Şu An Buradasınız: Anasayfa Makaleleler Soru-Cevap Makaleleri Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkür Yolu

Risale Akademi

Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkür Yolu

e-Posta Yazdır PDF

Soru:






29. Mektub'un sonundaki ZEYL kısmında anlatılmak isteneni biraz daha açar mısınız?












Cevap:














Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkür Yolu





A-Giriş





Bediüzzaman bu küçük zeylin büyük ehemmiyeti ve herkese menfaatli olduğu, kısalığına ve küçüklüğüne bakarak önemsiz sayılmaması gerektiği ikazıyla söze başlamaktadır. Ardından gelen; “Cenâb-ı Hakka vâsıl olacak tarîkler/yollar pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur’ân’dan alınmıştır. Fakat tarîkatlerin bâzısı bâzısından daha kısa, daha selâmetli, daha umûmiyetli oluyor.” (1) cümleleri bize bu ehemmiyetin ipuçlarını vermektedir.











Maddi anlamda herhangi bir yere ulaşmak veya herhangi bir şeyi nakletmek için yayan, binek hayvanı, kağnı arabası, tren, otomobil, otobüs, gemi, uçak ve sanal ulaşım tarikleri/yolları gibi seçeneklerle karşı karşıya kalınmaktadır. Karşısında böyle bol seçeneği olan birisi, maddi imkânına, sağlığına, zevkine, yolun kısalığına, güvenilir oluşuna, zamanına ve işinin ehemmiyetine göre tercih yapacaktır. 










Psikolojik olarak insan genellikle kısa/kestirme, ucuz, çabucak elde edilebilen ve daha güvenli olan yola meyillidir. Macera arayana, ucuzluk ya da güvenlik unsuru önemli değildir. Etrafı seyrederek, zevkine vararak ve gezerek gitmek isteyene de kısa yollar ve çabuk ulaştıran araçlar önemsizdir. Bu isteğe, güce ve fıtrata göre değişmektedir.











Bu örnek çerçevesinde bizi Allah’a ulaştıracak Kur’an yollarının da bazısının daha kısa, daha selametli ve daha umumiyetli yani herkesin rağbet ettiği bir yol oldukları belirtilmektedir.












Beşinci Metup’ta; “Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk (manevi terbiye yolu) ile bazı hakaik-i imaniyeye (iman hakikatlerine) ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike (hakikatlere) çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt (ilgisiz) kalmak elbette kâr-ı akıl (akıllı olanın işi) değil.” ifadeleri geçmektedir. Karmaşık ilişkiler ağı içerisinde yer alan ve çok yoğun bir hayat sürdürmek zorunda olan günümüz insanlarının ister maddi, ister manevi alanda uzun uzadıya seyir yapacak zamanları olmadığı gibi fıtratları da buna uygun değildir. Çünkü Bediüzzaman “Zaman tarikat zamanı değildir.” (2) diyerek modern çağ insanının genel yapısı hakkında çok ciddi ve doğru bir hüküm vermektedir.











Bediüzzaman günümüz insanına fıtratına uygun olan acz, fakr, şefkat ve tefekkür tarîkını/yolunu öneriyor. Çünkü bir tarikata intisab ederek (mensup olarak) kırk yıl sabırla yol almaya tahammülü olan çok insan çıkmayacaktır. İnsaniyet itibariyle İslam hakikatlerini herkese ulaştırmak ve amel cihetinde de İslamın herkes tarafından uygulanabilir ve yaşanabilir olmasını sağlamak için herkesi içine alan çok şefkatli ve umumi bir yol gösteriyor. Kırk yıl ile kırk dakika karşılaştırıldığında hiç de lakayt kalınacak bir durum olmadığı açıkça görülecektir. Bediüzzaman, kendisi istifade ettiği gibi herkesin de istifadesi için gayret sarfediyor, sanki köşe başına durmuş, insanlara en kısa ve en selametli yolu tarif ediyor.










B-Risale-i Nur Mesleğinin Dört Esası










Risale-i Nurun tamamında mezc olmuş bir şekilde bulunan dört esasın yani Bediüzzaman’ın talebelerine ya da insanlara önerdiği acz, fakr, şefkat ve tefekkür yolunun dört esasının kavram olarak biraz üzerinde durmak lazımdır. 










1-Acz

Âcizlik, Allah tarafından insanın mahiyetine yerleştirilmiş bir duygudur. Çünkü Allah sonsuz kudretini ve merhametini bu acz sayfasında gösteriyor. İnsan bu acz ve zaaf itibariyle bir nevi şefkat ve merhamete muhtaç çocuk gibidir. Bu nedenle acz kulluğun esaslarından birisini teşkil eder. İnsan yaratanına, yani kendisini şefkat ve merhametle görüp gözetene müteveccih/yönelmiş olmalıdır. Kendisi gibi âciz olana yönelirse ancak zelil olur. Nefis ve enaniyetine güvenen azarlanmayı hak eder. İnsanın aczinin sonu yoktur ve sonsuz derecede Allah’a muhtaçtır. Bunun farkında olup hayret ve muhabbetle sonsuz kudret ve merhamet sahibine iltica ederse, onun kudretinde kendisini yok sayar ve eritirse, işte o zaman büyük bir kuvvet elde etmiş olur.

Aczin aşk gibi –burada ilahi aşk kastediliyor- belki aşktan daha selametli ve güvenli bir yol olduğu belirtilmekte, kulluk yoluyla mahbubiyete yani Allah’ın muhabbetine kadar da gidebileceği ifade edilmektedir.

2-Fakr









Allah’a karşı fakirlik hissi, bizi Allah’ın Rahman ismine ulaştırır. Sultanlar gibi yaşaması için ihsan edilen sayısız nimet insana nihayetsiz fakir olduğu için ihsan edilmiştir. Çünkü Rahman ismi bütün yaratılmışlara ihsanı gerektirir. İnsan kendi çabasıyla bir gözünü bile elde edemez, olmayan sermayesi ile bir nefes hava bile satın alamaz. Allah’tan başkasından medet ummak insanı ancak zillete düşürür. Bu nedenle insan nazlı bir çocuğun ağlayarak isteğine kavuşması gibi, sadece Allah’a ağlayarak, yalnız O’ndan medet umarak ve O’nun sonsuz zenginliğine sığınarak isteklerine kavuşabilir. Ancak enaniyeti ve gururu bırakarak fakirliğini ve ihtiyaçlarını niyaz ve dua diliyle ilan edip kul olduğunu göstermek ve yükselmek için; “Hasbünallahu veni’me’l-vekil- Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (2)” demek şartı vardır. (3)

3- Şefkat

Şefkat, aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir yoldur. İnsanı Rahîm ismine ulaştırır. Yüce Allah bütün varlıklara şefkat etmektedir. Şefkatte özel muamele ve karşılıksız fedakârlık vardır. Şefkat kahramanı anneler yavruları için hiç karşılık beklemeden canlarını dahi verirler. Bu fedakârlık hiç şüphesiz annelerin şefkatlerinden kaynaklanmaktadır. İnsanın canlı ve cansız bütün varlıklara Cenab-ı Hak hesabına şefkat ve merhametle yaklaşması gerekir. Rahim ismi dünyadan çok ahirete bakar. Muntazam sanatlarıyla, rahmetinin süslü meyveleriyle, türlü türlü nimetleriyle kendini tanıtan ve sevdiren Allah’ı; iman ile tanıyan, ibadet ile kendini sevdiren, şükür ve hamd ile hürmet eden insana Rahim isminin tecellisi gereği olarak ebedi bir mükâfat yeri hazırlanarak özel bir muamele yapılacaktır. (4)


4-Tefekkür

Bir mesele hakkında zihni faaliyet gösterme, düşünme, fikir üretme, zihni yormadır. Derin düşünme, maksadı kavramak için çaba sarf etme, zihnini eşyanın manasını anlamaya yöneltmedir. İnsanın nefsinin ve yaratıcısının sırlarına erebilmesi için, iç dünyasına eğilerek derin düşünceye dalmasıdır. Yaratılmışların üzerinde temaşalarda bulunarak yaratıcıya yönelmedir. Her şeyin yaratılış hikmetlerini anlamaya çalışmaktır. Tefekkür de aşk gibi, belki daha zengin ve daha parlak bir yoldur ki, insanı Hakîm ismine ulaştırır.

Risale-i Nur Mesleğinin dört esasına bina edilmiş olan acz, fakr, şefkat ve tefekkür yolu; hafi/gizli/sessiz/içten zikir yapma yolunu tutan tarikatların letaif-i aşeresi/on duyusu gibi on adım değildir. Yine bu yol, açıktan ve seslice zikir yolunu tutan tarikatlar gibi nüfus-ı seb’a/yedi nefis/nefsin yedi mertebesi gibi yedi adım değil, belki sadece dört hatveden/adımdan ibarettir. Bu yol tarikattan ziyade hakikat ve şeriat yoludur. Bu kısa yolda hiç aksatmadan yapılması gereken şeyler; Peygamberimizin sünnetine uymak, farzları yerine getirmek, büyük günahları terk etmektir. Özellikle namazları tâdil-i erkân ile yani usulünce kılmak ve namaz tesbihatını da yapmaktır. Görüldüğü üzere zaten bunlar, her sade müminin yapması gereken şeylerdir.


C-Letaif-i Aşere/On duyu Nedir?

Nakşıbendilik, Bahâeddin Nakşibed hazretlerinin kurduğu, Türkistan, Anadolu ve Hindistan’a kadar uzanan çizgide en yaygın olan bir tarikattır. Şâh-ı Nakşibend, zikirde “hafî/gizli/içten okunan zikri” tercih etmiştir.

Nakşî Tarikatında, insanda bulunan binler duyudan en çok öne çıkan ve meşhur olan on latifeyi/duyuyu terbiye ve ıslah ederek hakikate vasıl olunmaktadır. Bu duyguların ıslah ve terbiyesi birer basamak sayılmakta, bunlar ıslah ve terbiye edildikçe en son makam olan insan-ı kâmil makamına ulaşılmaktadır.

Bediüzzaman bu hususta; “Ben kendimce görüyorum ki, çok mana, vasıf ve kabiliyetleri içinde toplayan insanda çok letâif var, onlardan on tanesi meşhur olmuş. Dış görünüşe göre hükmeden âlimler, on latifenin pencereleri veyahut numuneleri olan beş dış duyu (göz, kulak, burun, dil. Deri), beş iç duyu (akıl, kalp, ruh, nefis, vicdan) diye başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar.

Halk ve yüksek tabakadan insanların arasında bilinen on duyu ile tarikat ehlinin on duyusu arasında bir ilgi var. Meselâ, vicdan, âsab/sinir, his, akıl, hevâ/heves, kuvve-i şeheviye/şehvet, kuvve-i gadabiye/öfke gibi letâifi; kalp, ruh ve sırra ilâve edilse on duyuyu başka bir surette gösterir. Daha bundan başka sâika/sevk, şâika/şevk ve hiss-i kable'l-vuku gibi çok letâif var.” (5) demektedir.

Nakşilere ve İmam-ı Rabbaniye Göre Letâif-i Aşere ise:
1. Kalp : Hz. Âdem (as)  Kırmızı renk ile simgelenir.
2. Ruh  : Hz. İbrahim (as) Sarıdır.
3. Sır    : Hz. Musa (as) Beyaz
4. Hafî : Hz. İsa (as) Siyah
5. Ahfâ: Hz. Muhammed (sav) kademi/ayağı altındadır. Yeşil ile simgelenir
Bu beşi “Âlem-i emre” aittir. Birbiri içinde gizlenmiştir. Vs.
6. Toprak
7. Su       
8. Ateş   
9.  Hava  
10. Nefis  
Bunlar da “Âlem-i Halka” aittir. “Tecelli-i Esma ve Sıfata” mazhar ve medardır. (6)

D-Nüfus-ı Seb’a/Yedi Nefis Nedir?

Kadirî tarikati de Abdülkâdir-i Geylânî’nin kurduğu bir tarikattır. “Cehrî/açıktan ve yüksek sesle zikir” tercih edilmektedir. Bu tarikat, Rûmîyye kolunun pîri olan İsmail Rûmî’nin faaliyetleri sonucu, başta İstanbul olmak üzere Anadolu ve Balkanlarda yaygınlık kazanmıştır.

Kadiri Tarikatında ise; nefsin yedi makamını tek tek terbiye ve ıslah yolu ile hakikate vasıl olunmaktadır. Bu mertebeler:

1-Nefs-i emmâre: Daima kötülüğü emreden ve şehvanî arzulara ve şeytanî yollara severek giren nefistir.

2-Nefs-i levvame: Kötülükten vicdanen rahatsız olan nefistir.

3-Nefs-i mülheme: İlhama mazhar olmuş nefistir.

4-Nefs-i mutmaine: Kötülüğe meyilden uzaklaşmış, iyilikleri rahatlıkla işleyebilen nefistir.

5-Nefs-i râdiye: Rabbinden razı olmuş nefis. Rabbinin, kahır olsun lütuf olsun, her türlü icraatını rıza ile karşılayan nefistir.

6-Nefs-i mardiye: Kendisinden razı olunan, Rabbi katında makbul nefistir.

7-Nefs-i safiye: Süzülmüş, katışıksız, temiz nefistir.

İşte nefsin son makamı, en mükemmel ve kâmil makamdır. İnsanın olgunlaşıp hakikate ulaştığı son adım ve aşamadır. (6)

E-Hatveler/Adımlar

Birinci Hatve/Adım:

İnsan yaratılışının gereği olarak önce kendini sever. Aslında bu utanılacak veya kusur addedilecek bir şey değildir. Ama yine de bunu çoğu insan inkâr eder. Kendisini orta halli de olsa iyi bilir. Günlük hayata baktığımızda, eşini hizmetçi, çocuğunu getir götür işlerinde kullanan, annesini güzel yemekleri, babasını da parası için seven birçok insan olduğunu görüyoruz. Kendini aşırı bir şekilde seven bir kimse başkasını hakiki olarak sevemez. Menfaati için sever, menfaati yoksa uzak durur.











İnsanın bizzat kendi zatını sevmesi tehlikeli bir durumdur. Zatını seven kendini/nefsini beğenir. Başkalarını kolay kolay beğenmez. Mâbuda lâyık bir tarzda nefsini metheder. Herkesi kendinden küçük görür ve nefsi için kullanmak ister. Şeddatlar gibi nefsine ram olmayanlara zulmeder. Her şeyi –dünyayı bile- kendi nefsine fedâ eder. Gurur ve kibrinden “küçük dağları ben yarattım der”. Bu duruma bir dur denilmezse, firavunlar gibi ilahlık sevdasına düşer. Mabuda layık bir tarzda nefsini ayıplardan tenzih eder, elden geldiği kadar, kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez; nefsini, şiddetle ve taparcasına müdâfaa eder. Hattâ Mâbud-ı Hakîkinin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazât ve istidâdı kendi nefsine sarf ederek   [Menittehaze ilâhehü hevâhü. (Nefsinin arzusunu kendisine mâbud edinip onun her emrine uyan kimse...) (7)] sırrına mazhar olur; kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir.












Böyle bir insanın nefsi, daima kendisine kötülüğü emreden ve şehvanî arzulara ve şeytanî yollara severek giren “nefs-i emmâre” dediğimiz en alt mertebede olan nefistir. Nefis bu mertebeden çıkartılmadığı sürece zulüm ve haksızlıklar bitmeyecektir. Ayrıca zalim olan bir nefsin güvenliği hiçbir zaman olmayacaktır. Korku ve endişe içinde zehir gibi bir hayat yaşamak zorunda kalacaktır. Nefsin temize çıkarılması, kusur ve ayıplardan uzak görülmesi kötülüklerin devam etmesi demektir.













İşte bu adımda/mertebede/hatvede   [Felâ tüzekkû enfüseküm. (Nefislerinizi temize çıkarmayın.) (8)] Âyetinin emrine uyarak bütün kusurları, kötülükleri, zulümleri ve ayıpları nefse vermek gerekmektedir. Çünkü nefisten hayırlı iş çıkmamaktadır. Nefis dua ile hayrı kabul edici konumundadır. Şerrin menşei ise nefistir. Bir ormanı yapmak için milyonlar emek ve onlarca yıl gereklidir. Ama ormanı tutuşturup yakmak için sadece nefsine uyan bir insanının bir kibrit atması yeterlidir. İnsanın yapması gereken âcizliğini ve fakirliğini anlamak, kendisini besleyeni ve affedecek olanı bilmek, O’na iltica ve dua ederek affını dilemek, aynı şefkat ve merhametin devamını istemektir.  










İkinci Hatve/Adım












İnsan kelimesi nisyan/unutkanlık kelimesi ile aynı kökten türemedir. “İnsan nisyan ile ma’lüldür.” sözü de buradan gelmektedir. Yüce Allah   [Velâ tekûnû kellezîne nesullahe feensâhüm enfüsehüm. (Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi âkıbetlerini unutturmuştur.) (9)] âyeti ile çok açık ve net bir biçimde ikazda bulunmaktadır.












Kendini unutmak burada akıbetini/sonunu unutmak anlamında düşünülmelidir. Hiç ölmeyecek gibi dünyaya sarılmaya vesiledir. Hemen hemen her gün etrafta ölenlerin cenazelerini görse bile; “Gencim, güzelim, yakışıklıyım, daha yapacak çok işim, görecek günüm, alacak zevkim var.” diyerek hiç üzerine alınmaz. Hep başkaları ölecek kendisi ebedi kalacakmış, kendisine hiç sıra gelmeyecekmiş gibi sonunu unutur. Etrafında ayrılıp, kaybolup, yok olup, çürüyüp gidenleri görmezden gelir.












Nefs-i emmare hizmet ve külfet zamanında insana kendisini unutturur. “Başkaları yapsın bana ne?”, “Enayi miyim çalışacak?” Dedirterek, arkalarda kalarak, kendisini kamufle ederek, hile ve oyunlarla işi başkalarına yıkarak ense yaptırır. Ama ücret ve lezzet alma zamanında da en ön safta yer aldırır. İnsanı bir nevi asalak durumuna düşürür. Böyle bir insana da kimse tahammül edemeyecek ve sırtlarında taşımak istemeyecektir.











Bu aşamada/makamda/mertebede/adımda nefsin terbiyesi ve temizlenmesi, tam tersini yapmakla mümkün olmaktadır. Hizmet, külfet ve ölüm gibi zamanlarda en önde yer almak, hazlar ve ihtiraslarda ise nefsini unutmaktır. Ölüm gelince; “Eyvah!” dememek ve ahiretteki ücret zamanında kimsenin aldatamayacağı âdilce dağıtım esnasında, kendini unutmanın ve unutturulmanın pişmanlığını yaşamamak için nefsini unutanlardan olmamak gerekir.










Üçüncü Hatve/Adım










  [Mâ esâbeke min hasenetin feminallahi vemâ esâbeke min seyyi’etin femin nefsike. (Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi kusurun sebebiyledir.) (10)]
Nefis yapısı gereği daima iyilikleri kendinden bilir. Bundan dolayı da gurura ve kendini beğenmişliğe düşer. Halbuki insanın yaratma gücü yoktur. İyilikleri de kötülükleri de insanın isteğine itibar ederek Allah yaratmaktadır. Kötülükleri insanın nefsi ister, ama iyilikleri Allah ister. (11) İyiliklerin meydana gelmesi için birçok sebeplerin bir araya getirilmesi gerekir. Yani bir iğne için iğne fabrikası kurulması gerekir. Fabrikayı kurmak çok zahmetlidir. Ama yıkmak bir bombaya bakar veya bir vidasını sökmekle işlemez hale getirilir. Bu nedenle insanın yaptığı iyiliklerde gururlanabileceği hiçbir şey yoktur.











İnsan nefsi, kusurludur, âcizdir, noksandır, fakirdir. Bütün bunları görüp, bütün güzellikleri ve mükemmellikleri Allah tarafından ona ihsan edilmiş nîmetler olduğunu anlayıp gururlanmak yerine şükür ve hamd etmelidir.












Bu adımda/mertebede nefsin temize çıkarılması kemalini kemalsizlikte, kudretini aczde, zenginliğini fakirlikte bilmekle olur. Çünkü insan bir zemindir, bir aynadır. Kendinden bir şeyi yok. Sadece başkasına ait olanı yansıtır. Zemin ne kadar temiz ve berrak olursa kemal sahibinin kemali, zenginin zenginliği ve ihsanı, kudretli olanın kudreti ve sanatkâr olanın sanatı o derece parlak ve berrak yansır. İşte insana düşen gurura kapılmadan temiz, saf ve berrak bir zemin olarak kalmaya çalışmaktır. “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir.” (12) Ayetinde emredildiği gibi nefsini, günahlara karşı savunacak veya mazeret uyduracak şekilde değil de, günahlardan mümkün mertebe uzak durarak kurtuluşa ermek lazımdır.










Dördüncü Hatve/Adım










Nefis kendisini serbest, müstakil ve mevcut bilir. Bundan dolayı da bir nevi rububiyet dava eder. Mabuduna karşı düşmancasına isyan eder. Bu tamamen bir zehaba kapılmadır. İnsan son derece âciz, fakir ve muhtaç olduğu halde kendisini nasıl müstakil ve serbest hissedecektir? Kâinattaki her şeye muhtaç olan, onlardan bağımsız yaşayamayan insan kendisini, hiçbir şeye Muhtaç olmayan Allah’ın varlığı gibi nasıl mevcut bilecektir? Kendi vücudunu ve azalarını bile idare etmekten, onları beslemekten âciz olan insan, gözü için güneşi, midesi için bütün yiyecekleri, ciğeri için atmosferi nasıl emri altına alacak ve onlardan bağımsız olarak nasıl yaşayacaktır? İşte böyle bir insanın rububiyet dava etmesi kadar komik, Mabuduna karşı düşmancasına isyana kalkışması kadar aptalca bir vaziyet olamaz. 












Allah zatında var olduğuna yani yaratılmamış, doğmamış ve doğurulmamış olduğuna göre,   [Küllü şey’in halikun illâ vechehu. (Her şey helâk olup gidicidir-Ona bakan yüzü müstesnâ.) (13)] âyetinin işaretiyle de anlaşılıyor ki, Allah’tan başka her şeyin helak olup gidicidir. Belirli bir ömrü vardır. Bu ömür tamamlandıktan sonra durması imkânsızdır. Ancak bunların Allah’a bakan yönleri bâkî kalır veya bâkîleşir.













Burada iki kavramla karşı karşıyayız: Mana-yı ismi ve mana-yı harfi.











Mana-yı ismi: Bir şeyin kendisidir, nefsidir. Bir şeyin kendi başına taşıdığı anlamdır. Bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan anlamdır. Hiçbir şeyle bağlantısı olmadan alınan değerdir.












Mana-yı harfi: Bir şeyin yaratıcısını ve sanatkârını gösteren yanı veya tanıtan anlamıdır.










Her, şey nefsinde mânâ-i ismiyle fânîdir, sonradan yaratılmıştır, yok olmaya mahkûmdur; fakat mânâ-i harfiyle ve Sâni-i Zülcelâlin ismlerine âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık îtibârıyla görendir, görülendir, yaratılmıştır, mevcuddur. İnsanın varlığında yokluk, yokluğunda varlığı vardır. Yani zatında yoktur, yokluğa mahkûmdur, Allah’ın varlığı ile isim ve sıfatlarının tecellileri ile vardır. İnsan kendine vücut verse, şahsi vücuduna güvense, Hakiki Yaratıcıdan gaflet etse, kâinat kadar yokluk karanlıkları içine düşer, yıldız böceğinin ışığı kadar zayıf olan şahsi vücudunun ışığı nihayetsiz yokluk karanlıkları ve ayrılıklar içinde boğulur, kaybolur gider.











Şu makamda/adımda nefsin rububiyet ve isyan davasından tezkiyesi ve temizlenmesi için enaniyeti/benlik davasını bırakması ve bizzat nefsinin hiç olduğunu bilmesi gerekmektedir. Kendisini, Hakiki Yaratıcının tecellilerinin bir aynası olarak gördüğü vakit, bütün mevcudatı kazandığı gibi, kendisi de ebedi bir vücut kazanır. Her şey Allah’la var olduğuna göre, Allah’ın Zatını bulan bir kalp her şeyi bulmuş olur.













İnsanın rububiyeti mevhumdur/vehmidir/hayalidir. Dünya küresi üzerindeki mevhum meridyen ve paralel çizgileri gibidir. Ben denmezse O da denemez. Mevhumdur/hayalidir ama gerekli bir şeydir. İnsanın Allah’ın Rububiyetini anlaması ve tanıması için gereklidir. Bir kimse kendi çocuğua “Benimdir.” diyebilir ama, “Ben idare ediyorum, rızkını ben veriyorum.” dediği zaman haddini aşmış olur.

E-Hatime/Sonuç

Acz, fakr, şefkat, tefekkür yolu, diğer yollara göre daha kısadır. Çünkü dört hatvedir/adımdır/mertebedir. Acz, elini nefisten çekmiş olsa, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâle uzatır. Sıkı sıkıya hiç bırakmamacasına O’na sarılır. Hâlbuki en keskin yol olan aşk, nefisten elini çektiğinde, mecâzî/fânî sevgililere yapışır, o sevgili de elinden çıkıp gidince Mahbûb-u Hakîkiye yani gerçek ve bâkî olan Sevgiliye/Allah’a gider. Acz yolu, aşkın nefise yapışıp da elini çekeceği uzun ve zorlu bir süreci ortadan kaldırmaktadır. Mecazi aşkların ilahi aşka dönüşmesini temsil eden Leyla ile Mecnun, Ferhad ile Şirin arasındaki çileli kavuşma maceraları insan tahammülünün fevkinde olduğunu düşünecek olursak acz yolunun kısalığı ve rahatlığı daha iyi anlaşılacaktır. 












Bu acz tarîkı/yolu, aşk tarikına göre daha selametlidir/güvenlidir. Çünkü aşkta olduğu gibi nefsin manevi sarhoşluğu, dengesizliği ve yüksekten uçama gibi dâvâları bulunmaz. Çünkü nefiste; acz, fakr ve kusurdan başka bir şey bulunmuyor ki, haddini aşsın. Hem bu tarîk/yol daha umûmi ve büyük bir caddedir. Hem bu yolda Vahdetü’1-Vücudcular gibi daimi bir huzuru kazanmak için; “Allah’tan başka varlık yoktur.” diyerek her şeyi idama mahkûm etmek, Vahdetü’ş-Şuhudcular gibi yine daimi bir huzur için; “Allah’tan başka şahit olunan hiçbir şey yoktur.” diyerek kâinatı mutlak bir unutulmuşluk hapsine mahkûm etmek zorunda kalınmıyor.












Bu hususta yapılacak tek şey, mevcudâtı kendileri hesâbına hizmetten azlederek, Fâtır-ı Zülcelâl hesâbına istihdam edip, Esmâ-i Hüsnâsının mazhariyet ve âyinedarlık vazifesinde istimal ederek/kullanarak, mânâ-i harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzûr-u dâimîye girmektir; her şeyde Cenâb-ı Hakka bir yol bulmaktır. (14)

Bütün hissiyâtını, mânevi letâiflerini, hattâ vehim, hayal ve sır gibi duygularını uyandıran insanların, uyanık bir sûrette zikir ve tesbihlerindeki müteaddit mânâları kendi zevklerine göre alır, emer.

Sahabeler, bütün hissiyâtları ve letâifleri uyanık olarak imân ve tesbih nurlarını toplayan mübârek kelimeleri söyledikleri vakit, bütün mânâlarıyla söyler ve bütün letâifleriyle hisse alırlardı.

Zamanla insanların duyguları uykuya dalıp ve gaflete düşüp, o mübârek kelimeler, meyveler gibi, git gide ülfet perdesiyle letâfetini ve tazeliğini kaybeder. Âdetâ yüzeysellik havasıyla kurumuş gibi olur. Bu kuruluk evvelki haline, ancak kuvvetli ve tefekkürî bir ameliyatla iâde edilebilir. (15)

Risale-i Nur mesleğinin önemli esaslarından ve adımlarından birisi tefekkürdür. Aslında Risale-i Nur’un tamamının gördüğü hizmet tefekkür hizmetidir.

Bediüzzaman güzel bir örnek verir; dünkü güne bugün yetişmek için ya kudsi bir kuvvet ile zaman üstüne çıkıp dünü bugün gibi hazır görmek ya da bir sene mesafe kat’ edip, dönüp dolaşıp, düne gelmek gerekeceğini söyler. Ardından da zâhirden hakikate geçmek için de ya doğrudan doğruya hakikatin cezbesine kapılıp, hakikati aynen bulmakla ya da tarîkat yoluna girerek, çok mertebelerden seyr ü sülûk sûretiyle geçmek gerektiğini belirtir.

Acz, fakr, şefkat ve tefekkür yolu; zamanın cereyânına tâbi olmadan, kudsi bir kuvvet ile zaman üstüne çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmek ve tarikata girmeden doğrudan doğruya hakikati aynen bulmaktır.

Beşinci Mektup’ta; silsile-i Nakşînin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbânî (r.a.), Mektubat’ında; "Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını, binler ezvak/zevkler ve mevâcid (kalbe zevk veren vecd ve istiğrak halleri) ve kerâmâta tercih ederim. Bütün tariklerin nokta-i müntehâsı/son noktası, hakaik-i imaniyenin vuzuh/açıklığı ve inkişafıdır/keşfidir." demiş.

Ayrıca velâyeti küçük, orta ve büyük olmak üzere üç kısma ayırmış, velâyet-i kübrâyı/büyük velayeti ise, “verâset-i nübüvvet/peygamberlik veraseti yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmak" olarak tarif etmiştir.


İmam-ı Rabbânî (r.a.) da âhir zamanında doğrudan doğruya iman hakikatlerine hizmet etmek yolunu tutmuştur. Bediüzzaman, “Eğer Şeyh Abdülkadir Geylânî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, iman hakikatlerinin ve İslâm akidelerinin takviyesine sarf edeceklerdi.” diye tahmin etmektedir. “Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennete gidemez; fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır. Meyve hükmündeki tarikat ve tasavvuf yoluyla eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o gıda hükmündeki hakikatlere çıkılacak böyle Kur’ânî bir yolu, otuz üç adet Sözler’in açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.”(16) demektedir.












Letâif-i aşere gibi insanda bulunan duygular çeşitli şekillerde ele alınarak ıslah edilebilir, mükemmel hale getirilerek hakikate erişilebilir. Bütün hak tarikatların nihai amacı hakikate erişmektir. Allah’a giden yolların her birinin Kur’an ve sünnetten delillere dayanarak kendilerine has prensipleri, nefsi ıslah ve ruhu terakki ettirecek basamak ve mertebeleri vardır.

Bu yollardan bazıları çok uzun, bazıları çok kısadır. Uzun yolların insanların duyguları üzerinde birtakım olumsuz etkileri de vardır. Bunlar; aldıkları ruhi ve kalbi zevklerin tesiri ile velayeti peygamberliğe, tarikatlarına mensup birtakım evliyayı sahabeye, tarikat virdini Sünnet-i Seniyyeye, keramet ve zevkleri hizmet, ibadet ve evrada, şatahat, naz ve insanların teveccühünü şükre, niyaza ve insanların teveccühünden kaçınmaya tercih etmek, ilhamı vahiy zannetmek gibi vartalara/tehlikelere düşmek olarak sıralanabilir.









Bu nedenle Bediüzzaman hak ve hakikat mesleğini, Kur’an’dan çıkardığı dört temel esas üzerine bina etmiştir. Bunlar Kur’an’ın Tevhid, haşir, risalet, adalet ve ibadet olan dört ana maksadına da uygun düşmektedir.

İnsan aczini anlayınca kulluk yoluyla mahbubiyete, Allah’ın sevgilisi olmaya, Peygamberimizin mazhar olduğu Makam-ı Mahbubiyet yoluna doğru onun gölgesinde gider ve imanı kemale erişir. Bediüzzaman, bu bağlamda kendisini ve talebelerini “Muhabbet fedaileriyiz.” diyerek açıkça takip ettiği yola işaret etmektedir.

İnsan enaniyeti ve gururu bırakıp fakirliğini, ihtiyacını ve muhtaç oluşunu anlaması, bunu niyaz ve dua diliyle ilan edip kulluğunu göstermesi halinde Rahman isminin geniş tecellilerine mazhar olacaktır.

Allah’ın acz ve fakrı kuşatan Rahman ismine, şefkati tazammun eden Rahim ismine ve tefekkürü tazammun eden Hâkim ismine en geniş şekilde mazhariyet kazanan Peygamber Efendimiz (a.s.v.) olmuştur. Çünkü o aynı zamanda ümmetinin bütün dertleriyle alakadar olan bir peygamberdir. Hâkim ismine isal etmek demek hikmet sahibi olmak demektir. Muhyiddin-i Arabi, “Tarikatın esası hikmet sahibi olmaktır.” demektedir. En büyük hikmet sahibi Hazret-i Peygamberdir. Çünkü her bir hadis bir hikmettir. Hazret-i Peygamber Hazret-i Ali’ye, “Herkes hayır hasenatla iyiliklerle Allah’a yaklaşıyor. Sen aklınla yaklaşmaya çalış.” demektedir. Hazret-i Ali’nin sözlerine baktığımızda hakikaten onun da her sözünün bir hikmet olduğu görülmektedir. Risale-i Nur da hikmettir. Tefekküre, hikmete ve akla bakmaktadır.

Bütün tarikatların kaynağı aşk olduğu için Vedud ismiyle Allah’a muhabbete mazhar olmaya çalışmışlar. Bediüzzaman bu nedenle acz, fakr, şefkat ve tefekkür yolunu aşkla mukayese etmektedir. Acz, fakr, şefkat ve tefekkür yoluyla aşktan daha sağlam, daha geniş, daha tehlikesiz olarak Cenab-ı Hakka vasıl olunabildiğini göstermektedir. Aşktan maksud Allah’ın sevgilisi olmaktır, rahmete mazhar olmaktır. Buna da aczle, fakrla, tefekkürle gidilmekte ve yetişilmektedir. Allah’a yakınlaşmak için tefekkür aşktan daha iyidir, daha sağlamdır. Şatahat ve tehlikeli hallere girmeden sağlam ve dosdoğru gidilebilir. Bu dört esas Risale-i Nurun her yerinde mevcuttur.

Risale-i Nur başlı başına Kur’an’ın dört esası olan Tevhid, haşir, nübüvvet, adalet ve ibadete mazhar olduğu gibi, Allah’ın Vedud (Mahbubiyet), Rahman, Rahim ve Hakîm isimlerine de mazhariyet kazanmıştır. Bu nedenle mesleğini acz, fakr, şefkat ve tefekkür üzerine bina etmiştir.

Zaten bu yol, Nakşî silsilesinin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbânî’nin (r.a.) “Velâyet-i kübrâ dediği verâset-i nübüvvet/peygamberlik veraseti yoluyla doğrudan doğruya hakikate yol açmak. Hakaik-i imaniyeye/iman hakikatlerine sağlam bir surette itikad etmek ve ferâiz-i diniyeyi/dinin farzlarını imtisal etmek/yerine getirmek.” sözü ile ve kendisinin de ahir zamanında uyguladığı Nakşî tarikatının birinci ve en büyük perdesi olan “Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmet”i ile de bire bir örtüşmektedir.

Dolayısı ile çağımız insanının fıtratına en uygun olan ve Şeyh Abdülkadir Geylânî (r.a.) Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi zatların bu zamanda olsaydılar aynı yolu takip edecekleri şu kısa yolun virdi;
1-Farzları işlemek,
2-Peygamber Efendimizin Sünnetine tabi olmak,
3-Büyük günahları terk etmek,
4-Bilhassa namazı tâdil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihâtı yapmaktır.

Bu yol aslında doğrudan doğruya Kur’an’a ve Peygamberimize bağlanmak ve intisab etmek, onların gölgesinde manevi bir yolculuk yaparak Makam-ı Mahbubiyete, Rahman, Rahim ve Hakîm isimlerinin azam mertebelerine çok kısa bir şekilde erişmektir.

[Vallahu a’lemu bi’s-savâb (En doğrusunu Allah bilir.)]

Kaynaklar:
1-Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 26-27, Y.A.N, İstanbul.
2-Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar, s: 399, Y.A.N, İstanbul.
3-Âl-i İmrân Sûresi: 173
4-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 296, Y.A.N, İstanbul.
5-Nursi, Bediüzzaman Said, Barla Lahikası, 270. Mektup, Y.A.N, İstanbul.
6-www.fikirbahcesi.com
7-Furkan Sûresi: 43
8-Necm Sûresi: 32
9-Haşir Sûresi:19
10-Nisâ Süresi: 79.
11-Nursi, Bediüzzaman Said, 26. Söz, Kader Risalesi, Y.A.N, İstanbul.
12-Şems Sûresi: 9
13-Kasas Sûresi: 88
14-Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 442-444, Y.A.N, İstanbul.
15-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 252-254, Y.A.N, İstanbul.
16-A.g.e., s: 26-27

 

 

 

 

Son Güncelleme ( Pazar, 06 Aralık 2009 15:42 )  

Yorumlar  

 
# DURSUN SİVRİ 2009-12-05 08:17 Kadir Abi,

harika bir çalışma olmuş. 4 hatve, letaif-i aşere, nüfus-u seb'a birlikte değerlendirme güzel.
tebrikler teşekkürler
Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# osman 2009-12-06 06:27 Nefs mertebeleri yazılırken ufak bir yanlıslık olmus sanırım Nefsi mülhime Nefsi Mutmaineden önce olacak nefsi mülhime İlham alan nefs demektir zühd ve takva ve günahlardan içtinab sonucu salikin kalbi kendi hakikatine kurbiyet kesbeder ve bu kurbiyet sonucunda gizli ve acık çeşitli ilhamlar almaya baslar. B u makam nefsin en tehlikeli makamıdır Ayakların kaydıgı yer burasıdır Firavunlar ve esdegerleri Mülhime denizinde bogulmus ve benligini asıl tevehhüm ederek rububiyet dava etmişlerdir. Hz Musa ve takipcileri Vehim denizini aşmışlar ve nefsin hakikatine ulasmıslardır Tatmin olan nefs hali yani Nefsi mutmainne Velayetin giriş kapısıdır bu makam Ve Fena Fillah tır. Allah tan gayrı hakiki vücud sahibi olmadıgını ve kendinin müstakil bir varlık olmadıgını aynel yakin bilmek halidir… Selamlar sevgiler… Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Kadir 2009-12-06 07:44 Allah razı olsun gerekli düzeltme yapılmıştır. Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 137 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

Çok Okunanlar

free hit counter