Bediüzzaman Said Nursi ile ilgili bir biyografi yayınlandı. 650 sahifeyi aşkın olan kitabın 575 sahifesinin dışında kalan kısım belgelerden oluşuyor. Eseri yazan Cemalettin Canlı ve Yusuf Kenan Beysülen’i tebrik ediyorum. Türkiyede bir buçuk asra yaklaşan bir süredir yaşamakta olan ama büyük oranda hayatı ve dünya görüşü, tarihsel akışı karartılan bir adamla Bediüzzaman ile ilgili ilk defa lisanslı nurcular dışında bir kitap çıkardılar. Bediüzzaman doğduğunda gelecek asrın bütün büyük adamları ona yakın veya biraz uzak bir zamanda doğdular. Şu an dünya arenasında fikirleri gündemde olan veya eskiyen birçok insan o tarihlerde doğdular. Bediüzzaman tamamen fikirlerinin çarpıcılığı ve hızı ile zamanı aşıp klasik olacak düzeye geldi. Bunda hiçbir zor ve itici güç olmadığı ortadadır.
Kitap bir biyografi ama, biyografiler çok çeşitli, kültürel ve entelektüel biyografiler var. Tarihi biyografiler, edebi biyografiler, psikobiyografiler. Dünyanın meşhur biyografi yazarlarının başında Stefan Zweig gelir. Onun Freud, Balzac, Fouche gibi biyografileri biyografi türünün büyük eserleri. Bunun yanında Michael White’nin Leonardo’su daha başka eserleri de bu türün klasikleri arasına sokabiliriz.
Bu biyografi, tarihi bir biyografidir. Bediüzzaman’ın hayatı üç değişik boyut içinde cereyan eder. Biri her insan gibi onun üzülen, kırılan kişiliği, diğer yanı davasını ilgilendiren bir dava adamı kişiliği, üçüncüsü ise bir müellif, bir yazar olarak kişiliği. Bu üç şahsiyetin aynı yönde akan üç nehre benzediğini söyleyebiliriz. Bediüzzaman kendisinin denetiminden geçen tarihçesinde çok farklı bir yol izlemiş, eserlerini nazara vermiştir. Bu arkadaşların ciddi biyografi çalışmasının içinde Bediüzzaman’ın yaşadığı ve çile çektiği coğrafyalarda telif ettiği eserlerinden bahsedilseydi daha etkili olurdu. Bediüzzaman’ın çektikleri muhakkak ki onun kişiliğini en iyi izah eden, azmini, iradesini, düşüncesinin peşini bırakmayan azametli kişiliğini nazara veriyor. Şartlar ne olursa olsun seksen yaşını aşmış bir adam davasının peşini bırakmıyor, bizde görülmemiş bir düşünce adama portresi ortaya çıkarıyor. Bu kadar anlatılmaz baskı içinde yine vazgeçmeyen bir kişilik, elbetteki bir büyük dehadır.
Eserin çocukluğu ile ilgili kısımda vesika azlığı yüzünden verilen hükümler bir belirsizlik gösteriyor. Giampiero Moretti’nin Deha isimli çalışmasında dehaların çocukluğunu anlatır. Oğuz Cebeci, Amerikalı psikanalistlere göre dehanın özelliklerini sayar. Dehalarda erken inkişaf esastır. Ogust Comte orta okulda hocası dersten çıkınca matematik dersini o anlatır. Schelling henüz küçükken Bavyera’da öğretmenleri “biz bu çocuğa öğretecek daha bir şey bulamadık” derler. Kant, Hegel, Kierkegard çok küçük yaşlarda çok hızlı bir eğitim ve alma kapasitesi ile büyük zihni gelişmelere uğramışlardır. Bediüzzaman da bunlardandır. Çünkü o dönemde bir boşluk görünse de yazarın da gördüğü gibi daha sonra ilimlerde son derece büyük bir derinlik gösterir Bediüzzaman. Şayet yazarlar mektuplar üzerinde olduğu kadar Bediüzzaman’ın asıl kıyametleri koparan ve insanları değiştiren eserleri ve yankıları üzerinde dursalar ve metinlerin arasına onları anlatan küçük paragraflar koysalardı o zaman eser hem hayatına hem de onun “benim sebeb-i hayatım” dediği eserlerine dikkat çekerlerdi. Çünkü Bediüzzaman ne Kürtlüğünü, ne ilmini, ne çektiklerini, ne azametini nazara vermeyen bir adamdır. Onun yegane hedefi eserleridir. Mesela Barla’da telif edilen Haşir risalesi Marks ve İbni Sina’nın akıl ile çözemediği bir konudur, İslam uleması da böyledir. Bu büyük eserin hakkında bir paragraf, bir iki cümle ile yorum yapılsaydı daha etkili olurdu kanaatindeyim.
Bir de biyografinin birkaç temel argümanı ve silahı vardır. Bilgi, belge, mukayese, tahlil ve yorum. Eserde bilgi ve belge bol ama mukayese eksik, özellikle tahlil ve dikkatle bakılırsa yorum eksik. Yazarların vitrine koymak istedikleri çok fazla bir tema yok. Eserde Bediüzzaman’ın kendi dönemindeki bütün İslam dünyasındaki değişimcilerden farklı bir özelliği anlatılır, uzlaşma ve çözümleme. Bediüzzaman adeta timsahlar içinde hiçbir yeri kanamadan dolaşan bir büyük sabır ve temkin ile hareket etmiş. İslam dünyasında çok insan kısa sürede Köroğluvari mücadele ile kaybetmiş. Bediüzzaman çok ani kararlarla birçok defa ipten dönmüş, bu onun zekasının ve olaylara nereye kadar katılması lazım gelmesi konusundaki büyük sabrından ve dehasından ileri geliyor.
Eserin büyük başarısı , Bediüzzaman’ın zamanın değişimine göre mücadele tarzını değiştirmekte gösterdiği ustalığı, yani manevra kabiliyetini yansıtmasıdır. Karşısında insanların bir para etmediği durumlarda bile sinmeden gerçeği söylemiş ve sonuç almıştır. Şeyh Sait İsyanında, 31 Mart Vakasında, Ankara hükümeti ile ilişkilerinde çok ince ve estetik bir mücadele vermiş, dürüstlüğü ile davasını başa çıkarmıştır.
Bediüzzaman Kürdiden Nursi’ye giden bir tarihsel akış iç inde ömrünü kapatıp davasını başarıya ulaştırmıştır. İstanbul’a gittiğinde Kürtlük penceresinden hayata açılmış, ama zaman ve olaylar onu evrensel ve global gerçekler üzerine mücadele eden bir adam durumuna getirmiştir. O siyasi bir mücadelenin adamı değildir, dürüstlüğü ile İstanbul’a veda ederken Fikret gibi İstanbul’dan nefretini anlatır. Anakara’ya geldiğinde de yine aynı hüsranla Van’a vatanına döner. Çünkü ülkemizin siyaseti Bediüzzaman gibi dürüst ve hakkı her hangi şartta olursa olsun söyleyen bir adama başarı şansı vermez. Siyaset hile ise o hileyi hilesizlikte gören bir adamdır. Bu yüzden iki defa büyük hüsranla siyaset sahnesinden çekilmiş, ömrünün sonunda seyahat etmek istemiş ama kişilik o kadar büyük ki kişisel seyahatler siyasi seyahatlere dönüştürülmüş ve büyük adam, azıcık huzur görmek istediği dönemde Menderes’in duyarsızlığı ile elem içinde yaşamış nefes almadan dünyadan göçmüştür.
Eser biyografi dünyamıza yeni bir eser sunmuştur. Bu güne dek kimsenin cesaret edemediği bir konuda büyük bir titizlikle ortaya konmuş bir eser çıkarmıştır. Daha sonraki baskılarda eğer kültürel bir derinlik vermek gerekirse ben sayın yazarlara yardımcı olabilirim. Çünkü değişim kültürde ve fikirdedir, hayatlar önemli ise de gelip geçicidir. Bediüzzaman hayatı ile ilgili çok şey anlatmamış. Eğer o yaşadığı yılların bir kroniğini yazsaydı ne kadar harika olurdu. Serge Bramly’in Lenordo’su, Rudiğer Safranski’nin Heidegger’i, Hallet Carr’ın Karl Mark’ı gibi bir eser ortaya çıkarmak istiyorsak yeni baskılarda daha yeni şeyler ile bu eseri zenginleştirebilir ve insanımızın Bediüzzaman’ın eserleri ile tanışmasını sağlayabiliriz.
Bir de Hutbe-i Şamiye Bediüzzaman’ın denetiminden geçmiş büyük bir sosyolojik eserdir. Şam’da Cami-i Emevi penceresinden İslam dünyasına, Türk dünyasına, Kürt dünyasına, Arap dünyasına açılmıştır yazar. Orada İslam coğrafyasının üç önemli aktörü olan Türk-Arap-Kürt üçlüsünü bir paralel yorumla değerlendirmiş, birlikteliklerinin Osmanlının devamını harita da olmasa da felsefede bir olacağını anlatmıştır. Onun eserde değerlendirmeye sudan bir bahane ile alınmaması zamandizinsel eleştiri ve biyografi açısından sakıncalıdır. Bediüzzaman hayatında ne Kürtlüğe ne de Türklüğe bir ırk, bir tarla olmanın ötesinde önem vermemiştir. Eserleri bunun şahididir. Onu herkes Bediüzzaman olarak sever, çünkü Kürtlüğünden veya Nursi’liğinden değil fikirlerinden etkilenmişlerdir. Onun Kürtlüğü üzerine yapılan büyük vurgular bu ülkedeki Türkleri kırar, rencide eder, çünkü onlar ona Bediüzzaman olarak bağlıdırlar. Onların ırki bir tercih yapmadan Bediüzzaman’ın arkasından gitmeleri onların faziletinden ileri gelir. Eğer bu Kürdi ve Nursi dengesi bozulursa, ülkenin en önemli köprüsünü yıkmış oluruz, bu da en çok uzlaşma ve köprüye ihtiyacımız olduğu zamanda her birimiz nehrin veya denizin bir kenarında ellerimizi dizimize vururuz.






Yorumlar
"lisanslı nurcular" deyimi dikkate değer.
Lisanslı nurcuların bir kısmı Bediüzzaman'ı tekeline alıp başkaların istifadesine perde olanları da kast ediyorlar mı acaba?
Fedâkarlar yanında tekelcilerin de olduğunu dikkate almak gerektiği kanaatindeyim. Cevap | Alıntı | Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.