Sözler’de,(1) Ömer Hayyam ve Ebu Ala Maarri’ye ilişkin bir niteleme geçer: ‘Felsefenin zehirleyici etkisiyle zevklenmiş ve yetimane ağlayışıyla mevsuf’ biçiminde... Bu yargıyı sanırım Bediüzzaman, kelamcı seleflerinden tevarüs etmiş olmalı. Ömer Hayyam’a ilişkin bilgilerimiz birkaç ‘tarihsel roman’ dışında oldukça sınırlı.(2) Onlarda da bir imge olarak kullandığı ‘şarap’tan üzüm suyu anlaşılır ve bu bilgi ve duygu tarihimizin değerli arifi, bir ‘ayyaş’ olarak anılır. Oysa Hüseyin Nasr’dan öğreniyoruz ki, Hayyam o dönemde varolanların niceliksel durumlarıyla ilgilenmeyen, geleneksel anlamıyla bir ehl-i ilimdir, yanısıra, bir irfan ehlidir.(3)
Nitekim, Nasr, Hayyam’ın Risale-i Vücud’undan (Tahran Milli Kütüphanesindeki Beyazi yazması, Çeviren: Sıte.) bir alıntı yaparak, metafizikle ilgili bu risaleden hareketle, İslami düşüncenin ana perspektifini ortaya koyar. Hayyam, o dillerde dolaşan rubailerini, ikiyüzlü softalığı eleştirmede bir oyun olarak kullanmıştır. Bir tür oyun dili. Wıtgenstein’ın söz ettiği ‘dil oyunu’na benzer bir şey mi bu emin değilim ama, Hayyam’ın gerek adı geçen metafizikle ilgili risalesinde, gerekse diğer eserlerinde bilgi peşinde koşanların dördüncü grubu olarak andığı irfan ehli arasında yer aldığı kesin.
Bu sınıflamada Hayyam, birinci gruba kelamcıları yerleştirir: Çekişme ve doyurucu delillerle yetinen, Allah’a ilişkin bu bilgileri yeterli gören kelamcılar. İkinci öbeği filozoflar oluşturur: Akli delilleri kullanan, mantığın kurallarını bulmaya çalışan ve hiçbir zaman ikna edici kanıtlarla mutmain olmayan Greklerden esinlenmiş filozof ve bilginler. Üçüncü sınıf İsmaililerdir: Onlara göre bilginin yolu, güvenilir ve bilgili bir kılavuzdan geçer. Allah’ın zatı ve sıfatları akılla bilinemez. Vahyin nihai otoritesini kabul veya reddedenlerin akli gücü burada bir işe yaramaz. Bu yüzden bilgiyi ‘ihlaslı’ bir kişinin sözlerinde aramak gerekir.
Nihayet son grupta, Hayyam, sufilerden söz eder: ‘Bilgiye, düşünce veya delil getirerek değil, içsel varlıklarını, hallerini arıtmayla ulaşabileceklerine inanan sufiler’den. Bunlar, aklı, doğal şişliklerinden kurtulup, katıksız cevher haline gelene kadar arıtırlar. Yolların en selimi de budur. Çünkü Allah’ın Mutlak ve kusursuz varlığına açıktır, önünde hiçbir engel ve perde yoktur. Bu yüzden insana ne gelmişse bireysel doğasındaki karışıklıktan gelmiştir. Perde aralansa ve çizgiler temizlense, herşey hakikatte ne ise öylece apaçık belirse...
Allah Elçisi’nin, ‘Vallahi, ömrümüzde Allah’tan ilham aldık, onları izlemek istemez misiniz?’ buyurması da bunu işaret etmek içindir. Akıllarıyla iş görenlere söyleyin, Allah ariflerinin rehberi ilhamdır. Onların akılla bir ilgileri yoktur, onunla ilişkiyi kesmişlerdir.’ Burada Hayyam’ın söz ettiği akıl, ‘ration’dur, ortaçağda ‘kalbi akıl’ anlamında kullanılan ‘ıntellectus’ değildir. Kalbi akıl, daha çok Kutsal Kitap’ta eylem halinde geçen işlevsel akıldır. Yani salim düşünme yöntemi olarak ‘akletme’dir.Hayyam irfan ehlinin kalbi aklından söz ediyor örtük olarak. Araçsal akılla ilişkisini kesmiş olan irfan ehli, işte gerçek medeniyetin kurucu ögesi olan kalbi akılla düşünmektedir. Bu yüzden bir düşünür, ‘Kalbin, aklın anlayamayacağı akılları vardır.’ der.
Nasr, Bediüzzaman’ın ‘felsefenin zevkiyle zevklenip’ yoldan çıktığını söylediği Hayyam’ı, irfan ehli arasına yerleştirir: ‘Hayyam, son olarak sufilere veya ariflere değinmektedir ki, kendisi de bunlardandır. Yaşadığı dönemin sanat ve ilmini böylesine özümsemiş bir insanın sufilerin ‘arınma yolu’nu bilgi edinmenin en iyi yolu olarak kabul etmesi şaşırtıcı gelebilir. Burada kullandığı dil de sadece teorik değil, hemen hemen içe dönük denilebilecek bir dildir. Sezgi melekesi, yani ruh (bence kalbi akıl. S. Y.) arıtılıp parlatıldıkça manevi dünyanın gerçeklikleri görülebilir.
Büyük uscu Aristoteles’in kendisi, bir yerde, ‘Bilgi, bilenin haline göredir.’ der. Arif, ‘doğru’ bilgi yolunu izlemekle, tefekkürü kendi içinde aramaz ve sezgisel bir biçimde boy vermesini sağlar. Hayyam’ın bu konuda söyledikleri, ‘insan-ı kamil’ öğretisinin ışığında incelendiğinde daha bir açıklık kazanmaktadır. İnsan-ı kamil, sadece manevi hayatın nihai hedefi değil, aynı zamanda kainatın arketipidir.’ Sanırım bu açıklama, bize hem Hayyam’ın uğradığı bozumu düzeltmede yeterli, hem de medeniyetin kurucu unsuru olarak ‘kalbi akl’ın işlevlerini anlamada gereklidir.
Hayyam’a bu tartışmalı nitelemeyi reva gören Bediüzzaman da, aslında O’nun sınıfladığı bilgi edinme yollarının sonuncusuna, irfan ehlinin arasına girer. O, modern zamanlarda geleneksel hikmetin ve irfani tefekkürün kudretli isimlerinden biridir. Gerek düşünce-eylem bütünlüğü, gerekse tefekkürünün doğrudan gelenekten alınması ve geleneksel irfani sözlüğü yeniden üretmesi bakımından Bediüzzaman, Guenon’un ‘okunarak olunamayacağı’nı söylediği arif-i billah’lardandır. Arif-i billah’tır çünkü, Risale-i Nur, bize, insanın bireysel doğasının sınırlarından nasıl kurtulunup İlahi Akl’a nasıl bağlanılabileceğini anlatır. Kainatı niceliksel bakımdan değil, işari anlamıyla inceler.
Kozmosun ilkelerine ilişkin bizi, doğrudan Yaratıcı’ya bağlar, tabiatı gözümüzde saydamlaştırır, böylece her nesne veya olayda ‘arketip’i görürüz. Ayan-ı sabiteyi, İlahi isim ve sıfatı. Bilimi, modern zamanlarda, şeylerin niceliksel yanlarını incelemeye hapseden Batı dünyasının medeniyet krizine karşı Bediüzzaman’ın kutsaldan ve gelenekten yeniden inşa ettiği irfani tefekkür doyurucu ve kurtarıcı bir öneri sunmaktadır. Bilimi teknolojiden ve onun uygulanmasından ibaret gören bir dünyaya sunulan bu tefekkür, yeni bir ‘dil’ de üretmiştir. Heiddeger’in ‘varlığın evi’ diye nitelediği bir dildir bu. Varlık burada soluk almaktadır.’
Dipnotlar:
(1) Nursi, Bediüzzaman Said Nursi. Risale-i Nur Külliyatı-1, Nesil Basım-Yayın, İstanbul. 1996
(2) Daha çok ‘biz’im bilgilerimiz. Gerçi bu ‘biz’in neyi işaret ettiğini tam olarak bilmiyorum. Ama tahkik ehlinin ve özellikle Gelenekselci Ekol düşünürlerinin bu konuda bilgilerinin ayrıntılı ve sahih olduğuna tüm yüreğimle inanıyorum.
(3) Hüseyin Nasr’ın sözü edilen kitabı, ‘İslam’da Bilim Ve Medeniyet’ Çevirenler: Nabi Avcı, Kasım Turhan ve Ahmet Ünal. İnsan Yayınları, İstanbul.1991.




