Şu An Buradasınız: Anasayfa Makaleleler Kur’an, Hadis ve Risale-i Nur Açısından “Sübhanallah” Kavramına Bakış

Risale Akademi

Kur’an, Hadis ve Risale-i Nur Açısından “Sübhanallah” Kavramına Bakış

e-Posta Yazdır PDF

Giriş:

“Sübhanallah” Yüce Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etme, yüceltme, methetme, övme, Allah’a ibadet etme ve Allah’ı tesbih etme anlamına gelmektedir. Tesbihin çoğulu “tesâbîh”tir. “Sebbeha” fiilinin masdarıdır, kökü “sebeha” kelimesidir. O da havada ve suda hızla hareket etmek ve yüzmek demektir. (1) Namazın sonunda 33’er defa “Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahü Ekber” demek tesbih çekmektir.

Kur’ân-ı Kerimde yüze yakın ayette Allah’ı tesbih etmemiz istenmektedir. “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin ve onu sabah akşam tesbih edin.” (2) ayetinde tesbih zikirle beraber geçmektedir. Zira tesbih, tekbir, tehlil ve hamd Allah’ı zikretmek demektir. İslam bilginleri tesbihi namaz ve dua olarak da kabul ederler.

Yine Kur’ân-ı Kerimde, “Göklerde ve yerde bulunan bütün varlıkların Allah’ı tesbih ettikleri” müteaddit ayetlerde ifade edilmektedir. (3) “Sebbeha” ile başlayan üç de sure bulunmaktadır.
 
Tesbih “Marifetullah”ın ifadesi olduğu için “Tahmid” ve “Tekbir”den daha önce gelmektedir. Yüce Allah'ın celali, cemâlî ve kemâlî isimleri vardır. Celâline karşı “Sübhanallah” kemaline karşı “Allahü Ekber” ve cemâline karşı “Elhamdülillah” demekle mukabele edilir. (4)

Her Şey Allah’ı Nasıl Tesbih Eder?

Her şeyin Allah’ı tesbih etmesi müfessirler tarafından çeşitli şekillerde anlaşılmış ve yorumlanmıştır. Akıllı ve şuurlu varlıkların Allah’ı tesbih etmesi, “O’nu her çeşit noksan sıfatlardan tenzih etmeleri ve kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu dil ile ifade etmeleri” şeklinde açıklamışlardır. Cansızların ve bitkilerle hayvanlar gibi şuursuz varlıkların Allah’ı tesbih etmelerini ise, yaratıcıya delil olmaları, esma ve sıfatlarının tecellilerine ayine olmaları şeklinde anlamışlardır. Onların tesbihleri dilleri ile değil, lisan-ı halleri iledir. Şuursuz varlıkların tesbihleri lisan-ı hal denilen “hal dili iledir” demişlerdir.

Bir kısım bilginler daha ileri giderek, “Cansız sayılan varlıkların da bizim bilemediğimiz şekilde bir hareket ve faaliyet içinde olduklarını, bu hareket ve faaliyetleri ile şuurlu ve anlamlı işler yaptıklarını, akılsız ve cansız varlıkların, ilim, irade ve kudret gerektiren faaliyetlerde bulunmalarıdır. O cansız ve şuursuz varlıklar bunu yapamadıkları için Allah'ın ilim, irade ve kudreti ile faaliyet gösterdiklerini, bunun ise onların tesbihi olduğunu ifade etmişlerdir. Nitekim bütün varlıklar atomlardan meydana gelmiştir. Atomlar ise hareket halindedir. Atomların akıl, ilim ve şuurları olmadığına ve çok mükemmel fiillerde çalıştırıldıklarına göre bu hareketleri ile Allah'ın ilim, irade ve kudretinin tecellisi ile olmaktadır. Bu da Allah'ın varlığını, birliğini, ilim, irade ve kudretini şuurlu varlıklara göstermekte ve anlamalarına sebep olmaktadır. Şuursuz varlıkların tesbihi budur. Şuurlu varlıkların bunu anlaması da onların tesbihi olmaktadır. Bütün varlıkların Allah'ın ilim, irade ve kudretinin, tasarrufuna teslimiyeti onların tesbihleridir.” (5)  demişlerdir.

Kur’an-ı Kerimde “Sebbaha” (6) ve “Yüsebbihu” (7) şeklinde, yani mâzi ve muzari sîgası ile mahlûkatın Allah’ı tesbih ettiği ifade edilmektedir.  Müfessirler Yüce Allah'ın zaman ve mekândan münezzeh olması bakımından, hal, geçmiş ve geleceğin aynı anda görüldüğü için fark etmeyeceğini, dolayısıyla aynı anlama geldiğini belirtmişlerdir. (8)

Mü’minlere, “Rabbini hamd ile tesbih et.” Emredilmesi

Yüce Allah mü’minlere, “Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. Ölüm gelene kadar Rabbine ibadet et.” (9), “Ya Muhammed, sabret. Allah’ın va’di mutlak gerçektir. Günahlarına istiğfar et ve akşam sabah Rabbini överek tesbih et.” (10) diye emreder. Peygamberimiz (sav) bu emirlerin gereği olarak namazın farz olan rukû ve secdelerinde “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm” ve “Sübhâne Rabbiye’l-A’lâ” şeklinde Allah’ı tesbih etmiş ve ümmetine de rükû ve secde hâlinde bu kelimelerle aynen ayette geçtiği şekli ile Allah’ı tesbih etmeyi emretmiştir. (11) Namaz kılan her mü’min Allah’ı Kur’ân-ı Kerimin emrettiği şekli ile tesbih etmektedir.

Arşı taşıyan ve onun etrafında bulunan meleklerin de “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.” şeklinde Allah’ı tesbih etmekte olduklarını Kur’ân-ı Kerim bizlere haber vermektedir. (12)

Peygamberimiz (sav) bizlere Allah’ı tesbih etme konusunda tavsiyelerde bulunmuş ve ne şekilde Allah’ı tesbih edeceğimizi tarif etmiş ve göstermiştir. “Dilde hafif ve mizanda ağır olan iki kelimenin “Sübhanallahi ve bihamdihi sübhanallahi’l-azîm” (13) kelimeleri olduğunu ifade etmiş ve çokça söylememizi istemiştir. Çünkü bu Allah'ın emrettiği ve istediği tesbih kelimeleridir.

“Sübhanallah” ile başlayan bütün dualar tesbih sayılır. Nitekim peygamberimiz (sav) miraçta Hz. İbrahim (as) ile karşılaşır. İbrahim (as) peygamberimize (sav) “Ümmetin cennetin nimetlerini çoğaltmak istiyorlarsa ‘Sübhanallahi ve’l-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahu vallahü ekber” tesbihini çokça söylesinler” (14) tavsiyesinde bulunur.  Peygamberimiz (sav) de ümmetine “Bir kimse ‘Sübhanallahi ve bihamdihi’ derse onun için cennette bir ağaç dikilir” (15) ferman eder.

Yine peygamberimiz (sav) “Kim farz namazından sonra 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 33 Allahü Ekber der, sonra yüzüncü olarak ‘Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerîke lehu, lehu’l-mülkü ve lehu’l-Hamdü ve hüve ala külli şey’in kadîr’ derse günahları deniz köpüğü kadar da olsa affedilir. (16) Bu şekilde zikre ve tesbihe devam edene hiçbir şey zarar veremez” (17) buyurmuşlardır.
 
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde, “Yedi kat gökle yer ve onların içindekiler Allah’ı tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki Allah’ın hamdle tesbih etmesin lâkin siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.” (18) buyurmaktadır.

Allah’ı “Güneş doğmadan önce ve gece saatlerinde de gündüzün uçlarında da tesbih etmemiz” (19) istenmektedir. Beş vakit namazı kılarak tesbih ettikleri gibi, “gece gündüz fütur getirmeden tesbih ettikleri” (20) anlatılır. Melekler de, “Arşın etrafında Rablarını hamdle tesbih ederler ve ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun’ derler.” (21)

İnsanın Allah’ı tesbihi “Sübhanallah” demesi, namaz kılması ve yüce Allah’ın “Azim olan rabbini tesbih et” (22) emrinin gereği namazların rukularında “Sübhane Rabbiyel’-Azim” demesi ve “Yüce Rabbini tesbih et” (23) emrinin gereği olarak da secdelerde “Sübhâne Rabbiye’l-A’lâ” demesi şeklinde olmaktadır.










Semavat ve Arzın Tesbihatı

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri semavat ve arzın tesbihatını şöyle izah eder:

“Evet, bir bahr-i müsebbih olan şu semavatın kelimat-ı tesbihiyesi güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmidiyesi hayvanlar, nebatlar ve ağaçlardır. Demek her bir ağacın, her bir yıldızın cüz'î birer tesbihatı olduğu gibi, zeminin de ve zeminin her bir kıt'asının da ve her bir dağ ve derenin de ve ber ve bahrinin de ve göklerin her bir feleğinin de ve her bir burcunun da birer tesbih-i küllîsi vardır.

“Şu binler başları olan zeminin her başında yüz binler lisanlar bulunan ve her lisanda yüz bin tarzda tesbihat çiçeklerini, tahmidat meyvelerini, âlem-i misalde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervahta temsil edip ilân edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır.

“Evet, müteaddit eşya bir cemaat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cemiyet imtizaç edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi ruh-u mânevîsi ve vazife-i tesbihiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.

“İşte, bak: Misal olarak, bu Barla ağzının, şu dağ lisanının bir muazzam kelimesi olan, bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör. Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var. Ve her dilde, bak, kaç yüz mevzun ve muntazam meyve kelimeleri var. Ve her meyvede, dikkat et, kaç yüz kanatlı mevzun tohumcuk harfleri, emr-i Kün feyekûn'e mâlik Sâni-i Zülcelâline ne kadar beliğ bir medih ve fasih bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi, ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i mânâda müteaddit dillerle tesbihatını temsil ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir.” (24)

Varlıkların Allah’ı tesbih etmeleri O’nun varlığını, birliğini ve kemal sıfatlarını gösterip kemaline ve cemaline ayine olmaları ve medh ü sena etmeleridir.

Bediüzzaman bunu şöyle izah eder:

“Onuncu Sözde işaret edildiği gibi, ism-i Hakemin tecellî-i âzamı şu kâinatı öyle bir kitap hükmüne getirmiş ki, her sayfasında yüzer kitap yazılmış; ve her satırında yüzer sayfa derc edilmiş; ve her kelimesinde yüzer satır mevcuttur; ve her harfinde yüzer kelime var; ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sayfaları, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette Nakkaşını, Kâtibini öyle vuzuhla gösteriyor ki, o kitab-ı kâinatın müşahedesi, kendi vücudundan yüz derece daha ziyade Kâtibinin vücudunu ve vahdetini ispat eder. Çünkü bir harf kendi vücudunu bir harf kadar ifade ettiği halde, kâtibini bir satır kadar ifade ediyor.

“Evet, bu kitab-ı kebîrin bir sayfası, zemin yüzüdür. O sayfada nebâtat, hayvânat taifeleri adedince kitaplar birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gayet mükemmel bir surette, bahar mevsiminde yazıldığı gözle görünüyor.

“Bu sayfanın bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebatlar adedince manzum kasideler beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz.
O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime, muntazam, mevzun, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince, Hakem-i Zülcelâlin medh ü senâsına dair mânidar fıkralardır.

“Güya çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi, Nakkaşının medîhelerini tegannî eden manzum bir kasidedir. Hem güya Hakem-i Zülcelâl, zeminin meşherinde teşhir ettiği antika ve acip eserlerine binler gözle bakmak istiyor.

“Hem güya o Sultan-ı Ezelînin o ağaca verdiği murassâ hediye ve nişanları ve formaları, hususî bayramı ve resm-i küşâdı olan baharda, padişahın nazarına arz etmek için, öyle müzeyyen, mevzun, muntazam, mânidar bir şekil almış ve öyle hikmetli bir şekil verilmiştir ki, herbir çiçeğinde, herbir meyvesinde, birbiri içinde çok vecihler ve delillerle Nakkaşının vücuduna ve esmâsına şehadet ederler.

“Meselâ, her bir çiçekte, her bir meyvede bir mizan var. Ve o mizan, bir intizam içinde; ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzin içinde; ve o tevzin ve tanzim, bir ziynet ve san'at içinde; ve o ziynet ve san'at, mânidar kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan; herbir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince, Hakem-i Zülcelâle işaretler ediyor.” (25)

Yine Bediüzzaman Münâcât Risalesinde “semavatta bulunan yıldızların, güneşlerin ve ayların kendilerini yaratan, döndüren ve idare eden bir tek hâlıka tesbih ve tekbir ile şahadet edip lisan-ı halleri ile Sübhanallah ve Allahu Ekber dediklerini” ifade eder. Aynı şekilde sema, feza, arz ve zemin yüzünün, dağları içindekilerle beraber, denizleri ve içindekilerle, yeryüzü ve içindeki milyonlarca mahlûkatı ile beraber, mahlûkatın her bir nevi milyonlar efradı ve her bir fert azaları, eczaları ve hücreleri ile beraber kendilerini yaratan yüce Allah’ı lisan-ı halleri ile överek, medh ü sena ederek tesbih ettiğini ifade etmektedir. (26)

Bütün mahlûkatın fıtratı ve yaratışlı gereği yüce Allah’ı tesbih ve takdis ettiği gibi insan da mükemmel yaratılışı, azaları, duyguları, duyuları, organları, hücreleri ve hatta atomları ve tüm faaliyeti ile lisan-ı hal ile Allah’ı tesbih ve takdis etmektedir. Şuurlu olarak bütün bunların imanla anlayıp ibadetle anlatan mü’minler de namazdaki okumaları, ibadet ve zikirleri, ilim ve tefekkürü ile kâinatın bu tesbihine iştirak ederek onlardan daha mükemmel şekilde Allah’ı tesbih ve takdis etmesi insanlığının ve imanının gereğidir.

Nitekim peygamberimiz (sav) Miraçta bütün mahlûkatın temsilcisi olarak varlıkların tamamının Allah’a olan ibadet, tesbih ve tahmidlerini, lisan-ı hal ile olan zikir ve takdislerini kendi namına, “Ettehiyyâtü, el-Mübârekâtü, Essalavâtü, Ettayyibâtü Lillahi” diyerek yüce Allah’a takdim etmiştir. (27) Biz de namazın teşehhüdünde aynı manayı kendi yerimizde ifade ederek aynı tahiyyatı okuyoruz. Halife-i arz olarak mahlûkatın tesbihini yüce Allah’a kendimize göre ifade ediyor ve halife-i arz olduğumuzu gösteriyor ve peygambere olan bağlılığımızı da aynı kelimeleri okuyarak ifade ediyoruz.

Meleklerin Şuurlu Olarak Allah’ı Tesbih Etmeleri

Aynı şekilde melekler de bütün kâinatta şuurlu veya şuursuz olarak, canlı veya cansız bütün varlıkların lisan-ı halleri ile yaptıkları tesbihatı müşahede etmek, görmek, anlamak ve onların lisan-ı halleri ile yaptıkları tesbihatı ve halıklarına olan medh-ü senalarını şuuru bir şekilde yüce Allah’a arz etmekle mükelleftirler. Onların ibadet ve tesbihleri de böyledir.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri meleklerin varlığını ve görevlerini şöyle anlatır:

“Melâike ve ruhaniyâtın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat'îdir denilebilir. Evet, On Beşinci Sözün Birinci Basamağında beyan edildiği gibi, hakikat kat'iyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki, zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler o semâvâta münasip bulunsun. Şeriatin lisanında, pek çok muhtelifülcins olan o sekenelere "melâike ve ruhaniyat" tesmiye edilir.

Evet, hakikat böyle iktiza eder. Zira, şu zeminimiz, semâya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zîşuur mahlûklarla doldurulması, ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi olan, müzeyyen kasırlar misali olan semâvat dahi, nur-u vücudun nuru olan zîhayat ve zîhayatın ziyası olan zîşuur ve zevil'idrak mahlûklarla elbette doludur. O mahlûklar dahi, ins ve cin gibi, şu saray-ı âlemin seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalâacıları ve şu saltanat-ı rububiyetin dellâllarıdırlar. Küllî ve umumî ubudiyetleriyle, kâinatın büyük ve küllî mevcudatın tesbihatlarını temsil ediyorlar.

Evet, şu kâinatın keyfiyâtı, onların vücutlarını gösteriyor. Çünkü, kâinatı had ve hesaba gelmeyen dakik san'atlı tezyinat ve o mânidar mehâsinle ve hikmettar nukuşla süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe, ona göre mütefekkir istihsan edicilerin ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister, vücutlarını talep eder. Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise aç olana verilir. Öyleyse, şu nihayetsiz hüsn-ü san'at içinde gıda-yı ervah ve kut-u kulûb, elbette melâike ve ruhanîlere bakar, gösterir. (28)

Nitekim peygamberimiz (sav), “Bir melâike var. Kırk bin başı var. Her başında, kırk bin dil var. Her bir dilde kırk bin tesbihat yapıyor. 64 trilyon tesbihat aynı anda söylüyor.” buyurmaktadır. Bediüzzaman hazretleri bu hadisi; “Demek küre-i hava, bu melâike gibidir. Yani, bu melâikenin tesbihatı adedince her kelime-i tayyibe, hava sayfasında yazılıyor. Küre-i hava diyor ki: "Bu hadis, benden veya bana nezarete memur melekten haber veriyor. Çünkü, insandaki bütün konuşmalar ve sair bütün hadsiz sesler, karışmaları içinde karıştırılmadan tam hurufatıyla ve söyleyenlerin şiveleriyle, mümtaz sesleriyle söylenmek gösterir ki, küllî bir şuurla yapılan bu iş yalnız tek bir zerrenin vazifesi, ne bana, yani küre-i havaya ve ne de bütün esbaba vermesi hiçbir cihet-i imkânı yok. Demek her yerde hâzır, nâzır ehadiyet cilvesiyle ve içinde ihatalı bir irade, muhit bir ilim bulunan bir kudret-i Ezeliyenin cilvesidir. Buna milyonlar şahitlerinden birisi radyodur." Şeklinde açıklamaktadır. (29)
 
Tesbih Namazı:

Yüce Allah’ı Tesbih için kılınan namaza “Tesbih Namazı” denir. Peygamberimizin (sav) kılmasını tavsiye ettiği için bu namazı kılmak menduptur. Dört rekât olarak kılınan bu namazın her rekatında 75 defa tesbih duası okunur ve dört rekat sonunda 300 tesbih duası ve zikri tekrar edilmiş olur.

Tesbih namazının belli bir vakti yoktur; ancak mübarek ve makbul vakitlerde kılmak daha faziletlidir. Bu namazın kılınışını Peygamberimiz (sav) amcası Hz. Abbas’a (ra) şöyle öğretmiştir: “Amcacığım, sana bir namaz öğreteyim ki bunu kıldığın zaman Allah senin geçmiş ve gelecek, eski ve yeni, bilerek ve bilmeyerek işlemiş olduğun bütün günahlarını bağışlar. Bu namazı İftitah duasından sonra 15 defa“Sübhanallahi ve’l-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber” dersin. Sonra Fatiha ve zamm-ı sureden sonra 10 defa dersin. Rükûda 10 defa, rükûdan kalkınca 10 defa, secdede 10 defa, secdeden kalkınca 10 defa, ikinci secdede 10 defa söylersin. Böylece her rekâtta 75 defa tesbih okursun. Dört rekât olarak kılarsın. Gücün yeterse her gün kıl, yoksa haftada bir veya ayda bir vehayut senede bir defa olsun kıl. Hiç olmazsa ömürde bir defa olsun kıl.” (30)

Tesbih namazı cemaatle kılındığı zaman imam namazın kıraatını ve tesbihleri açıktan okur. On defa, “Sübhanallahi ve’l-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber” der, sonuncusunda “Velâ havle velâ kuvvete illâ billahi’l-aliyyu’l-azîm” diye bitirir. (31) Abdullah b. Abbas (ra) dört rekâtlık tesbih namazı için birinci rekâtta Tekasür, ikinci rekatta Asr, üçüncü rekatta Kâfirûn, dördüncü rekatta da İhlâs surelerini okumayı tavsiye etmiştir. (32)
 
Sonuç:

Tesbih, kâinatı ve bütün mahlûkatı yaratan ve işine kimsenin müdahale edemeyeceği Yüce Allah’ı eserlerine ve sanatlarına bakarak medh ü sena etmek, övmek demektir. “Sübhanallah” kutsî kelimesi Allah’ı tesbih etmenin adıdır. Bütün mahlûkat lisan-ı haliyle Allah’ı tesbih etmektedir. Akıllı ve şuurlu olan insana yakışan da mahlûkatın lisan-ı haliyle yaptığı bu tesbihi aklı ve şuuru ile anlayarak iman ile kabul edip, dili ile ikrar etmesi, “Sübhanallah” diyerek ifade edip ilan etmesidir. Bu Allah’a ibadettir. Melekler de aynı şekilde mahlûkatın lisan-ı hal ile olan tesbihatını müşahede ederek kendi dilleri ile yüce Allah’ın huzuruna takdim etmektedirler. İnsan gerek namazda ve gerekse namazın dışında “Sübhanallah” diyerek Allah’ı tesbih etmeli ve namazın sonunda 33 defa “Sübhanallah” demeyi ihmal etmemelidir. Hatta kutsal gecelerde “Tesbih Namazı”nı kılarak yüce Allah’ın şanına yakışır şekilde onu tesbih etmek ve zikretmek için bir adım atmalıdır ki, Allah’a gerçek kul olduğunun şuuruna ulaşsın…
 
Kaynaklar
1-El-Isfahani, Müfredat, 1986-İstanbul, Sebeha Maddesi
2-Ahzab, 33:41-42
3-Hadid, 56:1; Haşr, 59:1; Saff, 61:1
4-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, 2005, s.71
5-M. Ali Sabunî, Safvetü’t-Tefâsir, 1987, 3:319
6-Hadid, 57:1; Haşr, 59:1; Saf, 61:1
7-Haşr, 59:24; Cuma, 62:1; Teğabün, 64:1
8-Zemahşeri, Keşşaf, Mısır-1997, 4:81
9-Hicr, 15:98-99
10-Mü’min, 40:55
11-Ebu Dâvud, Salât 154; Tirmizi, Salât 194
12-Zümer, 39:75
13-Müslim, Zikir 26; Ebû Dâvûd, Edeb 101; Tirmizî, Daavât 61
14-Tirmizi, Daavât, 59
15-Tirmizi, Daavât, 60; İbn-i Mâce, Edeb, 56
16-Müslim, Mesâcid, 146; Nesai, Sehv, 96
17-Müslim, Mesâcid, 144, 145, 146; Tirmizi, Daavât, 25; Nesai, Sehv, 92
18-İsra, 17:44
19-Taha, 20:130; Rum, 30:17
20-Enbiya, 21:20
21-Zümer, 39:75; Mü’min, 40:7
22-Vakıa, 56: 74, 96; Hâkka, 69:52
23-A’lâ, 87:1
24-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, 2005, s.268-269
25-Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, 2005, 30. Lem’a, s. 880-881
26-Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar, 1994, Münacat, 3. Şua, s.44-57
27-A.g.e, 6.Şua, s.86-88
28-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, 2001, 29. Söz, s. 465-466
29-Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lâhikası, 1998, s. 354
30-Tirmizi, Vitr, 19; İbn-i Mâce, İkâme, 190; Ebe Davud, Tavattu, 14
31-İbn-i Abidin, Reddü’l-Muhtar, 2:27
32-Fetevây-ı Hindiye, Mısır, 1323, 1:119

 

Son Güncelleme ( Perşembe, 26 Kasım 2009 13:04 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 131 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

Çok Okunanlar

free hit counter