Nazari fizik yöntem bakımından da deneysel fizikten ayrılır. Deney doğanın bir tür zorlamasıdır. Nazari fizikçinin doğanın anlamını ve onun bütünün oluşum sürecindeki yerini araştırması, fizikçinin onun doğa karşısında kontemplatif temaşacı bir tavır aldığını gösterir. Bu temaşacı tavır Schelling’i doğayı bir sanat yapıtı ya da okunacak bir eser, bir metin gibi görmeye götürür. O şöyle diyor: “Bizim için doğa resim ve yazılarla hiyeroglifle yazılmış, Goethe’nin sanatçı ruhunun dediği gibi kâğıtları devasa en eski bir yazardır.”
N e s n e l e r
“Nesnelerin doğuşu Tanrı isteminin doğada ortaya çıkmasından, nesneleşmesinden başka bir şey değildir. Tanrı ‘khaos’un düzensiz doğumlarına düzen vermek ve ebedi birliğini doğaya yansıtmakla karanlığın karşısına çıkmıştır ve anlayıştan yoksun ‘khaos’u kuralsız hareketine karşı sözü sabit bir merkez ve ebedi meşale olarak koymuştur. O halde yaratma istemi doğrudan doğruya yalnızca ışığın doğuşu içindi.” (Sanat Yapıtı, s. 59)
Doğanın bir temaşa nesnesi olarak alınması Schelling’i doğayı mitolojik dinsel sanatsal tarzda bir görmeye götürmesi kaçınılmazdı. Canlı doğa, cansız doğanın daha yüksek bir ‘potense’ bir güce erişmesi demektir.
Schelling, doğada yaşamın bile basamaklı bir silsilesinin var olduğunu söyler. (Sanat Yapıtı, s. 62)
Kant için olduğu gibi, Schelling için de doğa Newton Fiziği’nin açıkladığı doğa olarak anlaşılır. Schelling’e göre Newton bulduğu çekim yasası ile dünyadaki karşıt güçleri bir dengeye kavuşturmuş ve maddi bir dünya sistemini kurmuştur. Yani o hem kör mekanizmin eseri hem de sanki bilinçle meydana gelmiş bir üründür. Bediüzzaman ise kör mekanizmi reddeder, bir şuurun ürünü olduğunu söyler. Filozof bu yorumun zorluğunu kabul eder.
“Nesnel dünyayı zekanın tamamen kör bir mekanizmi yoluyla meydana getirebiliriz. Ama o zaman böyle bir mekanizmin temel karakteri bilinç olan bir doğada nasıl olanaklı olduğunu kavramak güç olurdu, eğer bu mekanizm daha baştan özgür ve bilinçli etkenlik yoluyla belirli olmasaydı.” (Aynı eser, s. 63)
Doğadaki her şey, her tek varlık, bu karşıt güçlerin birbirleriyle çatışıp bir dengeye, bir bireşime varmalarıyla meydana gelir. Schelling bu karşıtlık ve dengeyi tüm varlık alanlarında öngürür. Bediüzzaman bunu Adl isminde en harika şekilde anlatır, Schelling’in hissettikleri onun gördükleri ve genellemeleri karşısında yetersiz kalır.
Schelling diyalektiğininin nesneden yola çıkan birinci yönü olan doğa felsefesini önceki bölümde gördük. Şimdi bu aynı diyalektiğin karşıt yönden özneden hareket eden “transcendental” ya da eylemsel felsefe adlarını alan felsefenin öteki tarzını alacağız. Ancak transcendental felsefe Schellig’in birinci dönemi sınırları içinde olmakla birlikte onun felsefesinin bütününde eylem düşüncesi kesintisiz süregittiği için biz burada kendimizi birinci dönemle sınırlamayıp araştırmamızı onun tüm felsefesi üzerine yayacağız.
“Fiziğin amacı çevremizdeki dünyadan bir anlam çıkarmaktır.” (David Ruelle, Raslantı ve Kaos, s. 8) Galile ve Pisagorcular evrenin dilinin matematik olduğunu söylerler. Bütün canlılar bu matematik oranlara göre yapılmışlardır. Bu oranlardan fizik yasaları çıkar. “Matematik dilinin fizik yasalarının ifade edilmesine elverişli olması mucizesi anlayamadığımız ve hak etmediğimiz harikulade bir lütuftur.” (Metamatik Sanatı, s. 93) Risale-i Nur’daki bütün kâinat okumalarındaki kelimeler, hikmet, mizan, tezyinat, tenüsüp; hem matematiğin hem de fiziğin esrarlı kelimeleridir. Bunlar hep matematik oranlar üzerine oluşmuş kavramlardır.
Yeni fizik kavramına göre; “Zamanın evrensel ve sürekli olduğu kolayca öne sürülemez.” (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 11) Zamanın evrensel ve sürekli olmadığını Bediüzzaman’ın zaman bahsinde izah ettik. Zaman da bir oluşuma bağlı mahlûktur.
Bediüzzaman’ın eserleri büyük oranda fizik ile bağlantılıdır. Yüzyıllar sonrasını gören bir fizikçidir Bediüzzaman.
Yeni fizik şöyle der:
“Evrenin birbirine örülü bir ilişkiler ağı olarak kavranışı, modern fiziğin gündeme getirdiği en büyük iki konudan biridir. Diğer konu kozmik ağın aslında dinamik olduğunun farkına varılmasıdır.” (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 13)
Bediüzzaman ilişkiler ağının hayatı dokumak olduğunu söyleyerek daha ileri bir fikir üretir: “Hayat zihayatı ekser mevcudatla münasebettar ve küçük bir kâinat hükmüne getiren en harika bir mucize-i kudrettir.” (Külliyat, s. 812) Paul Davies, ilişkiler ağını kavramıştır; ama bu ilişkiler ağının hayatı nasıl gerçekleştiği konusunu boş bırakmıştır. Evrenin dokusu hayatı dokumak içindir. Bediüzzaman, Kuantum kuramının doğrultusunda düşünür, ona göre; “Madde ile zihnin yapıları arasında gözle görülür benzerlikler vardır. (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 12) Zihnin çalışması madde ile çatışsaydı ne insan ne de evren olabilirdi. İnsan vücudundaki azaların yapısı ile de evrenin arasında bağlantı vardır. Eller tutulacak şeylere göre, mide yiyeceklere göre veya yiyecekler mideye göre, bütün bunlar Bediüzzaman’ın vurguladığı fikirlerdir. Bediüzzaman “Zerre” yani atom risalesinde atom ile evrenin diğer üyeleri arasındaki münasebeti vurgular. Atom için geçerli olan münasebetler, onun birikiminden meydana gelen madde için de geçerlidir.
Yeni fizikte; “Nesneler karşılıklı olarak tutarlı ilişkileri sayesinde ayakta dururlar ve fiziğin tamamının, bileşenlerinin birbiriyle ve kendi kendileriyle tutarlı olmaları gereğinden çıkarılması gerekir.” (Tanrı ve Yeni Fizik, s. 13) Her varlık kendi içinde birlik halinde bulunduğu gibi biri birleriyle de bütünlük içindedirler. Bediüzzaman bunu “İkinci Şua” isimli eserinde anlatır. “Evet sırr-ı vahdetle kâinatın kemalatı tahakkuk eder. Ve mevcudatın ulvi vazifeleri anlaşılır. Ve mahlûkatın netice-i hilkatleri takarrur eder.” (Külliyat, s. 851) Yani kendi içinde bütünlüğü olan bir mevcudun birliği Allah’ın birlik sırrı ile olur, birlik içinde olan birliklerle kâinattaki birlik meydana gelir.
Yeni fizik evreni yorumlarken şöyle der:
“Maddi evren, dinamik karşılıklı olaylar ağı şeklinde görülmektedir. Bu ağdaki herhangi bir bölümün özelliklerinden hiçbiri temel nitelikte değildir; onların hepsi diğer bölümlerin özelliklerinden çıkarsanır ve karşılıklı ilişkilerin topyekün tutarlılığı bütün ağın yapısını belirler.” (Tanrı ve Yeni Fizik, s. 14)
Bu tespit Bediüzzaman’ın eserlerinin temel temalarından biridir. Çok yerde bunu anlatır. Ay ve güneş bir bütündür; ama onların kendi özellikleri kâinatın özelliği değildir. Onlar ve diğerleri bir bütün halinde bir özelliktirler, kâinat ve özelliği. Bir önceki cümlede denildiği gibi vahdet sırrı ile hem tek tek canlıların değeri hem de bir bütün olarak değerleri anlaşılır. Güneş kendi içinde bütünlük sahibi olduğu gibi, diğer gezegenlerle birlikte de bir bütünlük içindedir. Bu birlik evrene anlam kazandırır. “Holistik (bütüncül) görüş açısı evrenin, insanın, kısaca varolan her şeyin anlamını ve ilişki ağını belirginleştirerek zenginleştiriyor.” (Tanrı ve Yeni Fizik, s. 15)
Yeni Fizik bilime de ciddi bir hedef bulmuştu.
“Bilimin ilk amacı Tanrı hakkında bilgi edinmek, O’nun eserleriyle O’na hayranlık duymaktır. Eğer bilim adamları işlerine bu açıdan baksalardı, bilime tapınmayı bırakırlar ve daha iyi bilim adamları olurlardı. Ve bilim hakkında rasgele bir mizah anlayışı geliştirirler, bu da onları bu kadar çok kez, bu kadar gülünç olmaktan kurtarırdı.” (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 15)
Zaman konusu fiziğin önemli temalarındandır.
“Zamanın kökeni üzerindeki entelektüel zorluklar yeni değildir. Aristoteles ve St Thomas Aquinas zamanın yaratıldığı fikrine, bir ilk olayın varolduğu anlamına geleceği için, karşı çıktılar.” (Paule Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 62)
Bediüzzaman zamanın mahlûk olduğunu, insanın yaşama tarzına endeksli onun eylemlerine göre tanzim edildiğini ifade eder. Yirmi dört saat, insanın yaşamı ile bağlantılı bir zaman kurgusudur. İnsanın bir günlük performansına göredir yirmi dört saat. Elli saat olsaydı insan hayatı karışırdı. Onun fikirlerinin hülasası, zamanın olaylar ve insanların kendisine asıldığı bir ip olmasıdır. Zaman dünya, güneş ve ay arasındaki münasebetlere göre tanzim edilmiştir. Zaman ile dünya, güneş ve ayın yaratılmaları arasında bir bağlantı vardır, onlar birbirini tamamlarlar ve biri birilerine göredir. Dünya, güneş ve ayın arkasındaki zaman bizim dışımızda ismi de zaman olmayan bir kavramdır.
Evrenin yaratılışı konusunda farklı görüşler olmuştur, bunların birleştiği nokta, bir bütün olarak evrenin bir sebebinin olduğu inancı ki sebep Tanrı oluyor, Platon ve Aristoteles tarafından ileri sürülmüş. Thomas Aquinas tarafından geliştirilmiş, On sekizinci yüzyılda G. W. von Leibniz ve Samuel Clarke ile çok inandırıcı biçimine kavuşmuştu. Bu genellikle Tanrı’nın varlığının kozmolojik kanıtı olarak bilinir. Kozmolojik kanıtın iki değişik biçimi vardır: Burada düşünülmüş olan nedensel kanıt ve ve imkân kanıtıdır. (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 85). Bediiüzzaman yaratılışın Allah tarafından olduğunu ısrarla çok farklı yerlerde, esasında aynı, fakat farklı biçimlerde anlatır.
“Alem mütegayyirdir. Her mütegayyir, hadistir. Her bir hadisin, bir muhdisi, yani mucidi var. Öyle ise bu kâinatın kadim bir mucidi var. Biz de deriz. Evet kainat hadistir. Çünkü görüyoruz: Her asırda belki her senede, belki her mevsimde bir kâinat bir âlem gider, biri gelir. Demek bir Kadir-i Zülcelal var ki bu kâinatı hiçten icad ederek her senede belki her mevsimde, belki her günde birisini icad eder, ehl-i şuura gösterir ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp zincirleme bir surette zamanın şeridine asıyor. Elbette bu âlem gibi birer kâinat-ı müteceddide (yenilenen kâinat) hükmünde olan her baharda gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinatları icad eden bir Zat-ı Kadir’in mucizat-ı kudretidirler. Elbette âlem içinde her vakit âlemleri halkedip değiştiren zat, mutlaka şu âlemi dahi o halketmiştir. Ve şu âlemi ve ruy-ı zemini (yeryüzünü) o büyük misafirlere misafirhane yapmıştır.” (Sözler, s. 684).
Yeni Fizik’in iddiaları Bediüzzaman’ın yüzyıl önce öne sürdüğü yorumlardır. “Her olayın bir sebebi gerekli kıldığı öne sürülür. Sebeplerin sonsuz bir halkası varolamaz, böylece her şeyin bir ilk sebebi varolmalıdır. Bu sebeb Tanrı’dır.” (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 86). Bediüzzaman da her canlının bir “âdem babası” olduğunu söyler. Her şeyin bir yaratılış nedeni vardır, çünkü o evrende bir fonksiyon üstlenmiştir. Varlığının bir gerekçesi vardır. Bediüzzaman’ın görüşleri bu doğrultudadır. Yeni fizik bu sonuca henüz varmıştır.
“Her olayın bir sebebi vardır. Clarke’in önerdiği gibi: Hiçbir şey, herhangi bir şeyin, ancak mutlak olarak niçin varolmadığından daha çok, niçin olduğuna dair bir neden olmadığını varsaymaktan daha saçma olamaz.” (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 86)
Burada anlatılmak istenen varolanın neden varolduğu sorusunun daha önemli olduğudur. Çünkü varlıklar birbirine benzer fabrikasyon türü canlılar değil, birbirini tamamlayan canlılardır. Sıradan canlılar değil her biri fonksiyon üstlenmiş canlılardır.
Einstein; “Tanrı zar atmaz.” der (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 89). Bediüzzaman’ın her şeyin en ideal şekilde ve fonksiyonel olarak yaratıldığı konusu ile bu söz arasında bağlantı var. Allah sıfır yanlışla canlıları en ideal şekilde üretir. Atılan zarda beklenen ideal duruş hemen gerçekleşmez, altıda bir ihtimal vardır. Evrende böyle bir şey olmaz; çünkü her varlık ilk yaratılışta en ideal ve en fonksiyoneldir. Bediüzzaman’ın fikirleri fiziğin en ideal yorumlarını aşar.
Bediüzzaman sebeplerin varlığın oluşunda tesirlerini çok yerde inceler. Fizik de bu konuda yorumlar yapar. Fizik bir özneden hareket etmediği için çok kesin konuşmaz ama zorunluluğu da reddedemez.
“Eğer evrenimizi belki bizim sahip olabildiğimiz fiziki geçişlere göre uzayın tümünü yeni balon olarak zihnimizde canlandırırsak o zaman bu evrenin sürekli olarak varolmadığı bir durum kesinlikle vardır: O yaratılmıştır. Bu yüzden onun yaratıcısı hala doğal fiziksel süreçlerin alanı içinde yani ana levhadaki kökeni ile bir yaratılış mekanizması bulunabilir. Bu levha bizim için bütünüyle erişilmez değildir, uzay zamanımızın ötesi vardır, öyleyse biz onun varoluşu için evrenimizin içinde ve Tanrı’nın tamamen karıştırılmadığı bir sebeb bulamayız.” (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 100)
Bediüzzaman’ın Kur’ân’ın barışık olduğu felsefe ile de fikirleri yakınlık gösterir. Leibniz; “Doğa’da bir şeyin var olmamasından daha çok, varolması için bir sebeb vardır.” (Paul Davies, aynı eser, s. 105) der. Bediüzzaman bu sebebin insan hayıtının yaratılışı ve devamlılığı olduğunu, asıl sebebin ise Allah olduğunu belirtir.
Fizik evrenin düzenli işleyişinden ve işleten yasalardan hareketle Allah’ı kabul etmek zorunda kalır, çünkü sağduyu sahibi bilimin ve bilim adamının gereği budur.
“Kosmosun düzenli işleyişi, biraz daha genişce bir perspektiften, düzenli bir yolla uzay zamanda her bir olayı yaratan Tanrı ile açıklanabilir. Ya daha çok boyutlu bir uzay? Ya uzay olmayan fiziki yapı? Bu inancın haklı nedeni nedir? Etrafınıza bakın, evrenin incelikle işlenmiş organizasyonu ve karmaşık yapısını görün. Fizik yasalarının matematik formülasyonlarını çözmeye çalışın. Dönen gökadadan atomun arı kovanı etkinliğe maddenin düzenlenmesinden önce akıl karışıklığına katlanın. Bu şeylerin niçin oldukları tarzda olduğunu sorun: Bu evren, bu yasalar kümesi, madde ve enerjinin bu düzenlenmesi niçindir? Gerçekten, neden aslında herhangi bir şey? Fiziki evrendeki her şey ve her olay açıklanmaları için, kendi dışında bir şeye bağlı olmalıdır. Bir fenomen açıklandığı zaman, başka bir şeye göre açıklanır. Fakat bu fenomen varoluşun tümüyse bütün fiziki evren o zaman açıkça tanım ile onu açıklamak için evrenin dışında fiziksel hiçbir şey yoktur. Böyle bir açıklama düğaüstü ve fiziksel olmayan bir şeye göre olmalıdır. Bu şey Tanrı’dır. Evren, Tanrı onun bu tarzda olmasını seçmiş olduğu için bu tarzdadır. Bütün fiziki şeylerin başka bir şeye bağlı olduğu iddiasını temel olarak alan bu akıl yürütme yolu imkân delili olarak bilinir ve Tanrı’nın varlığı için kozmolojik kanıta dair ikinci yorumdur.” (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s.110)
Bediüzzaman’ın evrenin organizasyonu konusunda eserlerinden çok yerde organizasyonu yapan Allah adına değerlendirmelerde bulunur. Evrenin karmaşık yapısından düzenli organizasyonların olduğunu konusunda da aynı hararetle yorumlar yapar. Evren, yasalar kümesi, niçin olmak sorunu yine Bediüzzaman’ın ısrarla üzerinde durduğu ilahi temalardır. Bediüzzaman’ın eserleri, evreni sanki bir elektro-mikroskopla temaşa eden bir mikroskobik göz gibidir. Bütün fizikçiler özellikle fizik felsefecileri, astrofizikçiler onun yorumlarına hayran kalırlar. Bizim ülkemizde fizik felsefesi yeterince olmadığından Bediüzzaman’ın fikirleri bu çevrelerde dikkati çekmemektedir. Bu bahsin derinliğinde O’nun büyük bir fizikçi olduğu görülür. Bediüzzaman gerek bağlıları ve gerek toplumun düşünen kesimleri tarafından belli bir kareye hapsedilmiştir, bir kesim bilerek onun farklı görmek istemez, bir kesim de onu romantik bir hayranlığın ötesinde gösteremez.
Fizik “Evrenin varoluşu acayip ve hayret vericidir. Eğer biz evrenin Tanrı tarafından meydana getirildiğini varsayarsak o anlaşılır kılınabilecektir” (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 112) Bediüzzaman evrenin şuurlu tek varlığının bu hayretini izah eder. İnsan dört yerde hayret eder: Din, felsefe, sanat ve ilim. Evrenin anlamı ve düşünmenin kaynağı hayrettir. Hiçbir şeye hayret etmeyen, sadece para ve cinsellik konusunda hayret eden insanlık hayreti anlamadan gidecektir. Hayret, idrakin taştığı bir konudur. Bediüzzaman ülfet edilmiş şeylere, alışılmış şeylere yeniden bakmayı örgütleyen ve bu yüzden eserlerinde en çok bakmak ve görmek ve düşünmeyi örgütleyen bir düşünürdür. Ülfeti mürekkep cehaletin kardeşi olarak görür. Yani bilmediğini bilmemenin arkadaşı. Ülfet kalkınca olayların orijinalliği, evrenin orijinalliği görülür. “Onuncu Söz”, “Yirmi İkinci Söz”, “İkinci Şua”, “Otuzuncu Lema” ve daha birçok yerde özellikle bu hayretin doğurduğu bakış açısını tahlil eder ve Allah’a varır. Bediüzzaman, görmek, bakmak, hayret etmek ve düşünmek fiilleri ile yorumlanabilir ve bu bakış bir kitap konusu olacak kadar geniştir.
Bediüzzaman kâinatı bir “Saat-ı Kübra” (büyük saat) olarak görür. Fizikçiler ve felsefeciler bu benzetmeyi benimsemişlerdir. E. W. Barnes ise saati kuranın Allah olduğunu söyler. “Gerçekte Tanrı’nın saati yani kozmik mekanizmayı kurduğunda bir zaman vardı” (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 115)
Bediüzzaman bir fizikçidir demek yadırganmayacak yorumdur. Çünkü fizikçilerin yıllarca uğraştıkları fiziğin temaları üzerinde Bediüzzaman yüz yıldır konuşmaktadır. Bunlar birkaç kitap olacak genişliktedir. Düzen, karmaşık çeşitlilik, maddenin bileşenleri, fiziğin yasaları fizikçilerin de Bediüzzaman’ın da işlediği temalardır. (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 122)
Hayat Bediüzzaman’ın yüzlerce yerde üzerinde durduğu kâinatın en dikkati çeken öğesidir. Fizikçiler de hayat üzerinde dururlar ve onun muammasını çözmeye çalışırlar. “İnsan hayatı Tanrı’nın kozmik ana planının en yüksek başarısını temsil eder. Bilimcilere göre hayat doğadaki en hayret verici fenomendir.” (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 129) “Yirmiüçüncü Pencere” hayat penceresidir. Bütün fizikçileri hayret ettirecek kadar büyük bir bahistir; ama sadece bir sahifedir. Bütün pencereler fizikçilerin bakış açılarını aşan bakışlardır.
“Hayat kudret-i Rabbaniye mucizatının en nuranisidir, en güzelidir. Ve vahdaniyet bürhanlarının en kuvvetlisi ve en parlağıdır. Ve tecelliyat-ı Samedaniye ayinelerinin en cami ve en berrakıdır. Evet hayat tek başiyle bir Hayy-ı Kayyum’u bütün esma ve şuunatiyle bildirir. Çünki hayat pek çok sıfatın memzuc bir macunu hükmünde bir ziya, bir tiryaktır. Elvan-ı Seba ziyada ve muhtelif edviyeler, tiryakta nasıl mümtezicen (kaynaşmış) bulunur. Öyle de hayat dahi, pek çok sıfattan yapılmış bir hakikattır.” (Lem’alar, s. 675)
Fizikçilerin bakışına göre yorumlar ise esasta birdir ama onlar çok zaman özneye göre değil, ama bazen ona göre düşünürler.
“Hayat nedir? Fizikçilere göre canlı sistemlerin iki ayrı özelliği karmaşıklık ve organizasyondur. Tek hücreli basit bir organizma bile, ilkel olduğu kadar, insani marifetin bir ürünü ile benzersiz olan bir tamlık ve griftlik sergiler. Örneğin ilkel bir bakteriyi düşünün. Aslına uygun bir denetleme, biçim ve işlemin karmaşık bir işlem ağını haber verir. Bakteri, denetlenmiş bir tarzda kendini sevketme, düşmana saldırma, dış uyarıma doğru ya da ondan uzağa hareket etme, malzeme değiş tokuşu gibi çeşitli yollarla çevresiyle etkileşebilir. Onun iç işleyişleri, organizasyon içinde geniş bir şehre benziyor. Hücre çekirdeğinde bulunan kontrolün çoğu, bakterinin kopya etmesini mümkün kılan kimyasal ayrıntılı plan, genetik kodu da içine alır.” (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 131)
Hayatın fiziki nitelikleri üzerinde fizik de Bediüzzaman da durur. Bu griftlik elbette hayatın sahibi sayesinde sağlanmıştır. Bediüzzaman hayatın anlamı konusunda da düşünür, özellikle bunları işler. Fizikçiler de hayatın anlamını vurgularlar ama onların Bediüzzaman’dan ayrıldıkları nokta nasıl anlam kazanacağı konusudur. Fizik sorumluluk ve mükellefiyet getirmez. “Hayatın bir anlam, olmadığı sonucuna varmak, anlamsız bir kafa karışıklığıdır. Hayat bütüncül (hülistik) bir fenomendir.” (aynı eser, s. 138) Hatta kuantum fizikçisi Erwin Schödinger What is Life isimli kitabında hayatı irdeler: “Bir organizma kendinde yoğunlaşan bir akış düzeninin hayret verici armağanına sahiptir.” (aynı eser, s. 141) Fizik Bediüzzaman gibi konuşmaz; ama hayretini belli eder: “Problem doğaüstü aracının yardımı olmaksızın, düzenli kimyasal ve fiziksel süreçler tarafından birleştirilmiş olan bu başlangıcın nasıl olduğunu anlamak olur.” (aynı eser, s. 145)
Bediüzzaman kadim felsefeyi, Yunan felsefesini yerden yere vurur, eleştirir ve değersiz bulur. Ama yeni felsefeyi onun dilinden “Hikmet-i cedide” yi kabul eder. Kur’ân’la barışık olarak görür. Batı skolastik felsefeden çıkınca kâinatın hakikatını hem felsefe, hem de bilimler aracığıyla görür. Bediüzzaman 18. yüzyıldan sonraki felsefeyi ve bilimlerin felsefesini kabul eder, onları okumuştur. Aslında Bediüzzaman tevhid ışığında bilim felsefesi yapar.
İnsanın fiziki ve zihni yapısı ile evrenin yapısı arasında uyum vardır. Bediüzzaman insanın kendi içinde, kâinat ve Allah ile münasebetlerini üç kulvarda yorumlar. Tefsir geleneğinde insan penceresi diye bir gelenek yok, bu bahisler fiziki bahisler desen olmaz, dini bahisler desen alışılmış dini yorumun dışında bir bakış açısı ile konular anlatılır. Bediüzzaman âdeta yeni bir yorum düzeni getirmiştir: İlim, din ve fen karışımı bir yorum düzeni. Fizik de bu insan evren yakınlığını hissetmiştir. Ama Bediüzzaman’a göre sınırlı bir yorumdur onun bakış açısı:
“Bizim düşünce evrenimiz etrafımızdaki fiziksel evrenden yalıtılamaz, ancak güçlü bir biçimde ona bağlanır. Hem yeni düşüncelerin ortaya çıkışını özendirmeyle, hem de varolanların her birine yeniden biçim vermeyle duyularımız ve zihinlerimizden, zihinsel etkinlik yaratmaya girişen bilginin değişmez akışını içeri alırız. Eğer bir cümle okurken dışarıdan bir patlama sesi işitirseniz raftan düşmüş bir tabak ya da yanmış bir araba düşüncesi aklımıza gelecektir. Fiziksel dünya bundan dolayı yeni düşüncelerin kaynağı olarak iş görür ve zihinsel dünyayı yeniden düzenleme gücüne sahiptir. Buna karşılık zihinsel dünya irade fenomeni yoluyla fiziki dünyayı etkiler. Gerçekten çevremizde hemen hemen düzenli olarak gördüğümüz her şey fiziksel hareketler aracılığıyla gerçekleştirilen zihinsel etkinliğin bir sonucudur. (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 155)
Yunus Emre “Ben bende demen bende değilem / Bir ben vardır bende benden içeri” der. Fizikçi Ryle ise onu fizik gözüyle şöyle değerlendirir.
“İnsan bedeni bir makine olmasına rağmen, onun çalışmalarının bir kısmı içindeki başka bir makine çok özel türden bir şey olan bu iç yönetici görünmez ve işitilmezdir ve onun ağırlığı ve hacmi yoktur. Parçalara dayanmış olamaz ve onun bağlı olduğu yasalar sıradan mühendislerce bilinmezler.” (E. Schrödinger, What is Life?, s. 77; Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 165).
Bediüzzaman makine örneğini ağaçlara kadar indirir:
“Makine meyvedar ağaçlara işarettir. Çünkü yüzer tezagahları, fabrikaları incecik dallarında taşıyor gibi, hayretnüma yaprakları, çiçekleri, meyveleri dokuyor, süslendiriyor, pişiriyor, bizlere uzatıyor. Halbuki çam ve katran gibi muhteşem ağaçlar, kuru bir taşda tezgahını atmış çalışıp duruyorlar.” (Sözler, s. 282)
Bu ülkede kimsenin aklının ve hayalinin varmadığı ileri düzeyde örneklemeler ile Bediüzzaman konuşur.
Kuantum teorisi, mikro-dünya ile önceden ilişkili olduğundan atom ve onun bileşenlerinin davranışını tasvir etme girişimlerinden doğdu. 1920’lerde tartışma atomların önceden bilinmeyen yüzünün arkasındaki anlam üzerinde alevlendi. Konunun merkezinde çıplak bir sorun yatar: Atom bir şey midir veya gözlemin geniş alanını açıklamak için faydalı bir imgelemin hemen hemen soyut bir yapısı mıdır? Eğer atom gerçekten bağımsız bir varlık gibi varolursa, o zaman kısaca bir mekana ve tanımlanır bir harekete sahip olacaktı. Fakat kuantum teorisi bundan şüphelenir. O sizin birine ya da ötekine sahip olabileceğinizi; ama ikisine birden asla sahip olamayacağınızı söyler. İlke bir atomun ya da elektronun veya her neyse tuttuğu yeri bir ve aynı zamanda nasıl hareket ettiğini bilemeyeceğimizi söyler. Atom nerededir ve ne kadar hızlı hareket ediyor türünde bir soruya cevap yoktur. Kuantum atom altı parçacıkların hareketinin meçhul olduğu üzerine kurulmuştur.
“Zerre konusundaki fikirleri ile anlaşılamamış ve yıllar boyunca çağdaşlarının katı eleştirileri ve saldırılarına karşın inancını yitirmeden araştırmalarını sürdürmüş ve sonuçta yaşlı, hasta ve moral çöküntüsüne uğramış, bir insan olarak çalışmasının ürünlerinin alay konusu edildiğini görmüş ve 5 Eylül 1906’da 62 yaşında iken intihar etmiş olan Avusturyalı Fizikçi Ludwig Boltzmann daha sonra anlaşılmış ve fizik tarihine geçmiştir.” (David Ruelle, Rastlantı ve Kaos, s. 103)
Bediüzzaman daha o tarihlerde zerre konusundaki münakaşalardan haberdardır ve fikir dünyasını en yeni ilim bulgularına bina eder. Atom konusu onun zihninde en çok yer eden meselelerdendir. Bediüzzaman zerre yani atom konusundaki fikirlerini 1910’lu yıllarda ilk defa Muhakemat isimli eserinde ortaya koyar.
Bediüzzaman’ın bilinmezlik, belirsizlik, kapalılık gibi izahı müşkül olan meselelere karşı ciddi bir meyli vardır. O Risale-i Nur’un da esrarın keşfi konusu üzerine durduğunu öğrencisi Mehmed Feyzi’ye yazdığı bir mektubunda anlatır. Felsefenin, fiziğin, ilmin en zor içinden çıkılmaz meselesi vardır. Biri ego, ene, diğeri zerre yani atomdur. Bu iki bilinmez bahsi özellikle bir sözde toplamış olan Bediüzzaman, tesadüfen bunları bir araya getirmemiştir. İnsan benliği fizik felsefecilerinin, psikolojinin yerine göre tıbbın içinden çıkılmaz konularındandır. İnsan benine idealist filozoflar ayrı, maddeciler ayrı, hedonistler ayrı, natüralistler ayrı bakmıştır. Bediüzzaman atom konusunda fizikçiler gibi hayret eder ama bu izah edememenin doğurduğu bir şaşkınlık değil; zerrenin gerek iç yani atom altı bölgede, gerek dış atomlar arası bölgedeki hareketinin yorumunu yapar. Böyle bir eser bizim düşünce tarihimizde yoktur. Batı fizikçileri 1920’li yıllarda bu konuyu münakaşa ederken Bediüzzaman sanki onlardan haberi varmış gibi konuşur hiç tereddüd ve şaşkınlık eseri görmeden hareketin Einstein’in dediği gibi; “Tanrı zar atmaz.” doğrultusunda çok şuurlu ve entropisiz, yanılmasız cereyan ettiğini anlatır.
Zerre bahsini bizde yorumlayacak fizik felsefecileri yoktur. O düzeyde fizikçilerimiz olmamıştır. Bediüzzaman Türk fizik tarihinin medar-ı iftiharıdır. Fizikçilerin atomun hareketini 1920’lerde konuşmasına karşı üstelik Batı da, Bediüzzaman 1909’da yazdığı Muhakemat isimli eserinde daha sonra geliştireceği atom bahsinin çekirdek fikrini anlatır. Daha sonra yıllarca bu bahsi zihninde yoğurur en mükemmel bahsini “Otuzuncu Söz”de ortaya koyar.
“Havanın zerreleri her biri birer mektubat-ı Samedaniye, birer antika-i sanat-ı Rabbaniye (Allah’ın Rabbani sanatının antikaları), birer mucize-i kudret, birer harika-i hikmet olan nebatat ve eşcar (ağaçlar) ezhar (çiçekler) esmardaki (meyveler) harekat ve hidematları; bir sani-i Hakim-i Zülcelal’in, bir fatır-ı Kerim’i Zülcemal’in emir ve iradesiyle hareket ettiğini ve toprağın zerreleri dahi, her biri birer ayrı makine ve tezgah, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Sani-i Zülcelal’in esmasını ilan eden birer ayrı ilanname ve kemalatını söyleyen birer ayrı kaside hükmünde olan o tohumcuklarının, o çekirdeklerinin sünbüllerine, ağaçlarına menşe ve medar olmaları Emr-i Kün Feyekun ‘a malik, her şey emrine musahhar bir Sani-i Zülcelal’in emriyle, izniyle, iradesiyle, kuvvetiyle olması, iki kere iki dört eder gibi katidir. Amenna” (Sözler, s. 550)
Bu ifadelerde Kuantum’a giden yollar vardır. Her zerre vücuduna girdiği canlının yapısına uygun bir şekil aldığına göre, atom altı hareketleri de cüzü olduğu canlının yapısına ve niteliğine göredir. Niels Bohr; “Kuantum teorisiyle şok olmayan kimse, onu anlamamıştır.” (Tanrı ve Yeni Fizik, s. 201) der. Bediüzzaman bu hayreti ve şoku yukarıda anlatır. Zerrenin hareketi hem hayret verici, hem de acze düşürücüdür. Evrenin her tarafı esrar ile doludur. Ama asıl büyük hayret mikrokosmos ile makrokosmozdadır. Çünkü ikisinin de sonsuzluğu vardır. Atom altı bölgedeki simetriler ve matematik hesaplar, ayrıca metematiği acze düşüren semadaki sonsuzluk, insanı hayrete, bilimi şoka sokar.
Fiziğin diğer meseleleri zaman, özgür irade ve determinizm, maddenin temel yapısı, rastlantı ve tasarım, kozmik kaos, kıyamet, mucizeler, fizik yasaları ve benzeridir. Bunların hepsi konusunda Bediüzzaman ile fizik felsefesinin karşılaştırması birkaç kitap olacak kadardır. Biz sadece bir örnek metinle yetindik. Astronomi ile fizik birçok yerde kesişirler. Matematik, geometri fiziğin olmazsa olmazlarıdır. Bediüzzaman bütün bilimlerin adını verir ama fiziğin adını gördüğüm kadarıyla vermez, çünkü fizik bütün ilimleri kuşatır. 1930’larda ortaya atılan fizikselcilik fikrine göre bütün bilimsel önermelerin fiziksel nesnelere ilişkin önermelere dönüştürülebilir olması gerektiğini savunur. Bediüzzaman bu teoriye göre hareket eder. O son yüzyılın en büyük bilimsel yorumlarına göre düşünür. Çağımızın çok ilerisinde bir ilahi fizikçidir. Otto Neurath gibi Viyana çevresi düşünürleri daha sonra bir yorumu güçlendirmişlerdir.
Prof. Halil Kırbıyık, Kozmoloji kitabında fizik ile diğer ilimler arasındaki özellikle astronomi arasındaki geçişleri anlatır, asıl hedefi kozmoloji olsa da. Richard Feynman’ın Fizik Yasaları Üzerine adlı eseriyle Holografik Evren isimli kitaptan hareketle bir karşılaştırma yapıldığında Bediüzzaman’ın fizik konusundaki derinliğinin hayret verici olduğu görülür.
Bediüzzaman fizik, gök fiziği ile evrenin ilahi tasarımının harikalarına dikkat çekmiştir. Maddenin, elementlerin karmaşık düzeninden eşyanın ve canlıların düzenli, bağımsız, estetik biçimde yaratılması onun fizik dünyasında gördüğü ve Allah’ın varlığına delil olarak sunduğu önemli bahislerdir. Evrenin fiziki ve matematiksel düzeni, atomun hareketlerinde ölçülmüş biçilmiş matematik ve hendesi hareketler onun yine önemli anlatım konularıdır. O, Newton’un klasik mekaniği ile evrene hız ve hareket gözüyle baktığı gibi Broglie, Schrödinger, Heisenberg gibi kuantum fiziğinin gözüyle de bakar. Kuantum fiziğinin etrafında dönüp durduğu atom yani zerre konusu onun da tevhide bulduğu en önemli delildir.
Günümüz fiziği zaman, uzay ve madde konularına felsefî bir gözle bakmaktadır. Bediüzzaman hem bu konuda, hem bunların felsefesini yapmak konusunda ulaşılmaz bir büyüklüğe kavuşmuştur.
Bediüzzaman doğal olaylar denilen ilahi olayları fizikçilerin tümevarım ve tümden gelim metodları ile bir fizik laboratuarında gibi yorumlar. Bediüzzaman evrendeki olay ve olguları birbirine bağlayan yasalar konusunda onların ilahi bağlantılarını görerek yorumlar. Fiziğin araçları olan gözlem ve deney Bediüzzaman’ın tabiat olaylarına bağlı olarak onları denetleyerek yaptığı itikad tablolarının ana ve vazgeçilmez vasıtalarıdır. Onun şahaserleri hep iç gözlem ve dış gözlem, onun örnekleri ise zihinsel deneylerdir. Zaman konusundaki saat örneği fizikçilerin bile akıl almadığı bir zaman deneyidir. Onun bütün itikad delilleri ampiriktir yani tecrübidir. En karmaşık itikadi sorunları o bu yolla açıklanır ve anlaşılır hale getirir. “Haşir”, “İsm-i Azam”, “İkinci Şua” ve daha birçok eseri ampirik harikalardır. Fiziğin gözlemlerini matematiğin mantıki deliller ile destekleyerek yorum yapar. O, kâinata fizik, matematik, geometri verilerinin desteğinde bakar ve Allah’ın bu ilimleri üzerine kurduğu yasaları yorumlar, bunlarla alaya alınan itikadi ve akaidi hükümleri canlandırır.
Bediüzzaman Newton ve Aristo’nun gezegenlerin hareket yasası konusundaki düşünceleri bir etkinin ve iten bir gücün varlığını öngürür, bu Allah’tır.
“Newton mekaniği ile ilgili teoride, hareket eden bir parçacık hakkındaki hakikat, bir dış kuvvetin etkisi olmazsa o parçacığın bir düz doğru boyunca hareket edeceğidir. Bu hakikat kabaca Newton’un Birinci Hareket Yasası’dır ve teorisinin temel varsayımını oluşturur. Öte yandan, Aristoteles tümüyle değişik bir şey söylemiştir: “Hareket eden bir cisim ancak onu hareket ettirecek bir kuvvet uygulanırsa hareketine devam eder.” (Matematik Sanatı, s. 118)
Bediüzzaman ise boyutları Allah’a çok yönlü olarak bağlar:
“Şu kâinatın lambası olan Güneş, kâinat Sanii’nin vücuduna ve vahdaniyetine güneş gibi parlak ve nurani bir penceredir. Evet manzume-i şemsiye (güneş sistemi) denilen küremizle beraber on iki seyyare; cirmleri küçüklük büyüklük itibariyle pek çok muhtelif ve mevkileri uzaklık yakınlık noktasında pek çok mütefavit ve sürat-i hareketleri, çok mütenevvi olduğu halde kemal-i intizam ve hikmet ile kemal-i mizan ile bir saniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve deveranları ve Güneş ile cazibe kanunu denilen bir kanun-ı ilahi ile bağlanmaları yani onlar imamlarına iktidaları, (uymaları) büyük bir mikyasta bir azamet-i kudret-i İlahiyeyi (Allah’ın kudretinin azametini) ve vahdaniyet-i Rabbaniyeyi gösterir.” (Sözler, s. 726)






Yorumlar
Yeni fizik şöyle der:
“Evrenin birbirine örülü bir ilişkiler ağı olarak kavranışı, modern fiziğin gündeme getirdiği en büyük iki konudan biridir. Diğer konu kozmik ağın aslında dinamik olduğunun farkına varılmasıdır.” (Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 13) Cevap | Alıntı | Alıntı
Her gün biraz daha kaybolmaya yüz tutmuş olan medeniyetimizin , Bediüzzaman gibi Avrupa filozoflarına parmak ısırtan ilim adamları ile geri kazanılabileceğ i; onun dine, felsefeye, holistik hukuğa, modern fiziğe bakışını kavramanın önemiyle öne geçilebileceğin in farkında olunması gerektiği kesin olarak ve tamamen bilinmelidir. Cevap | Alıntı | Alıntı
Bediüzzaman'a ait fizik felsefesinin enfes bir meyvesiyle hatime verir.Meyvenin bir cüzünde ;''cazibe''yi ilahi kanundan ders alan ve imamlarına uyan seyyarelerin,bü yük bir mikyasta sergilediği bir azameti Kudreti İlahiye ve Vahdaniyeti Rabbaniyedir,di ye ifade eden Bediüzzaman bu yüzden 'Bir Fizik Felsefecisi'dir Cevap | Alıntı | Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.