetinin hayattaki düsturu mücadeledir. Bu da milletler arasında çekişme ve çatışmaya sebep olmaktadır. Kitleler arasındaki bağı diğerini yutmakla beslenen ırkçılıktır.


Buna karşılık İslam Medeniyeti’nin hayattaki düsturu mücadele yerine yardımlaşmadır. Bu da kitleler arasında dayanışma, birlik, beraberlik ve barışı sağlar.


5. Avrupa Medeniyeti’nin insanlığı götürdüğü yol ve cazibedar hizmeti heva ile hevesi ve arzuları tatmin etmek ve ona giden yolları kolaylaştırmaktır. Bu durum ise insanlığı melek durumundan köpek durumuna düşürmektedir. Bediüzzaman bundan dolayı bu medeni denilen yani görünüşte medeni olduğunu söyleyenlerin çoğunun içi dışına çevrilirse kurt, ayı yılan, hınzır ve maymun şeklinde görüleceğini belirtiyor.


İslam Medeniyeti ise insanın sadece dünya hayatını hedeflemediği için heva yerine hudayı esas alır ve insanı ruhen tekâmül ettirerek Allah’a tam olarak kul, peygamberine ümmet yaparak, cennete ehil bir hale getirir. Diğer yandan hevayı sınırlandırarak, süfli heveslerin kolaylaştırılmasına karşın ruhun yüksek hislerini tatmin eder.


Bediüzzaman’ın 1919’da o muhteşem meclisteki seçkin kişilerin bu sorusuna verdiği cevap, 2000’li yıllara giren İslam dünyasının benimsemesi, kalb-vicdan-iman ve irfanında derinden duyması şart olan bir kurtuluş çağrısıdır. Çünkü Bediüzzaman “Medeniyetin teknik ve laboratuarını ve onun sentezini yapan ilim potasını alacaksınız; inkârcılık, maddecilik, mukaddesat inkârcılığını ve insanın hayvanlaşmasını red edeceksiniz.” demiştir.


Said Nursi, beş maddede topladığı Batı medeniyetinin temel esaslarının insan hürriyeti, şeref ve haysiyeti için yıkım olduğunu belirtir ve sonuçta bu medeniyet insanı hayvanlaştırdığı için İslam’ın bunu reddettiğini söyler.
İslam’da saadet bütün milletlerindir. Hıristiyan ve Musevi ideolojisinde ise, hükümetlerde olduğu gibi din kadrolarında da imtiyazlar vardır. Bu imtiyazlar sınıf hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Mesela sosyalizm dahi esasında bir sınıf hareketidir. İslam’da ise sınıf hareketi yok, cemaatçilik anlayışı vardır.


Güç inanılır bir ileri görüştür ki, günümüz iktisatçılarının tüketim ekonomisi dedikleri çıkmazı Bediüzzaman, o muhteşem meclistekilere aynen şöyle açıklar: “Bedavette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir.”(11) Bu orijinal teşhisini; çalışmalar ve sonunda elde edilen kazançlar, masrafa kâfi gelmediğinden, insanların istediği şeyleri alabilmeleri için hileye, harama yöneldikleri, bunun da ahlakın temel esasını bozmakta olduğu, cemiyet zengin, ancak fertlerin fakir oldukları, dolayısıyla da ilkçağdan bu yana bütün zamanlarda yapılan vahşetleri bu medeniyetin bir defada kusmuş olduğu ifadeleriyle tamamlar.


Mutlak bir gerçek olarak diyebiliriz ki; ne kendisinden önce, ne de kendisinden sonra, hiçbir İslam düşünürü, Kitab-ı Mukaddes’ten kaynaklanan Batı medeniyetini Bediüzzaman gibi eski Yunan ve Roma’nın tahakküm hamuruna bağlayamamıştır. Bediüzzaman, Avrupa’nın maddeden başka bir şey düşünmeyen, materyalist medeniyetinin öz ilham ve sentez kaynağı için şöyle diyor: “Alem-i İslam… Roma dehasıyla mezcolunmaz, bel olunmaz….”


Yani görünüşte İslam dünyası, Avrupa medeniyetini hemen kucaklaması gerekiyordu. Çünkü Ortaçağ karanlığını kapatan kudret İslam idi. Hıristiyanlık, Roma ve Yunan medeniyetlerinin bir bakıma varisi oldu, o iki ruhu kendi bünyesinde yaşatıyor. Fakat Avrupa medeniyetinin görünüşteki huzur ve rahat yaşama örgüsü İslam’ı cezp edemedi. Çünkü İslam’ın önünde olan adalet, ruh-mana temeli, ahlak, vefa, dünyanın ebedi hayata geçiş yeri olması gerçeği idraki içinde, Avrupa medeniyetinin cazibesi zayıf ve cılız kaldı. İslam aslında kendisinin olan müspet ilimleri kendi manevi potasında, kendisine özgü şekilde sentez etmenin yolunu arıyor. Bir gün bulunacak ve bu himmetin sonunda çağın İslam medeniyeti doğacaktır. 
 
İslam dünyası, Hıristiyan ve Yahudi’nin ortak emeği kabul edilen madde varlığını alacak, onu kendi tefekkür ve manevi kıstasları içinde yeni bir oluşuma hammadde yapacaktır. Yani iman, ilim ve tefekkürü kâinat laboratuarında yoğurarak insanlığın hizmetine sunacaktır. Son yüzyılda Osmanlı düşünürlerinin hepsi Avrupa Medeniyeti’nin sahip olduğu silah, makine, ilaç ve bütün teknolojik nimetlerin hasretini çekiyorlardı. Hepsi bunları alalım demişler. Hatta kimisi için bu medeniyet bölünmezlik özelliği taşımaktadır. Yani medeniyet ile Hıristiyanlığı özdeşleştirmiştir. Buna en canlı örnek Tevfik Fikret’in oğlu Haluk’tur. Haluk önce Hıristiyan sonra da Protestan olmuştur. İngiltere’ye gitti oradan Amerika’ya geçti. Babasının istediği teknolojik ilimlerin hepsine önce sahip oldu. Ancak bugünkü binlerce benzeri gibi vatanına o medeniyeti getirmedi. Bilakis zavallı bir pervane gibi, o yakıcı ışığın hammaddesi oldu, eridi gitti. Hem de dinini de milliyetini de kaybederek.


Neden?


Çünkü Avrupa Medeniyeti’nin neyi alacağını bilmiyordu. Yanlış adrese gitmişti. Özyapısı da bu alışverişte kendisine teknolojinin basamağı yapacak yeterlilik içinde değildi. Bediüzzaman’ın ifadesiyle o; Hakka bedel kuvveti; kardeşlik yerine cidali; huda yerine hevâyı tercih etmişti. Demek biz mağlubiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhurun cereyanıdır. Başkalarından yüzde seksen fakir ve mazluma; İslam’dan doksan belki doksan beştir. Âlem-i İslam şu ikinci cereyana karşı lakayt veya muarız kalmakla; hem istinatsız, hem bütün emeğini heder, hem onun istilasıyla istihaleye (başkalaşmaya) maruz kalmaktan ise, akilâne davranıp onu İslamî bir tarza çevirip, kendine hadim kılmaktır. Zira düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; nasıl ki; düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.


Şu iki cereyan birbirine zıd, hedefleri zıd, menfaatleri zıd olduğundan; birincisi dese: “Öl” diğeri diyecek “Diril”. Birinin menfaati; zarar, ihtilaf tedenni, zaaf uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaati dahi kuvvetimizi ve ittihadımızı bizzarure iktiza eder. Şark husumeti, İslam inkişafını boğuyordu, zail oldu ve olmalı. Garp husumeti, İslam’ın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebeptir baki kalmalı. İslam Medeniyeti ile Batı medeniyetini mukayese eden Bediüzzaman, daha sonrada mağlubiyetle tabi olduğumuz cereyanı açıklıyor. Tabi olduğumuz ikinci cereyana karşı lakaydı kalamayacağımızı belirtiyor.


Bu ifadelerden anlıyoruz ki, Bediüzzaman’ın 1919 yılında İslam Medeniyeti’nin esasları ile ilgili koyduğu hüküm, bakir ve ele alınmamış olarak yerinde duruyor. İşte 16. Hicri 21. Miladi asırda İslam’ın manevi cihad ufkunda doğacak tek yol bundan seksen yıl önce kara günlerde Allah resulünün yolunu gösteren ve Bediüzzaman’ın ilk adımlarını attığı Risale-i Nur yoludur.


Tarihi çok iyi bilerek isabetli tahlil, tenkit ve değerlendirmelerde bulunan Bediüzzaman, siyasi olayların aldığı geçici yönler ne olursa olsun Batı’nın İslam üzerindeki olumsuz tavrının idraki içinde gelecek için; “Evet, ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslam’ın sadası olacaktır.” diyor.


Bediüzzaman, bütün hayatında Kur’an’ın şu ebedi ve ezeli müjdesinin zırhına bürünmüştür: “Gevşeklik göstermeyiniz, üzüntüye kapılmayınız. Eğer inanıyorsanız mutlaka üstün geleceksiniz.”(12) Muhteşem mecliste bulunanlardan birisi tekrar sordu: “Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti. Musibeti amme ekseriyetin hatasına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?”


Bu soruya Bediüzzaman şöyle cevap veriyor:


“Mukaddemesi üç mühim erkan-ı İslamiyedeki ihmalimizdir: salat, savm, zekat. Zira yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teala bizden istedi. Tembellik ettik, beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem sene de yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize açıldık, kefareten beş sene oruç tutturdu. Ondan kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, o da bizden müterakim zekâtı aldı. (el-Cezau min cinsi’l-amel-Amelin karşılığı kendi türünden bir şeyle verilir.)”


“Mükâfat-ı hazıramız ise; fasık, günahkâr bir milletten humsu olan dört milyonu velayet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatadan neş’et eden müşterek musibet, mazi günahını sildi.”


Said Nursi içine düşülen musibete sebep olarak İslam’ın bazı rükünlerinin ihmal edilmesini gösteriyor. Namaz, oruç ve zekât gibi her biri maddi manevi sayısız fazilet ve hayrı temsil eden kulluk görevlerinin ihmalinin, ruh ve bedendeki etkisiyle, nüfusun beşte birini şehitlik ve gazilik makamına çıkardığını belirtiyor. Bedeli çok ağır ödenen, o kederli yılları ilginç bir teselli ile bağlıyor. “Müşterek musibet. Mazi günahını sildi.” diyor…


“Meclistekilerden biri yine dedi:


Bir amir, hata ile felakete atmış ise?


Dedim:


Musibetzede mükâfat ister. Ya amir-i hatadarın hasenatı verilecekti, o ise, hiç hükmünde veya hazine-i gayb verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise derece-i şehadet ve gaziliktir.”


“Baktım meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım, terli elpençe ayakta oturmuş kendimi buldum. O gece böyle geçti.”


Bediüzzaman rüyada sorulan son soruyu da böyle cevapladıktan sonra meclis takdir etmiştir. Bunun üzerine heyecanlanarak terlemiş ve kendisini yatakta oturur vaziyette bulmuştur.


Rüyanın geçtiği gecenin gündüzünde ümit dolu bir dünya meclisine giden Bediüzzaman’a dünyeviler şöyle diyor: “Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?”


Burada hemen şunu belirtmek gerekir. Bediüzzaman’a bu soruyu soranlar, onun geçmişini bilen arkadaşlarıdır. Bediüzzaman’ın Rus esaretinden önceki hayatında, onun siyasetin sadece içinde değil, önünde olduğunu bilenlerdir. Bu zatlar, Bediüzzaman’ın siyasetteki çok aktif halini gayet iyi biliyorlardı.


Çünkü Bediüzzaman, kendisinin eski Said dediği bu dönemde Abdulhamid’e, İttihad ve Terakkiye yol göstermiş, bizzat örnek olmuştur. Vatanı, davası ve gayesi için aradıklarını bulamayınca yeni yollara başvurmuştur. O aslında; yılların birikimi olan ihmallerin sonucunda verilen emeklerin başarısızlığı önünde vicdanı rahat olarak yeni yol aramaktadır. Siyasetin dertlerini, illetlerini, içyapısını, bünyesini kavramış, dönen çeşitli oyunları görmüş, idrak etmiştir. Öz kudret ve varlığı ile ülkesini savunmaya yetmeyen bir devletin ister şu, ister bu, bir başkasının lütfuna muhtaç olan acı hakikati Abdulhamid devrinden beri yaşamıştır. Böyle bir siyasetten ümidini kesmiş ve hatta nefret etmiştir. Bunun içinde şöyle demiştir: Eûzubillahimineşşeytani vessiyase.”


“Evet, İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim (uyutma) ile telkin eder, biz kendimizden hayal edip, asammane (sağırcasına) tahribimizde eser-i telkini icra ederiz.”(13)


Burada biraz durup, dikkat etmemiz gerekiyor. Osmanlıca gibi Arapça ve Farsçaya da vâkıf olan Bediüzzaman’ı yukarıdaki ifade ve benzetmesiyle bizdeki siyasetin tarifini avam usulüyle söyletmeye iten sebep neydi?


Bediüzzaman, bizdeki parlamenter demokrasi denilen Latin Düzeni’nin esas ve hammaddesinin, köydeki vatandaş ve onun yaşadığı aynı şartlarda şehirlerin varoşlarında oturan kişiler olduğunu biliyor. Bir avuç politikacının bu masum kitleleri hammadde olarak kullandığının farkında idi. Yine ithal patentli, bu sistemin iplerinin şu veya bu bir büyük devletin elinde olduğunu da bilerek, o koca devletin düveli muazzama psikozunun oyuncağı olarak nasıl harcandığının acısını yüreğinde taşıyordu. Onun dert edindiği, şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım istiazesi, ipleri gizli dinsiz komitelerinin, masonların ellerinde olan, çıkar ve sömürüyü esas alan siyasettir. İkinci bin yılın başında Türkiye’nin en büyük dertlerinden biri olan, temel ilham kaynağı başkası olan ve manevilik dokumasından mahrum siyaseti on yıllar önce şöyle anlatıyor:


“Mademki menba Avrupa’dır. Gelen cereyan ya menfi veya müspettir. Menfiye kapılan harf gibi –delle alâ mânâ fî nefsihî gayrih- (başkasındaki bir manaya delâlet eder) yahut –Lâ yedullu âlâ mânâ fî nefsihî –(Kendi kendine bir meneye delâlet eder) tarif edilir. Demek bu harekâtı bizzat hariç hesabına geçer. Çünkü iradesi hükümsüzdür. Hulûs-ı niyeti fayda vermez. Bahusus menfi iki cihet ile hariç cereyanının kuvvetine bir -Lâ yâkıl- olur.


“Diğer müsbet cereyan ise ki, dâhilden muvafık şeklini giyer. İsim gibi delle âlâ mânâ fî nefsihî’dir. Hareketi kendinedir. Tebai haricedir. Lâzım-ı mezhep olmadığından belki muahez değil. Bahusus iki cihetle kuvveti, hariç cereyanın müsbet ve zaafına inzimam etse (eklense), harici kendine âlet-i lâ yeş’ur edebilir.” (14)


Anlatmak istediği şudur: Dışarıdan gelen fikir ya gelişi ile bize olumsuz görünür, reddederiz, ya olumlu görünür. Ama ikisinin de mayası yabancı olduğundan reddetmişsek bıraktığı iz de yabancıdır. Biz ise tercüme, taklit ve kopya ile iktifa etmişizdir. Bu acı gerçek II. Meşrutiyet’in bir din adamı ve maneviyat sentezcisi olarak Hürriyet meydanında konuşmasını yapan Bediüzzaman’ın yüreğinde büyük bir acıdır. Belki bu acı ile de, dinin siyaset alanına sürülmesine sonuna kadar karşı çıkmıştır. Onu; “Dini siyasete alet ediyor.” diye suçlayanlar, yüzlerce defa çıkarıldığı mahkemelerde beraat kararı alırken, hâkimler onu kanun önünde aklamışlardır. Fakat o, din ve maneviyat tacirlerinin yüzüne asırlar sürecek mükemmel teşhisini mühürleyerek ahirete intikal etmiştir. Sonra:


“Bana dediler ki:


-Dinsizliği görmüyor musun? Meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım.


Dedim:


Evet, lâzımdır. Fakat kati bir şart ile ki, muharrik, aşk-ı İslamiyet ve hamiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise tehlikelidir. Birincisi hata etse de, belki ma’fuvdur (affedilebilir). İkincisi isabet de etse mesuldür.”(15)


Buradan şunu anlayabiliriz: Evet dinsizliğe ve ahlaksızlığa karşı din namına siyasi sahaya çıkmak lazımdır. Fakat çıkmanın şartını ve hareket tarzını da hemen ortaya koyuyor. Çünkü her şeyin birtakım şartları olduğu gibi, bu meselenin de sözde değil, belki kesin olarak şartlarının oluşması zamanında mümkün olabilir, diyor. O şartların en önemlisi ve ana direği ise bir cemaati ya da bir partiyi harekete geçiren şeyin mutlaka yorumsuz, tabirsiz İslamiyet aşkı ve dini gayret olmalıdır. Aksi takdirde kim olursa olsun, hangi isim altında görünürse görünsün, onu veya onları harekete geçiren etken, siyasetçilik veya tarafgirlik ise tehlikelidir diyor.


Zannedersem bulunduğumuz yıllar Türkiye’sinin siyaset sahnesinde, bilhassa partiler arenasında ortaya konulması gereken gerçek budur. Yani vatandaşın önüne siyasetçi olarak çıkmaya karar vermek senin elinde veya tercihinde olmayacak. Tescil edilmiş bir İslamiyet aşkı veya dini gayretin sahibi ve mazinle bu şerefli yolun çilekeş emektarı olacaksınız. Muhteşem meclise çağırılan büyük mütefekkir zat 2000’li yılların Türkiye’sini 1919’da iman ve irfan aynasında görerek teşhisi koymuş ve reçetesini yazmıştır.


Bediüzzaman’ın bu açıklamalarını dinleyen dünyevi meclisin adamlarınca;


“Nasıl anlayacağız? Faaliyeti İslamiyet aşkı adına mı, yoksa siyasi bir tarafgirlik adına mıdır? Nasıl anlarız?” denildi.
 Dedim: “Kim fasık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine, su-i zan bahaneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mal-i mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslektaşlarına daha ziyade has göstermekle, kavi bir ekseriyette dine aleyhtarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharrik-i tarafgirliktir.”(16)


İşte bu cevap ile Bediüzzaman gerçekten her zaman ortaya çıkabilecek, belki çıkmakta olan hadiselere projektör gibi ışık tutmaktadır. Şöyle ki; kendi partisine oy veren kim olursa olsun, karşısında dindar, müttaki insanlar da olsa, bunları (fasık olanı) onlara (dindarlara) tercih eden adam siyasetçiliğin ve tarafgirliğin ta kendisini yapmış oluyor.
Diğer yandan din ki; bu memlekette yaşayan insanların yüzde doksan dokuzunun mukaddes bir malıdır. Ancak binde bir nispetini oluşturan bazı mülhitler hariç, dinin gereklerini yerine getirmeseler de, bilfiil yaşamasalar da; dinsizliği, asla kabul etmeyen bu insanların, büyük çoğunluğunun genel anlayışına ters bir şekilde dini tekellerine alıp, sadece kendi adamlarına ait olduğunu söylemek tarafgirliktir. Ayrıca bu tutum bir takım çevrelerde dine aleyhtarlık uyandırır ve nazardan düşürür. Bu ise, dine hizmet değil, aksine ihanettir.


Gerçekten ibretlidir. 1919’da İstanbul ve İzmir başta olmak üzere Ege kıyı şeridi, Adana, Mersin, Antep, Urfa ve Maraş işgal altında ve dini siyaset sahasına sürmek isteyenler, vatanın bu acı tablosunu gayelerine basamak yaparken, Bediüzzaman, dini siyaset pazarından uzak tutmaya çalışmıştır. 31 Mart olayında “şeriat adına” İstanbul’da kan gövdeyi götürürken olayın başını çeken Derviş Vahdeti’ye hem de yayın organları olan Volkan gazetesinde açık mektupla “Din irşaddır.” diyordu. Çünkü o, bu milletin dini salâbetini (sağlamlığını), maneviyata bağlılığını ve imanî durumunu iyi bildiği için, bu mübarek hislerin, art düşünceli kimseler tarafından istismar edileceğinin idrakinde idi.

“Dinde zorlama yoktur.” Yüksek gerçeğinin vukufu ile şeriat namına meşru olan Devlet-i Aliyye’ye karşı çıkmanın, ancak dinin itibarın zedeleyeceğini, dinsize veya dini zayıf olana, dine hücum imkânı ve fırsatı vereceğinin farkında idi. Bediüzzaman, dindarın daima kuvvetli olmasını istemiştir. Ayrıca dini ve maneviyatı, eyyam siyasetine dayanak yapmamış ve yapanlara da karşı çıkmıştır.


İkinci Meşrutiyet’in ilanı günü (23 Temmuz 1908) Selanik’te daha sonra Hürriyet Meydanı’nda din ve maneviyat rehberi olarak ilk nutkunu verirken, İttihad ve Terakki yanlısı idi. Sadece taraftar değil, düşünce ve fikirleri ile de onları yönlendirmeye çalışıyordu. 


Siyaseti reddetmesinin diğer bir sebebi, daha çocukluk yıllarında benimsediği, hayatını manevi irşad yoluna vermesi, hafızasında eyyam (günübirlik değişiklik) taşımamak ve siyasetin acımasız entrikalarına karşı gösterdiği hassasiyet olsa gerektir. İsteseydi hafızası, hitabeti, belagatı bilhassa medeni cesareti ile gönülleri fetheden bir siyasi olurdu.
Daha sonra İttihad ve Terakki’nin takip ettiği siyaseti tenkit ederek reddetti. Düşüncelerini, çoğunluğun sustuğu, o kargaşa günlerinde, her zaman olduğu gibi açıkça söyledi. Ama takip edilen siyasete karşı gelmesi, O’nu vatan müdafaasından, Teşkilat-ı Mahsusa  saflarında, denizaltılarda, çöllerde ve minberlerde görevi yapmaktan alıkoymadı.
Mondros Antlaşmasından sonra, İttihad ve Terakki’nin önde gelen kişileri memleketten ayrılmışlardı. Bu ayrılış, muhaliflerin hücumuna maruz kalmalarına bir açık kapı bırakmıştı.


Bediüzzaman dini siyasete alet konusunu aydınlatmak için şöyle diyor: “Mesela, iki adam dövüşürler. Biri, zaif düşeceğini hissederken dindeki Kur’an’ı kaviye uzatmakla himayesini davet edip, kavi bir ele vermek lazımdır. Ta beraber çamura düşmesin. Kur’an’ı Kur’an olduğu için sevsin.


Eğer kavinin karşısına siper etse, himayet damarını tahrik etmeye bedel, hiddetini celb eder. Kur’an’ı kavi bir hadimden mahrum bırakmakla, zayıf bir elde beraber yere düşerse o, Kur’an’ı kendi nefsi için sever demektir.
Evet, dine imale etmek ve iltizama teşvik etmek ve vazife-i diniyelerini ihtar etmekle dine hizmet olur. Yoksa “dinsizsiniz” dese onları tecavüze sevk etmektir.”(17)


Yani dini yönlendirmek ve dini emirlerini yapmalarını sağlamak, ancak uygun bir dille, dini görevlerini hatırlatmak şeklinde dine hizmet olur. Yoksa dinin irşad metoduna tamamen zıt olarak, düşünmeden hüküm verip, dinsiz olduklarını söylemek veya propaganda ile yaymak dine aleyhtar olanları çoğaltır. Dolayısıyla karşısındaki insanları; kendi partilerine, şahıslarına ve dine karşı tecavüze sevk eder.


Bediüzzaman daha sonra bu konuyu şöyle bağlıyor:


“Din dâhilde menfi tarzda istimal edilmez. Otuz sene halife olan bir zat, menfi siyaset namına istifade edildi zannıyla, Şeriata karşı gelen tecavüzü gördünüz. Acaba şimdi menfi siyasetçilerin fetvalarından istifade edecek kimdir? Bilir misin? Bence İslam’ın en şedit hasmıdır ki, hançerini İslam’ın ciğerine saplamıştır.”(18) Bunu şöyle açıklayabiliriz:


Bir İslam ülkesinde, din bir siyaset aleti olarak kullanılmamalıdır. Otuz üç yıl halifelik yapan Sultan Abdülhamid’in idaresi altında yürütülen her iş ve icraata, itiraz edilir ve dine karşı gelmiş şekilde değerlendirilirdi. Böyle bir metotla hükümetin siyaseti ve icraatı hesabına fayda sağlanıyor zannedilerek hareket edilirdi. Halbuki diğer tarafta dinin özünü bilmeyen bazı kimseler, daha doğrusu başta ecnebiler, bu yanlış metodu İslam dinine mal ederek aleyhtar vaziyete geçebilirler. Buna mani olmanın yolu da dini siyasetten uzak tutmaktan geçer.


Kaynaklar:
1-Nursi, Bediüzzaman Said, Sünuhat, s: 55, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
2-Şahiner, Necmettin, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, s. 207
3-Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, 1994, s. 47  Almanya Baskısı,
4-Nursi, Bediüzzaman Said, Sünuhat, s: 55, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
5-A.g.e. s: 55
6- A.g.e. s: 56
7- A.g.e. s: 55
8- A.g.e. s: 58
9- A.g.e. s: 58
10-A.g.e. s: 58
11-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 654, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
12-Ali İmran: 139
13-Nursi, Bediüzzaman Said, Sünuhat, s: 64, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
14-Nursi, Bediüzzaman Said, Beyanat ve Tenvirler, s: 117, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
15-Nursi, Bediüzzaman Said, Sünuhat, s: 66, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
16-A.g.e. s: 66
17-A.g.e., s: 67
18-A.g.e., s: 67

Risale Akademi

Son Güncelleme ( Pazar, 07 Haziran 2009 19:36 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 179 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

Çok Okunanlar

free hit counter