Konu bir bakıma simyayı (Element, metal ve minerallerin öz nitelikleriyle ilgilenen Yüksek Kimyayı belirtiyor ), bir bakıma kimyayı, bir bakıma atom fiziğini ilgilendirir gibi gözükse de, zerreleri böylesine mikro-planda, neredeyse esir maddesiyle irtibatlı bir biçimde ele alıp akıllılar meclisine sunarak inceleyen bir bilim dalı henüz keşfedilmiş değildir.
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيم
وَقَالَ الَّذينَ كَفَرُوا لَا تَاْتينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلى وَرَبّى لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَايَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّموَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَلَا اَصْغَرُ مِنْ ذلِكَ وَلَا اَكْبَرُ اِلَّا فى كِتَابٍ مُبينٍ
“İnkâr edenler “Kıyamet başımıza gelmez” dediler. De ki: Evet, gaybı bilen Rabbime and olsun ki o sizin başınıza kesin olarak gelecek. Ne göklerde ve ne de yerde, zerre ağırlığında birşey bile Ondan uzak kalamaz. Ondan küçük olsun, büyük olsun, ne varsa hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır.” (Sebe’ Sûresi, âyet, 34/3)
1-وَرَبّى ‘Rabbime yemîn olsun’ kase/yemin lafzı ile,
2-لَتَاْتِيَنَّكُمْ ‘O sizin başınıza gelecek lafzındaki te’kid lâmı ile,
3-لَتَاْتِيَنَّكُمْ lafzındaki te’kîd nunu ile,
4-لَتَاْتِيَنَّكُمْ lafzının tekrarı ile, yani بَلى = Evet tasdik harfinden sonra hükmen zikredilmiş olan “kesin olarak kıyâmet gelecektir” fiilinin tekrarı ile kıyâmetin kesin vukû bulacağı haber veriliyor.
“O, gaybı bilen bir Rabb’dir. Semâvât ve Arz’da zerre ağırlığı kadar bir nesne bile, O’ndan gizli kalamaz..” Rabbini bu sıfatla vasıflandırması iki hikmete dayanmaktadır:
1-Kıyâmet, gaybî bir hâdise olduğu için, siz onun ne zaman vukù bulacağını bilemezsiniz. Onun vaktini ve saatini, ancak Âlimü’l-Gayb olan Allah bilir, O ta’yîn eder.
2- Müşriklerin; insanlar ölüp, kemikleri çürüyüp, zerreleri toprağa karıştıktan sonra o zerrelerin ikinci kez tekrar aynı bedende bir araya gelmelerini, yâni cismânî haşri aklen imkânsız görmelerine karşılık, Cenâb-ı Hak ilim sıfatıyla onları susturmuştur.
“Semâvât ve Arz’da zerre ağırlığı kadar bir nesne bile, O’ndan gizli kalamaz.”
“Zerreden küçüğü de”, “Ondan, yâni zerreden büyüğü de…”
Yani atomlar, protonlar, nötronlar, kuantum fiziğinin konusu olan maddeler, guarklar, esir maddesi, atom altı/atom üstü partiküller…Ve diğer tüm mevcûdât…
“Her şey, Kitâb-ı Mübîn’dedir, yâni Levh-i Mahfûz’dadır. Orada yazılmış, kaydedilmiştir.” (Sebe’ sûresi, 3)
Âyet-i kerîmede geçen “miskàl ”, mutlak ağırlık ölçüsüdür. Burada mastar ma'nâsında kullanılmıştır. Yâni “zerre ağırlığı kadar” demektir. Yoksa âyet-i kerîmede geçen “miskàl” kelimesiyle fıkıhtaki, altının 4.5 gramına tekàbül eden ağırlık ölçüsü kastedilmiyor.
Demek yerde ve gökte hiçbir şey, O Âlimü’l-Gayb’dan gizli kalamaz. Kıyâmetin ne zaman vukù bulacağını, Haşrin ne zaman geleceğini yalnız O bilir, başkası bilemez. Hem semâvât ve Arz’da hiçbir şey kaybolmadığına, her şey kaydedildiğine göre, bir muhâsebe ve muhâkeme günü mutlakà olacaktır.
Özetle: Bu âyet, iki önemli mesele üzerinde duruyor:
Biri: Allah’ın ilim ve kudreti her şeyi kuşatmıştır.
Diğeri: Haşir haktır ve vukù bulacaktır. Evet bu âyet, bir hazîne gibi bütün âlemi içine alıyor. Îmâna dâir iki mühim kutup olan Tevhîd ve Haşri isbât ediyor.
“Şu âyetin pek büyük hazînesinden bir miskàl zerre miktârında, yâni zerre sandukçasında olan cevheri gösterir ve zerrenin hareket ve vazîfesinden bir nebze bahseder..” (Otuzuncu söz, ikinci makam)
Merhûm muhterem Müellif (ra)’ın müşâhede sonucu kalp dilinden dökülen Zerre Risâlesi ise, o hazînede zerre kadar bir cevherdir. Bir zerrenin içerisindeki ma'nâları, esrârı çözüyor. Bu âyetin hazînesinden bir zerreyi açıyor ve o zerre içerisinde, ilim ve kudret-i Rabbâniyye’nin tecelliyâtını ve haşri isbât ediyor. Zîrâ her bir zerre, bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfatını, vücûd ve tevhîd-i İlâhî’yi i’lân ederken, diğer taraftan esmâ ve sıfatın gereği, tevhîdin de netîcesi olan haşre şehâdet etmektedir.
Diğer bir ifade ile; Zerre Risâlesi; “Her bir zerrede başta ilim ve kudret olmak üzere bütün evsâf-ı İlâhiyye nasıl tezâhür etmiş, bir zerrenin içerisinde İlm-i İlâhi’nin ve Kudret-i Rabbâniyye’nin İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübîn’deki tecelliyâtı ne sûrette görünüyor ve haşre nasıl delâlet ediyor?” suâllerine cevâb vermektedir (ve zerrenin hareket ve vazîfesinden bir nebze) bir miktâr (bahseder.) ‘Zerrenin hareketindeki hikmet ve maksad nedir? Hangi görevleri yerine getiriyor ? Ne vazîfe görüyor?’ gibi müşkilleri halleder, zihinlerdeki sorulara cevap verir.
(Tahavvülât-ı zerrât) zerrelerin hareketi, yâni hâlden hâle geçişi, değişmesi (Nakkàş-ı Ezelînin,) --Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi de Nakkàş’tır. Kâinâttaki bütün nakışları O yapmaktadır. Ağaç bir nakış, çiçek bir nakış, sinek bir nakış, insan bir nakış ve hâkezâ bu âlem sergisinde her şey bir nakıştır, Nakkàş’ını gösterir.- O Nakkàş-ı Ezelî, bu âlemdeki masnûâtı nakşederken, (kalem-i kudreti) o nakışları işlerken, (kitâb-ı kâinâtta yazdığı âyât-ı tekvîniyyenin) - O Nakkàş-ı Ezelî, kudret kalemiyle kâinât kitâbında, “kün” emrinden gelen âyetleri yazıyor. Meselâ, cemâdât, bitkiler, hayvanlar ve insanlardan her biri, kudret kalemiyle yazılan birer âyettir. Tahavvulât-ı zerrât ise; - Cenâb-ı Hakk’ın, kudret kalemiyle kâinat kitabında tekvînî âyetleri yazma (hengâmındaki) ânındaki (ihtizâzâtı), harekâtı, hafif titremeleri, deprenmeleri, harekete geçmeleri, sallanmaları (ve cevelânıdır.) Gezmesi, dolaşması, akıp gitmesidir.
Kalem-i kudret, İlm-i İlâhî’nin ünvânı olan İmâm-ı Mübîn’in kànûn ve programı altında ve Kudret-i İlâhiyye’nin ünvânı olan Kitâb-ı Mübîn’deki geometrik şekil ve kuvvelere göre âyât-ı tekvîniyyeyi, zerrât mürekkebiyle hakîkat-ı zaman denilen Levh-i Mahv ve İsbât üzerinde yazarken, o andaki kànûn ve kuvvelerin hareketi ile zerrâtın zâhirî harekâtına ve ihtizâzâtına/titreşimlerine “tahavvülât-ı zerrât“ denir.
Müellif merhûm (r.a), burada iki benzetme yapıyor:
Birincisi: Zât-ı İlâhî bir sâni’, Kudret-i İlâhiyye bir kalem, kâinât bir kitap, mevcûdât ise o kitâb-ı kâinâtın âyât-ı tekvîniyyesidir. Kudret-i İlâhiyye, o âyât-ı tekvîniyyeyi zerrât mürekkebiyle yazıyor,
İkincisi: Sâni’-i Zülcelâl bir Nakkàş, masnûât bir nakış, Kudret-i İlâhiyye bir kalem hükmündedir. Nakkàş-ı Sermediyye o nakş-ı san’atı zerrât boyasıyla boyuyor.
Tahavvülât-ı zerrât ise; o kitâbet/yazılım ve nakış/işleme ânındaki harekât ve titreşimidir. Peygamberler Silsilesi, Evliyâ ve Sıddîkîn, zerrelerin hareketlerinde bu hakîkatı müşâhede etmişler, vücûd ve tevhîd-i Sâni’ı bununla beşere ders vermişlerdir.
Zerreler alemine bir yolculuk-2
Zerre ve hayat arasında ince bir sır, ayrılmaz bir bağ vardır. Hayat zerre ile ortaya çıkıp görünür hale gelirken, hayata mazhar olan zerre onunla nurlanır ve zerreyi gösteren de yine hayattır. Bu garip ilişkiler yumağı pek çok kesim tarafından hissedilmiş ve meraklı bir tefekkür ve keşfetme yolculuğu başlamıştır.
***
Bedizzaman Hazretlerin’in Otuzuncu Sözün İkinci Makamındaki izahları, bir keşfiyâtın ve müşâhedâtın neticesidir.
Bu konuyu iyi anlaşılması, bazı tabirlerin bilinmesiyle daha da netleşmiş olacaktır.
-İmâm-ı Mübîn
-Kitâb-ı Mübîn
-Levh-i Mahfûz
-Levh-i Mahv ve İsbât
-Kanunlar ve kuvveler
-Hakîkat-i zaman
-Zâhir-i zaman
-Tahavvulât-ı Zerrât
***
“İnkâr edenler “Kıyamet başımıza gelmez” dediler. De ki: Evet, gaybı bilen Rabbime and olsun ki o sizin başınıza gelecek. Ne göklerde ve ne de yerde, zerre ağırlığında birşey bile Ondan uzak kalamaz. Ondan küçük olsun, büyük olsun, ne varsa hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır.” (Sebe’ Sûresi, âyet, 34/3)
Kuantum Fiziği ile Tahavvülat-ı Zerrat arasında da bir münasebet vardır.
Bediüzzaman Said Nursî (ra) Seb’e suresinin üçüncü ayetini yorumlarken, üç tane keşfi n mevcudiyetini ortaya koymuş olmakta.. Bunlar:
1- Atom altı ve atom-üstü parçacıklar,
2-Zerrelerin paket halinde bulunmaları,
3- Dalga ve partikül (madde ve madde akımı) gibi Zerrenin iki özelliğini ortaya koymuş oldu.
Bediüzzaman (ra), keşfedilmeyen bir mikro âlemi çözerek belirsizlik kanunu üzerinde derin inceleme ve keşfiyatlarda bulundu.
Zerrelerin (atom altı bölünmeyen parçacıkların, yani elektronların, protonların, nötronların) hareketlerini, yaratılış ayetlerinin yazılımlarını ve titreşimlerini dinleyerek anlamaya çalıştı. Mikro pencereden makro bir âlemi keşfe çalıştı.
***
Bütün atom altı parçacıklar hareketlerine `Bismillah...` diyerek başlarlar. Nitekim her birisi sonsuz derece kuvvetlerinden fazla yükleri kaldırmaktadırlar. Yani bir bakıma, buğday tanesi gibi bir çekirdeğin, koca çam ağacı gibi bir yükü omuzuna almasından farksız bir işlev yürütmektedirler. Her bir atom altı parçacığı vazifesini bitirirken de `Elhamdülillah...` demektedir.

***
NAR ve mısırda tahavvulât-ı zerrât açıktan gözüktüğü gibi, yazmaktan ve çizmekten gelen hareketler ve titreşimler de onun hakîkatına dâir önemli ip uçları vermektedir.

***
Zerreler âleminde isyan ve ihtilal yok…Zamanla görevleri değişebilir, rolleri farklılaşabilir, gelen yazıya ve tebliğ edilen emre göre sorumlulukları ve yükümlülükleri değişebilir; ama hiçbir zerre hiçbir an isyan etmez; her bir zerre her an Allah`ın her emrini anlamaya, hilafsız ve harfiyen uygulamaya hazır vaziyette secdededir.
Hüve nüktesinde bildirildiği gibi, hava zerreleri sayfası aynı anda ses naklinden görüntü nakline, elektro manyetik titreşimlerden ışın, ışık ve madde nakline kadar, sınırsız yaratılış ve fıtrat yazılımına kadar sayısız görevleri yürütmekte; Allah`ın emir ve iradesine bir `arş` olmaktadır.
Rızık olarak gelen:
-Bir lokma ekmek,
-Bir yudum su;
Havadan, sudan, topraktan, güneşten ve bütün âlemden süzülüp geliyor. Karışmadan-karıştırılmadan…
Göze giren zerre görür, kulağa giren zerre işitir, dile giren zerre tadar ve konuşur, burna giren zerre koku alır, beyne giden zerre düşünür…Özlliklerine uygun yerlere yerleştirilirler. Her zerre mıknatıs gibi çekim kanununa tabi tutularak…’BİSMİLLAH’ der yola çıkar…

***
Tahavvulât-ı zerrât Nedir?
Evet Kudret-i İlâhiyye, her biri birer âyet-i tekvîniyye, birer kelime-i kudret hükmünde olan mevcûdâtı, Levh-i Mahv ve İsbât denilen zamânın sahîfe-i misâliyesinde, İmâm-ı Mübîn’deki ilmî program ve kànûnlara göre ve Kitâb-ı Mübîn’deki geometrik şekil ve kuvvelere göre yazarken; Âlem-i Gayb’dan Âlem-i Şehâdet’e, dâire-i ilimden dâire-i kudrete çıkarırken; hem İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübîn’den akseden kànûn ve kuvvelerde, hem de zerrenin maddesinde bir hareket, bir ihtizâz görünüyor. İşte bu iki harekete, tahavvülât-ı zerrât denir.
İki çeşit hareket-iki çeşit zaman:
Eşyânın teşkîl ve îcâdında iki çeşit hareket ve o iki hareketin levni (rengi) olan iki çeşit zaman vardır. O iki hareket ise: Biri, İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübîn’in akisleri olan kànûn ve kuvvelerin hareketidir. Diğeri, O kànûn ve kuvvelerin hareketiyle harekete geçen zerrenin maddesinin dış hareketidir. İşte bu iki harekete birden kalem-i kudretin ihtizâzâtı denir ki, tahavvülât-ı zerrât budur.
Zerreler âlemine bir yolculuk-3
وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
“Her şey O Zât-ı Zülcelâli hamd ile tesbîh eder. O’nu hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur ” (İsrâ, 44)
İki çeşit zamâna gelince:
Biri, kànûn ve kuvvelerin hareketinin görüntüsü hükmünde olan şerit ve levhadır ki, buna “hakîkat-ı zaman ve zamânın içyüzü” denir. Diğeri, zerrenin maddesinin dış hareketinin levni (rengi) dir ki, buna da “zaman ve zamânın dış yüzü” denir.

***
NÛR-U MUHAMMEDÎ (ASM):
O kànûn ve kuvvâların vücûd ve harekâtına sebeb ise, Nûr-i Muhammedî’dir (asm). Çünkü Levh-i Mahfûz, o Nûr’dan yaratılmıştır. Sonra oradan zaman levhası üzerine aksi ve yansıması düşmektedir.
***
Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurur:
“Allah’ın ilk yarattığı benim nûrumdur.” ;“Allah’ın ilk yarattığı akıldır.”
“Allah’ın ilk yarattığı kalemdir.” (Keşfu’l-Hafa, 1/236-238)
NUR-AKIL-KALEM:
Şerhu’l-Mevâkıf adlı eserin beyânına göre, bu hadîslerde geçen “nûr, akıl ve kalem”den murâd; Nûr-i Muhammedî’dir (sav). Şu kâinâtı bir insana benzetirsek, Nûr-i Muhammedî (asm) onun aklı olur. Bu dünyâyı bir zîhayâta benzetirsek, Nûr-i Muhammedî (asm), onun rûhu olur. Âlemi bir kitâba benzetirsek, Nûr-i Muhammedî (asm), o kitâbı yazan kalem-i kudretin mürekkebi olur.
***
Yukarıdaki hadislerde geçen “nûr, akıl ve kalem”den murâd; Resûl-i Ekrem (asm) Efendimizin, Cenâb-ı Hakk’ın Alîm ve Hakîm isimlerinin a’zamlık mertebesinin tecellîsine mazhâriyetidir.
Bu sırdan dolayıdır ki; Zaman sahîfesinde yazılan bir zerrede, o zerre hakkında yaratılışından kıyâmete kadar geçerli olacak kànûnlar ve kuvveler ve o kànûn ve kuvvelerin harekât ve tebeddülâtı (değişim ve devreleri) göründüğü gibi, âhize ve nâkilelik (alıcı-verici) sırrıyla aynı kànûn ve kuvveler, aynı harekât ve tebeddülât bir anda bütün zerrât-ı âleme de geçer, bir levhâ-yı umûmiyeyi, bir sahîfe-i misâliyeyi netîce verir. Bir velî, zerrât içinde temerküz eden Âlem-i Misâl’de, Levh-i Mahv ve İsbât’ta vukùa gelmiş ve gelecek hâdiseleri keşfedebilir. (Hüve Nüktesi’ne mürâcaât edilebilir)
***
Havanın bir zerresini ele alalım: O zerre girdiği her varlığın ayırıcı vasıflarına ve özelliklerine göre bir vaz’ıyyet alır. Meselâ, balık teneffüs eder ahmaklaşır, aynı zerreyi inek teneffüs eder süt verir, arı bal yapar, yılanda zehir olur, merkepte şehveti uyandırır, zakkum ağacına girse acı, karpuza girse tatlı olur. Ve böylece mevcûdâtın her birine göre ayrı ayrı tavır ve şekiller, durumlar alır. Hem meselâ, senin vücûdunun a’zâlarının her birinin evsâf-ı mümeyyizeleri ayrı ayrıdır. Gelen zerre o öne çıkan özelliklerine göre çalışır ve işler. Meselâ, ayağa giren zerre yürümeyi, göze giren zerre görmeyi, kulağa giren zerre işitmeyi, beyne giren zerre düşünmeyi te’mîn eder ve hâkezâ...

***
İşte bu da gösteriyor ki; Zerre, Rabbânî bir memurdur
Acaba bu acîb gidişat ve taksîmâtın; cansız, câhil, kör, sağır, âciz ve zaif bir zerrenin işi olması mümkün mü?
***
Âlemde hesap rakamlarına sığışmayacak kadar zerre var ve her bir zerre faaliyet-i İlâhiyyeye mazhâr olmak için dâimâ hareket hâlindedir. Şâyet zerrelerin hareketleri dursa, dünyâ harâb olur, hayatı söner. Evet her bir zerrenin çekirdeği ortada, elektronları ise o çekirdeğin etrâfında devâmlı dönmektedir. Bütün zerrât, hareketinin başlangıcında her an, her zaman “Bismillah” dediği gibi, vazîfesinin bitiminde de “Elhamdülillâh” der. Demek her bir zerre, bu iki kelimeyi berâber zikrediyor. Vücudunun zerrelerini düşün! Hep berâber hem “Bismillah” der, hem “Elhamdulilâh” der. Her ehl-i îmân düşünür ki, bir Kadîr-i Mutlak, benim vücûdumu bir câmî gibi yapıp, bir zikirhâne hâline getirip, bütün zerrât-ı vücûdum o câmide sâcid, o zikirhânede zâkirdir. Acabâ vücûdunûn bütün zerreleri her an “Bismillah” ve “Elhamdülillâh” dediği hâlde, insan gaflet edip günde en az beş def’a o vücûdun yaptığı ibâdeti, namaz vâsıtasıyla Allah’a takdîm etmezse ne kadar hatâ etmiş olur? Kıyâs edilsin. Herkes gafletin derecesini bununla anlasın! Ya Rab! Kusurlarımızı affeyle, gafletimizi bertarâf eyle!
***
Her atomda program yüklü…İmam-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübîndeki program meleklere teslim edilmekte…
Onların nezaretinde zerreler istihdam olunmakta…

Her bir zerre; geçmiş ve geleceği nazara alan İmam-ı Mübîn’in ilmî program ve kanunları altında; Ve hali hazırdaki her şeyin geometrik şekillerine medar olan Kitâb-ı Mübîn’in çoğaltılması (istinsah) ile Tekvînî âyetlerin teşekkülüne, şekillenmesine sebep oluyor.
***
Eşyanın teşkilinde görevlendirilen her bir zerre görevinde iki noktaya dikkat ediyor:
1- Geçmiş aslının ve gelecek neslinin programını muhafaza ile İmam-ı Mübîn’in imlâsı , yani kanunları altında hareket ediyor.
2- Hâl-i hazırdaki eşyanın geometrik şekline sebep olan Kitab-ı Mübîndeki kuvvâların akislerine göre Allah’ın izniyle bir durum alıyor.
İ. Mübîn:Eşyanın geçmiş ve geleceğini nazara alan ilim defteridir.
K. Mübîn ise: Bir çeşit kudret defteridir.
***
ALLAH`ım! Yıldızları ve güneşi her ışınına kadar, ağaçları her dalına ve budağına kadar, dünyayı her tozuna ve toprağına kadar, kâinatı her zerresine kadar her an secdede kıldığın gibi, bizi de irademize bağlı olarak ve emrettiğin şekilde her yeni zaman diliminde secdede kıl! Bizi secdeden ve secde halinden uzaklaştırma! Bizi secdeden müstağni kılma! Bizi emirlerine muti kıl!
İlâhî ilim; her şey için bir kanun ve ve ilmî bir program tayin etmiştir. Zerreler bu kanuna göre hareket ederek an be an Kitab-ı Mübîn’den geometrik şekiller alınıp, o program ve şekle göre varlıklara haricî vücud giydirilip şehâdet âlemine gönderilir.
Meselâ, dağ kadar bir ağacın ilmî programını küçücük bir çekirdekte, insanın târihçe-i hayâtını mercimek kadar kuvve-i hâfızasında, koca âlemi bir insanda dercetmekteki intizâmât, İmâm-ı Mübîn’de mevcûd düsturların ve ilmî programın bir delîlidir.
***
İnsan mizan ve adaletin ürünüdür:
İmâm-ı Mübîn’de tesbît edilen eşyânın kànûn ve programı ile Âlem-i Şehâdet’te nizâm ve intizâm görünür. Kitâb-ı Mübîn’de ta’yîn edilen geometrik şekil ve muayyen miktarlar ile de Âlem-i Şehâdet’te mîzân ve adâlet vücûd bulur.
İşte bir Şeriat- fıtriye-i İlâhiyye nümûnesi…
***
O ilmî program ve kanun imâm-ı Mübîn’in yansımalarıdır.
Meselâ: İncir çekirdeğinin içinde o incir ağacının programı vardır.
Delili ise incir ağacının düzen ve sanat yönüdür.
***
Şekil ve sûretler biçilip giydiriliyor:
Şu hayvana dikkat et; nasıl câmid, sağır, kör, şuursuz zerreler onun büyüyüp gelişmesi için düzenli bir hareket dahilinde görevlerini şaşırmadan yapabilirler?
***
Âlemin ilk hareketi zerreden başlar:
Her bir zerrenin içinde elektronlar var. Bu elektronlar çekirdek etrâfında döner. O zerre, bir hücreye girdiğinde, o hücre de dönmeye başlar. Böylece bütün âlem hareket hâlindedir, döner. Küre-i arz döner, ay döner, güneş döner, bütün âlem döner. Ancak âlemin ilk hareketi, zerreden başlamaktadır. Küçük dâireden büyük dâireye doğru bir hareket, bir dönüş var…
Her bir zerrenin iki hareketi var. Biri, kendi etrâfında dönüyor. Buna enfüsî hareket denir. Diğeri, cüz’ olduğu mevcûdun etrâfında dönüyor. Bununla berâber nizâmât-ı âleme de riâyet ediyor. Cüz’ olduğu mevcûdla berâber bütün âlemin harekâtına tâbi’ oluyor. Buna da âfâkî hareket denir.
***
Zerreden tâ Arş’a kadar bütün mevcûdât, bir tesbîhin tâneleri gibi birbiriyle irtibât hâlindedirler. Bir tânesinin yerinden çıkması, âlemin harâbiyetini netîce verir.
***
İşte o şekillerin ilmî programı yazı sûretinde İmâm-ı Mübîn’de, geometrik şekilleri ise Kitâb-ı Mübîn’de mevcûddur. Yâni Kitâb-ı Mübîn, İmâm-ı Mübîn’in ma’nevî kalıbıdır, şekillendirilmiş hâlidir. Mevcûdâtın âlem-i şehâdette her an görünen şekilleri, Kitâb-ı Mübîn’de mevcûddur. Öyle ise denilebilir ki; İmâm-ı Mübîn, ilim defteridir, Kitâb-ı Mübîn ise kudret defteridir. Çünkü Kitâb-ı Mübîn’deki mevcûd şekillere göre masnûât, âlem-i şehâdette tecessüm eder, şekil alır.
***
Bu görev alma ve görevi başarıyla yürütme özelliği, her zerrede farklı bir yazılım ve program uygulaması biçiminde hiç şüphesiz vardır. Her bir zerre tüm kâinattaki görevleri aynı anda yapmazsa da, her bir zerrenin birden fazla görevi aynı anda yürüttüğü bir gerçektir.
***
Âlemdeki bütün tebeddülât ve tahavvülât iki gàye içindir:
Birincisi: Her bir tebeddül ve tahavvülde bin bir ism-i İlâhî’nin nakışlarını gösteren hârika âsâr-ı san’at vücûd buluyor.
İkincisi: Mevcûdâtı, bâhusûs zerrât-ı âlemi ebedî bir âleme intikàl ettiriyor. Kâinâttaki tebeddülât ve tegayyürâttan maksad, bu iki şık olmakla birlikte, asıl gàye; Kâinat Hâlıkı’nın kendi esmâ ve sıfatının tecelliyâtını bizzât görmek ve seyretmek istemesidir.
İşte kâinâttaki tebeddülât ve tahavvülâttan maksad bunlar gibi fâidelerdir. Zaman ve zerreler, bu yüce maksad ve ulvî gàyeleri düşünebilir mi? Hâşâ ve Kellâ!
Zerrenin müvekkel görevlileri :
Her bir zerrenin başında dört büyük meleği temsîl eden dört müvekkel melek vardır:
Birincisi: İsrâfil (as)’ın vekîlidir ki, Allah’ın izniyle o zerreye canlılık ve hareket verir. O melek, o zerre nâmına devâmlı “Yâ Hay! Yâ Kayyûm!” der, zikreder.
İkincisi: Mîkâil (as)’ın vekîlidir ki, Allah’ın emriyle o zerreye muhtaç olduğu rızkı yetiştirir. O melek, o zerre nâmına dâimâ “Yâ Rahmân! Yâ Rezzâk!” der, zikreder.
Üçüncüsü: Cebrâil (as)’ın vekîlidir ki, Allah’ın izniyle o zerreye vazîfesini ilhâm eder. Nizâm ve intizâmla hareketini tesbît eder. O melek, o zerre nâmına dâimâ “Yâ Alîm! Yâ Hakîm!” der, zikreder. Dördüncüsü: Azrâil (as)’ın vekîlidir ki, Allah’ın izniyle o zerre vefât ettiğinde onu çekip alır. O melek, o zerre nâmına dâimâ “Yâ Kâbid! Yâ Mümît!” der, zikreder.
***
Yâ Rab ! Kâinatın zerreleri adedince Sana hamdü senâlar olsun ki, Kur’ânın bu zamana bakan hakikatlı sırlarına bizleri cüz’î de olsa mazhar buyurdun. İnsanın tılsımını keşfetmek ve Senin yüce azâmetini daha iyi derk edebilmek için Kur’ân’dan süzülen bu derin hakikatlara bir nebze de olsa gönlümüzü makes kılarak Senin Ulûhiyyet ve Rubûbiyyet dergâhında acz ve fakrımızı anlamayı, bütün zerrelerimizle secdeye varmayı, Nebevî yakarışla Sana yalvarmayı, bu ikrar ve imân ile huzuruna varmayı, şu mübârek Cuma hürmetine nasip ve müyesser eyle. Âmîn, âmîn, âmîn…
Risale Haber







-
