Şu An Buradasınız: Anasayfa MUSTAFA AKCA Bir Kâinat Hikayesi

Risale Akademi

Bir Kâinat Hikayesi

e-Posta Yazdır PDF

“Allah var idi ve beraberinde başka birşey yok idi.” Hz. Muhammed (as)

a- Tasvirnâme





Her şeyin yapılmak maddesiydi. Kâf-Nun fabrikasının biricik hammaddesiydi. Vâhidiyyet ve Ehâdiyyet böyle isterdi. En ince, en latif O idi. Mağzdı, lübbdü. Herşeyin aslıydı, özüydü. Esmâ-i hüsnânın tecelli tarlasıydı. En küçük boyutluydu. Doğurgandı. En basitti, lâkin en karmaşıklar O'ndan yapılırlardı. KÜN SULTANI tek emir aldığıydı. Hoş zaten başkası da yoktu. Değişkendi,  akıcıydı, uçucuydu, genişleyendi. Her şekil ve her boyut O'ndan sorulurdu. ESİR kesafetliği geçiş zonuydu. En önemli iki kıvamın orta noktasıydı. Tenteneydi, prizmaydı. Deniz, atmosfer ve uzaydı. Hepsi O'ydu. Sonraları O'na "Atom ol" denmişti. Zerreler balıkların, insanların, ağaçların tuğlalarıydı. Hepsinin de kendine has hadleri, kanunları vardı. Kanunlar ruhlardı. Ruhların Şuurlu olanları da yok değildi. Şuurlular Eşref-i mahlûkat’tı. Tentenenin üstündekiler madde diye çağrıla gelmişlerdi. Tentenenin altı metâfizik ve misali katmandı. Esir için "bir tür kapı" dense yeriydi. Karadeliklerle yıldızımsılar kapıların fosforlu olanlarıydılar. Oralarda da madde yok oluyordu. Esir, belirginlik sınırıydı. Ağaçlar ve melekler aynıydılar. Yalnız, ağaç melekten biraz daha kesifti, o kadar. Çünkü yapılmak maddeleri birdi. Atom da sisti, pustu, füzyondu, koyuydu. Maddenin asliyeti O'ndan sorulurdu. Taşlar ve etler gerçekte birer atom sisiydiler.






Esir kesifleştirilir, yoğunlaştırılırdı. Bir emirle yumurta olurdu. Yumurtaya sonraları kâinât denilecekti. İlk zamanlar süper yoğun, süper ağırdı. Olgunlaşır ve patlardı. Gonca güller gibi açılır kâinât olurdu. Kâinât bir balona benziyordu; şişiyordu. Entropiydi. Yaşlanandı. Kıyamet dedikleri, belki de çatlamaydı. O zaman her şey aslına dönecekti. Büzülecekti yani; ilk olana, O'na dönecekti. Peşinden, tabiatıyla başka şekiller de oldurulacaktı. İktisât ve müsriflik sevmezlik böyle isterdi. Hikayenin dekoruydu, süsüydü, gölgesiydi, ışığıydı, kostümüydü. İşte bahsettiğimiz O, NUR'dan başkası değildi...
*********
Her sene, hergün, her saniye bir kâinat olur ve tazesi yerine gelir. Atomlar tarlası seyyâr dünyalara ve seyyâl alemlere gebedir. Herşey âyinedir. Aynalar ışıkları yansıtırlar. Işıklar eninde sonunda tek bir güneşten çıkarlar. Aynalar kırıldığında ölümdür. Mevcudât âlemlerini telvis eden kötüler ateş'e konulurlar. Hüsünler Kevser'e bandırılıp kutsanır. "İç"i olan her bir şeyin "anahtar"ı vardır; tohumların kapılarını açar. Ateşin muhârriki inkardır ve ona tahammülü de hiç yoktur.Belki de inkarcılar odunlardır. Nimetler şükrün mıknatısıdırlar ve rızıklar kendilerini ihsan edeni haykırırlar. Zaman şerittir, geçmiş baharlar ona mandallanır. Mü'min mecnûn olarak bilinir. Kâinat dönen bir mecnundur. Yani o da bir iman edendir. Her şey bir "mektup"tur; bazısı konuşkan, birileri suskun, başkaları şuurlu, eşreflileri de hepsinin enmûzecidir...






Sinekler tabiâta rağmen Nemrûdlar'ı yenebilir; denizler firavunları yutabilirler. Süslü çiçekler ve tatlıcı sinekler manzum kasideciklerdir. Kâinât tesânüd demektir. Ebedî güzelliğin âyineleri   mevtâlûd, kırılagelen mevcudâttır.Hava, ziyâ, nur ve su serbestiye meyyâldirler. Müstevlî ruhlar kanunlarla dizginlenirler. Bir bıraksan her yana serpilmeye isteriktirler. Âlem düzenlidir ve bu insicam tecezzi kabul etmez, bâzıyyet bilmez bir tamlıktır. Çünkü mâlikleri birdir. Düzen, resmin ressamı çağrıştırdığı gibi bir düzenleyiciyi gerekli kılacaktır.






Sobalar kâinatı ısıtmakta, ateş pişirmektedir. Kâinâtın özünde birlik vardır ve binler birlikleri zînetlenmiş bir insan-ı ekberdir. Çirkinlik güzelliğin mikyâsıdır ve dolayısıyla o da bir hüsün sayılabilir. Varlıklar hâtemdirler ve ağaçlar ayakta duran kemiklerdir; yapraklarla süslendirilirler. Dünya daru’l-hikmet'tir. Fikirlerin ve sözlerin rahm-ı mâderi hava denilen akışkandır. Onlar ÖBÜR TARAF'ta doğacak bebeklerdir. Kaâbiliyetler birer çağrıştırmadır, tecellidir. Varlığın fazlalığı yokluk zannedilir. Yani ışığın kendisine nazar edenleri kör eylemesi misali şiddet-i zuhûrundan gizlenen birisi vardır.Bazılarına kalsa kuasarlar, beyaz cüceler, kara  delikler "öbür"e açılan kapılardır.  Akışkanlar yaz-boz tahtasıdırlar. Denizler buhar kazanı,bulutlar sıkılacak süngerlerdir.Maddeleri bir,yahut pek benzer; fakat tadları bir o kadar karmaşıktır. Hüsn'e darılmakların kalkanı Cennet'tir. Cehennem adliyettendir ve o dahi yokluk karşısında bir nimettir. Yavruların nazdarlıkları fıtratlarındandır ve rahmet zerrenin tebessüm edişinden bilinir. Küfür ciddi bir ithamdır ve vâ'dinden döner zannetmekliktir. Kurumuş kemikleri öne sürenlere onların başlangıçları gösterilir.Kördürler veya gözleri yumuktur.Fakat hayat yokluğu kabul etmezdir. Vücûd sevginin tarlasıdır ve devamlılık aşkı çalışmanın muhârrikidir. Dil varlığı, Hak fenâsını ister tenin; Lokman bile habersizdir. Zaten o devâ verecek de değildir. Çekirdek, ölmemek için, kabuk elbisesinden sıyrılır; ağaç olur. Dünya kabuklu cehennemdir. En azından Tûbâ-i Cennet nazarında böyledir. Kâinat orijinaldir ve iktibâs edilmeklik, yani taklit olunmaklık çok daha orijinallerin varlığını gerektirecektir. Yoktur, lâkin. Öyley ise bir yapıcının sıfatlarının boyamasıdır. Yaratmak, mutlak renksizliği, "âdem”i boyamaktır. Ebedî-şimdi isteyen imana banmalıdır. İman boyanmadır. Küfür boyayı görmezlikten gelmektir. Allah boyayıcıdır ve mü'min, herhalde, boyanmayı sevenlere denecektir.





b- Sorular




Kendimizi merak ve tecessüsün semereleri olan hayranlık ve kıskançlığa bırakırken; sayısal olarak çözümleyemeyeceğimiz ve kuşatamayacağımız kadar çok belirsizlikle yüz yüze geliyoruz. Böylesi bir karmaşanın ortasında "eşyanın hakikatlerini/ prensiplerini bilmek", kevn ü mekânda önemsiz bir ayrıntı olmaktan kurtulmamız için tek yol olarak gözüküyor. Münteha dediğimiz kâinatın başına ve sonuna, evvel ve ahirine dair söyleyebildiğimiz o kadar az şey var ki! Acaba Hakikat neye dayandırılırsa karakterini ve asaletini muhafaza edebilir? Kendimizi agnostiklerin her şeyi bilinemezliğe teslim edişlerine mi, Sûfîler'in her ikisi de sonunda aynı adrese giden Lâ meşhûde illa Hû/Lâ mevcûde illâ Hû olan "Vücudda Hakk'ın gayrı bir mevcud yoktur" demelerine mi mahkum edeceğiz? Mütekellimin'in, onlara karşı, "Eşyanın hakikatleri sabittir" olan hükümlerine mi? Unsurların birbirlerinin kalıbına girmeleri hengâmında sabit kalan bir ortak ve temel cevherden söz eden filozoflara ve nihayet ruhu maddileştirmeye kalkıp maddeyi ruhun mesabesine getiren çağdaş kuantum fizisyenlerine mi güveneceğiz? Ontolojimizin en mühim bir meselesi olan ve gerek modern bilimin ve felsefenin, gerek geleneksel ilimlerin gerekse mitolojinin her zaman popüler bir alanı olabilen kâinatın oluşumunu nasıl açıklamalıyız? Böylece, şu sonsuza kaçan mekân içinde, önemsiz küçük bir nokta olarak fenaya kaçan, anlamını soruşturan beniâdeme bir çıkış yolu tarif edebilir miyiz? Hayatın kendisini bir takım evrim teorileriyle mekanik evren görüşüne dayandıran modern mülahazanın karşısına tutarlı bir yaratılış modeliyle çıkabilir miyiz? Yoksa modern iddialara karşı boynu bükük kalıp, sonrası olmayan bir hayata razı mı olmalıyız?






Hayatımızın manasını ve varlığımızın mazmununu dogmaların, sonuçta ansiklopedistlerinkinden farklı olmayan öğütlerine terk edip göreneksel (icmali) bir imanla mı yetineceğiz; yoksa aklın delillerinden daha yüksek ve özerk olan kalbin sebeplerini aklın delilleri karşısında önemsemeyerek tek kanatla ve tek bacakla mı yaşayacağız? Öğretileri doğru anlıyor muyuz? Laboratuar şartlarımız hakiki çevreyle aynılıklarını muhafaza edebiliyor mu? Sabit olmayan şeyleri sabit olarak farz ederek bir kısım neticelere varan Bilim'in bizi hakikate götürebileceğinden ne kadar emin olabiliriz? Mekânıyla bizi kavrayan kâinatı, karşılığında biz de fikrimizle onu kuşatabiliyor muyuz?








Hayâlâta karşı kapıları açık olan sufîlerin, kalb dairesindeki seyr-i süluklarında keşfettiklerini kuvveden fiile, hislerden formüllere aktaramayışları onların mesleklerinden kaynaklanıyor. Onlara "Bana gördüklerinizi ispat edin" diyemiyorsunuz. Anlayabilmeniz için onların seyreyledikleri zaman ve mekân katmanlarını sizin de müşâhede etmeniz gerekiyor. Kitabî olmayan bir meslek isbâtiyeciliği de önemsemiyor. "Delilini nefsinden ve kendinden taleb et" diyorlar. İbn-i Arabi'ye Kelam alimlerinin  gittikleri mesleğin zayıf görünüşü, Kelam'ın "devr'in muhâliyeti"ne, totolojinin anlamsızlığına, sebep-sonuç zincirinin sonsuza dek gidemeyeceği fikrine dayanmasından kaynaklanıyor. O'na küngânla uzaklardan su taşımaktansa, her yerde delil devşirebilmek daha anlamlı geliyor. Akıl ,metâfizik denilen ilk mebdeler ve ilk illetlere bakan bir yolda seyr ü süluk yapabilse de, müşahâde ve sezgi olmadığından, edinebildiği bilgi tek cenahlı kalıyor. Geometri ilminde bir deha ve koyu bir hristiyan olan Blaise Pascal'ın Descartes'a yukarıdan bakışı, sufîlerin refleksleriyle aynı kökeni taşıyor.








Gerçek bir teolog/ilahiyatçı olan Eflâtun'un idealarıyla (1) Vahdet-i Vücutçuların ayan-ı sabiteleri (2) eşyânın hakikatine, kâinat dediğimiz muhît genişliğin kökenini açıklayabiliyorlar mı? Bu türden bir açıklamayı kabul etsek bile, bu zihnî gerçekliklerin tezâhürleri olan kâinatın hammaddesi acaba nedir? Herşeyin bir tek şeyden yapılması aklen mümkün mü? Her cismin, her nev'in kendine ait bir yapılmak maddesi mi var, yoksa herşey bir tek maddeden mi yapılmıştır? Bu ideaların ve ayân-ı sabitelerin cevheriyle, bunların tezahürlerinin, ortaya çıktıkları zaman ve mekânın cevheri aynı şey midir? Yokluk ve varlık dediğimizde iki ayrı hakikatten mi bahsediyoruz; yoksa bunlar âlemden âleme değişen nitelikler mi? Etler ve renkler gibi fenâya kalbolan fâni hususiyetlerden müberrâ olan bir varlık durumunu, gerçek bir cevheri anlayabilir, keşfedebilir miyiz? Uzunluk, genişlik, derinlik ve kuvvet gibi cisme ait olan özellikler; sezgi, hâfıza, delil, istidlâl ve mütâlâa gibi çok daha lâtif husûsiyetlerden teşekkül ettiklerini söyleyebilir miyiz? Çünkü biz biliyoruz ki nefs, cisimden önce varolan bir realitedir.







Varlığımızın menbasını atomlarla sınırlandırmaya çabalayan materyalistlere karşı, buna dudak büken bir edayla karşılık veren metafizikçiler,sûfiler,dindar bilim adamları ilk madde'ye (ilk heyula), ur'a, kuvve'ye, hareket etmeyen ve her şeye hareket bahşeden ilk Muharrik'e, ateş'e, suya, füzyonlara ya da nöronlara dayanarak cevap veriyorlar.







Nur ve ziya ile dolu yıldızlardan tutun, meyve ve çekirdeklere hamile olan ağaçlar gibi herbir ferd başka başka şeylere hamile ve daha latif, daha hassas, daha küçük işlere gebedir. Milyarlar kıymetinde olan şu kâinatta konakladığımız zaman ve yerleştiğimiz mekan itibariyle; çabuk zevâle ve zâhiri yokluğa gidişimiz; doyamadan yanlızca tattığımız ve tutamadan sadece dokunduğumuz şeylere yapılan bunca masrafı anlamsızlığa ve bunca eşyayı karanlığa gömüyor. Eğer kâinattan daha yüksek ve daha nezih, daha sağlam başka bir alem yoksa; ilmin de, hayatın da, zevkin de bir anlamı kalmıyor. Bir tabiât, bir tab makinası, bir üretim mekanizması mı bizi var eden; yoksa "KÜN" (Ol) denilen fabrikadan çıkartılan en yüksek bir mahluk muyuz? Heraklit'in haber verdiği gibi herşey ona ve onun herşeye dönüştüğü ateş midir ilk hamurumuz? Madde, çokluk, hareket gibi mânâlar gerçekte var olmayıp yanlız vücud mudur mevcud olan? Madde ile zihne, sevgi ile sevilen şeye "aynı" diyebilmek mümkün mü?






Eserden müessire delil çıkarmak diyebileceğimiz Hikmet'çe, bu alemin tılsımını çözecek olan iki yol vardır. Ki bunların ilki Vacib ül Vücud'u gerektiren, İlliyet Kanunu dediğimiz, hal değiştiren ve başkalaşan alemin muhdes/yaratılmış olmakla bir ihdas edeni/var edeni vardır demektir; ve ikinci yol ki düzen ve intizamdan, tenasüb ve ahenkten ibret almakla bir Halık'ı bulmaktır. Kâinatın anlamına ve yaratanına dair yapılan bu türden bir tahlile benzer başka bir yöntemle, bu kâinatın yapılmak cevherini de keşfedebilir miyiz? Bölüp parçalayarak, bir üst malzemeyi bir alttakine indirgeyerek, düzenli ve ritmik bir silsile ile, ilk cevhere ulaşabilir miyiz. Daha önemlisi de, metodolojinin kuralları dahilinde, en yüksek laboratuvarımız olan kâinattan buna deliller bulabilir miyiz? Her şeyi hayalden ibaret gören ve varlığımızı bir gölgeye indirgeyen sufilerle, izafiyete inanan teorik fizikçiler; aralarındaki mesafenin kapanmaz oluduğuna inananlara ağır tokatlar vuruyorlar. İnsanlık eğer kâinatın hammaddesini keşfedebilirse, "değiş tonton" diyen çizgi kahramanı gibi her şekle girebilecek, büyük hızlara ulaşabilecek, aynı anda bir çok yerde bulunabilecek mi? Madde transferini günümüzden 2500 yıl önce gerçekleştiren simyacıları, bunu hala beceremeyen mağrur yirminci asrın insanına üstün kılan hangi mantalite farkıydı? Yaratılmış olmayı acizliğinin lisanıyla kavrayan ademoğluna, kendi kökenini gösterebilmek; ontolojisini sağlam bir ipe, bir urvetü’l-vüska'ya bağlayabilmek gibi pek mühim bir hizmeti ifâ etmek demek olacaktır...




c- -Sıkıcı- Bir Dehlize Girerken





Bizi hayvânî taraflarımızdan kurtaran Pythagor, varlığımızı ruhani bir mebdeyle izah ediyordu. Demokrit'in atomlarına ve Anaxagoras'un cürsumlarına (sperm) meydan okurken; bize, bir elmanın sonsuz küçüklükte ve sonsuz sayıda elmalardan oluşamayacağını gösterdi. Bir sevgi ve bir cezbe yumağı olan kâinatta gördüğümüz şu hayretengiz hareket, Empeklodes için muhabbet'ten Anaxagoras için akıl'dan kaynaklanıyordu .






Deneysel bir çalışkanlığın olmadığı, zihnin derinliklerinden gelen tedailerin esas alındığı binlerce yıl, epistemolojiye sırtını dönen bir nesil, bize ontolojimizi anlatmaya çalıştı. Mânâya ircâ edilemediği halde  onlara karışıp  alemimizi teşkil ettiren,her şeyin esası bir unsur, her şey kendinden olan ve fakat şekli de niteliği de olmayan bir malzemenin varlığı tartışmalarının orta noktasını oluşturuyordu. Madde Eflatun için manalar aleminin karışık bir benimsenişinden ibaretti. Cevher denemeyecek kadar latif olan fezâda (halâ) varlık ve hareket en basit şekilleriyle vardırlar. Madde hakikat değil, manalar hakikatti. Aristo sıcaklık-soğukluk-ağırlık gibi nitelikler yada suretler olmadan maddenin varlığını kabul etmiyordu. Yani bu sıfatlar olmadığında madde herşey olabilmesi mümkün bir "şey"di. Mümkün olan sıfat ve şekillerle madde arasında vasıta olan bir "lavücud/müstakil varlığı  olmayan" (Raveson'un belirttiği üzere) hareket vardı. Karşı karşıya olan bu iki tarafın buluştukları bölünmez noktaya hareket denilebilirdi. Buna, gayesine erişmemiş, tamamlanmamış bir fiil de diyebilirdik. Maddeleşmek esasen hareketin tek gayesiydi.







Epikür ile Stoa Maddecileri Aristo'nun başlattığı materyalist bakışı daha da geliştirerek cüz-ü ferdlere dayandırdılar. Cüz-ü ferdlerin rasgele bir kez buluşmalarıyla oluşan kâinat, artık bundan sonra bir nizam tahtında hareket eder diyorlardı. Sıfatlar ise her şeyin merkezinden kütlesine yayılan bir nefha'nın, bir soluğun ya da ruhun işi olarak tanımlanıyordu. Her şeyde birbirleriyle kaynaşmış biri aktif diğeri pasif iki mebde var idi. Pasif unsur yani madde cismin cevheri, aktif unsur yani kuvvet maddenin tohumu ve özüydü. (3)







Plotin'e bakarsak akıldaki madde gerçek bir hakikat, cisimdeki maddeyse cansız ve idrak sahibi olmayandır. Sûretlerden bahsederken, bu sureti alan ve ayırıcı vasfı kendine nispet edilip bağlanan şey maddeydi. Madde unsurların birbirinin kalıbına girmesinde sabit kalan müşterek cevherdi.








"Objektif bir Bilim"in ayak seslerinin duyulduğu onaltıncı asırdan itibaren Kopernik ve Galile’nin keşiflerinden sonra, eşyaya ontolojik bakan filozofların yerlerini epistemolojik tarzı sahiplenen bilim adamlarının almaya başlaması bize farklı bir nesimi solutmaya başladı. Bruno maddeyi içindeki suretleri atmağa çabalayan bir gebe kadına benzetiyordu. Hakikatte tabiatın anası ondan ibaretti. Pierre Gasendi her şeyin aslının atomlar olduğunu ve bunlara da madde denilen devamlı, yok olmaz bir mebde'in vasıfları denilebileceğini söylerken onsekizinci asır felsefe devriminin muharriklerinden birisi olacağını bilmiyordu. O "tam bir materyalist" olamamıştı; çünkü Allah'ı (cc) maddenin yaratıcısı olarak kabul ediyordu.






Descartes, bütün hissî olan eklemelerden ve muğlâk anlamlardan sıyrılmış bir maddenin tenkidini yapmaya, onun künhünü (özünü) açıklamaya girişti. Maddeye asılı duran renk, koku ve sair özellikler maddeyi teşkil etmezler; onlar ikincil niteliklerdir; madde, gerçekte boyutlu olandır diyordu. Madde'yi geometriyle açıklayan hendesi bir mekanizimdi bu. Artık cüz-ü ferdler, yani maddenin parçalanmaz kısımları yerine, kendisinden daha küçüğe sonsuzca bölünebilecek boyutlar vardı. Ancak, hareketi açıklarken "bir kısım maddenin kendilerine göre sabitmiş gibi duran diğerlerinin yanndan başka yere gitmesi"dir demekle reddettiği fezanın varolduğunu kabul ettiğinin farkında değildi. Bu varsayım, Albert Einstein'a kadar ki yanılsamaların başını çekecekti. Keyfiyeti kemiyete indirgeyen, insanca taraflarımızı hayvanlığa kalbeden bir rüzgâr imanımızı da çalıverdi. Spinoza'nın Ethique'inde, "Allah'ın sonsuz sıfatlarından idrak edebileceğimiz sıfat boyuttur" demesi de ateşimizi söndürmeye yetmedi. O, cisimlerin birbirlerine benzememelerini cevherlerle değil, arazlarla açıklıyordu. Basit cisimler birbirlerinden hareket, sürat ve ağırlıklarıyla ayrılırlar. Basit cisimler cüz-ü ferdlerdir. Bunlar bölünemezler. Mesela renkler boyutlanmanın nefsi değiştirmesi sırasında, nefsin boyutlardan edindiği hissi bilgilerden ibarettir. Yani, sanki hayale inanan ehl-i tasavvuf gibi, her şeyi bir sinema perdesinde müşahede eden birer seyirci gibiydik: Şaşkın ve edilgen, bir nevi istiğrak hali…







Malbranche'sa önce nefsin hissi özelliklerinden kaynaklanan sıfatları -renkleri, ağırlığı, kokuyu vs- temizledikten sonra boyutlara geliyor; sonra da tamamen nisbi/göreceli olan bu katmandan da vazgeçip eşyayı Allah'a götürüyordu. Yani, herşey mutlak dediğimiz sonu bulunmayan bir ruhtan fışkırıyordu. Sanki, Avrupa'nın bu haşarı nesli İbn'ül Arabi'nin birer talebesi gibiydiler; ismini veremedikleri bir vahdet-i vücudu tanımlıyorlardı. İbn-i Arabi'nin hayal dediğine bunlar ilham diyorlardı. Leibnitz de monadoloji denilen bir yöntemle sonlu bir mahlûkun, yani monadların, bir araya gelip uzvi bir cismi oluşturmasıyla şeyler meydana gelmiştir hipotezini ortaya atarken de bir mukallid gibi davranıyordu. Monadların eğilimlerinin dışarı vurmasıyladır ki maddenin unsurları ve sıfatları ortaya çıkıyordu. (4) Her monad, geniş bir sinema gibi hem kendi içinde milyarlarca filme perdedarlık ediyor; hem de bu küçük sinemacıkların beraber çalışmalarından bir "film festivali" oluşuyordu. Her madde bir festivaldir diyebilirdik. Kâinat ise raks ve sada ile oluşturulmuş bir sinemalar geçidiydi. Mânâ, temâyül ve ilhbârâtını gözlere göstermekteydi. Bir tezahürler yumağıydı...







Berkeley ve Hume, bütün bu tehlikeli kelimelerden sıyrılmayı denediler. Maddeyi sadece zihnî olana indirgiyorlardı. Ruhtan ayrı bir madde yoktu ve her şey kendi âlemini seyreyleyen birer sultan idi. Renklerin çıkış yeriyle seslerin ve acıların membaı gerçekte aynı nokta, yani nefsimizdi. Nefsimiz ya da canımız (ruhumuz) bir anlam makinesi gibi ya kendisiyle tartışırken bir şeyler üretiyordu ya da dış âleme, mesela güneşin doğuşuna diğer nefislerden farklı bir anlam yüklüyordu.






Materyalizmin ortalığı kavurduğu bir zamanda, hem maddeci olup hem de maddeyi sonunda aşağılamak ya büyük bir cesaretten ve ilmî bir haysiyetten, ya da reklâm peşinde olmaktan kaynaklanıyor olmalıydı.







Deneysel olmayan ilmî mülahazaların ideolojilere çanak tutacağı gerçeği bir kez daha doğrulandı: Materyalizm Fransa'da Katolik inanışlarına muhâlefet sebebi oldu. La Mettrie Makine İnsan'ında bizi "pislik üreten maddî bir makine"ye çeviriyordu. Nefis ise hareketin kaynağı olan makinamızın hâkim kuvvetiydi. Metafizikçiler gibi limmi olarak yani mantık yolu ile postulatlardan sonuca gitmek değil; inni bir şekilde, deney, tecrübe ve beş duyumuzla neticeler çıkartmamız lazımdı. Nefis ise maddedeki elektrik gücü, hareket, boyut, birbirine karışmama gibi hususiyetlerin kaynağıydı. Holbach tembel bir kaplumbağadan faal ve düşünen insana, boşluğu aydınlatan nurlu güneşe kadar her şeyi bir birleşim zinciri'nin meyvesi olarak görüyordu. Varlıklar, haklarında fazla bir malumatımız olmayan madde zerreciklerinden oluşurlar ve zerrelerin iştirak hisseleri'nin farklılığından dolayıdır ki birbirlerinden ayrılırlar. Emmanuel Kant, Hume'dan daha rahat kelimeler ederken, ruhtan başka bir âlem olmadığını ve maddi unsurun eşyanın kendisinden kaynaklandığını söylüyordu. Duyularımıza tesir yapan şey olarak tanımladığı maddeyi de, hislerimizin ancak hareketten etkilendiği gerçeğinden yola çıkarak hareket'le tanımlıyor; hareketin intikali demek olan dinamiğe atıfta bulunarak madde tarifini tamamlıyordu. Yani madde hem kemiyet (nicelik) hem Keyfiyet (nitelik) taşıyan bir şeydi. O, maddenin sonsuz bir şekilde bölünebileceğini savunuyordu. Maddede bulunan bir itici ve bir de çekici kuvvet sebebiyledir ki madde çökmekten; elastiklikten dolayı da eriyip gitmekten kurtuluyordu. Çekici kuvvet galip geldiğinde madde matematiksel bir noktaya dönüşecek; itici kuvvet galip gelirse madde her tarafa yayılıp eriyecekti. Madde, "enerjinin korunumu-etki-tepki-devamlılık ve eylemsizlik" gibi kanunlarla ayakta durabilen bir "ruh"tan ibaretti.







Kendi içimizde tanrılar taşıdığımızı haykıran iç ses, Fichte, Schelling ve Hegel "‘Ben’den başka mevcut yoktur" dediler. Üretici bir hayal kurmaydı bizimkisi. Mutlak'ın objektif bir suret altında ilk apaçık görünmesidir madde. Hak ve hakiki olan ancak hissedilen vücuttu, beş duyumuz esastı ve faal olan BEN'di.






Moleschott ve Büchner, materyalist mezhebin iki büyük rahibi, maddenin kadîm (öncesi bilinmeyen) olduğunu öne sürdüler. Bu yok olmaz cevherin yer değiştirmesiyle her şey tazeleniyordu. Ruhu neşretmek için, bu cevher her zaman faaliyettedir. Zihin, ruh ve nefis ne maddeydiler, ne de maddî. Sadece pek çok hususiyetleri bulunan maddenin yığışımından ibarettiler.







Gerçekte ise, Du Bois Reymond'un da belirttiği üzere, bütün bunlar ve özellikle materyalist felsefe için şöyle diyebiliriz: Tabiata dair bildiklerimiz henüz bir ilim değil ancak bir takım izahlardan ve varsayımlardan ibarettir.






d- Taşlar Yerinden Oynarken






Tanrı Demirgos'un kaostan kozmosa, karmaşadan düzene koyduğu bir tabiât asırlar boyu masalsı bir edâyla zihinlerimizde dolaştı. Isaac Newton'a kadar ki zaman diliminde organik bir dünya düşlerimizi süslüyordu. Nesnelerin mahiyeti üzerine sorgulamalar yapıyorduk. Teleoloji (eşyanın gâyeleri) aklımızı meşgul ediyordu. Canlı, mânevi bir evrende yaşadığımıza inanıyorduk. Dünya, evrenin merkeziydi. Copernicus ve Galileo'nin çalışmaları (daha doğrusu ta 9. asırda Sicizî ve Zerkalî gibi bir çok ulemâ arasında, Ebû Hanife ve İmam Mâlik gibi pek çok fukahâ arasında kabul edilen fikirlerden tercümeler yoluyla Avrupaya aktarılanlar) Kilise'nin ve Antik Felsefe'nin kâinât tasvirlerini derinden sarsıyordu. Galileo'nin matematiği Bilim ve Felsefe'nin merkezine yerleştirme çabaları meyvesini verdi. Artık analitik düşünmeye alışmalıydı. Tüm değerlerimizi; duygu, estetik, iman ve niyetlerimizi çöpe atmalıydık. Bilgelik'ten zorbalığa kaçıştı bu. Tanımak için değil hükmetmek için yaşamaya başlamıştık. Cadı mahkemelerinin acımasız yargıcı Roger Bacon tabiâtı şefkatli bir ana olarak gören gözlerimizi hırsla dolduruyordu. Galile Modern Bilim'in; Descartes Modern Felsefe'nin başlatıcıları oldular. "Metod üzerine Konuşmalar" bir peygamber tavrıyla yazılmıştı. "Her şeyden şüphe etmelisiniz" diyordu. Basitten karmaşığa doğru gidecektik. Problemleri daha küçük parçalara bölerek çözmeliydik. Fakat dindar da kalmalıydık. Descartes "matematiksel" bir dünya öneriyordu bizlere. X ve Y olarak tanımlanan kartezyen koordinatlarla evreni tanımlamaya o zamandan başlamıştık. Matematiğin büyüsel kesinliğini diğer bilimlere de uygulamamız gerekliydi. Güvenmemek için elimizden geleni yapmalıydık. Zihnî dünyayı bedenî olandan ayırmalı, Tanrı'yı araya sokmadan bilim yapmalıydık. Çünkü tanrı kâinatı, Newton'ın deyişine göre, altı günde yaratmış ve yedincisinde istirahâte çekilmişti. Arasıra mûcize gösterme histerisi de olmasa ondan haberdâr olmayacaktık. Kâinat büyük bir makinaydı ve bu makinanın çarkları determinizmle birbirlerine bağlıydılar. Sebep'i bilirsek Sonuç'u da çıkartabilirdik.Canlı demek aynı zamanda "otomatizm" demekti. "Monarşik bir tanrı"ya iman bizim  için en akılcı bir inanç olacaktı. Fazla kurcalamaya gerek yoktu.Bizi yaratmış, bir hareket üflemiş ve kendi halimize bırakmıştı.






Rene Descartes'ın felsefî modelini "bilimsel" bir tabana oturtan Isaac Newton, organizmamızı bir makina gibi düşünmekle ruhumuzu da boşluğa fırlatacaktır. Bir avukata, vaize, bir tarihçiye ve bir bilimi adamına karşı ne söyleyebilirdik! O "kozmik bir makinadan başka şey değiliz" diyorsa, doğru olmalıydı. Capra'nın dediği gibi "büyücüye karşı birşey yapamazdık". Otuzdokuz yaşında vefat eden Blaise Pascal'ın çabaları da bir sonuç vermedi. Bir mürteci refleksiydi bu, Aristo"ya tekrar dönüyorduk. O da tanrıyı bir ilk muhârrik olarak tanımlamıştı. Simon De Laplace, şu ünlü matematikçi, işi o raddeye götürdü ki artık kâinatın yaratıldığı anda var olan bütün veriler elimizde olsa, ebediyete kadar ne olacağını bilebiliriz diyebiliyordu. Bu mekânik evren görüşü kaderin hakikatini de zedeliyordu. Determinizm'in bizi imansızlığa yavaş yavaş sürükleyişini sezinleyemiyor; Bilim'in ilim olmaktan çok ideolojiye dönüştüğünü anlayamıyorduk. İdeolojinin karşısına dinî bir önergeyle çıkmak demek irtica ile suçlanmak demekti. Teolojinin zihnî çıkarımları Materyalizmin gürültüyle yerleşişi hengâmında bir kaç münzevînin tozlu raflarını süslemeye mahkum olacak, artık yeni bir devirde yeni paradigmalara inanmak zorunda kalacaktık.







Determinizm'e alışıyoruz derken, Faraday ve Maxwell ilk darbeyi vurdular. Esir kavramı ortaya atıldı. Gerçi "esir", binlerce yıl öncesinden mukaddes kitaplarda bahsi geçen, pek çok doğulu bilgenin haber verdiği bir hakikatti. Fakat hakikatler artık Avrupalının dilinden serdedildiği ölçüde hakikat olarak kabul edildikleri bir zamanda yaşadığımızdan, Maxwell ve Faraday'ın anlattığı biçimde bir esirin varlığını kolayca ve güvenerekten kabul edebilir, bunu sanki yeni işitiyormuş gibi davranabilirdik (!). Edwin Hubble'ın gözlemleri ve Albert Einstein'ın Genel İzâfiyet Teorisi her şeyimizi silbaştan yapmamız gerektiğini gösteriyordu. Gerçi ilk müslüman filozof olarak gösterilen el-Kindî "rölativite"yi Einstein'dan 1000 yıl kadar önce ortaya koymuş, zaman, mekan ve hareketin birbirlerinden bağımsız olmadığını, bunların her zaman izâfî nitelikte olduklarını açıklamış olmasına rağmen (5); biz yine de bir Avrupalıdan bunu işittiğimizde gerçekliğine inanabilecektik. Üniversiteyi bitirmeye uğraşan bir insanın, alfabe değiştirmekle düştüğü vehâmete düçâr oluşu işte bu avrupâi olana düşkünlükten kaynaklanıyordu. Kutsadığımız "kütle"nin enerjiden başka bir şey olmadığını anlamak bizleri hüzne giriftâr ediyordu. Atomaltı dünya kâinat kadar geniş görünüyordu. "Mikrokozmos" denilen bu muhteşem küçüklük, mekanizmi ve determinizmi dinlemeyen kaderî kanunlarla doluydu. Hareket'in maddenin esasını oluşturduğunu anlıyorduk. Biz sadece hareket etmiyorduk; aynı zamanda hareketten ibarettik. Hareket ise bir mekan değiştirmekten çok, bir kuvvet ve enerji değişimiydi. Atomaltı parçacıklar (nötron, proton, nöron, foton ve diğerleri) atoma hiç mi hiç benzemiyorlardı. Max Planck, Niels Bohr ve Heisenberg klâsik fiziğin öngörülerini birer birer yıkmaya başladılar. Atomaltı dünya hiç bir deteminist kanuna uymuyordu. Şu olursa sonuç böyle olur diyemiyorduk. Olasılık Teorisi, yani atom olaylarının sonuçlarını tahmin edemeyiz ancak meydana gelme olasılıklarını istatistike uyarlayabiliriz olan teori Newtonyen fiziği hatırâtın sayfalarına atmamız gerektiğini ihsâs ediyordu.









Kuantum fiziği, atomaltı parçacıkların herhangi  bir nedene bağlı olmaksızın durumlarını değiştirebildiklerini gösterdi. Heisenbergin belirttiği üzere artık ne objektif bir bilim olabilirdi ne de "değer"den bağımsız bir bilim. David Hilbert'in kuantlardan daha küçük bir alanın, Hilbert Uzayı'nın da bulunduğunu ispat etmesiyse; hele negatif bir uzayın varolduğunu, yani "sonuç"un "neden"den daha önce geldiği bir ortamın varlığını  göstermesi asırlar boyu süregelen ve yalnızca mistiklerin dünyasına giremeyen paradigmaları yıkıyordu. Kuantum fiziği öyle gelişen bir trend gösterebiliyordu ki Einstein bile bir kısım ispatlanmış hususlara, olasılıklara, dualiteye, nesnel şanslara inanamamıştı. Latince yazılmış hikmetli sözlerden öğrendiği şeyleri Kuantum Teorisi'ni görmekle bir kenara bırakan Bertrand Russel, dönüşümün boyutlarını anlatan iyi bir örnektir. Rölativite bize maddenin atomlardan değil, ne olduklarını tanımlayamadığımız "enerji paketçikleri"nden oluştuğunu gösteriyor, evrenin "yaratılmış, bir başlangıcı ve bir sonu olan, canlı ve her an yoktan yaratılan" olarak önümüzde durduğunu anlatıyordu.







İlya Prigogine "Zaman yaratılıştır" diyor. Kâinatın direklerini tutan bir Hayy-ı Kayyûm vardır. Her şey ve mekan kesik kesik film kareleri gibi devamlı yaratılan anlardan ibarettir. "Geçmiş" dediğimiz zihnimizde bu anların bıraktığı tedâiler (çağrışımlar); "gelecek" dediğimiz ise nefsimizin planlamalarından ibarettir. Elimizde şimdi, yani yaratılış eylemi vardır. Paul Davies'in dediği gibi artık kâinatın başlangıcını zâhirî bir yokluğa, bizi aşan bir ilk yaratılışa rahatlıkla götürebiliyoruz. Bundan böyle fizikçiler bir teorisyenden farklı olarak aynı zamanda bir mistik olduklarnı ilan ediyorlar. Küfür'den şüpheye ve şüpheden tekrar küfre giden bir sürgitin içinden çıkıp; imanın serin ve selametli olan iklimine giriyorlar.







Kuantum Teorisi şunu ortaya koyuyordu: Atomaltı parçacıklar  klâsik fiziğin bölünmez parçacık tasavvurundan farklı bir şekilde ikili bir yapıya sahiptirler. Kâh parçacık kâh dalga olarak hayatiyetlerini sürdürürler. Sezilgen olmakla beraber soyut varlıklardır. Madde değildirler, ama madde sayılabilecek şeyler arasında bağlantıyı sağlayan manevî iplerdir. John Bell'in EPR Deneyi bize dünyanın gerçekte bir düzensizlikler ve tesadüfler yumağı olduğunu gösterdi. Fakat bu olay ateizmi çağrıştırmıyordu; çünkü, atomaltında tamamen düzensizliklerin hakim olmalarına karşın atomüstü mekandaki müthiş düzen ve dakîk nizamın ortaya  çıkışı bizi bir Nizam-koyucunun (Nazzâm'ın) varlığını kabule zorluyordu.







Einstein diğer fizikçilere kıyasla çok "fantastik" kalan bir özelliğe sahipti. O'nun 20 yıl sonra atom bombasını netice verecek olan "madde enerjiden ve enerji de maddeden başka bir şey değildir" şeklinde belirginleşen kuramı, "kütle" dediğimiz "maddenin hareket etmeye karşı gösterdiği direnç"in gerçekte yoğunlaşmış enerji yumağı olduğunu  ve cismin hızı arttıkça kütlenin enerjiye dönüşeceğini anlatmaktaydı. Nerden geliyorlar tam bilmiyoruz, ama enreji parçacıkları ortaya çıkıyorlar,sonra kuark denilen, maddeye benzer ama madde olmayan parçalar, sonra elektron, nötron, proton, çekirdek ve nihayetinde de madde oluşuyordu. Enerji parçacıkları ise "hareket" denilen mahiyyetine net bir tanım koyamadığımız mefhumdan oluşuyorlardı. Kozmolojinin karakterinden kaynaklanan bir hususu gözden kaçırmamalıyız; Kozmoloji her zaman spekülatif kalmak durumundadır ve elinin yetişmediği şeyler diğer ilimlerden çok daha fazladır. Spekülatiftir; deneyden ve formülasyondan çok mülahazaya dayanır. Bu sebeptendirki, kozmolojide kesin bir tanımlardan değil, diğerlerine nazaran daha iyi ve daha mantıklı teorilerden bahsedilebilir. Bu yapısı sebebiyle kozmolojinin bir ilimden ziyade bir felsefe olduğunu iddia edenler hayli fazladır.






Çağlar boyu bazen taneciklere, bazan da  tanecikler arasındaki ilişkilere yüzünü çeviren insanoğlu, kâinatın yapılmak maddesini veya onun mahiyetini ortaya koymaya çabaladı. Atomun bölünemez olmadığı anlaşılıp proton ve elektronların kuarklardan ve lepton denilen küçük enerji paketlerinden oluşuşuu ve bunların davranışlarının da gerçekte bir determinizme bağlı  olmaksızın ani ve def'i olarak, hiçbir sebeb olmadan (tamamen ilhâmî bir şekilde) ortaya çıkışı tüm hipotezleri ve teorileri kullanılamaz duruma getirdi. Demokritin muhâyyel atomlarını Dalton deneysel olarak ortaya koymuştu. Rutherford 1911'de atomun bölünebileceğini gösterdi. İtalyan fizikçi Fermi'nin nötrino dediği yüksüz ve neredeyse kütlesiz bir parçacığın varlığı; bu parçacığın maddî ve kesif unsurlardan rahatlıkla geçebilişi hayretle karşılanmıştı. Şimdilerde fizikçiler evrenin bir nötrinolar okyanusunda yüzdüğüne inanıyorlar. Merdin'in dediği gibi atom her bir alt parçasını soydukça  daha taze bir katmanı ortaya çıkan bir soğana benziyor. (6) Nursî'nin söyleyişi daha şiirsel: "Kâinat binler birlikleri takınmış bir insan-ı ekberdir" sanki. Bugün bu türden bilinen atomaltı parçacığın sayısının ikiyüzü geçmiş oluşu da eskiye dönüşün imkansız olduğunu gösteriyor.









Klasik fizikte "hareket" sebep olan bir kuvvetin varlığına muhtaç iken kuantum fiziğinde, yani atomaltı dünyada parçacığın hareketinden değil bizzat kendisi hareket olan enerji paketlerinden söz edebiliyoruz. Yani kuvvet ve madde diye ayırdığımız şeyler, parçacık dediğimiz dinamik paketlerin kendisi oluyorlar. Maddeyi oluşturdukları halde maddî herhangi bir özellikleri yoktur bunların. Hayatı dinamizm olarak tarif edenler doğru söylüyorlar galiba. Görüldüğü gibi "Madde rikkât peydâ ettikçe -(inceldikçe)- hayat şiddet peydâ ediyor"(7)








"Tembel Köpek" Einstein'dan bu yana hayli mesafe kaydedildi. Michelson-Morley Deneyi  Esir'in (Ether) varlığına inanan  fizikçileri sükût-u hayâle uğratmıştı. Gerçi Einstein ve bir kısım teorik fizikçiler esiri reddetmiyorlar ama algılanamayacağını söylüyorlardı. Şu var ki müslüman alimleri arasında gezinegelen esir kavramıyla teorik fizikçilerin bahsettikleri esir birbirlerinden farklıydı. Çünkü müslümanların esirden kastetdikleri bütün bölünümlerin sonucunda ortada kalan ve daha sonrasında ilâhi nurun geldiği mâverânın sınırı olan bir cevherdi. Teorik fizikçilerin esir denildiğinde kastettikleriyise elektromanyetik kuvvetleri içeren ve ışığı ileten bir taşıyıcıydı.







Kozmolojinin gelişiminde ilk safhada Babilliler'i dile getirmek lazımdır. Gözlemlerle denetlenen ve genelde filozofik varsayımları içeren ikinci dönemde Eski Mısır'da yetişen Aristo'nun, Eflâtun ve Batlamyus'un seslerini duyuyoruz. Dünyanın kâinatn merkezinde yer aldığını düşünüyorlardı. Kopernik, Newton, Galile, Bruno ve Kant gibi meşâhirin şekillendirdiği mekanik kozmoloji dönemi üçüncü sırada yeralır. Bruno'yu ateşte yakan ve Galile'yi muhâkeme edebilen bir devirdir bu. Kitâb-ı Mukaddes'ten ders alma refleksini ıslah edememiştik. Einstein kozmolojik mütâlaalarıyla bu dönemin sona erdiğini ilan ediyordu. Bizler hâlâ İzafiyet teorilerinin şekillendirdiği bir çağı yaşıyor. (8) Slipher'in çalışmalarından çıkardığımız kadarıyla evren kesinlikle genişliyor ve bu da "primeval bir atom"dan  ilk patlamayla başlamıştır diyebiliyoruz. Edwin P.Hubble'sa Kırmızıya Kayma Yasası'yla (9) yıldızların bizden uzaklaştığını, dolayısıyla evrenin genişlediğini gösterdi. Fakat devr-i dâimin her zaman bizi getirdiği noktaya tekrar geliyor, astronomiden kozmolojinin spekülatif, masalsı dünyasına giriyoruz: "Genişleyen evren neyin içinde genişliyor? Einstein gibi söylemek gerekirse aklımızın almadığı şey evrenin artık biraz da olsa aklımıza sığabilmesidir. Yüzyirmialtı adet 10'un çarpımı kadar bir atom topluluğundan oluşan kâinat bir balon gibi şişerken onun kozmolojik bir tasarımını yapabilmek bile varlığımızın ontolojik kaynağı konusunda bizi sürûra garkediyor. Son tahlilde kozmolojinin eriştiği şu beş husus şimdilerde elimizdeki en kesin verilerdir diyerbiliyoruz: "Evren genişlemektedir, Evrenin hertarafında aynı yasalar geçerlidir, madde ve enerjinin ortak dağılımı izotroptur-her yönde benzeşiktir, Singularite denilen bir tekillikten, süperyoğun ve süperağır bir noktasal kimlikten başlayarak etrafa dal budak sararak genişlemektedir (10) ve evren her yerinde homojen bir haldedir.







Hubble'ın dediklerinden çıkan şuydu ki evren, yapılan hesaplara göre yirmimilyar yıl önce çok sıkışmış bir şekildeydi, sonsuz yoğunlukta ve süper ağırlıkta bulunuyordu Evrenin genişlediğinin isbat edilmesi, onun başlangıcına dair söz hakkını filozoflardan alıp teorik fizikçilerin uhdesine veriyor. Şişen bir balonun en sonunda patlaması gibi kâinat da birgün patlayacaktır (Big Crunch-Büyük Çatırdı). Gerek atomaltı dünyada kuarklar ve nötrinolar gibi parçacıkların varlıkları, gerekse uzayın çekim ve elektromanyetik alan gibi bir kısım aktarıcılara ve bağlantı araçlarına bağımlı hususiyetlerle dolu oluşu, birbirine tersden gelimle sinonim-benzeşik olan bu iki alanın membalarını sorularımızın odağına yerleştiriyordu. Bir yerlerden çıkıp gelen hareketin enerji paketçiklerine ve sonra da atomu oluşturan maddemsi parçacıklara dönüşmesi, bölüp parçalayarak, bir parçayı daha alt birimlere ayırarak nihâi bir yapıtaşına ulaşabilmemize imkan tanıyordu. Yaratılışın başında her milyarda bir proton antiprotondan daha fazla yaratıldı. Eğer madde ve karşı-madde (antimadde) aynı sayıda yaratılsaydı, bu iki eşlenik madde hep kendilerini yokedegeleceklerdi. Tabii kâinatımız da binnetice ortaya çıkamamyacaktı.








Cambridge'de öğretim üyesi olan John Michel 1783'te maddenin de yok olabildiği yerlerin evrende varolduğunu açıklaması büyük bir heyecan uyandırdı. Yeterince kütlesi olan bir yıldızın, gerek kendi ışığını gerekse etrafından geçen ışık ışınlarını kütlesel çekim kuvvetiyle kendine çekeceğini belirtti. O, bu türden pekçok yıldızın evrende varolduğunu ileri sürdü. Işıkları bize ulaşamadığından onları göremiyorduk, fakat kütlesel çekimleri sebebiyle varlıklarından haberdâr olabilirdik. Varoldukları artık kabul edilen bu şeylere Karadelik-Blackholes diyoruz. Zamanı ve mekanı yutan bu büyük vantuzlar için bu ilk tabiri 1969'da John Wheler kullanmıştı. Hintli Chandresekhar; güneşimizin 1,4 katı büyüklüğe sahip bir yıldızın kendi üzerine kapanıp sıkışacağını hesapladı. Aynen Lev Davidovich'in yaptığı gibi. Kütlesi güneşin 1,3 katı olan bir yıldız beyaz cüce, 3 katı olan pulsar, 3 katından fazla olduğunda ise karadelik olacaktır. Yıldız yaktını tüketince çekim kuvvetinin önündeki tüm mâniler ortadan kalkacak; güneşin birkaç katı büyüklüğündeki o muhteşem yıldızlar bir "tekil nokta"ya dönüşeceklerdir. Karadeliğin olay ufku denilen 3 kilometre çaplı çevresinden hemen sonra gelen kısmlarda karadeliğin adeta bir uydusu durumuna gelmiş ışık ışınları bulunacağını ve bunların da radyasyon taşıyacaklarını belirten; bunun da matematiksel izahını yapmayı başarabilen Stephen Hawking karadeliklerin varlığını bir mülahaza olmaktan kurtarıp bir realite durumuna getirecektir. Karadeliğe yakalanan her bir madde enerjiye dönüşecek ve yokolmaz dediğimiz madde de başka bir formlara girecektir. Karadeliklerin bu özellikleri "yıldızların bazıların ahirete açılan pencerelerdir; belki bâki âlemlerin güneşleridirler"(11) olan sözlere de hüsn-ü tevâfuk eder. Fiziksel ve biyolojik bakımdan mümkün görülmeyen karadeliklere girip çıkma olayı, Bernard Jarr'ın belirttiği üzere matematiksel olarak mümkündür.Bazı fazla fantastik ruha sahip fizikçilerin, karadeliklerin ötesinde beyazdeliklerin ve dolayısıyla başka evrenlerin var olduğunu söylemeleri ilginçtir.







Atomun bölünebilmesi, bilinen yaşamımızdan daha faklı hayat nevilerinin varlığını savunan kesimlerin öngörülerini en azından teorik olarak destekliyordu. Maddenin küçülüp rikkât ve letâfet kazanması oranında maddedeki hayat dediğimiz şeyin özelliklerinin de hârikalaştığını görebilmek için ışık hızına ulaşan cisimlerin durumlarını anlatan İzafiyet Teorisi'ni dinlemek yeterlidir. Zamanın ortadan kalkması, veya en azından sabitlikten ve tekbiçimlilikten kurtulup herkes için göreceli bir konuma gelmesi;kâinatın durumunun her an, sonsuz ihtimallerden seçilip en münâsip bir şekilde an-be-an tedbir edilip yaratılması gibi hususlar materyalizmi zayıflatan ve imanının tarafını kuvvetlendiren durumlardır. İster bir soğanın küresel, isterse bir toprak parçasının düzlemsel katmanları gibi olsun, kâinatın başka âlemlerin üzerine örtülmüş tenteneli bir perde olduğunu belirten Bediüzzaman; bizim âlemimizden farklı vücud, varlık ve hayat  katmanları olduğunu, onun diğerlerinin üzerine kesif bir bulut misali çökmüş olduğunu anlatıyor. Bunu koyu bir sis tabakasının içindeyken 100 metre ilerdeki sis tabakasının içinde olmayan bir nesneyi göremeyişimize benzetebiliriz.Sis, yapısı kendisininkinden pek farklı olmayan normal havayla aynı gazlardan oluştuğu halde,ondan daha kolay hissedilebiliyor ve tanımlanabiliyor. Sisin bitmeye yakın incelmiş kısımları bir tür geçiş zonları olarak ele alınabilir. Aynen bunun gibi, karadeliklere benzeyen bölgeler diğer alemlere, bizim atomik evrenimizden farklı  ülkelere geçiş yerleri olabilirler. Çünkü biz biliyoruz ki karadelikler bizim kanun olarak nitelediğimiz hususiyetlerin işlemediği ve maddenin yok olduğu mekânlardır.Ayrıca atom bölünebildiğine,çok daha küçük parçalardan oluştuğu anlaşıldığına göre asıl cevher ve yapıtaşı değildir; belki cevher-i aslînin bir fazıdır. Hâdis yani yaratılmış olan şeylerin yapıtaşlarının bir olması, en azından Vahidiyyet açısından gereklidir. Bu, yaratılışın hemen başında Ehadiyyet'in bir tecellisidir. Fakat bunlar henüz ilmî bir realiteden çok keşfe ve tefekkür-ü kalbiye dayandıklarından analitik ve matematiksel düşünen dünyayı iknâdan uzak duruyorlar.







Tanrı'ya karşı her zaman mesafeli durmuş bir medeniyyetin çocuklarından dinî bir yaratılış modeli geliştirmelerini beklemek zaten manasız olurdu. Ruhban sınıfının istibdâd-ı diniyyelerinden çok çekmiş insanların, onların anlattıklarından alerji duymaları normaldi. İslam dünyasında ulemâ sınıfının bir muhâkkim gibi değil bir muhâddim, bir hizmetkâr gibi davranmaları onların inançlarından kaynaklanıyor.Yaş ve kuru ne varsa herşeyin içinde olduğu (12) bir kitaba inanıyorlar. Yaratılışı bir savaşa gider gibi öfkeyle değil, bir senfoni dinler gibi hayranlık ve teslimiyetle ele alıyorlar. Sudûr Nazariyesi'nden (13) tutun ayân-ı sâbitelere; "her şey Muhammed aleyhisselâmın nurundan yaratılmıştır" olan inanca kadar, her bir teori bir ahlâk prensibi olarak ele alınmıştır. Bilim'in söylediklerinin her gün değişebilen hususlar olmaları, onları Bilim'e değil Bilim Adamları'na karşı hep teyâkkuza sürüklemiştir. Zira, bilim adamları, ampirik ve deneysel olarak elde ettiklerini, objektiflik ve lâiklik perdesi altında dine karşı kullanmaya meyletmişler; dinin lehinde olan bulgularını da saklamakta büyük bir hüner gösterebilmişlerdir. Üçyüz senelik bir pozitivizm ve rasyonalizm tecrübesinden sonra, koca koca adamların söyledikleri hususların bir bir yanlışlanışı bizi ümitsizliğe mi sürüklemelidir? Gerçekte kâinât mevzûbahis olduğunda söylediklerimiz sadece "kuru bir isimlendirme"den (14) başka bir şey değildir.






e- Herşeye Sızabilen İnce Bir Sıvı






Hindûların kutsal kitaplarından Upanişatlar'da kendini düşünen Tek Varlık'ın çoğalmak ve genişlemek isteyişinden türeyen bir varlık silsilesi anlatılır (15): "O, her varlığın içine girip gizlenmiştir. Gerçekte vücutlarımızda gören, soluyan, konuşan O'ndan başkası değildir. Rüyalarımızda hareket eden ve hissî zevkleri hisseden O'dur. Şekillere ve isimlerin akışına gizlenen bir tanrıdır; her şey O'dur". Vahdet-i Vücûd'a benzeyen panteist; aynı zamanda tekvînin sudûr (taşma) ile olduğunu iddia eden Meşşâilerle kolkola giden bir düşünce.







Tanrı Ülgen'in, sonsuz bir deniz olan mekanda uçarken, ğayb'dan gelen bir ilham ile çaresizlikten kurtarıldığını anlatan Eski Türklerin Altay Yaratılış Destanı'nda; su içinde yaşayan bir Ak Ana'nın Tanrı Ülgen'e, yaratırken "yaptım, oldu" demesi  gerektiğini öğretişinden sonra artık alemlerin varolduğu belirtilir. (16) Tanrı Ülgen, Uluğ-Bayat denilen en büyük yaratıcı ile bazen anlaşan bazen çatışan birisidir. İman eğer sağlam bilgiden, yakiynden kaynaklanmıyorsa önce inanca, sonra da efsânevî sembolizme, yani mitolojiye dönüşecektir. Eski Türkler de bunu yaşamaktan kurtulamamışlardır.









Orbitron Teorisi'nde Behram Kurşunoğlu, zamanın ve evrenin başlangıcından önce, şu an da olduğu gibi, zaman ötesi güçlerin alanlarından bahsediyor. Einstein'ın "ya sen haklısın, ya da ben" dediği teorik fizikçimiz, bu mezkûr zaman öncesi alanların çökmesiyle hem madde hem de karşı-maddeden oluşan milyarlarca karadeliğin meydana geldiğini; aralarındaki reaksiyonlarla yeni parçalar  oluştuğunu, böylece devam eden bir sürgitin neticesinde evrenin oluştuğun u söylemekle izafiyet teorisini genişletmiş ve daha sağlam bir tabana oturtmuştur. Mikrokaradelikler sıfır boyuta yakın ve 1 protonun 1 milyar trilyon katı ağılıktaydılar. Bir gonca misali açılan karadelikler evrenimizi oluşturdular. Herşeyin aslına rücû' edeceği gerçeğinden yola  çıkarak kâinatın  tekrar kozmostan kaosa, bir karadelikler bostanına döneceğini (17); Tekvir Sûresi'nde "Ve güneş dürüldüğü zaman" denilişine benzeyen bir biçimde, kâinatın da bir gün dürülüp başlangıcına geri döneceğini çıkarsamamız mümkün görünüyor.








Kur'an'da yaratılışın anlatıldığı ayetlerde; herşeyin sudan (ve dumandan (18) varedildiği belirtilmektedir. Fakat bunlar bizzat Kadim Madde diyebileceğimiz herşeyin aslı, özü ve esası olan yapıtaşı olmaktan uzaktırlar. Çünkü bu ayetler canlıların ve  galaksilerin inşasından bahsetmektedirler. "Allah yerlerin ve göklerin nurudur" ayetini (19), kâinatın nur'dan yaratıldığına delil gösteren müfessirler varolduğu gibi; kâinatın yaratıldığı bu nurun Nur-u Muhammedî (as) olduğunu savunan alimler de vardır. Nur-u Muhammedi var kılınmış, daha sonra "madde-i acîniye" tabir edilen, bütün alemlerin yapıtaşı bu nurdan terkip edilmiştir.








Thales'in tabiâtı tabiâtla açıklamaya girişmesi mitolojik kâinat  tasvirine bir son hazırlamıştı.Yani mitolojik tanrılar ve Kötü Ruhlar gibi tamamen tabiâtın dışında olan hususiyetlerle değil, tabiâtın kendisine dayandırmıştı. Bu eğilim, Sokrates ve Aristo ile belirli bir tabana oturmuştu. Aristo, kâinatı sert cisimleri konu edinen basit bir fizikle ele alıyordu. Yani, eşyânın derinliğine değil; şekline, fezâda aldığı konuma ve beşduyuyla algılanabilen durumuna dayanan kaba bir tanım geliştirmişti. Kopernik,Galile ve Newton'ın hediyesi olan Modern Fizik sert cismin çeperlerini yırtıp, maddelerin daha latif olan kısmına,yani "atom"a adım atabilmişti. Böylece, Filozofların sadece düşünce yoluyla eşya hakkında bir takım teşhisler koymaları, artık ilmî geçerlilikten tarihsel literatüre katılıp hayatımızda hoş bir sadâ olarak anılmak konumuna düşmüşlerdi. Kuantum Fiziği ve Heisenberg misali ilim adamlarının ileri sürdükleri İndeterminist (nedenselcilik karşıtı) fikirler; modernist dünyanın bina eylediği hemen bütün kuralları silkeliyorlar. (20) Şimdilerde "kuarklar" denilen hareket ve dalgadan ibaret, madde olmayan şeylerin varlığı evrendeki konumumuzu yeniden sorgulamaya zorluyor. Katı bir cisimden atoma; atomdan nötrinoya ve daha sonrasında da kuarklara vardırdığımız  yapı taşımız acaba daha ne kadar incelip herşeye sızabilen, her şey ondan yapılan bir temel cevhere dönüşecek? Kuarkları tanımlayamadığımız ve onlara bir "maddî-aklî ve determinist" şahsiyyet bahşedemediğimiz bir ortamda, kâinatın NUR'dan yaratıldığını savunan sûfilere karşı söyleyeceğimiz fazla bir şey de kalmamış demektir. Çünkü eğer artık savunageldiğimiz gibi "objektif ve deneysel bir şekilde" isbât edemiyor, bir takım spekülatif yorumlara kaçmak durumunda kalıyorsak; o zaman iman ve inancın sahasına giriyoruz demektir. Ki bu durumda her kesimden insanın söylediği bütün şeyler kaâle  alınabilir; ve hemen her fikir çoğnlukla aynı mesafeden değerlendirilebilir demektir.








İslam Dünyası'nda  Din ile Felsefe'yi karşı karşıya getiren ilk mesele evrenin yaratılışı konusudur. Mûtezile, ğayb alemleriyle müşâhede âlemlerini birbirlerinden ayırmakla bu konudaki ilk tavrı koymuş oldu. İskenderiyye Mektebi'nden ders almış Meşşâi filozofları Feyz ve Sudur Teorileri'ni ileri sürdüler. "Herbir şey Allah'tan zorunlu olarak taşmıştır" diyorlardı. Mantıkî olarak Allah'ın (cc) İradesi'ni de görmezden gelebilen katı bir  determinizmi içeriyordu bu.Meşşâiler, sebep ve sonuç arasındaki iilşkiyi doğrulukları kesinmiş  gibi ele alıp bunu bir zorunluluk rengine büründürdükleri halde, Gazâlî gibi kelâmcılar ve Eş'âriler, âlemdeki sebep-sonuç iliş1kilerinin bir zorunluluk değil, gerçekte bir yanılsama ya da bir alışkanlık olduğunu savunuyorlar. Kuantum fiziği, biraz geç de olsa, 450 yıl sonra onların haklı olduklarını gösterdi. Sûfiler, maddeyi hakikati sadece bir kesâfet olan karanlık olarak görüyorlardı. Hz.Ali'nin (ra) "Eğer takva olmasaydı, Arabların en dâhisi ben olurdum" deyişinde yatan ahlâkî refleks, genel islamî eğilimin yapısını oluşturmuştur. Her şeyi sonunda Allah'ın zatına dayandıran Meşşâiler'i ve Ehl-i tasavvufun Vahdet-i Vücûd ve Şuhûd kısmını hâriç tutacak olursak, genelde tavakkuf ahlâkıyla (21) hareket eden ümmet, kâinatın yaratılması gibi tamamen spekülatif varsayımlara dayanan meselelerde mütehâssis davranmış; âyet ve hadislerin belirttikleri hususlara şerhler düşmekten öteye gitmemişlerdir. Azîzüddin Nesefi'nin teslimiyetine benzer bir tarzda alemdeki herşeyin nihayetinde bir bülûğ ve olgunlaşma olduğuna inanan mü'minlerin dünyası, hayatı ve alemlerden müteşekkil kâinatı bir meyvenin olgunlaşma çabası içinde tahayyül ediyorlardı. Olgunlaşmasını tamamlamış bir varlık için en son nokta dalından kopmak, yani özgürlüktür. Kâinatın yaratılmış olması ve bir nihayetinin bulunması bize böylesi bir fırsatı veriyor. Mevt, adem (hiçlik) değil bilâkis daha yüksek bir hayata geçişin kapısı olduğu gibi; kıyamet dahi, tüm mahlûklara yüce alemlerin kapılarının açılması demektir.







Tasavvûf dünyasında çizilmiş yaratılış şemasına baktığımızda, Fütühât-ı Mekkiyye'nin yazdıklarına göre ilk yaratılan şey akıldır. Sonrasında Kalem ve nefs yani Levh, sonra tabiât ve Heba, sonra cisim ve şekil, daha sonra arş ve kürsî, sonra Atlas denilen, galaksilerin yerleştiği mekan, yıldızlar ve yedi sema, daha sonra kevn ve mekânda bulunan hava-su-toprak küreleri, sonra dünyamızın şenlendiricileri olan madenler, bitkiler, hayvanlar ve en nihayetinde de cinler ve insanlar yaratıldı. Bunlar sırayla Ceberut-Melekut ve Mülk Alemleri olarak guruplandırılır.Üstteki âlem daha altındakinde zuhûr ve tecelli eder. Görüldüğü üzere, gayr-i müslimlerin müsbet ilimlerle ulaşmış olduğu evrenin sınırı, sûfilerin dünyasında en basit katmandan başkası değildir.Onların dünyası, geometri öğrenimini dinî ve aklî bir zorunluluk olarak gören İmam-ı Azam'dan, geometriyi önemsemeyen İmam-ı Rabbânî'ye doğru değişen bir trend gösterir. Nefislerini bir teleskop gibi kullanıp eşyânın mâhiyyetlerini yakından temâşâ etmeye çabalıyorlar. Bizler, kaskatı olan kömürdeki alevi göremediğimiz gibi, bütün bu mevcûdatın yapılmak cevherini de tanımlayamıyoruz. Ol emriyle hiçten ve yoktan, sebepsiz -yani alışılagelmiş herhangi bir sebep olmaksızın- önce emr alemi yaratılmış, sonrasında da sebeplerle ayakta durdurulan halk alemi var edilmiştir. Bu alemin en başında nur, en son sınırında ateş vardır ki birisi letâfetin diğeri ise kesâfetin nihayetleridir. Nâr'ın kesafeti temsil etmesi garip bir durum gibi gözükebilir; lâkin atomun mahiyetindeki patlayıcılık ve yakıcılık özelliği bunu tenvir eder. İnsanoğlu hep bu yakıcılık özelliğini içinde taşıyan atoma aslî cevher olarak baktığındandır ki Aristo'dan beri materyalist felsefe dünyayı çevrelemiş ve bu felsefeden de âhirzamânın büyük kargaşası (fitnesi) doğmuştur.








İbn-i Sîna'nın geliştirdiği Sudûr Teorisi'nde sıralama daha basittir: Önce Allah vardır, sonra Nur alemi ondan sudûr etmiş/ taşmıştır. Ardından koyulaşmış ve Esir alemini ortaya çıkarmıştır. Bizim alemimiz Esirin farklı fazlara girmesinden oluşan bir tür organizmadır. Bu, heme ost (her şey O'dur) diyen Vahdet-i Vücûd ehli ile Meşşâiler'in buluştukları bir kesişme noktasıdır. Halbuki, Mütekellimin'in (Kelam âlimlerinin) çoğunluğu Heme Ezost (Her şey O'ndandır) görüşüne sahiptir ki; enaniyete yakın duran zekânın ve istiğrâka dayanan bir kalbin taşıdığı ifrâtlardan ve mesleklerinden kaynaklanan zorâki çıkarımlardan temizlenişin yolu da, herhalde, budur. Hiç birşey maddî varlığın karşıtı olarak Hiçten gelmiş değildir; en azından Cenab-ı Hakk'ın ilminde dahildirler. Bizim "Hiç" diye tâbir ettiğimiz şeyler hikmet dairesinde olmayanlardan kasıttır. Halbuki hikmet dairesine çıkmayan ve Kudret ile İlim Daireleri'nde kalanlar kemiyetçe olsun keyfiyetçe olsun daha fazladır. Yaratılış dediğimiz şey, gerçekte ilahî sıfatların tezahür etme isteklerinden başka şey değildir. Mahlukâtın mâhiyetleri bu sıfatlardan fışkırırlardır.Bizler yaratılışın en başında neler olduğunu bilemiyoruz. Çünkü hilkât bizzat Kudret Dairesi'nin bir işidir. Kudret'in ise her sıfatın ve kurumun üzerinde hakimiyeti vardır. Kudretin dairesinden artık Hikmet'in alanına, sebep ve sonuç zincirinin başlangıcına geldiğimiz zamandan; kudretin meydana getirdiklerine ilim ve mizan'ın kurallar ve kalıplar çizmeye başladığı andan itibaren ise bizlerin bir tanım getirebilme şansı doğmuş oluyor. Çünkü artık, akıl ve kalbin anlayabileceği ve tanı koyabileceği doneler ortaya çıkmaya başlamıştır. Mesela Kudret'in dairesine bizim Şehadet alemimize nazaran çok daha yakın bulunan Cennet ve Cehennem'in, hikmet dairesine daha içkin olan bizim dünyamızda tanımlanabilmesi ancak Şehadet alemindeki donelerle mümkündür. Hakikat-i halde Cennetin de cehennemin de bizim alemimizle ideâl anlamda bir benzerlikleri bulunmamaktadır.







"Kudret Dairesi"nden kastımız, kelimenin tam anlamıyla hiç bir mahlûkun olmadığı andır. Yani hadis-i Şerifte söylendiği üzere Allah'ın var olup O'nunla beraber hiçbir şeyin olmadığı bir zaman. (22) Tek sebebin İlahî İrâde olduğu bir ilk yaratıştan itibaren; Kudret'in boyaması diyebileceğimiz Hikmet Diresinin başladığı zamandan sonra, ilim bir mâlum durumuna gelmiş; yani aklın kavrama sınırlarına girmiş demektir. Artık bundan sonra tecrübî ve nazarî hususlardan bahsedebiliriz. Bir embriyonun gelişim evrelerinden bahsettiğimiz gibi, kâinatın da inşâ evreleri hakkında tahmin, kıyas ve nazariyelere başvurabiliriz. David Darling'in belirttiği gibi, zaman ve mekanın, madde ve enerjinin olmadığı derin bir yokluktan, ufacık bir titreme ile, küçücük bir kozmik kutucuk yaratıldı ve bir Fâtır-ı Hâkim tarafından açıldı; gonca güller gibi gülümsemeye başladı.






Kaynaklar:





1 İdea: Geist, cevher veya tin de denilen, Hegelyen felsefede Allah'ın yarattığı ilk şey; ilk akıl. Duyularımızla tanımladığımız varlıkların öncesiz ve sonrasız duyuüstü modelleri.
2 Âyân-ı Sâbite: Bütün eşyanın mahiyetlerinin Levh-i Mahfuz'da yazılmış sâbit ve değişmez hakikatleri."Tedbirât-ı İlahiye Şerhi"  11,24,35,56
3 "Metâlib ve Mezâhib" Tercüme Muhammed Hamdi Yazır. sh.92-93
4 "100 Soruda Felsefe El Kitabı" .sh.183
5 "İlim ve Din" sh.240,
6 "Tanrıya Koşan Fizik" sh.255
7 Sözler, Lemeât sh.670
8 Tanrıya Koşan Fizik,sh 251-252
9 age.sh.111
10 Kur'an Zâriyât 47. "Semayı kudretle biz kurduk ve (onu) genişletmekteyiz.
11 Şualâr, 3.Şua sh.45
12 Kur'an En'âm 59 "Ğayb'ın anahtarları O'nun yanındadır; onları ancak O bilir. Hem kara ve denizde ne varsa, bilir
Bir yaprak düşmez ve arzın zulümâtı içinde bir habbe  de bitmez ki O bilmesin. Ne bir yaş ne de bir kuru yoktur ki her h Ne bir yaş ne de bir kuru yoktur ki her hâl bir kitâb-ı mübînde ( ilm-I ilâhîde) olmasın.
13 "İslam Düşüncesinde Din-Felsefe Vahiy-Akıl İlişkisi" sh.260
14 Kur'an, Necm 23.
15 Upanişatlar" tercüme ve derleme : Mehmet A.Işım.İst.1976
16 "Yaratılış ve Gâyelilik"  sh.31
17 Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, Cilt 2
18 Kur'an Duhân 10, Fussilet 11 "…Sonra semâya doğruldu da o bir duman iken"
19 Kur'an Nur. 35
20 Tekvîn ül Aklil Arabi-Arap Aklının Oluşumu,.sh.35
21 Tavakkûf Ahlâkı: Özellikle sünnî ulemânın Kur'an'da geçen bazı benzetmeler hakkında (Allah'ın Eli gibi) konuşmayıp susmaları
22 Hadis; "Allah var idi ve Onunla beraber hiç bir şey yok idi", Müslim 209; Kur'an Kehf 51 "Ne göklerin ne yerin ve ne de kendilerinin yaratılışına onları şâhit kılmadım"

Son Güncelleme ( Pazartesi, 06 Eylül 2010 23:43 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 109 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

Çok Okunanlar

free hit counter