Soru: 23. Sözün 2. Mebhası'nın ilk bölümünü açıklayabilir misiniz?
Cevap: İkinci Mebhas’ın beş nükteden ibaret olduğu, insanın dünyada ve ahirette saadetine ya da bedbahtlığına sebep olan yönlerinden bahsettiği belirtilmektedir. Birinci Nükte’den önce insanın mahiyetine dair birkaç söz söylendikten sonra, asıl meseleye geçilmiştir. Birinci Nükte’de (1) insanın iyilik ve kötülük yönleri ele alınmakta, sonuçları akıl ve mantık çerçevesinde değerlendirilmektedir. Konunun anlaşılmasında insanın mahiyetinin bilinmesinin çok önemli bir yeri olduğu muhakkaktır. Bu nedenle “insanın mahiyeti”, “ahsen-i takvim”, “her yerde hazır ve nazır, mekandan münezzeh olmak”, “insanın icad, vücud, hayır, müsbet ve fiili ciheti”, “tahrip, adem, şer, nefiy, infiâl ciheti”, “emanet-i Kübra”, “Cehenneme girmek ceza-i ameldir, ayn-ı adldir; fakat Cennete girmek, mahz-ı fazlıdır” ifadelerine biraz açıklık getirmek gerekecektir.
İnsanın Mahiyeti
Mahiyet; bir şeyin aslını, esasını, hakikatini, iç yüzünü, neden ibaret olduğunu, niteliğini ve tabiatını anlamak demektir. İnsanın mahiyetini anlamak için bugüne kadar çok çabalar sarf edilmiştir. Bütün bu çabalara rağmen tamamen anlaşılabilmiş değildir. Tamamen anlaşılabilmesi de mümkün görünmemektedir.
Kaynaklarda insanın mahiyetini izah eden derin ya da bizim anlayabileceğimiz bir şekilde hazmedilmiş bilgilere rastlanamamaktadır. Çoğunlukla davranışlardan hareketle insanlar anlaşılmaya çalışılmaktadır. İnsanın mahiyetini derin, güzel ve anlaşılır bir tarzda Bediüzzaman’ın izah ettiğini görüyoruz.
Bediüzzaman; insanın, anlaşılması gereken başlı başına bir sır, insanda bulunan ve sürekli değişen ve gelişen duyguların her birinin de anlaşılması gereken birer sır olduğunu söyler. Ene ve Zerre Risalesi’nde de; aslında enenin kendisinin de anlaşılması gereken bir muamma olduğunu ama bu haliyle birlikte Cenab-ı Hakkın Rahmet hazinelerini açacak bir anahtar mahzeni olduğunu belirtmektedir. Demek ki; ene/benlik mahzeni içerisinde bulunan binler belki milyonlar anahtarın her birisi, Allah’ın kâinattaki isim ve sıfatlarının tecellilerine karşılık gelmekte ve onları açan anahtar konumunda bulunmaktadır.
İnsanın mahiyeti, nihayetsiz acz, zaaf, fakr, ihtiyaç ile yoğrulmuştur. Çünkü Yaratıcımız olan Allah’ın mahiyeti de nihayetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Müstağnîdir ki; varlığı vacip olan, başlangıcı ve sonu olmayan, her şeyin O’na muhtac olmasına karşılık, hiçbir şeye ve hiçbir kişiye ihtiyacı olmayan bir Allah’ın hadsiz tecellîlerinin mertebeleri insanın mahiyetinde görülebilsin. Burada insan, kaynağı tamamen Allah’tan olan yansımaları gösteren ve aynı zamanda bunları görüp takdir edebilen şuurlu bir ayna konumundadır. Bu ayna Allah’ın sınırsız tecellilerini yansıtabilen kabiliyette olduğu gibi nihayetsiz acz, zaaf ve fakrına rağmen sürekli gelişebilen, duygusal ve ruhsal gelişimine de herhangi bir sınır konulmamış olan, bu gelişim neticesinde de daha çok yansımalara ve makamlara mahzar olan bir özelliktedir.
Ahsen-i Takvim
İnsan, ahsen-i takvîmde yani en güzel bir şekilde yaratılmıştır ve ona çok geniş ve kapsamlı istidadlar/yetenekler verilmiştir. Bu yeteneklerini kullanabilmesi ve geliştirebilmesi için de en aşağı mertebeden en yukarı mertebeye, yeryüzünden göğün en yüce katına, atomdan/zerreden güneşe kadar dizilmiş olan makam ve derecelerde iniş ve çıkışları ihtiva eden bir imtihan meydanına, bir kudret mucizesi ve bir sanat harikası olarak kendi isteği dışında atılmıştır.
Ahsen-i takvim kelime anlamı olarak; insana Allah tarafından verilen en güzel ve en mükemmel biçim olarak anlaşılmaktadır. Ama bir kavram olarak çok daha geniş anlamları temsil etmektedir. Herkesin duvara astığı ve her yıl yenilediği takvimde koca bir senenin günlük, haftalık, aylık olarak küçük bir kâğıt parçasında fihriste edilmiş olduğunu görürüz. İşte insan da bütün varlık âleminin yani kâinatın böyle bir takvimi ve fihristesi gibidir. Bu bakımdan Kudret Kalemi büyük âlem kitabında ne yazmış ise, icmâlini/özetini insanın mahiyetine yazmıştır; Kader Kalemi dağ gibi bir ağaçta ne yazmış ise, tırnak gibi meyvesinde dahi derc etmiştir/özetlemiştir. (2) Dolayısı ile insanın mahiyeti şu kâinatın küçük bir misâli olduğundan, âdetâ âlemde ne varsa, insanda numûnesi vardır. (3) Mesela; bitkilere karşılık insandaki saç ve tüy, toprağa karşılık et, taşlara karşılık kemik, akarsulara karşılık kan damarları örneklerini vermek mümkündür.
On Birinci Söz’de, insanın mahiyeti ve insanın mahiyetindeki enâniyetin/benliğin, mânâ-i harfî cihetiyle/Allah’a bakan yönüyle ne kadar hassas bir mîzan/tartı ve doğru bir mikyas/kıyaslayıcı ve muhît/kapsamlı bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi’ bir ayna ve kâinata güzel bir takvîm, bir rûznâme/günlük olduğu, gayet katî bir sûrette tafsil edilmiştir/açıklanmıştır. (4)
Bir ayna ne kadar saf, temiz, parlak ve pürüzsüz olursa görüntüleri ya da güzellikleri daha iyi yansıtır. İnsan Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatlarının en mükemmel ve pürüzsüz yansıtıcısıdır. Böyle bir özellikte yaratılmıştır. İnsan inkârla Allah’ın nurundan irtibatı keserek kendi dünyasını karartabilmektedir. Karanlıkta kalan bir ayna ise hiçbir şey gösteremez. Günah ve şerlere dalarak bu aynayı kirleten ve pürüzlü hale getiren insanlar da kaliteli yansıtma özelliğini yitirmektedirler. Bu bir sorumluluktur. Emaneti iyi korumamanın cezası elbette olacaktır. İnsandaki nihayetsiz hayır kabiliyeti işlettirildiğinde ayna tertemiz ve parlak kalacak, Cenâb-ı Hakkın kâinattaki tecellilerini eksiksiz yansıtması ile de Ahsen-i takvim denilen en güzel sureti alacak ve en yüce mertebeye çıkacaktır.
Her Yerde Hazır ve Nazır, Mekândan Münezzeh Olmak
Cenab-ı Hak, ilmiyle, kudretiyle, sanatıyla yani isim ve sıfatlarının tecellileriyle yaptığı her şeyin yanındadır. Yaratmış olduğu mekânda da aynı şekilde bulunmaktadır. Ama O’nun Zatını bizzat mekânın içinde görmek imkânsızdır. Çünkü O mekândan münezzehtir. Mekânda görünenler Allah’ın Zatının tecellileridir. Bir ustanın yaptığı ev ile kendisinin aynı şey olmaması gibi. Evin üzerinde ustanın bizzat kendisinin değil, ilminin, sanatının ve maharetinin tecellileri görülür. İhlas suresinde olduğu gibi Allah doğmamış, doğurulmamış ve yaratılmamış olduğundan tektir, alternatifi yoktur. Zıddı yoktur. Dolayısı ile kâinatta yani mekânda görülen ve iç içe geçmiş olan zıtlıklar Allah’ta yoktur. Mekânda her şey zıddıyla bilinir, anlaşılır veya kıyaslanır. Ama Allah’ın zıddı olmadığı için tektir, karşısında kıyas yapacak hiçbir şey yoktur. O’nu bizzat kâinattaki sonsuz kudretinden ve ilminden, mükemmel sanatlarından ve kusursuz tecellilerinden tanıyabiliyoruz.
Emanet-i Kübra Ne Demektir?
Emanet, "sonradan alınmak üzere, bir kimseye usulünce kullanması, koruması ve saklaması için verilen şey" demektir. Akıllı, şuurlu ve emanetin kıymetini bilecek olanlara emanet verilir.
Sultan-ı Ezel ve Ebed, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş, emanet-i kübrayı/büyük emaneti bize vermiş (5) ve insan da kâinat ülkesinin arz memleketinin, gayet dikkatli bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı olmuştur. (6)
İnsana verilen emanet başta kendi hayatı, vücudu, aklı, şuuru, kalbi ve sairesidir. Ama asıl emanet, iman, Kur’an, kulluk ve yeryüzünün halifeliği emanetidir. Bu emanet, imtihan sırrına sarılmış bir emanettir. Dolayısı ile emanetin, sahibinin izni haricinde kullanılması mümkün değildir. Kullanılırsa cezayı gerektirir. Emanet sahibi, istediği an, emanetini geri alma hakkına sahiptir.
Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Hepsi de onu yüklenmeye yanaşmadılar ve ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir." demektedir. (7) Cenab-ı Hak, insana paha biçilmez bir emanet olarak hayatıyla birlikte, beden, ruh, kalb ve bunların içinde göz, dil, akıl ve hayal gibi zahiri/dış ve batini/iç duyguları vermiştir. Güzelliğin bütün mertebelerini ayırt eden insanın gözü, lezzetlerin her çeşidini seçebilen tatma duyusu ve hakikatlerin en ince, en derin noktalarına nüfuz edebilen aklı, hayvanlara verilen göz, dil ve akıldan yüz derece daha fazla gelişmiş bir mertebededir. İnsana bu kadar harika cihazlar verilmişse, ondan yapması beklenilen çok büyük bir vazife var demektir. Dolayısıyla, insana verilen emanetin büyüklüğü derecesinde sorumluluğu da artmaktadır. Eğer insan, kendisine verilen emaneti, veriliş maksadına uygun bir tarzda kullanırsa, elindeki cihazların kıymetlerini artırmış olur. Aksini yaparsa, hem değerini düşürür, hem de emanete hıyanet cezasını çeker. Örneğin göz, kâinat kütüphanesindeki kitapları okuyup inceleyebilen bir profesör, bir eğitim bakanı gibi; dil, yeryüzü sofrasındaki rahmet hazinelerini teftiş eden sağlık bakanı gibi, Cenab-ı Hakkın huzurunda çok yüksek bir dereceye çıkabilirler. Kazandıkları makamların yüksekliği miktarınca, nihayetsiz ücretlere ve rütbelere de ulaşabilirler.
En büyük emanetin insana verilmesi, ona büyük bir şeref ve makam yani yaptığı vazifenin büyüklüğü sebebiyle, yeryüzünün halifesi ünvanını kazandırmıştır. Hilafet davasında, yer, gök ve dağlar, vazifenin büyüklüğü ve ağırlığı sebebiyle aciz kalmışlardır. Yani, bir manada o cansız varlıkların şuurlu temsilcileri olan melekler bile, böyle büyük bir görevin altından kalkabilecek istidada/yeteneğe sahip olmadıklarını, Hz. Adem'e (a.s.m.) secde etmeleriyle tasdik etmişlerdir. (8)
Bu bakımdan büyük bir fıtratı, büyük hilâfet gibi bir rütbesi, büyük emânet gibi büyük bir vazifesi olan beşerin amelleri ve fiilleri muhâfaza edilmekte, muhasebe eleğinden geçirilmekte, adâlet terazisinde tartılmakta, sonucunda da ceza ve mükâfat çekilmektedir. (9)
İnsanın İhtiyaçları
İnsan mükemmel bir varlıktır. Bu mükemmelliğin ziyadeliği nisbetinde ihtiyaç listesi de artmaktadır. Basit bir ev ile bir sarayın ihtiyaçları arasında yapılacak olan karşılaştırma bize az çok bir fikir verecektir. İnsan da mükemmel bir saray gibidir. İhtiyaçları çoktur. Hem de o kadar çok ki, sınırı yok. Adeta sonsuzdur. Bediüzzaman, “Âlem küçülse insan olur, insan büyütülmüş olsa âlem olur.” der. İnsanla âlem yani kâinat arasında doğrudan ilişki var. Aralarında fazla fark yok. İnsan kâinat ağacının çekirdeği ve meyvesi hükmündedir. Bu bakımdan bir çekirdek ve meyvenin ağacına olan ihtiyacı ne ise, insanın da kâinata olan ihtiyacı o kadardır. İnsanın ruh, kalp ve sair duyguları olması hasebiyle görünen maddi âlemlerin dışındaki görünmeyen, manevi ve ruhani âlemlere de şiddetle ihtiyacı var. Kısacası Yunus Emre’nin: “Bana Seni gerek Seni” dediği gibi bütün ihtiyaçları karşılayan Allah’a ihtiyacı var.
Bir bebek anne karnında annenin vücuduna bağımlı olarak yaşamaktadır. İnsan da kâinata bağımlı olarak yaşar. Maddi olarak insanın iki vücudu var. Bunlardan birisi şu andaki sahip olduğu vücudu, diğeri de kâinatta dağınık olarak var olan ve ileride beslenmek suretiyle vücudunda görev alacak olan elementler veya gıdalardır. Kahvaltıda yenen bir peynirin elementlerinin nasıl bir araya geldiklerini düşünelim. Markete gidip Şanlıurfa peyniri aldınız. Siz Ankara’dasınız. Şanlıurfa dağlarındaki otlardan beslenen süt hayvanlarının çok geniş bir alanda otladığı, içtiği suların yer altında ve üstünde birçok yerleri dolanarak geldiği, aldığı havanın bütün dünya atmosferini kat edip geldiği, peynire katılan tuzun, mayanın ve sairenin başka yerlerden üretilip geldiği düşünülürse, sadece insan değil bütün varlıklar kâinatla bire bir alakalıdır.
Bu nedenle insan, kâinatın çoğu nevilerine ya doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak muhtaç ve alâkadardır. İhtiyaçları âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmıştır. Çünkü bu geçici ve fânî dünya lezzetleri onu tatmin etmemektedir. Lezzetlerin bekasını ve devamını yani hiç bitmemesini istemektedir. “Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak olduğu gibi, Cemîl-i Zülcelâli de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyâret etmek için, o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi, kabir âlemine göçmüş yüzde doksan dokuz ahbabını ziyâret etmek ve ebedî ayrılıklardan kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve acâib bir mahşer olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlakın dergâhına ilticâya muhtaçtır.”
Her şeyin dizgini yalnız Allah’ın elindedir. Atomdan güneş sistemine, çıplak gözle görülemeyen mikroptan en büyük gezegenlere kadar her şeyin mutlak bir itaat içerisinde olduklarına bakılırsa Allah’ın izni olmadan hiçbir varlık, hiçbir hareket yapamamaktadır.
Her şeyin hazînesi Allah’ın yanındadır. Kış mevsiminde kupkuru olan bütün zeminin bir anda emir alarak çiçeklenip, yeşillenmesi, ardından meyve vermesi bize bu hazinelerin yerini açıkça göstermektedir. Yağmur bir rahmet hazinesidir. Hem de suladığı topraktan çeşit çeşit cevherler çıkmasına vesile olan hazinelerin hazinesidir. Toprak da öyledir. Gökte ve yerde o kadar mükemmel icraatlar ve sanatlar yapılıyor ki, kelimelerle anlatmak mümkün değildir.
Nihayetsiz olan insanın ihtiyaçlarını da ancak nihayetsiz bir kudret ve her şeyi kuşatmış bir ilim sahibi karşılayabilir. İnsan yalnız Allah’a kul olunduğu takdirde bütün mahlûkattan üstün olacaktır. Allah’a kulluğu terk edip kendi benlik ve iktidarına güvense bütün mahlûkattan aşağı bir mevkiye düşecektir.
İnsanın İyilik Yönü
İnsanın çok mühim iki yönü vardır. Birincisi hayır, iyilik, bir şeyi icat etme ve vücut verme yönüdür. İnsanın iyiliklerde, iyiliğe meyletme dışında hiç hiçbir payı ve hakkı yoktur. Aslında bu yetenek de Allah vergisi olduğu için onun payı da Allah’a aittir. Bir iyilik veya pozitif bir hareket ya da bir iş yapılmaya kalkışıldığında bize onu yapacak ilmi, kudreti, bütün yetenekleri ve imkânları ihsan edenin Allah olduğunu bilmek gerekir. İnsan, yalnız çapı nisbetinde, elinin ulaşacağı derecede, kuvvetinin yetişeceği mertebede iyilik ve icad edebilmektedir.
26. Söz Kader Risalesi’nde geçen ve insana sorumluluk yükleyen cüz’-i ihtiyari denen tercih etme yeteneği, aynı zamanda bir hürriyet tezkeresidir. İnsanı tercihlerinde hür kılan bir yetenektir. Bu hürriyetten dolayı mümin bazen her şeyi, her fiilini ve nefsini Cenâb-ı Hakka vere vere, nihayetinde tekliften/imtihandan ve mesuliyetten kurtulmamak ister. Bu durumda hemen karşısına cüz’-i ihtiyari çıkar ve ona; "Mesul ve mükellefsin" der. Sonra, yaptığı iyilikler ve kemâlât ile mağrur olmaması için de, kader karşısına gelir; "Haddini bil, yapan sen değilsin." der. (10)
“İşte ey insan! Eğer yalnız Ona abd/kul olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevkî kazanırsın. Eğer ubûdiyetten/kulluktan istinkâf etsen/kaçınsan, âciz mahlûkata zelîl bir abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip tevekkül ve duâyı bırakıp, tekebbür ve dâvâya sapsan, o vakit, iyilik ve icad cihetinde, arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin; şer ve tahrip cihetinde, dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun.”
İnsanın Kötülük Yönü
İnsanın iyilik yönünün eli ulaşacak ve kuvveti yetişecek kadar dar olmasına karşılık tahrip, adem/olumsuzluk, şer, nefiy/inkar, infiâl/dargınlık yönünde eli geniştir, yayılmaya ve haddi aşmaya müsaittir. Bir ormanı yüz kişi 20 yılda uğraşsa yetiştiremez. Ama şerir birisinin atacağı bir kibrit birkaç saat içinde yakar ve kül eder. Bir evi yüz kişi yüz günde zor yapar. Ama fena birisi bir bomba ile birkaç dakikada yerle bir eder.
Küfür insanın mahiyetini yıkar. Küfür; var olanı inkâr etmektir, bir fenalıktır, bir tahriptir, yokluğu kabullenmektir. Fakat o tek günah, bütün kâinatın küçük görülmesini ve bütün esmâ-i İlâhiyenin hafife alınmasını ve bütün insanlığın rezilliğini içerir. Çünkü bütün varlıkların çok yüce birer makamı ve çok ehemmiyetli vazifeleri vardır. Onlar, mükemmel ve noksansız sıfatlara sahip olan Allah’ın memurları, aynaları ve mektuplarıdırlar. İnkârla bunları, bu yüce makam ve vazifelerden düşürüp kıymetsizlik ve lüzumsuzluk mertebesine indirmek elbette çok büyük günah olacaktır.
Bu hal, bütün kâinatta ve mevcudâtın aynalarında nakışları, cilveleri ve cemâlleri görünen esmâ-i İlâhiyeyi inkâr ile tezyif eden /küçük gören bir adamı da zelil bir hayvandan daha adi, daha zelil ve daha fakir bir dereceye düşürecektir.
Cehenneme Girmek Amelin Karşılığı ve Adalettir; Cennete Girmek, Allah’ın İhsanıdır
“İşte, ey gàfil insan! Bak, Cenâb-ı Hakkın fazlına ve keremine! Seyyieyi/günahı bir iken bin yazmak, haseneyi/sevabı bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bâzan yetmiş, bâzan yedi yüz, bâzan yedi bin yazar. O müthiş Cehenneme girmek ceza-i ameldir, ayn-ı adldir; fakat Cennete girmek, mahz-ı fazlıdır.”
26. Söz’de insanın iyilik ve hayırlarda sahiplenebileceği çok bir şeyin olmadığı belirtilerek insanların iyilikleri dua vasıtasıyla Cenab-ı Hak’tan isteyerek tamamına hatta daha fazlasına sahip olabilecekleri belirtilmektedir. Bu da aşağıda verilen sorudan ve cevabından anlaşılacaktır:
“Meselâ, Fâtiha’nın Kur’ân kadar sevâbı vardır. Sûre-i İhlâs, sülüs-ü Kur’ân/Kur’an’ın üçte biri; Sûre-i İzâ Zülzileti’l-Ardu, rub’u/dörtte biri; Sûre-i Kul Yâ Eyyühe’l-Kâfirûn, rub’u; Sûre-i Yâsin, on defa Kur’ân kadar olduğuna rivâyet vardır. İşte insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki, "Şu muhâldir. Çünkü, Kur’ân içinde Yâsin ve öteki fazîletli olanlar da vardır. Onun için mânâsız olur?
Elcevap: Hakikati şudur ki: Kur’ân-ı Hakîmin her bir harfinin bir sevâbı var; bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden o harflerin sevâbı sünbüllenir; bâzan on tane verir, bâzan yetmiş, bâzan yedi yüz -Ayete’l-Kürsî harfleri gibi; bâzan bin beş yüz-Sûre-i İhlâsın harfleri gibi; bâzan on bin-Leyle-i Beratta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi; ve bâzan otuz bin-meselâ, haşhaş tohumunun kesreti misillü/çokluğu gibi, Leyle-i Kadirde okunan âyetler gibi. Ve "O gece bin aya mukabil" işaretiyle, "Bir harfinin o gecede otuz bin sevâbı olur" anlaşılır. İşte, Kur’ân-ı Hakîm tezâuf-u sevâbıyla/sevabın katlanmasıyla beraber elbette muvâzeneye/ölçüye gelmez ve gelemiyor. Belki, asıl sevap ile bâzı sûrelerle muvâzeneye gelebilir. Meselâ, içinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki, bin tane ekilmiş. Bâzı habbeleri/tohumları yedi sümbül vermiş farz etsek, her bir sümbülde yüzer tane olmuş ise, o vakit tek bir habbe bütün tarlanın iki sülüsüne/üçte birine mukabil oluyor. Meselâ, birisi de on sümbül vermiş, her birinde iki yüz tane vermiş; o vakit bir tek habbe asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ, kıyas et.” (11)
Cennete girmek sırf Allah’ın kullarına lütfudur. Çünkü insan çok âciz, zayıf ve fakirdir. İyiliklerde ise fazla bir hissesi yoktur. Kendisine hiç yoktan bağışlanan hayat, vücut ve akıl gibi nimetlerin hakkını ödeyemeyen insan, hayatı boyunca da varlığını sürdürme ve ayakta tutma nimetleriyle taltif edilmektedir. Bir gözünü dünyaya değişmeyen, bir nefes sıhhatin kıymetini idrak edebilen insanın Cenab-ı Hakkın dergâhına iltica etmesi halinde Allah’ın yarattığı amellerin tamamına kulluk ve dua ile sahip olabilmektedir. Şefkat, merhamet ve İlahi rızaya nail olan bir insan, lütfu ve keremi bol olan Rabbinin Cennet gibi bir ihsanına nail olabilir. Ama insan işlediği günahlar ve küfürlerle kâinattaki atomlardan, mikroplardan, hücrelerden gezegenlere kadar bütün mahlûkatın hukukuna tecavüz etmiş olduğundan, yaptığı tahrip çok yerlere yayıldığından Cehennem gibi bir ebedi hapsi, amelinin neticesi olarak hak etmektedir. Bir dakikalık öfke ile öldürülen bir adamın katiline bir dakika hapis cezası vermek elbette doğru olmayacaktır. Ölenin geride kalan hayatı, yetim bıraktığı çocukları, dul kalan eşi, anası, babası ve sair akrabaları ile diğer hakları göz önüne alınarak cezası hakkaniyetli bir şekilde kesilir. İşte vazifesizlik ve küfür gibi büyük günahların cezası da elbette Cehennem olmalıdır.
Sonuç
İnsana sürekli şer ve tahribi, zevk ve safayı emreden “nefs-i emmâre”, icad ve hayırda iktidarı pek az ve cüzî olmasına karşılık nihayetsiz cinayet işleyebilir. Bir hâneyi bir günde harab eder; yüz günde yapamaz. Nefsine itimat edenin enaniyeti/benliği kabarır. İnsan eğer enâniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfîk-ı İlâhiyeden istese, şer ve tahripten ve nefse itimaddan vazgeçse, istiğfar ederek tam kul olsa, o vakit [Yübeddilullahu seyyyiâtihim hasenâtin (12)-Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir]sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz şer kabiliyeti, nihayetsiz hayır kabiliyetine döner; ahsen-i takvîm kıymetini alır, âlâ-yı illiyyîne çıkar. Fıtratına ve mahiyetine uygun hareket etmiş olur.
Kaynaklar:
1-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 289, 290, Y.A.N. İstanbul
2-A.g.e., s: 256
3-Nursi, Bediüzzaman Said, Asa-yı Musa, s: 227, Y.A.N. İstanbul
4-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 497, Y.A.N. İstanbul
5-Nursi, Bediüzzaman Said, İşârâtü’l-İ’câz, s: 18, Y.A.N. İstanbul
6-Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar, s: 198, Y.A.N. İstanbul
7-Ahzab Sûresi: 33/72
8-Emanet-i Kübra, 21.05.2000 Risale-i Nur Enstitüsü
9-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 76, Y.A.N. İstanbul
10-A.g.e., s: 427
11-A.g.e., s: 312
12-Furkan Sûresi: 70




